Tuğba Doğan: İnsan durmadan kendinden kaçıyor ama yine hep kendine varıyor

İnsan nelerden kaçmak ister? Mesela bazen sessizlikten kaçmak ister, yolun sonu yine sessizliğe çıkar. Aileden, arkadaştan kaçmak ister bazen, bu kez de yol başka bir kalabalığa çıkar. Öfkeden, nefretten kaçıp, çekip gitmek ister, yol bu kez de onu kibirle buluşturur. Çünkü insan her yerdedir. Kaçtığı da ta kendisidir. İnsanın bir şeyi, bir yeri aradığı muhakkak, bunda şüphe yok. Bir ev arıyor insan. Özgürlüğünü ya da güvenliğini, belki de hem özgürlüğünü hem de güvenliğini bulacağı o evi arıyor. Bu arayışında da sık sık kendinden geçiyor, kendine dönüyor, kendine geliyor. Güzergâhın başında da sonunda da kendi var.

Tuğba Doğan, Nefaset Lokantası'nda samimiyetle güvensizliği, özgürlükle kaygıyı, arayışla vazgeçişi bir araya getirmişti. "Salih sakin ol, salihlerden ol, nevrotiklerden olma. Geç kalmadın. Hiçbir şeye geç kalınmaz, her şey kendi zamanında olur" demişti bilgece. Güzel bir söyleşi yaptık kendisiyle, buyursunlar…


 

Sizi Musa'nın Uykusu ile tanımıştık. Oradaki masallaştırma ve sinematografik anlatım, bir roman okuyucusunu gayet memnun edecek düzeydeydi. Üstelik yorucu bir çalışmaya da benziyordu. İlk romandan Nefaset Lokantası’na doğru gelecek olursak süreç nasıl ilerledi? Fikir nasıl doğdu?

Musa’nın Uykusu yayınevi tarafından yayın programına alındıktan bir yıl sonra çıktı. Nefaset Lokantası’na dair ilk fikirler de o bir yıl içinde yavaştan oluşmaya başladı. Musa’nın Uykusu yayımlandığında kendisi de matbuat işiyle meşgul ve okurluğuna çok saygı duyduğum bir arkadaşım “Herhalde bir on yıl yeni bir kitap yazamazsın, bu kitabın içinde birkaç kitaba yetecek kadar dert var.” demişti. O bunu romanı derin bulduğuna dair bir tür iltifat olarak söylemişti belki ama bunun aslında insana keder bulaştıran bir düşünce olduğunu sonradan fark ettim. Bu düşünceyle de mücadele ettim romanı çalışırken. Benim içimde ikinci bir kitap daha var mı acaba türünden bir şüphe. Hâlbuki ilk kitap çıktıktan sonra yazıyla ilişkimin büyük ölçüde rahatlayacağını, kaygılarımın azalacağını zannediyordum. Öyle olmadı. Nefaset Lokantası’nı yazarken çok sıkıştığım bir anda durdum ve bunun, bundan sonra da böyle olmayacağını, o türden bir rahatlığın benim doğama aykırı olduğunu kabullendim. Özgüveni kapasitesinden ve ürünlerinden büyük insanların zamanını yaşıyoruz, benim tutumum fazla ürkek kalıyor belki ama bir şey yazmaya her oturduğumda Walter Benjamin’in çok sevdiğim bir sözünü besmele gibi anarak başlıyorum, ara ara da kendime durmadan hatırlatıyorum: “İnsan kendini başından sonuna kadar acemisi hissetmediği bir işte ustalaşamaz.”

Tıpkı ilk kitabınızdaki karakterler gibi bir yönüyle sade, sakin ama diğer yönüyle deli, cıvıl cıvıl insanlar var Nefaset Lokantası’nda. Doğrudan sormak isterim; çevrenizdeki insanlar mı böyle, yoksa böyle insanlarla mı bir çevre kurmak isterdiniz?

Bence temelde insan bu yaptığınız tarifteki gibi bir şey; birbiriyle çelişir görünen birçok ruh halinin bir tür terkibi. Dar bir çevrenin içinde, çok sıradan hayatlar yaşıyormuş gibi görünen insanların iç dünyalarını görebilsek hayranlığa kapılabilir, dehşete düşebiliriz. Ya da bize çok aykırı, çılgın hayatlar yaşıyormuş gibi gelen insanların bazı hayallerinin ne kadar tanıdık, esas özlemlerinin ne kadar basit ve sade olduğunu keşfetmek bizi şaşırtabilir. Benim ahbaplıktan öteye geçip dost olabildiğim insanlarsa içindeki bütün bu çelişkilerden utanmayan, eylemleri, çelişkileri ve kendileri üzerine düşünme cesareti gösterebilen, kendileriyle uğraşan kişiler diyebilirim.

Romanı okurken özellikle bir yerinde, Konstantinos Kavafis’in o meşhur “Şehir” şiirini yeniden okuma ihtiyacı hissetmiştim. Hatta Çetin Tekindor’dan dinlemiştim. Salih sadece bir şehirden kaçmıyor aslında değil mi?

Salih başta kendine cevabı başka türlü verse de soru derinleştikçe sezmeye başlamış olmalı; insan durmadan kendinden kaçıyor ama yine hep kendine varıyor.

Salih’in o nefis yorumuyla; neden dünyayı anlamaya ilk heves ettiğimizde “çok okuma, çok düşünme kafayı üşütürsün” derler? Direnip devam ettiğimizde neden “şuna bak, çıktığı kabuğu beğenmiyor” derler?

Ayrıksı sesler çıkarmamızdan, giderek tamamen farklılaşmamızdan, korodan ayrılıp kendi şarkımızı söylemeye başlamamızdan korkuyor olmalılar.

Bizim Salih’le beraber gördüğümüz şey bir psikolojik rahatsızlık, hatırlamanın laneti ya da unutmanın yollarını aramak mı? Bu üçü arasında bir yerde sıkışıp kaldığı için mi insan gitmek ister?

Salih’in durumunu psikolojik bir rahatsızlık olarak görmedim hiç. Belki huzursuz bir kişi diyebiliriz ona. Bazı ruhlar daima huzursuzdur, en dingin göründükleri zamanda bile. Salih dışlandığını düşündüğü için gitmek istiyor, en azından başta kendine ve herkese durumu böyle açıklıyor ama derindeki mesele daha farklı. Salih kendinin, kendisiyle ilgili fikrinden farklı olduğunu anladığı bir şey yaşıyor, bu bilgi ona ağır geliyor, onu afallatıyor ve kendini derhal bir aksiyon almak zorunda hissediyor. İnsanın kendine karşı oynadığı akıl oyunları çok ilginç geliyor bana. Fakat hafıza bu oyunu bozabilir. Salih de hatırlamanın laneti ya da armağanı sayesinde geçmişiyle başka türlü bir hesaplaşma yaşamak durumunda kalıyor. Huzursuz bir ruh olmasaydı belki eylemlerinin sebeplerine dair kendini daha kolay inandırır, böylelikle bu romanın yazılması da hiç mümkün olmazdı.

Geleneğe asla yaslanmayan ama gelenekten güç alan bir üslubunuz var. Afitap Hanım mesela, "Güzel Allahım, senin pek sevgili kulların beni gizli gizli neyle yargılıyorlarsa yalvarırım onlara da aynısını yaşat!" diye dua eden biri. Bu, bizdeki “kınadığın şeyle imtihan olmadan ölmezsin” anlayışını anımsatıyor hemen. Özellikle bir sebebi var mı bu irtibatların?

Bu irtibatlar benim zihnimde doğal bir biçimde kuruluyor. İnançlarım, okumalarım, duygu ve düşünce dünyamı yapan şeyler karşıdan bakıldığında çok çelişik gibi görünebilecek farklı kaynaklardan besleniyor. Bu hep böyle oldu. Bazı insanları ve şeyleri sevmenin bazılarını sevememek anlamına geldiği, bazı şeylere inanmanın diğer bazı inançları otomatikman dışarda bırakacağı gibi kalıplara inanmıyorum, hiçbir zaman da inanmadım. İnsan, sonsuz bir imkanlar ve olasılıklar âleminde, karşılaştığı bütün kaynaklardan besleyebilir kendini.

"Salih sakin ol, salihlerden ol, nevrotiklerden olma. Geç kalmadın. Hiçbir şeye geç kalınmaz, her şey kendi zamanında olur" diyorsunuz bilgece. Gerçekten insanın yüreğine dokunan bir uyarı, bir tavsiye, bir dua belki de. Nefaset Lokantası’nı yazarken ve diğer yazma süreçlerinizde sakinlikle aranız nasıldı?

Keşke birileri de bana bunu sürekli hatırlatsa. Yazarken sakin değilim maalesef. Çok eğlenerek, çok doğal bir biçimde ve kolaylıkla yazdıklarını söyleyen yazarları asla anlayamadım, hatta içten içe yalan söylüyor olduklarına inanmayı tercih ettim hep. Belki “işte deha böyle bir şey olmalı” diye düşünmemizi istiyorlardır. Benim için o süreç öyle işlemiyor. Oldukça kaygılı, sıkıntılı bir şey yazmak. Ama yanlış anlaşılmasın. Asla zevksiz bir süreç değil. Bilakis, çok yoğun bir hazzı var. Yazmaktan aldığım hazza benzer bir haz üretebilen başka bir şeyle tanışmadım.

La casa de papel’in ikinci sezonundan bir soru olacak bu. Çünkü bir replik, aklıma Salih’i getirdi. Profesör karakterine kardeşi bir ikazda bulunuyor. “Sen yaşıyorsun ama lezzet almadan yaşıyorsun” diyor. Salih pek olmasa da çevresindeki diğer karakterler yaşamdan lezzet alıyor gibiler. Salih de bu lezzete ulaşmak için mi bu kadar sorguluyor, yorumluyor?

Doğrudur, Salih yaşadığı şeylere dair net düşüncelere sahip olduğu oranda onlardan zevk alabileceğini düşünecek biri.  Çevresindeki diğer karakterler gibi doğal bir biçimde bunu başaramıyor, onun başka bir hayatı olmuş, bir yerde karakteri başka türlü evrilmiş, diğerleri gibi bu lezzeti kendiliğinden yaşayamıyor. Belki de Nefaset Lokantası’nda bu türden bir lezzeti ilk defa bulmuştur, özellikle Afitap Hanım’ın kendisi için devamlı olarak ayırdığı bir porsiyon Sütlü Nuriye’de.

Yazarın iç sesiyle karakterlerin iç sesinin birbiriyle buluştuğu bir roman mı Nefaset Lokantası?

Bu sorunuza her roman gibi ya da her roman kadar diyeyim.

Son olarak, Nefaset Lokantası okuyucuda nasıl yankı buldu? Yorumlardan ve ilgiden memnun musunuz? Çok teşekkür ederim bu kıymetli söyleşiniz için. Yeni eserlerinizi merakla bekliyoruz.

İnsan yalnız bir varlık, bu böyle. Biraz bu duygudan kaçmak için de yazıyorsunuz. Yazdıklarınızın okurda karşılık bulması, teveccüh görmesi de o yalnızlık duygusunu birdenbire hafifletiyor. Okurdan şimdiye kadar gelen yorumlardan çok memnunum. İnsan uykusuz gecelere, çekilen çilelere değdi diye düşünüyor, neşeleniyor. Ben de teşekkür ederim sorularınız için.