Türk hânende, neyzen ve bestekâr: Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi

Yahya Kemal'in dediği gibi "Çok insan anlayamaz eski musikimizden..."

Çok zengin bir kültürel cevhere ve tarihî mirasa sahibiz de ne yazık ki bundan doğru dürüst haberimiz bile yok. Hani Hayalî’nin dediği gibi:

Cihân-ârâ cihân içindedür ârâyı bilmezler

Ol mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler

(Dünyayı süsleyen (aslında) dünyanın içindedir (ancak) süsleyeni bilmezler/O balıklar ki denizin içindedirler ama denizi bilmezler.” Balıkları bilmem ama mevcut bu durum, kültürel değerlere bu lâkaytlık nerden baksan içler acısıdır. Balıkları anlarız da, değerlerinden habersiz alıkları anlamakta zorlanırız.

Çok insan anlayamaz eski musikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

diyor Türk şiirinin üstatlarından Yahya Kemal… Üstat, yerden göğe kadar haklı… Çünkü mûsikî, sadece mûsikî değildir. O, bizi biz yapan birçok kültürel unsuru geleceğe taşır. Onda dünümüzün ihtişamı, bugünümüzün kararlılığı ve yarınlarımızın umutları saklıdır. Yine aynı Yahya Kemal, meşhur bestekâr Itrî’nin bestelerini anlatırken onun şahsında mûsikînin rolüne şöyle değinir:

Mûsıkîsinde bir taraftan dîn,

Bir taraftan bütün hayât akmış;

Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn,

Mâvi Tunca'yla gür Fırât akmış.

Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,

Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz,

Bize benzer o kâinât akmış.

Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi Türk mûsikîsinin köşe taşlarından biridir

Türk mûsikîsinin köşe taşlarından biri de Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi’dir. Türk mûsikîsinde Abdülkadir Merâğî ve Mustafa Itrî Efendi’den sonra o gelir. Kudretli şair Yahya Kemal “Eski Mûsikîmiz” adlı şiirinde bakın onu nasıl anlatıyor: “Yüz elli yıl, sıra dağlar birer birer yükselir/Ve akıbet Dede'nin anlı şanlı devri gelir./Bu musikiyi O, son kudretiyle parlattı;/Ölünce, ülkede bir muhteşem güneş battı.” Üstat çok doğru söylemiş.

Süleyman Ağa’nın oğlu olan İsmail, diğer İsmaillerden ayrılıp tanınması için, babasının mesleğinin hamamcılık olması nedeniyle, “Hammâmîzâde” sıfatıyla anılmıştır. Küçük İsmail, Şehzâdebaşı’ndaki evlerinde 9 Ocak 1778 tarihinde, Kurban Bayramının ilk günü dünyaya gelmiştir. Ona İsmail isminin verilmesi de Kurban’da doğmasıyla ilgilidir. Kendi küçük, hayalleri büyük İsmail, 1784 sonbaharında, henüz yedi yaşında iken mahallelerindeki Çamaşırcı Mektebine başladı. Sesinin güzelliği bu okulda fark edildi. Okulda ilâhîcibaşı seçildi. Mûsikîde derinleşmek için Yenikapı Mevlevîhânesine devam etti. Uncuzâde’den yedi sene boyunca mûsikî öğrendi. Yenikapı Mevlevîhânesine yürekten bağlandı. 1789’da başladığı çile hayatını 1799’da tamamlayarak, henüz 21 yaşındayken “Dede” oldu.  On yıl sürdü çile hayatı… Onun Dede’liği buradan gelmektedir.

Dede Efendi çiledeyken “Zülfündedir benim baht-ı siyâhım” şarkısını besteledi

İsmail Dede hâl ve Hakk ehli bir insan olarak yaşadı, öyle de öldü. Hammâmî-zâde İsmâil Dede Efendi’nin çilesi devam ederken babasının vefat haberini aldı. Babasından kendisine bir ev, bir hamam, bir miktar da para kaldı. Miras hamamı satarak parasını dergâha gelen yoksullara dağıttı. Bu davranış, onun dünyaya hiç iltifat etmediğinin göstergesidir.

Mevlevi dergâhının samimiyet abidelerinden Dede Efendi çiledeyken “Zülfündedir benim baht-ı siyâhım” şarkısını besteledi. Henüz çilesi devam ederken saraydan davet aldı. Zamanın mûsikîşinas padişahı Üçüncü Selim, genç İsmail’le görüşmek istedi.  Çiledeyken bestelediği Bûselik Şarkı’yı Topkapı Sarayında, Üçüncü Selim’in huzurunda iki kez okudu. Bu fasıllar haftada ikişer kez devam etti. Böylece kendisi saray hânendeleri arasına katıldı.

Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi, 29 yaşına geldiğinde, Üçüncü Selim tahttan indirilmiştir. 1808 senesi onun üzüntülerinin katmerleştiği senedir; bir çeşit hüzün yılıdır. Zira o yıl, Üçüncü Selim şehit edildi. Yine aynı sene içerisinde annesi Rukıyye Hanım’ı kaybetti. Annesinin ölümünden iki yıl sonra da altı yaşındaki oğlu Mustafa’yı yitirdi.

Hattat,  bestekâr, şair, sâzende ve hânende olan İkinci Mahmut tahta çıkınca Dede Efendi tekrar saraya çağrıldı. Sultan İkinci Mahmut ona “musâhib-i şehryârî(padişahın sohbet arkadaşı)” unvanını verdi. Sarayda önemli bir mevki olan saray müezzinbaşılığına getirildi. Dede Efendi, İkinci Mahmud’un teşvikleriyle son âyîni olan Ferahfezâ Âyîn’i bestelemiştir.

İsmâil Dede Efendi, ömrünü bestelere ve Mevleviliğe adamıştır

Ömrünü bestelere ve Mevleviliğe adayan İsmâil Dede Efendi, 24 yaşında evlenmiştir. İlk çocuğu olan Salih, henüz üç yaşındayken vefat etmiştir. Oğlunun çocuk yaşta ölümü nedeniyle Bayâtî makamındaki  “Bir gonca-femin yâresi vardır ciğerimde” adlı besteyi yapmıştır. Dede Efendi’nin manevî sahada yetişmesinde, mûsikîmizde bir marka olmasında Uncuzâde, Şeyh Ali Nutkî ve Üçüncü Selim’in çok büyük emekleri ve katkıları vardır. Onun Mevlevî dergâhıyla olan ilişkisi ve gönül bağı ömrünün sonuna dek hiç kopmamıştır.

Türk mûsikîsinde silinmez izler bırakan, çağları aşıp günümüze ulaşan Hammâmî-zâde İsmâil Dede’nin yedi ölümsüz âyîni vardır. Bunlar Sabâ Ayin, Nevâ Ayin, Bestenigâr Ayin, Sabâ-bûselik Ayin, Hüzzam Ayin, İsfahan Ayin, Ferahfezâ Ayin’dir.  Sulltânî-Yegâh, Nev-eser, Sabâ-Bûselik, Hicâz- Bûselik ve Arabân-Kürdî makamları onun tarafından oluşturulmuştur. Sultânî-Yegâh, himayesini gördüğü padişah İkinci Mahmut için yapılmıştır. O; hayatı boyunca râst’tan hüzzâm’a, hicâz’dan ferahfezâ’ya, muhayyer’den ferahnâk’a kadar 70 ayrı makamda zamanı aşan, günümüze ulaşan ölümsüz besteler yapmıştır. İsmail Dede Efendi’nin 500’ün üzerinde eser bestelediği tahmin edilmektedir. Fakat bunlardan ancak 300’ü günümüze ulaşabilmiştir. 200 civarındaki kıymetli eseri ne yazık ki tarihin çöp sepetine atılmıştır. Bu, aslında Türk kültürü ve Türk mûsikîsi için çok büyük bir kayıptır.

İsmail Dede Efendi birçok şairin güftesini besteleyerek zamansızlığa taşımıştır

Ölümsüz bestelerin sahibi İsmail Dede Efendi birçok şairin güftesini başarıyla besteleyerek adeta zamansızlığa taşımıştır. Onun besteleri tasavvufî ve dindışı olmak üzere ikiye ayrılır. Dinî eserlerini âyînler, peşrevler tevşîhler ve ilâhîler diye dörde ayırabiliriz. Tasavvufî sahada Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled, Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Merkez Efendi, Hayâlî, Sümbül Sinan, Eşrefoğlu Rûmî, Âziz Mahmûd Hüdâyî, İbrahim Gülşenî gibi zamanının büyük şairlerinin şiirlerini bestelemiştir.  Din dışı besteleri de meşhur olan Dede Efendi, bu alanda Adlî (Sultan İkinci Mahmud), Fuzûlî (Mehmet Efendi), Gâlib (Şeyh Mehmed Esat Galib Dede), Hâfız (Hâce Şemsüddîn Muhammed-i Şîrâzî), İzzet (Keçecizâde Mehmed Molla), Leylâ Hanım, Nedîm (Müderris Ahmed Efendi), Vâsıf (Enderûnî Osman Vasıf Bey) gibi önemli şairlerin şiirlerini bestelemiştir.

Zamanı aşan besteleriyle gönüllerde taht kuran merhum İsmail Dede Efendi, Türk mûsikîsinin omurgasıdır. Onu Türk mûsikîsinden çıkardığınızda mûsikîmiz yarısını kaybeder. O, yaşadığı zamanda kıymeti hakkıyla bilinen, saygı ve sevgi gösterilen ender şahsiyetlerden biridir. Günümüzde, geçmiş dönemde yaşayan bestekârlar arasında en çok tanınan yine odur.

Türk mûsikîsinin sembol isimlerinden biri olan Dede Efendi, bir Hakk ve halk dostudur. O sadece bestelerin değil, gönüllerin de mimarıdır. Zira o, yaşadığı süre içerisinde, hatta ölümünden bugüne kadar, gönüllerimizde taht kurmuştur. O, gönüllerimizdeki tahtından hiçbir zaman inmeyecektir. Zira Dede Efendi kökü mâzide olan âtîydi. Tuğrul İnançer'in o çok beğendiğim deyimiyle “Dede Efendi mûsikîmizin evliyasıdır.”

Bestekâr İsmail Dede Efendi, hânendeliğinin yanında, usta bir neyzendir

Bestekâr İsmail Dede Efendi, hânendeliğinin yanında, usta bir neyzendir de... O, Abdülbaki Nasır Dede’den ney çalmasını öğrenmişti. Onun şairliğini de unutmamak, görmezden gelmemek lâzım. Zira bestelerinin önemli bir kısmının güftesi kendisine aittir. Güftelerinde işlediği konular,  acılı hayatından derin izler taşır.

Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü

Sîm ten gonca fem bîbedel ol güzel

Âteşîn ruhleri yaktı bu gönlümü

Pür edâ pür cefâ pek küçük pek güzel

diye başlayan o meşhur “Gülnihal” şarkısının sözleri Dede Efendi'ye aittir. Bu şiirdeki arûz kalıbını da kendisinin bulduğu söylenir. 

Tarihî kayıtlarda adı “Derviş İsmail” olarak da geçen merhum Hammâmîzâde Dede Efendi çok yönlü(komple) bir sanatçıydı. Bestekârlık ve güftekârlık yanında, hat sanatıyla da ilgilenmesi buna bir delildir. Onun beste ve güftelerini sıralamaya kalkarsak sayfalarımız yetersiz kalır. Onun aynı zamanda bir de hocalık vazifesi vardı. Bildiklerini öğrencilerine aktarmada pek cömert davranmıştır. Onun öğrencileri arasında “Eyublu Mehmed Bey, Mutafzâde Hacı Ahmed Efendi, Yaglıkçızade Bursalı Ahmed Efendi, Vahib Efendi, Çilingirzade Ahmed Ağa, Halim Bey, Dellâlzade İsmail Efendi, Hoca Zekâi Dede Efendi, Nikogos Ağa, Azmi Dede, Hâfız Hamdi Bey, Yeniköylü Hasan Efendi” gibi isimleri sayabiliriz.

Hammâmîzâde Dede Efendi mûsikîmizin ve kadim kültürümüzün yüzakıdır

Hammâmîzâde Dede Efendi özelde mûsikîmizin, genelde ise zengin kültürümüzün yüz akıdır. Dünya çapında tanınan mümtaz bir simadır o... Merhum Samiha Ayverdi'nin İsmail Dede Efendi ve mûsikîsinin tılsımına dair şu değerlendirmesi dikkate şayandır: “Padişah, nasıl bir nizam ve âhengin merkez yerinde oturan muvazene unsuru idiyse, derviş kişi de, vâsıl olmuş bulunduğu bir iç saltanatının muvazene ve ahengini kâinâta nakletmek ve üretmek ile vazifeli bir vasattı. Kâh hal, kâh vecd, kâh iman, kâh hikmet ve irfan yoluyla olan bu intikâl, çoğu defa da sanat tarîkini ihtiyâr ederdi. İşte Dede'nin de ayinleri, besteleri, kârları, murabbâları, semâîleri, nakış semâîleri, peşrevleri hattâ şarkı ve türküleri, kanla kılıçla hizaya gelmeyen beşeriyeti, bir anlatılmaz heyecan ve şevkin sıcaklığı içinde yumuşatan bir ferman değil de ne idi? Osmanlı Devleti'nde daima el ele, iç içe ve bir hizâda yürüyen şiir, mûsikî ve tasavvuf, her zaman kütleyi giydirip kuşatan, süsleyip bezeyen bir millî servet ve asalet geleneği ve mîrâsı olmuş; hattâ orduların bozulduğu, sınırların daraldığı, idarenin gevşediği en buhranlı devirlerde bile, işte Şakir Ağa'lar, Ahmed Ağa'lar, Sadullah Ağa'lar kâfilesinin dokuduğu sanat tezgâhı, kütleyi yoksul ve çıplak bırakmamış; nihâyet Dede Efendi ile de, cemiyete, hâlin ve istikbalin ümid ve tesellî kaftanını biçip giydirmişti.”

İsmail Dede Efendi'nin adını taşıyan bir “Türk Mûsikîsi Enstitüsü” kurulmalıdır

Ülkemizde tez elden, Türk mûsikîsinin tartışmasız en büyük otoritelerinden biri olan İsmail Dede Efendi'nin adını taşıyan bir “Türk Mûsikîsi Enstitüsü” kurulmalıdır. Onun ölümsüz adı konservatuvarlara verilmelidir. Müzikle ilgilenenlere yerli model olarak gösterilmelidir. Batıda bu ayarda bir bestekâr olsaydı, onu yere göğe sığdıramazlardı. Bizde sıra dışı değerlere hakkıyla ve lâyıkıyla kıymet verilmiyor. Adam harcamakta üstümüze yoktur. Vefanın kokusu üzerimize sinmemiştir. Çabuk unutan bir milletiz vesselam...

Mevleviliğin samimi siması, büyük bestekâr Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi ölümü kutsal topraklarda tatmıştır.  Hac farizasını yerine getirmek için kutsal topraklara doğru yola çıkmış, hac vazifesini yerine getirmekteyken amansız bir salgın hastalığa dûçâr olmuştur.  O vakitler kolera salgını o bölgeyi kasıp kavuruyordu. Bu illet Dede Efendi’ye de bulaşmıştı. Öyle ki bu illetten yakasını bir türlü kurtaramadı. Bir Kurban Bayramında dünyaya gelen Dede Efendi yine bir Kurban Bayramında bu dünyadan sonsuzluğa göçtü. Mînâ’da emaneti Hakk’a teslim etti. Allah diye atan nabzı sonsuza dek durdu; Hakk aşkıyla tutuşan ruhu gibi, bedeni de bu topraklarda kaldı. “Kendi Gök Kubbemiz”in şairi Yahya Kemal, onun ölümünü şöyle dillendirdi:

Tâ’ûna giriftar olarak Mînâ’da

Can verdi cehennem gibi bir hummâda

Fânî ise öz bestelerin hallâkı

Doğmak, yaşamak nâfiledir dünyada

Mevlevî bestekâr Dede Efendi bir aşk adamıydı. O, adanmış ruhların önde geleniydi. Onun en büyük aşkı Mevlâsına duyduğu eşsiz sevgiydi.  Saraylarda ağırlanmış seçkin bir insan olmasına rağmen, bir tevazû abidesiydi. Türk mûsikîsinde ilklerin adamıydı. Yerli mûsikînin öncüsüydü. Onun ölümü de sıradışıdır. Mübarek topraklarda ölmek kendisine nasip olmuştur. Şair Kazım Paşa, İsmail Dede’nin vefatına aşağıdaki şiiriyle tarih düşürmüştür.

Hazret-i Farabi-i sâni müezzinbaşı kim

Zâtına olmuşdu ilm-i mûsıkî ihsan-ı Hak

Aşinâ-yı her makam etmişdi kalb-i nigehin

Sâye-i Molla'da lutf-ü himmet-i merdân-ı Hak

Pertev-i şems-i hakikatten kılub kesb-i kemal

Zerre-i nâçiz iken oldu meh-i tâban-ı Hak

Fehm olur bundan makam-ı kurbe âheng ettiği

Hac edüb Minâ'da oldu vâsıl-ı gufurân-ı Hak

Çor tekbirin çeküb Kâzım Dedi târihini

Kebş-i cânın kıldı İsmail Dede kurbân-ı Hak  (1262)

Kaynakça: “Dede Efendi”, Yılmaz Öztuna, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1987

YORUM EKLE