Üsküdar'dan dünyaya yayılan fütüvvet kokusu: Harakanî

"Allah gönlümüzü açsın, kalp gözümüz açılsın. Hiç kalp gözüm açılsın diyeni ben görmedim ya.

Para gelsin, evlat gelsin, mal gelsin, mülk gelsin, villa gelsin, bağ gelsin.

Bunlarla fetih olmaz. Ya Rabbi aç, râhını aç, yolu göster Ya Rabbi. Âmin."

Yavuz Selim Uzgur

Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü tarafından her yıl düzenlenen Tasavvuf Araştırmaları Günleri (TAG) 27-28 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleştirildi. Bu yıl uluslararası boyutta düzenlenen ve "Füttüvvet Sultânı Ebu'l-Hasan Harakanî" başlığını taşıyan sempozyumda hem yurt içinden hem de yurt dışından ehl-i ilim, ehl-i irfan birçok isim misafir edildi. Nermin Tarhan Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen oturumlar boyunca Harakanî Hazretleri, onun tasavvufî şahsiyeti, faaliyetleri ve fütüvvet kavramı konuşuldu. Tüm video kayıtlarına Nefes Yayınevi'nin youtube sayfasından ulaşmak mümkün.

Sempozyumda Harakanî Hazretlerinin Anadolu'nun manevî kimliğindeki rolünden Nûrü’l-Ulûm eserindeki sufi dünya görüşüne, fütüvvet anlayışından naz makamına, Mesnevî'deki kokusundan ehadiyyet idrakine, İbn Sînâ ile görüşmesinden ilk dönem sûfîlerinde Allah’ı talep etme ve dünya ile ahiretten fani olmaya, metafizik açıdan yapay zekâ metaforundan ilk dönem sûfîlerinin mevlevî mûsikîsi ve semâ’ı üzerine etkilerine varıncaya kadar oldukça zengin konular gündeme taşındı. Ülkemizin dört bir yanından -hemşehrim Süleyman Uludağ hocanın ismini hususen zikretmek isterim, Allah ondan razı olsun- gelen kıymetli isimlerin yanı sıra Alan Godlas, Laila Khalifa, Kabir Helminski, Omid Safi, Velin Belev, Nazif Mohib Shahrani, İurii Averianov ve Hacı Seyyid Salman Çişti gibi dünyanın türlü coğrafyalarından katılan isimlerle de Harakanî isminin zikredilmesi mutluluk ve huzur vesilesi oldu biz dinleyiciler için. Zaten Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri de âşıklarına bunu vaad ediyor...

Fütüvvet erleri cennete giden yola değil, Allah'a giden yoldadır

Anadolu topraklarından yetişen velîleri ve sultanları tanımakla yükümlüyüz. Bu yükümlülüğün bizlere kazandıracağı şeylerle buluştuğumuzda, yaratılışımızın ve dünyaya hangi amaçla geldiğimizin de farkına varmış olacağız. Batı düşüncesi asırlarca dünyanın nasıl oluştuğu üzerine kafa yorarken doğu düşüncesi -ki buna tasavvuf düşüncesi dersek hata etmeyiz diye düşünüyorum- daima dünyanın neden yaratıldığını izah etmeye çalışmıştır. Dünya neden yaratıldı? İnsan neden yaratıldı? İnsan neden dünyaya gönderildi? İnsanın dünyadaki amacı nedir ve gayreti ne yönde olmalıdır? Bunlar doğru sorulardır ve bu soruların peşinden giden her insan muhakkak Anadolu velîleriyle, sultanlarıyla ve evliyalarıyla buluşacaktır. İşte bundan bin küsur sene evvel dünyayı teşrif eden Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri de Kars'tan tüm topraklarımıza kalp nazarıyla bakmış bir ulu evliyadır. Tasarruflarının çok yüce olduğu söylenmekle beraber hem yetiştirdiği talebeleriyle hem de nasihatleriyle el'an birçok insanın varlığını anlamlandırıp Rabb'iyle irtibatını sağlamlaştırmasında çok kuvvetli bir mevkidedir.

O ki "Kıyamet gününde ziyaretçilerime şefaatçi olmayacağım, zira ziyaretçilerim başkalarına şefaat edecekler" buyurmuştur. Bu sorumluluk ve yetki hiç şüphe yok ki nadirattan velîlere ikram edilmiştir. Onlar asla ve asla ölü değildirler, Hayy'dırlar, hayattadırlar ve biz yaşayan ölüler ancak onlarla irtibat kurduğumuzda gerçekten yaşayabiliriz. Onların ilminden ve ilhamından yararlandığımız müddetçe hem dualarımızı hem de ibadetlerimizi bir fütüvvet eri gibi gerçekleştirebiliriz. Zira fütüvvet erleri cennete giden yola değil, Allah'a giden yola talip olmuşlardır. Onların bütün meselesi talep etmek üzerinedir. Harakanî Hazretleri, çok sevdiği büyük velî Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin kabrini on bir yıl boyunca ziyaret ederken, asla sırtını dönerek oradan ayrılmazmış. Bir ziyaretinde "Yâ Rabbî! Bâyezîd’e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebu’l-Hasan kuluna da ihsân eyle!" diyerek niyaz etmiş. On bir yıl sonra "Ey Ebu'l Hasan, oturma vaktin geldi" nidasını işitmiş ki bunun tasavvuftaki manası irşad faaliyetine başlamaktır. Bu nidayla birlikte tıpkı Ebubekir Efendimizin gönlüne düşen korku gibi bir his düşer içine. O korkuyla "Ey Bâyezîd, himmetini yüce tut, yüksek tut, ben ümmiyim; Kur'an bilmiyorum" der. Akabinde bu sözüne, "Ey Ebu'l-Hasan! Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm. Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Sonuna kadar oku!" karşılığı gelir. Harakanî Hazretleri "Fatiha'yı okuyunca bütün ilimler kalbime doldu" buyurur ve Harakan'a döndükten sonraki ilk sohbetinde "Her kim bu kapıya gelirse, ekmeğini veriniz ve inancını sormayınız. Zira Ulu Allah’ın katında ruh taşımaya layık olan herkes Ebu'l-Hasan’ın sofrasında ekmek yemeğe layıktır." diyerek müjdesini verir ve akabinde görevini açıklar: "Âlim sabah kalkar ilmini artırmak ister; abid ibadetini artırmak ister, zahit zühdünü artırmak ister, tacir ticaretini yapmak ister; Ebu’l-Hasan ise bir kardeşinin gönlüne mutluluk, huzur, yücelik ulaştırmanın derdindedir."


Sevr mağarasına dönmeliyiz

Seyyid Ebu'l Hasan Harakanî Vakfı Başkanı çok kıymetli Yavuz Selim Uzgur'un buyurduğu gibi işte Anadolu'nun fethi budur ve kelimelerle, ciltlerce kitaplar yazmakla fütuhat yapılamaz. Bir ilim, bir irfan, bir aşk, bir muhabbet, bir sevda, bir gözyaşı, bir titremedir Anadolu'yu feth eden. Sevr mağarasında Hz. Ebubekir Efendimizin gönlüne düşen korkuya, Resul-i Ekrem Efendimiz "'Lâ tahzen, innallâhe meâna​" buyurmasıyla fütuhat açılmıştır. İşte o fütuhattır ki Harakanî, Bistâmî, Şah-ı Nakşbendî, Abdülkâdir Geylanî gibi çok büyük velîlerin -Allah feyzlerini üzerlerimizden eksik etmesin- eliyle yalnız Anadolu topraklarına değil tüm âleme yayılmıştır. Fetih kalpte başlar ve kalplerden kalplere taşınır, ulaşır. Fetih topla, tüfekle olacak iş değildir büyüklerin buyurduğu gibi. Başı da sonu da iman olan bu halka her daim bizimledir. Biz her ne zaman sona ulaştığımızı, dara düştüğümüzü, hüzün deryasında boy verdiğimizi düşünürsek derhâl başa dönmemiz gerekiyor. "İş başa düştü!" sözü bize bunu hatırlatmalı. En başa dönmeli, Sevr mağarasına dönmeli.
İşte Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri tıpkı Ebubekir Efendimizin gönlüne düşen korkuya kapılmış ve işittiği nidayla fütüvvet halkasının en büyük pirlerinden biri olmuştur. Pek çok maneviyat önderini ve şehidini derununda barındıran Kars'ta fütüvvet ahlakını yaşamış ve Anadolu'ya yaymış Harakanî Hazretleri, Silsile-i Âliyye-i Nakşibendiyye'nin altıncı pîridir. Sevgili Peygamberimizden gelen hafî ve cehrî tarik kolları Hz. Ebubekir ve Hz. Ali Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin her ikisi de altıncı imam, Câfer İbn Muhammed Sâdık Hazretlerinde toplanmaktadır. Cafer-i Sâdık'tan sonra Beyazid-i Bestami’ye ve ondan da Ebu'l-Hasan Harakanî’ye gelip birleşmektedir. Silsile, Harakanî'den sonra Hace-i Ebû'l Aliyyi'l Fârmedî ve Havace Yusuf-i Ebu Eyyubi'l Hemedanî Hazretleriyle devam etmiştir ve kıyamete dek de edecektir biiznillâh.

Fütüvvet, başkasını kendine tercih etmektir

Harakanî Hazretleri hakkında yazılmış bazı romanlar olduğu gibi elbette bazı tasavvufî kaynaklarda da onun hakkında bilgi edinmek mümkündür. Misal vermek için fakir şu sıralar okuduğum Muhammed ibn Münevver'in Esraru’t-Tevhid fi Makamatı’ş-Şeyh Ebi Said'inin kapak yazısında Ebu Said'in tasavvufi çizgisinin Beyazid-i Bestami, Hallac-ı Mansur ve Ebu'l-Hasan Harakanî ile hemen hemen aynı olduğu yazar. Sevgili Sadık Yalsızuçanlar'ın Cam ve Elmas romanı ile Sadık Yemni'nin yeni romanı Çağrılan KarsH'da yine Harakanî Hazretlerine dair önemli detaylar bulmak mümkündür. Yalsızuçanlar'ın ayrıca derlediği Fakrın Makamları adlı kitap, Ebû’l-Hasan Harakânî'nin hayatını ve risalelerini bir araya getirir. Yine Yalsızuçanlar'ın Yavuz Selim Uzgur büyüğümüz ile söyleşerek meydana getirdiği Anadolu'nun Kalbi: Harakanî adlı kitap mümkündür ki hazrete dair en geniş kapsamlı ve güncele yönelik eserdir. Bu eserlerle hem ehl-i tasavvufun hem de meraklıların, yediden yetmişe insanımızın buluşması gerekiyor. Zira Harakanî, himmetleri ve tasarrufları devam eden ululardandır, fütüvvetin merkezidir. Burada, Şecere-i Fütüvvet'ten de bahsetmek gerekiyor. Seyyid Ebu'l Hasan Harakanî Vakfı'nın internet sayfasından okuyalım:

"Kavram olarak Fütüvvet, genellikle başkasını kendine tercih etmek, engin bir mürüvvete sahip olmak demektir. Cesaret, yiğitlik ve mertlik anlamına gelen Fütüvvet tasavvuf çevrelerinde diğergamlik, cömertlik ve şefkat içine alan bir terim olmuştur. Fütüvvet'i kavram olarak ilk tarif edenin Harakâni Hazretlerinin büyük dedesi İmam Cafer'i Sadık Hazretleri olduğu kabul edilir. Ona göre Fütüvvet, bugün kullanılan empatiden çok yüksek Kur’andaki “Îsâr” ile irtibatlıdır. Cömertliğin en üst derecesi isâr'dır. Diğergamlık, başkasının hak ve menfaatini kendi hak ve menfaatine takdim etmek, başkasını düşünmek (takdimüke gayreke ala nefsike) fütüvvet, civanmertlik, fedakârlık, feragat demektir."


Fütüvvet başkalarının sıkıntıları yüklenmek, zorluklarını üstlenmektir

Ebu’l–Hasan Harakâni Hazretlerinin sohbetinde bulunmuş, ondan öğüt almış, ona mürit olmuş Gazneli Devleti'nin Sultanı Gazneli Mahmut’un “Sarayımın en değerli hazinesi” dediği meşhur İslam âlimi El-Bîrûnî, Ebu’l-Hasan Harakâni’nin devrinde yaşamış, ondan ilim ve feyiz almış bir islam bilginidir. El-Bîrûnî, Harakâni’nin fütüvvet ve mürüvvetinden bahsederken şöyle demiştir:

"Mürüvvet (adamlık, cömertlik, güzel ahlak) kişinin kendisi, eşi dostu ve durumuyla alakalıdır. Fütüvvet (delikanlılık) ise bunları aşan bir karakterdir. Mürüvvet sahibi kendisinden ve kazandığından başka bir şeyle sorumlu değildir; ancak (sahip olduğu nimetleri) Allah’ın kendisine helal, başkalarına haram kıldığını düşünmeksizin başkalarının borçlarını üstlenir ve onları rahat ettirmek için sıkıntılarını yüklenirse; güçlü, halim selim, vakur, zorlukları üstlenebilen, mütevazı olmakla birlikte şanlı bir delikanlı (fütüvvet sahibi) olarak tanınır ve bunu soyu sopu ile değil hakkıyla elde etmiş olur.

Harakâni Hazretleri “Şu dünyadan dört yüz dirhem borçlu olarak ayrılmayı, bu borcumdan hiçbir şey ödemediğim için hak sahiplerinin kıyamet günü gelip yakama sarılmalarını, birinin talep ettiği bir ihtiyacını karşılayamamış olmaya tercih ederim.” buyurarak bu yolda fütüvvetin ve civanmertliğin en yüksek mertebesini izhar ederek tüm yaşamını ve hayatını bu isâr anlayış, yaşayış ve davranış ahlakı üzerine kurarak yol göstermiştir, göstermeye de devam etmektedir. Beş tarikattan icazetli büyük evliyalarımızdan Alvarlı Efe Hazretleri onu "Pir-i Harakanî namütenahi / kemalât-ıkâmil Hak’dır penahı / mir’at-i Muhammed evliya şahı / tarik-i Mevlâ’da merdan iledir." dizeleriyle tanıtmıştır.


“Perde kalkarsa, ne sen kalırsın ne ben”

Sözü daha çok uzatmadan, sempozyumun tüm kayıtlarının dikkatle izlenmesi ve üzerine düşünülmesi gerektiğini belirtmek isterim. Her biri muhabbet kokan bu konuşmaları -Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl?- hayatımızda önemli bir yere koymalıyız. Fütüvvet meselesini eğitim hayatımız için düşünmeliyiz. Fütüvveti mesaimizin içine yerleştirmeliyiz. Fütüvveti bir yaşam biçimi hâline getirebilmek için Harakanî Hazretlerinin himmetlerine sığınmalı ve dua etmeliyiz. Gözyaşıyla, kalple, elle ve dille istemeliyiz. Onun gibi Allah adamları, kapılarından asla boş döndürmezler elhamdülillah. Yazımı, tıpkı Yavuz Selim Uzgur büyüğümüzün sempozyomun açılış konuşmasını bitirirken yaptığı gibi Harakanî sözlerinden birkaçıyla bitirmek istiyorum:

"Hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar herkes bildiğiyle övünür. Hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır. İşte o zaman marifeti kemale erer."

"Dünya peşinde koştuğun sürece dünya senin padişahındır, ondan yüz çevirince sen ona sultan olursun."

"Civanmertlik üç çeşmeli bir deryadır: Biri cömertlik, ikincisi şefkat, üçüncüsü de halktan doymuş olup Hakka muhtaç olmaktır."

"Allah görüyor diye yaptıklarının hepsi ihlas, halk görüyor diye yaptıklarının hepsi riyadır."

"Bir mümini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse o gün akşama kadar Peygamberle (sas) yaşamış olur. Eğer mümini incitirse Allah onun o günkü ibadetini kabul etmez."

"Namaz ve oruç önemlidir, ama gönülden kibri, haseti ve hırsı çıkarmak daha önemlidir."

"Yeryüzünde gezen nice kimse vardır ki, ölüdür; yeraltında yatan nice kimse vardır ki, diridir!"

"Yaratanın aşkına tutulan birisi yaratılmış hiç bir şey tarafından tatmin edilemez."

"Âşıklar kimseye yük olmayan, kalbi Allah aşkıyla yanıp diğerlerinin de kalbini bu aşkla tutuşturanlardır."

"Ezel sırlarını, ne sen bilirsin ne ben.

Bu muamma sözü, ne sen okursun ne ben.

Perdenin gerisinde, ben ile seni bir konuşturan var.

Perde kalkarsa, ne sen kalırsın ne ben."

Yazıdaki olası kusurlar için af diliyor, hazretin has âşıkları arasında olabilmeyi niyaz ediyorum. Gayret bizden, tevfik Allah'tandır.