Türk tarihinin beyaz gecesi: 13. yüzyıl

Yaklaşık beş yıldır tarih ve bunun gerektirdiği yan dallarda yoğun okumalar yapıyorum. Okumalarım son dönemde 13 ve 14.yy Anadolu’su üzerinde kristalize oldu. Kimi zaman farklı çağ ve coğrafyalar üzerine eğilsem de buradaki amacım gene bahsettiğim dönemi daha iyi algılayabilmek... Tabii bunun kimi handikapları var. “Ne çalışıyorsun?” diye soran olduğu zaman “13 ve 14.yy Anadolu’su” cevabını verdiğimde bana “Acaba neden 15 değil de 13?” der gibi baktıklarını fark ediyorum. Bu yazımda Sezai Karakoç üstadın Yunus Emre kitabının giriş bölümü üzerinden kısa bir 13 ve 14.yy panoraması çizmeye gayret edeceğim. Bu, “Neden 13.yy?” sorusunun cevabını verecektir. Aynı zamanda alışılmadık da bir şiir şerhi vazifesi görecektir. Zira, üstadın “Çevre” adını verdiği bu bölüm bana göre düz yazı formunda bir şiirdir. Ama öncesinde altyapı olması için lafı çok da uzatmadan bir 11 ve 12.yy turu yapalım.

Türkiye Selçuklu “Gazi Devlet” olarak kuruldu

Türkiye Selçuklu Devleti 11.yy sonunda kuruldu dense de henüz bir akıncı devlet görünümündeydi. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik’i Bizans iç işleri ve taht mücadelelerine dahil olarak elde etmiş, gözünü de aslında Suriye’ye dikmişti. Zaten Suriye için verdiği mücadeleler esnasında hayatını kaybetti. Yerine geçen oğlu Kılıçarslan da Haçlı Seferleri’nin başlaması nedeniyle Türkiye’de yerleşik bir Selçuklu Devleti kuracak/oturtacak vakti bulamadı. O da Haçlılara gösterdiği büyük kahramanlıkların ardından (Osman Turan bu çağa destan çağının başlangıcı der) babası ile aynı kaderi yaşadı. Kılıçarslan’dan sonra Türkiye’de hakimiyet Danişmendli Devleti’ndedir. Danişmendliler de Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması için Haçlılar, Bizanslılar, Ermeniler ve Gürcülerle büyük mücadeleler verdi.

Selçuklu Sultanı Mesud bu sırada Danişmendliler’in hâkimiyetini kabul etmiş görünmektedir. Fakat Sultan Mesud’un yaşamının sonlarına doğru Türkiye Selçuklu gücü yeniden eline almayı başardı. Malum, oğlu II. Kılıçarslan Miryokefalon’da Bizans’a Malazgirt şiddetinde bir darbe vurunca hem Selçuklu’nun gücünü pekiştirdi hem de Bizans ve diğer Türk ailelerin hâkimiyet umutlarını bitirdi. Fakat II. Kılıçarslan Türkiye’yi 11 oğlu arasında taksim etmek istedi. Bu bize iki noktayı işaret eder: Birincisi “Devlet hanedanın ortak malıdır” diyen Orta Asya-Türk hâkimiyet anlayışı bu çağda hala canlıdır. İkincisi, Türkiye’de İslâmlaşma ve Türkleşme için verilen mücadeleler nedeniyle “merkeziyetçi algı” 12.yy sonunda dahi henüz gelişmemiştir.

13.yy’ın başında sultanların artık Keyhüsrev, Keykubad, Keykavus gibi Pers şahlarının isimlerini aldıklarını görüyoruz. Şüphesiz bu artık değişen vizyonun işaretidir. Tamamen Türkmen hâkimiyetindeki gazi devlet hüviyetinden, İrani vezirlerin görev aldığı merkezi yapısı güçlü bir imparatorluğa… Bu yazıda hangi biçimin doğru hangisinin yanlış olduğu üzerinde durmayacağım. I.Alaaddin Keykubad zamanında Türkiye Selçuklu altın çağını yaşamıştır. Bu dönemde imar faaliyetleri bir an bile durmaz: Camiler, hanlar, hamamlar, türbeler ve en önemlisi ticaretin canlılığını gösteren kervansaraylar. Anadolu’nun yeni sahipleri, 150 yıl sonra artık yaşadıkları coğrafyaya imzasını silinmez bir şekilde atmaya başlamıştır.

Menkıbelerden anladığımız kadarıyla Alaaddin Keykubad, devletin yeni yapısına rağmen Türkmenleri mutlu etmesini de bilmiştir. Hatta Türkmen babalarını mağaralarda ziyaret etmiştir. Ki kendisinden sonra gerçekleşen Babai İsyanı’nın gerekçelerinden biri “Alaaddin Keykubad’ın kanının istenmesi”dir. Ariflerin menkıbelerinde Alaaddin Keykubad’ın Mevlana’ya mürid olduğundan bahsedilse de gerçekte Türkmen bir Vefai şeyhi olan Babailerin lideri Baba İlyas Horosani’ye müntesip olduğu görünmektedir. Alaaddin Keykubad sonrası II.Gıyaseddin Keyhüsrev tahtta iken 1243’te gelen Moğol darbesi -Sezai Karakoç’un deyimiyle- parlak Selçuklu avizesini gürültüyle yere indirmiştir.

Türkiye Selçuklu Anadolu ihtirası oluşturamadı

Destan çağı (11 ve 12.yy) ve parlak altın çağının (13.yy ilk yarısı) ardından Moğol taassubu ile Anadolu adeta bir gece karanlığı yaşamaya başlar. Neden? Sezai Karakoç’un Türkiye Selçukluları’nı tanımlarken ortaya serdiği gerekçelere bakalım:

Birincisi: Türkiye Selçuklu, Büyük Selçuklu’nun Anadolu’daki uzantısıdır ve Büyük Selçuklu sahneden çekileli çok olmuştur. Aort damarı patlamıştır. Anadolu’daki Selçuklu’nun bu nedenle uzun yaşaması beklenemez.

İkincisi: Anadolu büyük perspektiflerin toprağıdır, büyük savaşlara ayarlıdır, büyük hükümdar aksiyonu gerekir. Saf bir gönül medeniyeti olan Türkiye Selçuklu, bunu karşılayamamıştır.

Üçüncüsü: Türkiye Selçuklu’nun misyonu Anadolu İslâmlaşmasının birinci bölümünü tamamlamaktır ve bunu da zaten başarmıştır. Güçlü bir Selçuklu duygusu yaratmış, halkı imar çalışmaları ile içten aydınlatmış ve yemişli/zeytin altı bir medeniyet oluşturmuştur.

Dördüncüsü: Alçakgönüllü Türkiye Selçuklu’nun dünya çapında bir iddiası olamamıştır ve “Büyük Anadolu” olmak için ortaya sermesi gereken ihtirastan yoksundur. Tabii bu menfi bir durum değil zira Türkiye Selçuklu’nun misyonu bu ihtirasın oluşması için gerekli sulh ve sükûnu sağlamaktır.

Beşincisi: Sağdan ve soldan gelen saldırı ve taassuplara karşı koyabilecek bir “Selçuklu ideası” bulunmamaktır. Selçuklu bir idea olmaktan öte bir duygudur. Duyarlılıktır. Bulutsuz bir yaz medeniyetidir. Taassupların neden olduğu metafizik yaralara metafizik çareler sunamamaktadır.

Bulutsuz bir yaz ikindisi olan 13.yy’ın ilk yarısı Anadolu Selçuklu medeniyeti, Moğol saldırıları sonrası adeta bir metafizik gece yaşamaya başlar. Gümüş avadanlıklar yerlere çarpılmıştır. Sütunlar devrilmiştir. Anadolu’nun Müslüman Türkleri bir korku, dine yönelen bir şüphe ve gönül bulantısı yaşar. Kuzgun vaktinin ortasında ruhlarda metafizik yaralar açılmıştır. Peki, çare nedir?

“Anadolu, kendini ancak büyük bir metafizik hamlesiyle koruyabilir ve büyük bir tarihi oluşla yeniden kurabilirdi. Saf bir gönül medeniyeti, bulutsuz bir yaz medeniyeti olan Selçuklu yetmezdi bu ihtiyaca. Gönül bulanmıştı bir kere. Kafa sarsılmıştı. Ruh, bin yerinden hallaçlanmıştı… Dünya sağ ve sol elini getirerek Anadolu’yu boğmak istemişti. Öyleyse dünyaya meydan okumak, dünyanın karşısına çıkmak, dünya çapında ayağa kalkmak, temelinde temiz ama hacminde büyük ihtiraslarla, niyetlerle sesi yükseltmek gerekti. Yeni Anadolu, Büyük Anadolu olmak ödevine çağrılıyordu.”

“Anadolu İslâm kültürüne yeniden ve daha ihtiraslı bir diriliş gerekmektedir” diyor yani üstad. Öyle bir diriliş olmalı ki bu, tüm dünyaya cevap olmalı ve kalıcılığı başarmalıdır. İşte 13.yy yıkımın ve yeniden dirilişin çağıdır. Üzerinde ısrarla durmalı, çok iyi anlaşılmalı ve müsteşriklerin çarpık okumalarından arındırılmış şekilde her fırsatta anlatılmalıdır. Sezai Karakoç sadece 5 sayfada (Yunus Emre kitabının giriş bölümünde) üslubunun bütün zarafet ve lezizliği ile bu gerçeği bizlere öğretmektedir. Kuzgun vaktinden sonra Büyük Anadolu ihtirası için kimler sorumluluk almıştır peki? Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Serhat Akıncıları, Şeyh Edebali, Ahiler…

Sezai Karakoç metafizik gecenin bitip dirilişin/onarımın dindar ellerde nasıl müjdelendiğini gene muazzam anlatır: “Gece şölenleri, dağ başlarında yakılan ateşler, fener alayları, horoz seslerine gebe bir vaktin öncesindeki gece yarısı yüzyılıdır (13.yy sonları) bu yüzyıl. Veya bir beyaz gece yüzyılı. Anadolu, korkunç, absürd denecek çapta bir saldırışın ardından kendini onarmaktadır. Her tarafta sarılan yaralar sızlıyor, doğum sancıları boğaza doğru yükseliyor. Devrilen taşlar, yeniden dikiliyor. Selçuk çekilirken yerinde, yeniden doğuşunu yapan Müslüman-Türk, canlı bir Anadolu parlıyordu.”

Gerçekler tatlı su gibi hasta zihni zehirler

Parlak Selçuklu ikindisi, karanlık Moğol istilası ve dindar eller üzerinde yükselen fener alayları ile aydınlanmaya başlayan gecenin sonu… İşte 13.yy... Şüphe ve korkunun kol gezdiği, metafizik yaraların ruhları bulandırdığı gece vaktini, dönemin ateşlerinden biri olan Yunus Emre şöyle anlatır: “Müslümanlar zamâne yatlu oldı / Helâl yinmez harâm kıymetlü oldı / Okınan Kur'ân'a kulak tutulmaz / Şeytânlar semirdi kuvvetlü oldı”. Şükür ki 13.yy sonunda tabib-i maneviler, büyük adamlar ve liderler arka arkaya sökün etmiştir. Yoksa bir taşın üstüne tüneyip yüzyıllardır kıpırdamadan duran entrika bakışlı Bizans baykuşunun Anadolu’yu yeniden ele geçirmesine tarih tanıklık edecekti. Ki 9. ve 10.yy boyunca aynen böyle olmuştur. Abbasi Devleti’nin zayıflamasından faydalanan Bizans baykuşu, Makedon Hanedanlığı sırasında Anadolu’daki hâkimiyeti yüzbinlerce Müslümanı öldürerek almayı başarmıştır.

Üstadın bizlere 13. ve 14.yy’ı (dirilişi) anlamaya çalışırken kulağımıza küpe etmemizi istediği bir uyarısı vardır: Kimilerinin bu çağı zavallı sapkınlıklarını yaşatma imkânı için fırsata çevirmek istediğinden bahseder. Ki ne kastettiğini biliyoruz. “Bir gün gerçek bulunacak ve gerçek, bu gibi marazlı zihin ve yuvalar için hastalıklı bir insana tatlı suyun acı gelmesi gibi acı gelecek ve bir zehr-i katil olacaktır.” Gerçekten de öyledir. Yunus Emre’nin de şiirlerinde bahsettiği “Bir” bize unutturulmak, yapay ayrımlar üzerinden zihinler yeniden bulandırılmak ve tabib-i manevilerin ortaya serdikleri ortak meydan okuma bağlamından koparılmak istenmektedir.

YORUM EKLE

banner26