Unutmak kolay mı deme

Böyle başlıyordu değil mi, merhum Abdurrahim Karakoç’un “Unutursun Mihriban’ım” şiiri? Gülşen Kutlu’nun sesinden açıp dinlemek lazım bu şiirin bestesini şu başlığa gözünüz takılmış ve okumaya niyet etmişseniz yazıyı.

“Unutmak olmasa insanoğlu nasıl yaşardı bunca acı ortasında.” diyor Mustafa Kutlu. Hakikaten unutmak olmasa bu dünya yüküne insan nasıl katlanabilirdi? Kuru başımızın çekeceği yük, kıt aklımızın katlanacağı bir şey değil hayat. Bakın Şevket Rado da unutmanın kudretinden söz ediyor:  “Cenabı Hakk'ın insanlara bahşettiği en büyük nimet, olan bitenleri unutmamak kabiliyeti değil, ondan daha kuvvetli olan, unutmak kudretidir.”

Unutmak, çoğu zaman şifa oluyor insana. Hatır bilmek, hatır saymak; hatırlamak ile ilgili elbette ama bir yerden sonra hatır yükü, katır yüküne dönüşebiliyor. Tehlikeli Oyunlar’da Oğuz Atay kahramanını şöyle konuşturuyor: "İnsan bazı güçlüklerden ancak onları unutmak suretiyle kurtulabiliyor albayım." Katlanmak kolay değil öyle her yüke. Bel büküp, can yakıyor. “Hatır kalsın, yol kalmasın.” demek de öyle her babayiğidin harcı değil. Hatır yıkmadan, unutma hakkımızı nasıl kullanacağız peki? Hangi kudret tazeleyecek hatırımızı?

Hayatın değişmeyen soruları ve sancıları var elbette ancak her an yeni bir uyanışa çağırıyor bizi aynı zamanda. Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımız, yetişemediklerimiz bizi meşgul etmeli. Hayatın neşesi, heyecanı tam da burada. Eve giderken dahi yolumuzu değiştirmekten imtina ediyor, evin yolunu unuturuz belki diye korkuyoruz. Her şeyin bir rutin içinde akmasını bir güvenlik meselesi olarak görüyoruz. Kaybolmanın, yolunu kaybetmenin insana ne güzel kapılar açabileceğine çoğumuz ihtimal vermiyor. Yeni düşünceler korkutuyor bizi, yeni cümleler kurmaya üşeniyor, yeni yüzler tanımaktan imtina ediyoruz. Ancak herkes tüm bunların insan için çok öğretici olduğuna dair güzel cümleler kurabiliyor benim yaptığım gibi.

Öğrenmenin, tecrübe etmenin belki de en güzel tarafı odak noktamızı sürekli değiştiriyor olması. Her bilgi, her yeni söz, her yeni yüz insanda artık yük haline gelen, onu yavaş yavaş çürüten izleri siliyor. Bunu da o kadar güzel eşleştirmeler ile yapıyor ki. Her ne kadar bazı şeyleri gündemimizden çıkarmak, silmek, unutmak,  bizde vefasızlığa eş sayılsa da inat etmenin anlamı yok bu konuda. Zaman her ne kadar gerekli elemeyi büyük oranda yapsa da iradî olarak daha ince bir elek de gerekiyor insana.

Bazı insanların yahut yaşantıların üzerimizde ceviz gölgesi gibi bir etkisi var diye düşünüyorum. İlk başta size ferah bir alan temin ediyor gibi olsa da gereğinden fazla o gölgede eğlenirseniz baş ağrısı çekmeniz kaçınılmaz hale geliyor. Hem başkasının gölgesinde insanın gölgesi olmaz. İnsan kendi gölgesini başka gölgelerde bırakmamalı asla. Gölgemiz, varlığımıza bir nişane.

Küçük Prens’teki şu cümle unutma konusunda bize bir sınır çizebilir elbette: “Bir dostu unutmak zorunda kalmak fazlasıyla acı verici. İnsan hayatta kaç gerçek dost edinebiliyor ki?” Özdemir Asaf da şu dizeyi de boşa kurmamış besbelli: “Kimine unutmak bile çok, kimine unutmamak az.” 

Raskolnikov, kendisini yaratan büyük yazara şu cümleleri yazdırıyordu o daralan vakitlerinden birinde: "Kendinden geçmek, her şeyi unutmak, sonra uyanıp yeni bir yaşama başlamak istiyordu şu an." Uyumak, günlük hafızamızı arındıran muhteşem bir nimet gerçekten. Rüyalara dökülüp saçılmasa yüklendiğimiz düşünceler, hayaller, kafamızı kaldırmak mümkün olmuyor nitekim. İnsan belki de unutmak için uyuyordur kim bilir?

Dünyanın gaflet üzere döndüğü söylenir, dünyanın dönmesini fark edemiyor oluşumuz tam da bu gaflet sebebiyle. Aksi durumda bu kocamış kürede yaşamak mümkün olmazdı sanırım. Fizikçiler açıklasın detayları, karışmamayım.

Yeniden yapmak için, yeni yeni yaşamak için unutmaya muhtacız. Muhtacız evet unutmaya bizatihi hatırlamak için. Geceyi unutan sabahın müşterisi; sabahı unutan gecenin emzirdiği çocuklarız. Hatırda tutmak için sunulan ilk merhabayı, gayrıyı unutmaktan başka çaremiz de yok. Neyse neyse ne bileyim ben, işte böyle.

YORUM EKLE