Toplumları yaşatan sanat ve edebiyatlarıdır

‘Bir Toplumu ve bu toplumun mücadelesini anlamak için, sadece politik bakış yeterli olmaz. Asıl ayna, o toplumun edebiyatı ve sanatıdır. Örnekler çoğaltılabilir elbette ancak Latin Amerikay'ı anlamak için buradaki siyasi gelişmeleri değil Eduardo Galeno, Gabriel Garcia Marquez, Jose Saramago, Octavia Paz ve Pablo Neruda gibi şair ve yazarları, Mısır'ı anlamak için Necip Mahfuz'u, Rusya'yı anlamak için Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Asya’yı anlamak için Cengiz Aymatov’u, Avrupa ve  Amerika’yı anlamak için George Orwell'i John Steinbeck'i, Jack London'u, Afrika'yı anlamak için Chinua Achebe ve Ali A. Mazrui gibi yazarları okumamız gerekiyor.’*

(Zeytin Ağaçlarının Arasında, Peren Birsaygılı Mut)

Toplum ve edebiyat…

Bir ülkeyi veya toplumu en iyi anlamanın yolu sanat ve edebiyatlarından geçer. O toplumun yaşadıklarını ancak en anlamlı ve anlaşılır bir şekilde şairleri, hikayecileri, romancıları, karikatüristleri, sinemacıları…  dile getirebilir. Çünkü edebiyat, iç dünyaların sahici fotoğrafını en gerçekçi ve de canlı olarak dile getirebilen bir sanattır.

Toplumların sanat ve edebiyat erbaplarını önemsemek gerekir. Çünkü edebiyatı ve edebiyatçıları yaşatmak bir bakıma devleti ve toplumu da yaşatmak anlamına gelir. Bu nedenledir ki gelişmiş, aklı başında ülkeler ekonomiye, kalkınmaya, teknolojiye, modernleşmeye… verdiği değerden daha fazlasını edebiyat ve edebiyatçılarına da vermişlerdir.

İngiltere için Shakespeare, Mısır için Necip Mahfuz, Rusya için Tolstoy, Dostoyevski, Amerika için George Orwell, J. Steinbeck… bu duruma verilen bariz bir örneklerdir. Öyle ki gün gelir o ülke bütün varlığını bir veya birkaç edebiyatçı üzerinden devam ettirebilir. Nitekim bugün ülkelerinin ismini eserleriyle devam ettiren, yaşatan birçok edebiyatçı, yazar fikir adamı vardır. Örneğin Endülüs bugün o dönemin fikir, düşünce, edebiyat ve bilim-ilim insanları üzerinden yaşıyor ve yaşatılıyor.

Tabii ki burada sanat, edebiyat insanlarının duruşu da önemlidir. Nihayetinde kültür, sanat ve edebiyatla ilgilenen insanlar da toplum içerisinde yer alan, onlarla birlikte sevinip-üzülen bireylerdir. Yaşananlar karşısında zaman zaman umutsuzlukları ama çoğu kere umut dolu hayalleri olur. Bu halini de kavli veya fiili olarak dışarıya yansıtırlar ister istemez. Nihayetinde büyük dünya sahnesinde onlar da rollerini oynarlar. Şayet bihakkın görevini ifa ederlerse geriye kalıcı izler bırakır, aksi durumda ise silinip giderler.

Nitekim dünden bugüne her meslek grubundan, her sınıftan, ırktan, düşünceden… topluluk veya bireyler bir şekilde duruş göstermiş/gösterememiş ama sonuçta hepsi vakti geldiğinde o büyük sahneden ayrılmışlardır. Öyle ki mezarlıklar vazgeçilmez bilim insanı, edebiyatçı, fikir ve sanat adamı, filozoflarla… doludur. Çoğunun adı-sanı bile bilinmiyor bugün. Çok az bir kısmı adı veya eserleri ile anılıyor. Hayatlarında taş üstüne taş koyanlar minnetle anılırken, zarar verenler ise hep lanetlenegelmişlerdir.

İnsanlık irtifa kaybediyor

İnsanlık gün geçtikçe irtifa kaybediyor.

Değilse Suriye’de yaşanan dram ötesi manzaraları, Irak’ta yaşanan vahşeti, Hindistan’da Müslümanlara reva görülen zulmü... başka nasıl izah edebiliriz.

Dünyanın değişik coğrafyalarında çocukların kalbinde kurulu pimi çekilmeye hazır bombalar derinden yaralıyor insanı.

Özellikle İslam coğrafyasında her gün yüzlerce çocuk, kadın, genç ve yaşlının hunharca katledilmesi ise sözün bittiği yerde olduğumuzu gösteriyor.

Daha dün denilebilecek yakın geçmişte fotoğrafı gözümüzün önünde duran Aylin bebek bizi insanlığımızdan utandırmıştı adeta. Peki ne kadar sorgulayabildik? Neden, niçin bu yaşananlar?...

Bütün bu olup bitenler karşısında en acıklı durum ise; bir şeyler yapamamanın çaresizliğini içimizde büyüttükçe büyütmek!...  Yapabildiğimiz tek şey; yürek parçalayıcı manzaraları renkli ekranlardan seyrededurmak!.. İşte insanın içini yakıp kavuran da bu haldir.

Acınacak bir durum yaşıyoruz doğrusu!...

Zülüm nereden ve kimden gelirse gelsin kabul edilemez, edilmemelidir de!… Çünkü mazlumun dini, dili, ırkı sorulmaz. Bütün insanlar eşit bir şekilde ve aynı fıtrat üzere doğarlar. Hiçbirinin bir diğerinden üstünlüğü yoktur. Ancak yaşam serüvenleri onları farklı kılar.

Son dönem mülteci akınıyla birlikte dünden bu yana Filistin’de, Gazze’de, Ramallah’ta, Irak’ta, Çin’de, Hindistan’da, … en çok çocuklar bu yaşananlardan etkileniyor. Özellikle de Suriye’de ve Suriye ile bağlantılı sınır boylarında neredeyse saat başı çocukların başında patlayan bombalar her şeyi ifade ediyor aslında.

Her şeye rağmen bütün bu yaşananlar karşısında mutlaka yapılabilecek bir şeyler vardır. İmkân ölçüsünde eliyle, değilse diliyle, o da olmuyorsa hisleriyle bir duruş sergilemek mümkündür.

Zeytin ağaçlarının arasında

Nerdeyse bombalarla, çocuk ölümleriyle, katliamlarla özdeş bir ülke haline gelen Filistin’de yaşananları kanıksadık zamanla. İşin doğrusu son dönemlerde sadece Filistin’de değil neredeyse bütün İslam coğrafyasında benzer durumlar yaşanıyor ve artık olup bitenler bize olağan durumlarmış gibi geliyor.  

Öyle ki İslam dünyası hep işgallerle, katliamlarla, savaşlarla… gündemimize giriyor. Özellikle de Filistin sadece İsrail saldırılarıyla gündem oluyor.  Yani daha çok ideolojik ve de politik yönüyle konuşuyor, tartışıyor, eylem yapıyor, slogan atıyoruz olup bitenler karşısında.

Bu süreçte İntifada ise Filistin davasının sembolü oldu adeta. Peki intifadayı besleyen ruh neydi? Gücünü nereden alıyordu İntifada? Çocuğundan yaşlısına, gencinden kadınına varıncaya kadar direnişçileri tank, top ve füzelere karşı taşla ayakta tutan arka plan neydi? Bunu pek sorgulamadık… Biz de bu durum karşısında eylemler yaptık, sloganlar attık ve bol bol gıyabi cenaze namazları kıldık. Ama intifadaya sevk eden o ruh, arka plan ve gücü pek irdelemedik.

Dolayısı ile de bir süre sonra unutuverdik. Yeni kuşaklar ise tamamen geçmişten habersiz bir şekilde duyarsızlaştılar.

Oysa ki bir davanın, mücadelenin, savununun uzun soluklu olabilmesi ancak kendi kültür, sanat ve edebiyatlarını yaşatmakla mümkündür. Bu da o toplumun edebiyatçılarına düşer hiç şüphesiz. Çünkü hiçbir kültürü, o toplumun sanat, edebiyat insanları kadar başkası anlatamaz. Velev ki en iyi edebiyatçı, yazar, şair, sanatçı olsun!... Nitekim Filistinli Antuan Şalhat haklı olarak; ‘Bir yazar olarak Filistinli, Filistin meselesinin en özel tarifini Filistinli olmayan başka bir yazardan daha fazla keşfetmeye muktedirdir.’* der. Çünkü her kültür kendi özelinde önemlidir. Ve o kültürü de en iyi orada yaşayanlar anlatabilir, yazabilir, yaşatabilir. 

Cihan Aktaş ise; ‘Filistin davasını doğru okumamızın ve gündemimizden eksilmemesinin yolu, orada gerçekten neler olup bittiğini öğrenmekten geçiyor. Medyanın hızlı gündeminden sızanların ilgilenmediği bilgilere nasıl ulaşacağız? ‘Bir Filistin vardı, bir Filistinli hep var…’ Filistin bir açıdan bizim bildiğimiz ülke, bir açıdan ise siyasal ve toplumsal öfkemizin biçimlendirdiği uçsuz bucaksız bir dünya. Bir terminoloji sorunumuz var, bu yüzden tepkiler Müslüman ülkelerin kendi göklerinde dağılıyor.’* der Peren Birsaygılı Mut’un ‘Zeytin Ağaçlarının Arasında’ kitabının takdim yazısında. Aktaş, bu serzenişinde haksız da değil.

Bir vesileyle Filistin edebiyatından sanat-edebiyat portrelerinin yer aldığı Peren Birsaygılı Mut’un ‘Zeytin Ağaçlarının Arasında’ isimli çalışmasını okuyunca bir toplumu, devleti kalıcılaştırmanın ve geleceğe taşımanın sanat-edebiyatlarından geçtiği hususu bir kez daha zihnimde canlandı ve ciddiyetini daha bir korumaya başladı. Bir hikâyenin, birkaç mısralık şiirin veya bir çizginin yaptığı etki bazen asırlar boyu devam edebilir. Veya ciltler dolusu kitapların ifade edemeyeceğini bir küçük şiir, çizgi, öykü anlatabilir.

Filistin meselesine duyarsız kalan dünyaya ve kendini dünyaya ifadede eksik kalan Filistin ve Filistin davasına bir de bu gözle bakmak gerekiyor. Çünkü bazen kalem kılıçtan daha keskin olabilir ve bugün buna daha çok ihtiyaç hisseder durumdayız.

Şayet dünyaya kendini ifadede söz konusu olan Filistin ise vaziyet daha da ciddileşiyor. Çünkü bugüne kadar Filistin kültür, sanat, edebiyatıyla yeterli düzeyde ilgili olamadık. Yukarıda da ifade edildiği gibi Filistin davasına daha çok ideolojik, politik boyutuyla alakadar olduk. Haklı olarak Filistin’i ‘İntifada’ ile özdeş tuttuk. Tekrar soralım: İntifadayı ayakta tutan, ateşleyen, yayan ve dinamik tutan şey neydi peki? İntifada ruhunu nereden alıyordu? Perde arkasındaki o gizemli güç neydi? Hiç uzatmadan cevap verelim: Şiir, hikâye ve karikatür… Yani edebiyat… Yanlış duymadınız tam da böyle!... Peren Birsaygılı Mut’un ‘Zeytin Ağaçlarının Arasında’ çalışması bu hissimi perçinledi adeta.

Bugün bu durumu yeterince kavrayamamış olmalıyız ki hemencecik unutuyoruz. Aslında yeni kuşakların geçmişi unutkanlıktaki savrulmasını ve ruhsuzluğunu da belki burada aramak gerekir. Sadece Filistin davası konusunda değil kendi geçmişleri, kültür, sanat ve edebiyatları ile ilgili de durum bundan pek farklı değildir.

‘Sürgündeki Sevda Filistin’ belgeseli

Şayet bu mevzuyu biraz daha ete-kemiğe büründürmek istiyorsak Peren Birsaygılı Mut’un Filistin sanat ve edebiyatından portrelerin yer aldığı ‘Zeytin Ağaçlarının Arasında’ önemli çalışmasının altını çizmek gerekiyor. Küçük bir çizgi karakterin, birkaç mısranın, bir iki vurucu cümlenin nelere kadir olduğunu bize hatırlatıyor bu çalışma. Ve tabii Filistin davasını da… Sanatçının sadece ürettikleriyle değil aynı zamanda yaşadıklarıyla da kalıcı bir eser olduğunu gözlerimizin önüne koyuyor.

Mesela intifada şairi Semih el-Kasım’ın ‘son şiiri’ aklımdan çıkmıyor bir türlü:

‘Seni sevmiyorum ey ölüm

Ama senden korkmuyorum da

Biliyorum bedenim yatağındır senin

Ruhum yorganın

Biliyorum kıyıların daralıyor üstüme

Ve ben seni sevmiyorum ey ölüm

Ama senden korkmuyorum da!’

Direniş şiirleri yazan Semih el-Kasım yazdığı şiir kitabından dolayı tutuklanıp cezaevine konulur. Ama o şiirle direnmekten vazgeçmez asla. Ve bu direnişi gün geçtikçe de meyvelerini vermeye başlar.

Peren Birsaygılı Mut, TRT’de 2016 yılında 5 bölüm olarak yayınlanan ve Metin yazarlığını kendisinin, yönetmenliğini de eşi Ramazan Mut’un yaptığı ‘Sürgündeki Sevda Filistin’ isimli belgesel sonrası üzerinde iki yıl daha çalışarak birikim ve tecrübesini ‘Zeytin Ağaçlarının Arasında’ isimli kitabıyla taçlandırdı. İyi ki de böyle bir çalışmayı istifademize sunmuş. Bu çalışmada Naci el-Ali başta olmak üzere Fedva Tukan, Gassan Kenefani, Mahmud Derviş, Semih el-Kasım gibi isimlerin sadece kişisel biyografileri değil aynı zamanda Filistin davası da yaşam öyküleri üzerinden anlatılıyor.

Bu vesileyle Nekbe’nin yani İsrail’in kuruluşu olan 14 Mayıs1948’in beraberinde getirdiği sürgünlere de şahit oluyoruz. Sadece sürgün mü? Elbette ki değil? Mülteci kampları da dahil binlerce çocuk, genç, yaşlı ve kadının nasıl katledildiğini de bize anlatıyor Nekbe!...  Hafızamızı tazeliyor adeta.

Mesela direnişin ilk hikayecilerinden olan Gassan Kenefani’nin yaşam öyküsü Filistin’de yaşananları ifade için yetiyor. Nekbe (1948) ile birlikte sürgün edilenler arasında yer alan Gassan henüz 12 yaşındadır. Çocukluğu mülteci kamplarında geçiyor. Gözlerinin önünde binlerce insanın kendisi gibi açlık, çaresizlik ve en önemlisi yurtlarından ediliş manzaraları!… Kampların bombalanışı!... Çocuk ve yaşlıların açlıktan ölümü ve salgın hastalıkların baş göstermesi… Dünyadan tecrit edilmiş vaziyette yaşamak!...  Bütün bu olanlara sözün gücü ile karşı koymayı deniyor Gassan ve başarılı da oluyor. Durmadan direniş öyküleri yazıyor, radyo tiyatroları hazırlıyor ve Filistin davasını bütün dünyaya duyurmayı başarıyor. Çünkü onun silahı kalemi oluyor bir bakıma. Ve hiçbir zaman o silahı elinden bırakmıyor.

Benzer mücadele serüvenini ismi Filistin şiir ve edebiyatıyla adeta özdeşleşmiş Mahmud Derviş’te de görüyoruz.  Öyle ki henüz 12 yaşında iken yazdığı bir şiirden dolayı İsrail devlet meclisinde gündem oluyor ve İsrail için tehlikeliler listesine giriyor. Ve Derviş; Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi İsrail’in şiirden bu denli korkmasını anlamakta güçlük çekiyor ilkin.  Akabinde bu hadise hayatında dönüm noktası oluyor adeta. Şiir ve edebiyatın gücünden hareketle yaptığı işin doğru olduğu kanaatine varıyor ve direnişe buradan devam ediyor. Ve böylece Derviş şiirle Filistin Direnişi’ni bütün dünyaya yaymayı başarıyor.

Mahmud Derviş, 9 Ağustos 2008 yılında 92 yaşında vefat ettiğinde Filistin’deki bütün bayraklar yarıya indirildi, hoparlörlerden kendi sesinde Mahmud Derviş’in şiirleri dinletildi.  Cenazede   Ramallah’da tarihi boyunca görülmemiş bir kalabalık oldu.  Henüz 12 yaşında adı yazdığı şiirden dolayı tehlikeliler listesine giren Derviş’in şiirleri 20 dile çevrilmiş ve böylece edebiyatın gücünü dünyaya göstermişti:

‘Kayda geçir!

Ben bir Arabım

Kimlik numaram elli bin

Çocuklarım sekiz

Dokuzuncusu yolda bu yaz sonunda

Kızıyor musun?’

Dünyaya sırtını dönen çocuk

Filistin direnişini en anlamlı dile getiren ve dünyaya yayan ise karikatürler olmuştur hiç şüphesiz. Mesela Naci el-Ali’in çizgileri… Filistinli karikatürist Naci El-Ali’yi (1938-1987) daha çok çizdiği Hanzala karakteri üzerinden tanıyoruz. Hani o elleri arkasında bağlı vaziyette sırtını dünyaya dönen çocuk var ya!… Ülkesinde yapılan haksız uygulamalara karşı elinden bir şey gelmediğinden, daha doğrusu dünyadan yeterli ses çıkmadığından adeta dünyaya küsmüştür Hanzala ve bu nedenle sırtını dönmüştür dünyaya. 13 Temmuz 1969’da Kuveyt’te doğan Hanzala anlamlı duruşuyla sesini bütün dünyaya duyurmayı başarır. En önemlisi Hanzala hep 10 yaşındadır ve elleri arkasında bağlı vaziyette sırtı sürekli insanlara dönüktür. Daha doğrusu dünyaya!… Bunun anlamı ise insanlardan uzak durması ve Filistin’de olup bitenleri asla kabul etmemesidir. O elleri bağlı vaziyette Filistin’e bakıyor sürekli. Bu duruşuyla vatanıyla ilgileniyor Hanzala. Bir sembol, bir pusula oldu Hanzala böylece. Yani çizgilerle direnişin adı oldu Hanzala bütün dünyada.

Bu anlamlı tavır bütün dünyada ses getirmiş ve halen de getirmeye devam ediyor aslında. Hanzala bu duruşuyla Naci el-Ali’yi de, ülkesini de, ülkesinde yaşananları da bütün dünyaya duyurmuştur böylece.

Nitekim Naci el-Ali, Hanzala ile ilgili şöyle der:

Hanzala benim imzam ve bana herkes onu soruyor. Ben bu çocuğu Körfez’de doğurdum ve insanlara takdim ettim. Onun adı Hanzala ve Hanzala hepimize bir söz verdi; daima kendisi olacaktı. Ben onu güzel olmayan bir çocuk olarak çizdim; saçları, dikenlerini adeta bir silah olarak kullanan bir kirpiye benziyordu.’ Ve davamla; ‘Hanzala 10 yaşında doğdu ve daima 10 yaşında kalacak. O da tıpkı benim vatanımdan ayrıldığım yaşta ve evine dönene kadar hep 10 yaşında kalacak ancak döndüğü zaman büyümeye başlayacak.’ diyordu.

Yaşamı boyunca Filistin davasını anlatabilmek adına 40.000’in üzerinde karikatür çizen ve adeta Hanzala ile özdeşleşen Naci el-Ali sürgün edildiği topraklara dönemedi. 22 Temmuz 1987 yılında Londra sokaklarında bir silahlı saldırıya uğradı ve 30 Ağustos 1987’de de hayata gözlerini yumdu. Geriye ölümsüz eserleri kaldı.  Onun Filistin direnişinin sembolü haline getirdiği Hanzala ebediyen yaşayacak ve umarız günün birinde 10 yaşından gün almak üzere sürgün edildiği topraklara geri dönecek.  

Hanzala örneği üzerinden sanatın ve edebiyatın gücünü görüyoruz bir bakıma. Bir çizgi, bir kelime bazen göründüğünden daha fazla anlamlar ihtiva eder. 

Netice…

Her bireyin zihnini ve imkanlarını zorladığında mutlaka yapabileceği bir şeyleri vardır. Önemli olan o yetenek ve enerjiyi doğru zamanda ve doğru yerde kullanabilmek…

Aslında bu kısa ama bir o kadar da uzun yaşam maratonunda kendinden bir nüsha ile insanlığa bir mesaj iletmemiz isteniyor. Nefes alıp veriyorken iyi faydalı eserler ortaya koymak bekleniyor. Kanımca bu mesajı en güçlü verenler ise sanat, edebiyat insanları olmuştur.

En önemlisi de söz konusu sanat ve edebiyat insanları kendi dönemini en canlı bir şekilde geleceğe taşıyarak mühim bir görevi ifa etmiş oluyorlar. Kimisi yazılarıyla, hikayeleriyle, şiirleriyle, romanlarıyla, kimisi de çizgi, film ve buluşlarıyla söz konusu duruş ve mesajı en güçlü bir şekilde yaşatmışlardır.

Ez-cümle; toplumları geleceğe taşıyacak ve yaşatacak olan sanat ve edebiyattır.

Kaynak:

*(Zeytin Ağaçlarının Arasında, Peren Birsaygılı Mut, Usta Kitap)

YORUM EKLE