'Tut atalar sözünü kalb-i selim ol'

Dil insana yetenek olarak bahşedilmiş mükemmel bir lütuf. İnsan ilk dil heyecanlarını annesinden aldığı için buna ana dili deriz. Ana dili onun kaderi, alın yazısıdır. Düşünce dünyası ise dilin sınırlarıyla mahduttur. Bununla birlikte her dilin bir dil içi dünya görüşü vardır ve dil bu dünya görüşü etrafında şekillenir. Doğrusu dil değil, insan düşünür ve insan düşünürken dilin çizdiği sınırlara mahkûmdur.

Dil tarih boyunca gelişerek değişir. Bu bakımdan insanın geliştirdiği en mükemmel sistem dildir. Dilin bu gelişimi mensuplarının tarihi, dini, hayat şartları tarafından kuşatılmış olarak gerçekleşir. Sözgelimi Türkçede yeşil kelimesi yaş, ıslak ve sulak olmaktan türemiştir. Çünkü yeşil doğada su olan yeri çağrıştırır. Araplarda ise aynı kelime "ahdar" ile ifade edilir ki bu da yerleşik hayatla ilgilidir. Yani Araplara yeşillik yerleşik hayatı hatırlatır. Bu duruma pek çok örnek verilebilir.

Dil tarihle birlikte toplumun yaşam biçimi, düşünce kodları, ümit ve korkuları, beklenti ve arzularına göre durmaksızın gelişen oldukça dinamik bir sistemdir. Bu gelişme süresince toplumun damak tadına ve dil zevkine uyan kelime, kavram ve kalıplar kullanımda kalırken dil zevkine uymayanlar zamanla unutularak geride kalır. Toplumun dil zevkini yine büyük çoğunlukla dil içi dünya görüşü belirler. Yeni bir ifade söz konusu olduğunda ifadenin toplumun dil estetiğinde tartılması ve söz zevkine uygun olduğu konusunda kendini ispatlaması, ardından maşeri vicdanın da onu benimsemesi gerekir. Şu halde dilin gelişimi yıllara değil; asırlara uzanan son derece yavaş bir süreçtir. Bu ilerleme sürecinde kelimeler kıdem kazanır. Sözgelimi ''ahlak'' dendiğinde yaratılışla ve Yaratıcıyla bağlantılı muazzam bir denge halinden söz edersiniz. Bu o kadar derunidir ki yalnızken de sizi ilgilendiren bir ahlak kaidesi mevcuttur. Bu ve bunun gibi kadim bir kelime kadrosu kullanımınıza amadeyken ''etik'' sözcüğünü aynı yere koyamayız.

“Dil varlığın evidir”

Heidegger çok isabetli olarak ''dil varlığın evidir'' der. Şunu da hatırlamak lazım gelir ki kadim şiirimizin birimi iki mısradan oluşan bir mevzûn beyittir. Mısra duvar; beyit ev; mevzun düzenli demektir. Evet dil gerçekten varlığın evidir. Mevzun bir hayat istikamet terazisine uygun iki mısra ve mesud bir beyit üzerine oturmuştur. Bu üçünün her biri yekdiğerinin sebebidir.

Lisan kültürünün aktarımında ise uzun yıllar güçlü kalabilmiş, geçen asırlara rağmen kullanımda kalmayı başarmış kalıp ifadeler, deyimleşmiş sözler ve atasözleri son derece önemlidir. Ayrıca bir dilin dil zevkini en iyi yansıtan ifadeler de bu tür kalıp ifadelerdir. Sözgelimi Türklerin "Kimse yoğurdum ekşi demez" dediği yerde Araplar "kimse zeytinyağım bozulmuş demez" derler. Bu durum iki milletin kültür farklılığı icabıdır.

Türk dilinde atasözü ve deyimler Türkçenin dil zevki ve damak tadının yanı sıra Anadolu ruhunun derin irfanını da yansıtır. Dilde mevcut bulunan bu kalıp ifadeler Anadolu insanının söz konusu irfanından kaynaklandığı gibi aynı şekilde bu irfanın aktarılmasını ve sürdürülmesini de sağlamaktadır. Kadim geleneğimizin bu kadim ifadeleri bu kıdemin mazharı olduğu için unutulmamış ve her devirde mensuplarına nasihat etmeye devam etmiştir. Biraz da bu sebepten sözlerin büyükleri, büyüklerin sözleridir. Çünkü atasözleri birden bire ortaya çıkmış süslü sözler değildir. Yıllarca, cemiyetin dilinde demlenerek kemale ulaşmış bir tecrübedir.

Bizi bin yıllık İslâm tecrübesini muhafaza eden bu kadim medeniyetimize vasıl kılacak en önemli sıla dildir ve dün bugünün sebebidir. Bir milletin geçmişi büyükse geleceği de büyüktür. Biz Selçuk'un torunu ve Osman'ın hayırlı evladıyız. Uzun bir hikâyenin devamı halindeyiz. Bu hikâyenin bir parçası olduğumuzu hissetmenin en kuvvetli yönü hikâyenin lisanına hâkim olmaktır. Ayrıca bu ifadeleri bilmek insana halin muktezasına mutabık söz söyleme sanatının da kapılarını açar.

En iyi tanımı şairler yapar

Atasözleri bazen öğüt veren, duygulandıran bazen gülümseten, neşelendiren kimi zaman hoş bir ifade, kimi zaman da bir beyit ya da dörtlüğün bir dizesi şeklinde nesilden nesle aktarılan o dili konuşan toplumun umumuna mal olmuş ifadelerdir. Bu ifadeler zaman zaman kayıt altına alınmış, böylece aktarımı ve araştırılması kolaylaşmıştır. Ancak atasözlerini çoğu zaman derlemelerden değil; cami avlusunda bir konuşmada, kahvede bir çay ikramında, köy odasında bir ihtiyar öğüdünde bulup öğreniriz. Böylece atasözlerinin cemiyetimizin vicdanında son derece canlı olduğunu fak eder ve Anadolu insanının bu ifadeleri günlük hayatın doğal seyrine ne kadar güzel nakşettiğine şahit oluruz.

Atasözleri, dillerde seyahat ederken toplumumuzun dil zevki ve lisan kültürünü muhafaza eder. Aynı zamanda dilimiz içindeki dünya görüşünü saklar.

Atasözlerinin en iyi tanımını ise şairler yapar. Çünkü şair sıradan kelimeleri büyülü bir dokunuşla ayrı bir ahenge kavuşturur. Nazm yoluyla atasözlerini tanıtan şairlerden biri, belki de en meşhur olanı, Levnî’dir (1733). Levnî’nin “Atalar Sözü Destanı” diye şöhret bulmuş şiirinin iki kıtası şöyledir.

Tut atalar sözünü kalb-i selim ol

Gönülden gönüle yol var demişler

Gider yavuzluğun tab'-ı halim ol

Sert sirke küpüne zarar demişler

Gerek şaki olsun gerekse said

Kerim kereminden eylemez teb'id

Böyledir Mevla'dan sen kesme ümid

Gün doğmadan neler doğar demişler