Tosun Efendi bil’di, bul’du ve ol’du…

1926 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Tosun Bayraktaroğlu Robert Kolej’de Tunç Yalman, Bülent Ecevit ve Rahşan Ecevit gibi isimlerle birlikte okur. Ardından Amerika’da bir süre mimarlık tahsil eder, sonrasında Londra’da iki yıl sanat tarihi eğitimi alır. Londra’nın bunaltıcı ve kapalı havasından sıkılarak Paris’e geçer ve resimle ilgilenir. Ailesinin baskısıyla bir ara Türkiye’ye yerleşse de bu çok uzun sürmez. ABD’nin yolunu tutar ve tahsilini New Jersey’de tamamlar.

Eşinin babası Fas’ta zengin bir elbise ve kumaş tüccarıdır. Kayınpederinin daveti üzerine Fas’a yerleşir ve yaklaşık 10 yıl orada yaşar. Bu süre zarfında eşinin babası vefat etmiş ve ailenin bütün serveti kendilerine kalmıştır. Türkiye’de Adnan Menderes iktidardadır ve başbakan tarafından kendisine Türkiye’nin “Fahri Konsolosluğu” unvanı verilir. Fransız sömürge idaresine karşı ihtilal hazırlığı içinde olan subay ve aydınları evinde toplaması sebebiyle ülkede istenmeyen adam ilan edilen Tosun Bayraktaroğlu, 1956 yılında mal varlığını hızlıca elinden çıkarır ve ülkeyi gizlice terk eder.

Eşiyle birlikte ABD’ye yerleşen Tosun Bayraktaroğlu burada resim ve heykel gibi sanatlarla ilgilenir. “Şok sanatı” olarak adlandırılan sergileri The New York Times gibi Amerikan gazetelerinde haber yapılır. Aynı süreçte sokak tiyatrosuyla uğraşır. Amerika’ya yerleştiği dönemde Fas’tan getirdiği servetini Kanada’da gayrimenkule yatırır. Başlangıçta çalışmadan lüks bir hayat yaşamalarını sağlayan kira gelirleri zamanla azalır. Çalışmak mecburiyetinde kalır fakat kazandığı para üst standartlarda yaşamaya alışan ailesini mutlu etmez. Bu sebeple ilk eşiyle yolları ayrılır. Bir süre sonra üniversitede hocalık yapan heykeltıraş Jean Linder (Cemile) ile evlenir. Eşinin ve arkadaşlarının teşvikiyle resim ve heykelle uğraşmayı bırakarak New Jersey’deki Rutgers Üniversitesi’nde sanat tarihi alanında yüksek lisans yapar. Ardından aynı alanda öğretim üyesi olur ve İslâm sanatlarıyla ilgilenmeye başlar. Türk-İslâm sanatlarına ilgisi o derece büyür ki 1980’li yıllarda New York Üniversitesi’nde hat sergileri açar.

Bitmeyen arayış

Tosun Bayraktaroğlu’nun hayatına bakıldığında kabına sığmayan, kolay kolay hiçbir şeyle tatmin olmayan sıra dışı biri olduğu hemen anlaşılır. O, ülkeden ülkeye savrulduğu gibi şiirden resme, resimden ticarete ve yine sanata savrulmuş ve en son sanat tarihi alanında hocalık yaparak biraz olsun durulmuştur. Ancak aradığı dinginliğe henüz ulaşabilmiş değildir. Bunun için hayatına yön verecek, anlam katacak bir şeye ihtiyacı vardır. Lise yıllarında ele avuca sığmaz sosyalist bir şairdir. Londra’da, Paris’te ve Amerika’da sanatla yoğrulmuş bohem bir hayatın içinde kaybolmuş bir anarşisttir. Fas’taki yıllarında ise yüzlerce işçi çalıştıran fabrikaların yöneticisi olarak başarılı bir kapitalisttir. Bunların hiçbiri onun huzuru bulmasına yardım etmemiştir.

Sürekli arayış içinde olan Tosun Bayraktaroğlu’nu “Tosun Baba” lakabıyla Cerrahi Dergâhının Amerika’daki halifesi mertebesine ulaştıran şey de bu doymayan merakı olsa gerek. Ondaki bu büyük bilmek ihtiyacı, 1974 yılında tanışıp intisap ettiği Muzaffer Ozak Efendi tarafından giderilecektir. Amerika’da Bir Türk: Şeyh Tosun’un Hatıratı kitabında akıcı ve samimi bir dille hayatının ayrıntılarını bizimle paylaşan Tosun Efendi, yolunun Karagümrük’teki Cerrahi Dergâhına nasıl düştüğünü özetle şöyle anlatır: Eşiyle birlikte 1969’da Konya’da düzenlenen Şeb-i Arus törenine katılmak amacıyla bindikleri trende Münevver Ayaşlı ile tanışırlar. Yol boyunca devam eden sohbet sırasında Tosun Efendi, Münevver Hanım’dan kendisine bir şeyh bulmasını ister. Adresler alınır ve tekrar görüşmek niyetiyle vedalaşırlar. Fakat uzun bir süre görüşmek mümkün olmaz. Ta ki 1974 yılına kadar… Tosun Efendi 1974 yılında annesinin cenazesi için İstanbul’a gelir. Cenazenin ardından eşiyle birlikte Münevver Hanım’ın Beylerbeyi’nde oturduğunu hatırlayarak ziyaretine giderler. İşte o ziyaret sırasında 5 yıl önce verilen söz tutulur. Tosun Efendi bir Perşembe akşamı kendisini Cerrahi Dergâhında buluverir.

Dergâhtaki ilk gece

Dergâhta bir köşeye ilişen Tosun Bayraktaroğlu gittikçe kalabalıklaşan cemaati gözler. Önce birkaç kişi vardır. Sonra 30-40 kişi olurlar. Ardından dergâh dolup taşar. Kimisi beyaz sakallı hoca kılıklı, kimisi iş adamı, kimisi fakir ve hatta dilenci kılıklı adamlar selamlaşır, konuşur, gülüşür etrafında. Hepsinin başında aynı beyaz takke vardır. O sırada içeri heybetli, yakışıklı ve mütebessim biri girer ve herkes ayağa kalkar. O kişi Cerrahi Tekkesinin şeyhi Muzaffer Efendi’dir. Biraz sohbetten sonra ezan okunur, namaza durulur. Hayatında hiç namaz kılmamıştır, bu sebeple o seyretmekle yetinir.

Namazdan sonra yer sofraları kurulur. Etli sebzeli bir yemek, karpuz, pilav gelir önüne. Ardından çay ve kahve içilir. Yatsı namazı eda edildikten sonra kendisini derinden etkileyen hayatındaki ilk zikre şahit olacaktır Tosun Efendi. O anları şu şekilde anlatır hatıratında: “Namazdan sonra bir daire yapıp dizlerinin üstünde otururlar. Sallana sallana, eğrilip doğrularak başlarını sağa sola döndürerek uzun uzun bazen nağmeli bir şeyler okurlar, derken ayağa kalkıp el ele tutuşarak gene sallana sallana eğile kalka çepeçevre dönmeye başlarlar, aynı zamanda hay huy, yüksek sesle bir şeyler söylerler.” Bu esnada o güne kadar hiç duymadığı ilahiler dinler. Herkesin gözleri kapalıdır ve yüzlerinde benzersiz bir huzur vardır. Her şey hızlanır, ta ki şeyhin “Ya Hayy” diye haykırışına kadar…

Tosun Efendi zikir sonrasında neler hissettiğini şu şekilde anlatır: “...Tosun sanki kalbinden bıçaklanır, neredeyse yüzüstü düşecek, gözlerinden yaşlar boşanır. Şeyh Efendi’ye, bu adamlara âşık olur ve öyle bir haset eder ki şimdiye kadar kimseye böyle haset etmemiştir. İbadet bitmiştir. Herkes nedense evvelce olduklarından daha neşeli, kahveler, simitler, çaylar... Şeyh Efendi konuşuyor. Bu sefer Tosun daha dikkatli dinliyor. Hiç bilmediği neler neler söylüyor, ne güzel hikâyeler anlatıyor, bazen ağlatıyor bazen güldürüyor... Sonunda ‘Haydi artık kalkın gidin’ der. Tosun saate bakar, sabahın 3’ü.”

Cerrahi Dergâhında alt üst olan Tosun Efendi büyük bir sabırsızlıkla sonraki Perşembe’yi bekler. Perşembe günü erkenden tekkenin yolunu tutar: “O akşam Şeyh Efendi, diz dize oturduğu bir adamın başına beyaz takkelerden birini koyar, dua eder, kucaklar, öper. Tosun gene hasetten ölür. Bu iş bitince, Şeyh Efendi ilk defa gözlerini Tosun’a dikerek herkese şu suali sorar: ‘Hazret-i Yunus Emre bir şiirinde, ‘Çıktım erik dalına anda yedim üzümü’ diyor. Ne demek istiyor? Söyleyin bana.’ Tıs yok. İki defa daha sorar. Gene tıs yok. Sonra Tosun’un suratına bakarak, ‘Ben bir profesör tanıyorum, bu sualin cevabını hemen bildi. Bana bunu bilmeyecek ne var, dedi.’ Adam gitmiş manavdan üzüm almış, çıkmış erik ağacına, orada yemiş! Ve tebessüm eder. O an Tosun’un ne meşhur ressamlığı ne profesörlüğü, ne anası ne babası, neyi var zannediyorsa hepsi yıkılır gider. Gözlerini hayâ ile önüne indirir. Şimdi Efendi, ismiyle hitap edip, ‘Tosun Bey, demin bir derviş biat ederken ona giydirdiğim takkeye imrendin galiba! Gel bakayım’ der. Tosun uslu akıllı Şeyh Efendi’nin önüne ağrıya sızlaya diz üstü oturur. Efendi alelacele başına bir takke koyar. Takke ufak gelir.” Tosun Efendi o gece böylece derviş olur.

İnsan olmayı öğrendi

Hatıratında Tosun Efendi asıl hikâye bundan sonra başlıyor diyerek kendi hayat hikâyesini şu şekilde özetliyor: “Kendini bilmeyen insan, dilinin hâlini ne bilsin. Efendim bize, ‘Bil, bul, ol!’ derdi. Hepimiz bir şeyler arıyoruz, ama insan ne aradığını bilmez ise ne bulacak? Olmak istediğini aramalısın ki belki bulabilirsin. Nezle olmak istiyorsan nezleliyi bul, kumarı kumarbazdan öğrenirsin, milyoner olmayı milyonerden öğrenirsin, imanı mü’minden, insan olmayı da hakîki insandan... ‘Derviş eline, beline, diline sahip olandır’ derler. O, ancak kendini bilene nasip olur.” O hayatı boyunca bil’mek istediği şeyi bul’muş ve Cerrahi Tekkesi’ne derviş ol’muştur. New York’taki dergâhın şeyhi olduktan sonra yazdığı satırlara bakılırsa, o kendisini asla ol’anlardan, yani kemale erenlerden saymayacaktır. Kitabın bundan sonraki sayfalarında Tosun Efendi, Muzaffer Ozak Efendi ile anılarına yer verir bolca.  “Sahaflar Şeyhi” lakabıyla nam salan Muzaffer Efendi’nin dükkânını şu şekilde anlatır bizlere: “Efendimin Sahaflar’daki kitap dükkânı bir âlemdi; talebe mollalar, sofu hocalar, şeyhler, dervişler, akâbir, mebuslar… Dolar taşardı. Arada sırada bir iki müşteri bu kalabalıkta fırsat bulursa kitap alırdı.”

Muzaffer Efendi, Tosun Efendi’nin manevi tahsili için halifesi rahmetli Safer Efendi’yi vazifelendirir. Kendisine 300 bin Kelime-i Tevhid ve 10 bin Salavat-ı Şerife’lik bir ders verilir. Safer Efendi kendisiyle sabahlara kadar ilgilenir ve manevi eğitimine yardım eder. Bir süre sonra Muzaffer Efendi’nin isteği üzerine Amerika’ya dönen Tosun Bayraktaroğlu evini adeta bir dergâha çevirir. Şeyhini de bu evde ağırlar. Zamanla ev öyle kalabalıklaşır ki evini dervişlere ve Türkiye’den gelen misafirlere tahsis edip başka yere taşınmak zorunda kalır. Sık sık Türkiye’ye gelen Tosun Efendi, Muzaffer Efendi ile hac ve umre yapar. Bu süreçte hayatının önemli dönüm noktalarından birini daha yaşar. Bir gece rüyasında Muzaffer Efendi’yi görür. Şeyhi kendisine iki müjdeli haberinin olduğunu söyler. Birincisi eşinin Müslüman olacağıdır. Tam ikincisini söylerken Tosun Efendi uyanır. Rüyasını Muzaffer Efendi’ye anlattığında ikinci müjdeli haberi de öğrenir. Muzaffer Efendi kendisine Amerika’daki dergâh için hilafet verdiğini açıklar. Kısa bir süre içinde eşi de Müslüman olur.

Farklı ülkelerde, farklı çevrelerde hayatın bambaşka veçhelerini gören Tosun Efendi tasavvufta kendini bulmuştur. Hatıratında hayatının her evresini ayrıntılı bir şekilde okurla paylaşan Tosun Efendi bunu özellikle yapar. Yapar ki insanın ne yaşarsa yaşasın, nasıl yaşarsa yaşasın hakikat çağrısına kulak kabarttığında Allah’ın rahmetiyle temizlendiğini göstermek ister. Karanlıklar içindeki yaşamı İslâm’la birlikte nurlanmıştır. Hakikat arayışında olan insan için umut hep vardır.

Sanatın maksadı

Hayatının sonraki yıllarını oldukça aktif geçiren Tosun Efendi bir taraftan irşad faaliyetlerine ağırlık verir, diğer taraftan kurduğu dernek ve vakıf aracılığıyla İslâm coğrafyasındaki yetimlerin, muhtaçların imdadına yetişir. Onu Bosna’da kurulan yetimhanede, Irak’ta ve daha pek çok yerde görmek mümkündür. Tüm bu koşuşturmacanın arasında Muzaffer Efendi’nin talimatları doğrultusunda İslâm sanatlarıyla ilgilenmeyi de sürdürür. Sanatın ilk maksadını insanoğluna görmediğini göstermek, görme hocası olmaktır.” der Şeyh Tosun.

Hayatı boyunca samimiyeti ve tevazuu elden bırakmayan Tosun Efendi şöyle der: “Her şey için şükredin ve günahlarınızdan dolayı utanın; o zaman tevazu sahibi olursunuz. Yere yakın olanın düşmesi, yüksekten düşenlerden çok daha az acı vericidir.”

Amerika’da yüzlerce insanın Müslüman olmasına vesile olan Tosun Efendi’nin bu konudaki formülü şöyledir: “Hakikat ifade edildiğinde bile, sertçe söylendiği takdirde, başkalarını incitir. Dilini tatlı yap; bazen hakikat çok acıdır ve şeker ile kaplanması gerekir. Ne söylerseniz, kendi çıkarınız için değil, Allah’ın hatırı için söyleyin.”

Müridana her daim “Hasta kalbin canlanması ve iyileşmesi için ilk ve en önemli adım edeptir.” ikazını yapan Tosun Efendi 2018 yılının Şubat’ında 92 yaşında sırlanır ve Amerika’daki dergâhın bahçesine defnedilir.

2012 yılında  “TYB Hatırat Ödülü”nü kazanan kitap, Tosun Efendi’nin yakın dostlarından Talât Halman’ın takdimiyle sunulmuş. Bilmek, bulmak ve olmak isteyenlere ibretli bir hayat hikâyesi…

YORUM EKLE
YORUMLAR
ayle çelik
ayle çelik - 1 yıl Önce

ne mutlu bu güzel Allah dostlarına himmetleri daim ola

Mustafa kucuk
Mustafa kucuk - 1 yıl Önce

Rabbim gani gani rahmet eylesin mekani cennet olsun inşaAllah.

Muzaffer Varol
Muzaffer Varol - 1 yıl Önce

Ne mutlu tosun efendiye, binlerce hamdü senalar olsun ona hidayet veren O Yüceler Yücesi, Güzel Rabbime..

banner26