Türk'ün ateşle imtihanı

Varlığın özünde; şu dört unsurdan biri hâkim cevherdir: Su, toprak, hava ve ateş. Kadim söylemde “anasır-ı erbaa/dört temel unsur” denilen bu unsurdan hangisi hâkimse, varlık o cevher ile anılır. İnsan, anasırı bütünüyle kendinde toplamışsa da ona toprak unsuru hâkimdir. Çünkü balçıktan yaratılmıştır. Dünyanın en eski dili Sanskritçede “Âdem”; “toprak renginde, toprak mahsulü” demeye gelir. Varlıkların kimi su tabiatlı, kimi (şeytanda olduğu gibi) ateş tabiatlıdır. Cinlerin tabiatına da hava hâkimdir.

Her varlık kendisine hâkim olan tabiata uygun hareket eder ve yaşar.

Anasır içinde en uyumlu, en munis varlık topraktır. Toprak ister ateşe ister suya isterse havaya maruz kalsın, hep kendisi olarak kalır, özünü korur. Toprağın altı da topraktır. Kuyu da kazsak, artezyen de açsak, su damarı da bulsak suyun barındıran ona yatak olan bir tabaka vardır ki o topraktır. Anasırın içinde en görünmez olanı havadır. Havanın varlığı o kadar kesiftir, bizi o kadar sarıp sarmalamıştır ki zuhurunun şiddetinden mevcudiyetini fark edemeyiz. Havanın varlığı, yokluğunda hissedilir. Hava yoksa, hayat da yoktur ateş de. Hava/rüzgâr biraz da toprağa benzer. Fırtınaya, borana, hortuma dönüşse de aslını korur. Toprağın üstünden öyle bir geçer ki yeri göğe taşır yine de en dibe kadar alt edemez onu. Toprak gücünü yerden alır. Onun güvencesi kökünün derinlerde olmasındadır.

Anasır, varlığın özü, ana maddesi, mayası olduğu kadar düşmanı ve de panzehiri yine kendi arasındadır. Âyet “Biz her şeyi sudan yarattık” bilgisini vermekle başka bir hakikati de öğretir. Bu dört unsur, maddenin, yaratılmışın özünde olduğu içindir ki bunlarsız hayat olmuyor, olmaz. Bundan dolayı anasırı korumanın gerekliliği vardır. Toprak anadır. Su kandır. Ateş harekettir. Hava ruhtur, candır.

Anasırın en sinsi, en anarşisti ateştir, ateşin yangına dönüşmüş halidir. Bir ejderhadır yangına dönüşmüş ateş. Ne doyar ne yediklerini çıkarır. En inkılapçı, en ihtilalci unsur ateştir. Kıvılcım olarak görünür, yangın olarak kendini gösterir. Radikaldir/köktencidir. Ne varsa kökünden kazır, başka bir şeye (kül) dönüştürür. Ardında, kendinden başka hiçbir şey bırakmaz.

Derler ki ateş aynı zamanda temizleyicidir, mikrop öldürür. Mü’minlerin biraz ateşte yanmasını sonradan cennete girmesini bir nevi günahtan temizlik olarak tefsir eden alimler vardır.  Tıp adamlarının dediğine göre ateşin mahsulü kül, mikrop barındırmaz imiş. Tabiatta en temiz maddelerin başında kül gelir imiş. Bu tespit doğru olmalı, çünkü yakın zamanlara kadar külün deterjan gibi temizlik maddesi olarak kullanıldığını biliyoruz.

Ateşin en küçük hali kıvılcım da küçük bir yangındır; cirmi kadar yer yakar amma yakar. Lambadaki halini bir püf ile söndürebiliriz. Ancak onu yanıcı maddelerle beslemememiz gerekir. Ateşi kontrol altında tutmak için onu aç bırakmak, gıdım gıdım beslemek gerek. Yoksa azgın bir yangına dönüşür. İşte o zaman adı ateş değil, “ateşler ailesi” yani yangın olur. Dumanıyla, etrafa yaydığı hararetiyle, çıtırtıları, alevleri ile her yeri istila eder. Çünkü aç gözlüdür. Doğal afetler içinde insanı en aciz bırakan şey ateştir. Nuh tufanında suyun tehdit ettiği hayat, gemi vasıtasıyla korunmuştur. Fakat ateş oldum olası hayatın, diriliğin, canlılığın amansız düşmanıdır. Ateş, bütünüyle cansızlığa dosttur.

Anasır arasındaki rekabet

Ateşin işbirlikçisi yine kendi cinsinden havadır, rüzgârdır. Ateş, yangın rüzgârsız da yakar fakat rüzgâr olursa daha çok yayılır, güçlenir, havalara kalkar. Rüzgâr da ateşin, yangının varlığını fırsat bilir doğrusu. Bundan dolayı en fırsatçı ve en açık işbirlikçi rüzgârdır, dense yeridir.

Birbiriyle rekabet ve de düşmanlık da vardır anasır arasında. Su, ateşin panzehiridir. Fakat panzehir olabilmesi için ateşten daha çok olmalıdır ki onun hakkından gelebilsin. Su, ateşten az olursa onun harlamasını artırır. Ona güç katar. İçinde hem yakıcı hem yanıcı madde bulunduran su, ateşten çok olunca ateşin katili olur, onu söndürür. Yanıcı ve yakıcı iki maddenin bir araya gelmesi ile söndürücü bir madde çıkıyor ortaya. Ne garip değil mi?

“Uyuyacağınız zaman ateşi söndürünüz” der Peygamberimiz. “Çünkü o sizin düşmanınızdır.” diye devam eder hadis.

Ateş, şeytanî bir sirayet, bir sinsilik taşır bünyesinde. 

Anasır içinde en felsefik olan da ateştir. Bundandır ki insanlar “Mecusilik” diye bir din icat etmiştir onun varlığından. Vedalar’ın en büyük Tanrısı, “Ateş Tanrısı”dır. Kızılderililerin ateş dansı da bir çeşit ibadettir. Nevruz kutlamalarını hatırlayalım. İnsanlar ateşi kutsar. Ağzından ateşler çıkaran sirk oyuncusu (ateşbaz) için ateş bir oyun, eğlence vasıtası olmaktan öte ona hükmeden güçlü ve kabiliyetli biridir. Ateşe hükmetmenin verdiği zevk ve şehvetle kendinden geçer ateşbaz. Canavarlar da ağzından ateş çıkarır.

Ağzından bir ateş yalımı çıkarmak, bir güç gösterisi olduğu kadar kendini savunma ameliyesidir canavar için. Derler ki ateş sadece semenderi yakmaz, yakamaz ki o da gerçekliği olmayan mitolojik bir hayvandır. İslam alimleri, cehennemde cezasını yanarak çeken kafirlerin ateşte yanmasına rağmen, tükenip yok olmamasını semenderi misal göstererek verir. Hatta ateşin semender için bir nevi gıda olduğu da rivayet edilir ki âyet de “Onların gıdaları ateştir” diyerek bunu teyid eder.

Su mu güçlüdür ateş mi?

Herkes “su” der. Çünkü su ateşi söndürür. Mevlana Hz.leri, ateşin daha güçlü olduğunu söyler. Çünkü su, ateşi söndürürse de ateş suyu yok eder. Buharlaştırır ve onu tanınmaz, bilinmez hale getirir.

Bütün dillerde birbirine zıt, birbirine düşman iki şeyin imgesi su ve ateştir. Suyu kanalize edip bir yerde toplamak mümkün oluyor. Fakat ateşe yaklaşamıyoruz bile. Ateşe hükmetmek, onu etkisiz hale getirmek için onun üstüne çıkıp yukarıdan müdahale etmemiz gerek, yoksa mümkün değildir onu söndürmek. Bunu yaparken bile ondan “uzak” durmak mecburiyetindeyiz. Rüzgârın kanatlarına binip bizi de yalayıp geçer çünkü. “Bir şeyde ne kadar hayat varsa, o şey ateş karşısında o kadar dirençsizdir; yalnızca mineraller, bütün maddeler içinde hayattan en yoksun olanlar, onunla başa çıkabilir.” der Elias Canetti.

Bütün bunlara rağmen insanoğlu ateşi baştan aşağı düşman bellememiştir. Onunla savaşmış, onu ıslah etmiş, bir yerde biriktirmiş, ihtiyacı kadar ve ihtiyacı olduğu zamanda kullanımına almıştır. Dedik ki şeytanın ana maddesi ateştir. Bir de ateş tabiatlı insanlar vardır. Anarşist karakterleri, ateş mizaçlı olarak adlandırmanın yerinde olduğunu düşünürüm. Onlar da sinsidir, kundakçıdır, öfkesini kitleye yayar ve anarşi çıkarır, terör estirir. Yurdumuzdaki yangınlara karınca misali ağzı ile su taşıyacağına, Nemrut katırları misali odun taşıyan kişiler işte bu şeytan/ateş tıynetli kişilerdir. Ateş tabiatlı insanlara şeytani kişiler mi demiş oldum? “Ben ateşten yaratıldım, topraktan üstünüm, cevherim bana bir şey yapamaz” kuruntusunda olan ey Şeytan ve avanesi! Sizi de yakacak bir ateş bulunur.  Şeytan da nârdadır, ona en yakın kişiler de. Anarşi, terör bu kişiler sayesinde hızla yayılır. Anarşi de bulaşıcıdır. Yangın gibi açgözlüdür; her yerde aniden patlak verebilir; çoğuldur; yıkıcıdır. Tarihçiler ateşin ilk önce ormanlarda görüldüğünü, dalların birbirine sürtünerek ortaya çıktığını ve insanların onun varlığını sürdürebilmesi için ona odun taşıdıklarını, ondan korktukları için onu kutsadıklarını söylerler.

Tamamen doğrulayamasak da yangının ormanlardan beslendiğini, en çok hazır yiyeceği ormanlar sayesinde bulduğunu söyleyebiliriz. O kadar ki sadece otları, ağaçları değil; ormanda ne kadar canlı varsa hepsini yakarak yok etmiştir. Hatta kayaları, toprağı da uzun yıllar kendine gelmemecesine dönüştürdüğünü de biliyoruz.

Büyük Ankara yangını

Üzerinde bu kadar fikir yürüttüğümüz ateş ve yangın olgusuna hiç yabancı değiliz. Biz Türkler yangın olgusunu İstanbul ile birlikte düşünürüz. İstanbul yangınları bir kültür meydana getirmiştir çünkü. “Yangın olur, biz yangına gideriz” diye eğlence haline getirsek de aslında İstanbul her yangından sonra yeniden inşa edilmiştir. Kolay temin edilmesi, inşada sağladığı kolaylıktan dolayı resmi ve de özel binaların inşasında ahşap öncelikli tercih sebebi olmuştur ve bu kolaylığın en zor kısmı ateşe karşı dayanaksız olmasıdır. İstanbul yangınları; belgesellere, romanlara, filmlere, anlatılara konu olduğu için bu konuya girmek niyetinde değilim. Çünkü en az İstanbul yangınları kadar unutulmaz Ankara yangınından bahsetmek istiyorum.

Ankara yangının şahidi olarak o günleri kaleme alan sürgün yazarımız Refik Halit Karay, bu yangını ölümsüzleştirmiştir. 23 Temmuz 1916 Pazar günü Ankara’ya mecburî ikamet için gönderilen Refik Halid, aynı yıl Ankara’da çıkan büyük yangının şahididir ve kayda geçiren tek yazarımızdır.

"Bir geceydi, sokaktaki vakitsiz ayak sesleri, vakitsiz gezinmeler ve heyecanlı konuşmalarla uyandım. Ne vardı, ne oluyordu? Bir şey değilmiş, yangın varmış.” Evet, bütün yangınlara ilk tepki böyle olur. “Bir şey değilmiş, yangın varmış.” Çünkü “Tâ ötede, uzakta, bize erişmesine imkân olmayan bir mahallededir. Sakin olmak gerekir, korkmaya lüzum yoktur. Elbette birileri söndürecektir.”

Fakat öyle olmaz.

Ateşin, yangının şakası yoktur çünkü.

O bir karış alev, uzaya büyüye, ertesi gün Ankara’nın dörtte üçünü kül, kömür etmiştir. Yazar bu manzarayı şöyle tasvir eder:

En korkunç, en büyük yangınlara alışkın olması lazım gelen bir İstanbul çocuğu sıfatile söylüyorum, Ankara yangınını görmeyenler Roma şehrinin nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akıl erdiremezler."

"Kara Ankara'yı kıpkızıl gördüm, sonra da kül rengi! Ankara'nın siyah böğründe bu yangın, kan yerine alev ve pıhtı yerine tutuşmuş yongalar saçan efsanevî bir dev yarasına benziyordu. (…) Giyindim, seyrine koştum.”

Yangın seyrine gitmek. Yazarı suçlamalı mıyız? Eline ne geçerse onunla söndürmeye çalışacağına, çocukları, yaşlıları, kadınları kurtarabildiği kadar kurtarmaya çalışacağına seyretmeyi seçen yazarı suçlayabiliriz. Fakat emin olunuz o zaman da bu yazıyı yazamazdı.     

 

Mahşer o gün, burasıydı

“Ben oraya varıncaya kadar sekiz, on ev çoktan kızıl birer kül yığını kesilmişti. Bir saate varmadan ateş dört, beş kola ayrılmış, hattâ perendeler atarak damdan dama sıçramaya, mesafeler aşmaya, harikalar göstermeye başlamıştı. Ateş arttıkça havada mevzii bir rüzgâr hâsıl oldu; tahta parçaları yerlerinden koparak mancınıkla atılmış gibi vızlıyarak gökte bir mitralyöz harbi yapıyordu. Sabah okurken yangın sade birçok kollara değil, birçok mahallelere de ayrılmıştı. Derken sedyeler, yani yaralılar ve yanıklar da meydancıklara doldu. Eşya nakline, darlıktan dolayı imkân yoktu; insanların güç geçtiği sokaklar, mesela bir piyano veya kanape ile tıkanıveriyordu. Artık yangını söndürmeye kimse çalışmıyordu. Halk canını veya çoluk çocuğunu kurtarabilmekten başka bir şey düşünmeyecek hale gelmişti. Ben mütemadiyen geziyor, en tehlikeli yerlerde seyrime devam ediyordum. Bir meydanlığa rast geldim; Ankara Ermenileri’nin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir âbide kurulmuştu: Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm; üstlerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden, kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeye koşacak adam yoktu; o kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı, piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Göz dökmüş, benzin serpmiş gibi... Tellerinden binbir nağme çıkarak o kupkuru, cilalı sandıkların yanışı çok acayip olmuştu. İnsan gibi inleye inleye, telleri ateş gibi kızararak, bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı... Kapılar açıktı; eşyanın çoğu yerli yerinde duruyor ve halk içeriye dalarak ahalisi kaçmış olan bu meskenleri istediği gibi geziyor ve içinden istediğini alıyordu. Yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzellikleri artmış genç kızlara rasgeliyordum; ellerinde yangından kurtardıkları eşya vardı: Lavanta şişeleri pudra kutuları, kordela ve dantela parçaları, kadife mahafazalar...Çocuklarını kaybeden anaların ise haddi hesabı yoktu. Kıyamet Ankara'da o gün kopmuştu ve mahşer o gün burası idi.(..) Yangın Yahudi mahallesini sarınca o telaş son haddini buldu; feryat dünyayı kapladı, heyecan yeri, göğü titretti. Ankara'nın en kibar mahalleri, en büyük çarşısı, serveti, refahı çoktan kül kesilmişti. Şimdi de diğer bir semti, bir zengin mahallesi ateş altında idi.

Neler görmedim... Saçlarından tutuşmuş kadınlar, yolda doğuran gebeler, cübbeleri alev almış hahamlar ve bütün bu kıyamet yerinde izbe köşeler bulup sarmaş dolaş olan âşıklar... Ne garibeler vardı. Secdeye kapananlar olduğu gibi sevgililerinin dizlerine tırmananlar ve boynuna kollarını dolayanlar da mevcuttu. Eşya çapulculuğu kadar kadın çapulculuğu da revaçta idi. İlle kıpkızıl saçları ateşin akisleri altında alevden daha kızıl kesilen bir taze Yahudi kızına rastgeldim ki genç ırkdaşı, üzerine pars gibi bir köşeden atıldılar ve tutunca -gözlerimin önünde- bir boş evin loşluğuna attılar.” (Refik Halid Karay-Ankara Hz.Ali Birinci)

Kıssadan hisse çıkarmadan geçmeyelim:

1.Yıl 1916 ve Ankara Ermenilerinin yüzlerce evinde piyano var. Zenginlikten öte bir üstün zevki ve de daha sonraki yıllarda Türk müziğine hizmet eden Ermeni kökenli sanatçıların geleneklerine işaret etmiyor mu sizce de?

2. Yangının milliyeti yoktur. Yurdumuzda bugünlerde çıkan yangınlara bakıp da sevinen, yangından iktidar devşirmeye çalışan, avuçlarını ovuşturan cibilliyet(siz)ler! Sizler de bilin ki Ankara yangınında Türkler kadar ve Türklerden daha çok zarar gören Ermeniler ve Yahudileri düşünün. Covid-19’da olduğu gibi hiç kimse emniyette değildir. Zararı sadece başkalarına değil sizlere de dokunur.

3. Felaketler insanları birbirine yaklaştırdığı gibi mayası bozuk olanları da meydana çıkarır. Her millette vardır mayası bozuk örnekler. Onlardır ki deprem malzemelerini çalar, böyle zamanlarda karaborsacılık, fırsatçılık yaparlar. Yıkılan evlere girip mal mülk çalmak peşine düşerler. Tıpkı Yahudi gençlerin kadın çapulculuğu yapmaları gibi. Üstelik ırzına musallat oldukları kadınlar da Yahudidir.

Ankara yangınını anlatan bu satırları okuduktan sonra yurdumuzun dört bir köşesini saran orman yangınlarına şükrettim biliyor musunuz? Evet, yangın söndürmek için koşan ve nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde ateşten kaçamadığı için can veren şehitlerimiz var ve fakat toplu olarak insan kaybımız olmadı Allah’a şükür. Belgesellerden hatırlıyoruz ki yangınlardan sonra başka bir tabiat yeşeriyor. Belki biraz zaman alacaktır fakat Allah, toprağını kara kuru bırakmayacaktır. Belki bundan böyle dikilecek ağaçlarla meydana gelecek ormanlarımız, belli bir sistematiği olan içinde yolu, itfaiyesi, aralıkları ayarlanmış büyük korular şeklinde olur.

Son olarak kundaklama, memleketin maddi/manevi değerlerine kasteden terör örgütüne dair de bir şeyler söylemek isterim.

Ateş tabiatlı, şeytanlaşmış bu kişiler, sosyal medyada estirdikleri/estirmek istedikleri terör havası için yangınları bir vesile olarak kullandılar, kullanıyorlar. TSK’nın sınır içi ve sınır dışında terörle verdiği mücadeleyi gölgelemek için kendilerince bir intikam aldıkları havası vermeye çalışıyorlar. Şüphesiz, tehditleri ile sabittir ki (ellerine böyle bir fırsat geçerse) memleketi yangın yerine çevirmekten çekinmeyeceklerdir. Çünkü terör örgütleri, yandaşları ve siyasi uzantıları; bölemeyecekleri, peşkeş çekemeyecekleri; bölgesinde ve dünyada sözü geçen, kalkınmış, lider bir Müslüman Türkiye görmektense; Türkiye diye bir ülke bir vatan hiç olmasın anlayışındadırlar.

Bundan dolayı kendiliğinden veya ihmalden dolayı çıkmış yangınları bile üstlenmekten, olmayan bir şeyden güç devşirmekten, varlıklarını duyurmak için fırsat kollamaktan, yangınları üstlenmekten çekinmiyorlar. Onlara söyleyeceğimiz şudur: Türk’ün ateşle imtihan ilk kez olmuyor. Yüzyılın başında Yunan, Moskof, Ermeni, Bulgar ateşi ile de imtihan oldu. O yangınları söndürmesini bildi.

Her Türk, bir ormandır.

Yanmakla bitmez.          

Kaynak: Star/Açıkgörüş

YORUM EKLE

banner26