Toplu(mu) taciz olarak 28 Şubat uygulamaları

Kadına taciz denilince akla, ilk olarak cinsel içerikli bir el ve vücut hareketi, küfür söz, kadının bedenini hedef alan bir temas/dokunma, ırza tasallut gibi hareketler geliyor.

Cinsiyet (dişi olmak) üzerinden yapılan bu zulüm, sadece bizim ülkemize mahsus değil. En eski zamanlardan beri bütün ırklarda böyle bir algı ve uygulama var. İnsanın en zayıf ve de en kuvvetli yönü olan ırza tasallut, en büyük cezalandırma yolu olarak seçilmiş erkekler tarafından. Savaşta akla gelen, hedefe ilk konan kesim hep kadınlar olmuştur. Niye? Dişidir; güçsüzdür ve milletlerin en yumuşak karnıdır kadın. Böyle kabul edildiği için savaşlarda toplu tecavüzler yaşanmıştır. En son Bosna’da yaşanan bu şerefsizliğin faili Hırvatlar ve Sırplar idi. Kadını (ailesini, milletini) utanç içinde bırakmayı da hedefleyen bu fiiller, nice insanın dünyasını kararttı. Bazıları intihar etti, bazıları büyük travmalar yaşadı.

Dedik ki ırz, namus, iffet insanın en zayıf ve de en kuvvetli yönüdür, değeridir. Erkek veya kadın olmak arasında bu bakımdan fark olmamasına rağmen, öncelik hedef, yaşı ne olursa olsun kadınlar olmakla birlikte; erkekler de anaları, eşleri, kız kardeşleri, kızları, milliyetleri üzerinden cezalandırılmış olur.

Taciz ve tecavüz; erkek cinsinin zihin dünyasını belirleyen bir cezalandırma şekli ile sınırlı kalmadığı; bir zihniyet, psikolojik bir takıntı, marazi bir durumdur. Sebebi siyasi gibi görünse de aslında insanlığı yitirmekle ilgilidir. Tacizin hedefi olarak kadınlar yurt dışı ile sınırlı kalmadı “içimiz”e de yöneldi. Taciz, sadece bir cezalandırma yöntemi değildir; bazıları için bir fantezi, bazıları için bir cinsiyet düşmanlığıdır. Doğrusu bu ahlâki sapmanın bu hâle gelmesinde edebiyat (hikâye, roman) ve özel olarak görsel sanatların (sinema, resim, fotoğraf, karikatür vs.) yönlendirici büyük tesiri vardır. Taciz/tecaüz, bazı yazarlar, bazı yönetmenlerce imalı şekilde anlatılırken, bazı yazarlar, çizerler ve sinemacılar tarafından üzerinde basa basa durulan değişik yönleri ile anlatılan, tekrar tekrar gösterilen, kışkırtıcı vaka olarak tasvir edilir. Şunu demek istiyoruz: İnternet siteleri dahil olmak üzere; gazetelerin birinci sayfalarında ve en tepesinde, filmlerde, dizilerde, haber bültenlerinde bu tür olaylara geniş yer ayıran, resimleri büyüterek veren, kışkırtıcı başlıklar koyan muhabir, haber yazarı, genel yayın yönetmeni, senarist vs. gibi kişiler haberleri böyle vermekle sadece okuyucu çekmeyi hesaplamaz, kendi fantazyasının da peşine düşmüş olur. Taciz/tecavüz milletimiz için o kadar kötü ve öfke çeken bir harekettir ki sırf bu sahnelerde oyuncu olarak yer alan, tipi ve olayı canlandırma tarzı ile adı “tecavüzcü”ye çıkmış oyuncuyu sokakta dövmeye kalkan, gördüğünde ona küfreden bir milletimiz var.

Coşkun Göğen’i bir televizyonda dinledim. “Ferdi Tayfur’un “Batan Güneş” filmindeki rolümden sonra üç ay Beyoğlu’na çıkamadım” diyordu. Ve: “Aldığım para, yediğim küfürlerin yarısı etmez. Oysa insanlar bilmiyorlar ki ben evliyim ve üç kız babasıyım. Tecavüz, bir zamanlar bir film sahnesi iken bugün bazıları için yaşam tarzı hâline geldi ve ‘Sanal Coşkun’, yerini gerçek ve gizli, her tarafta rastlanabilen tecavüzcülere bıraktı.” diyordu.

Toplumun bir kesiminde böyle nefretle karşılanan taciz/tecavüz olayların gittikçe artmasına ne demeli? Sanal (film icabı) olsa da vakayı bu kadar iğrenç olarak gören bir milletin erkek sınıfı, kadını yine cinsiyet üzerinden tanımlıyor. Onu mülk olarak görüyor; nişanlı veya evli iken ayrıldığı kişiye şiddet uyguluyor, çareyi onu öldürmekte buluyor. Haber bültenlerine, mahkeme dosyalarına “kıskançlık cinayeti” diye geçen bu öldürme olaylarının sebebi olarak “yan baktın, çok baktın, benim yanımda bakışlarınla rahatsız ettin” gibi gerekçeler de ekleniyor. 

İşte başlıkta yer verdiğimiz tasvir de bu anlayışın bir ürünüdür, bir sonucudur. “At, avrat, silah” üçlüsünün erkeğin kutsalı hâline gelmesi gücümüz olduğu kadar en zayıf tarafımız olduğunu bilen birtakım devletlular; 28 Şubat’ta ve onu izleyen günlerde siyasi hesaplaşmayı da kadın üzerinden yapmışlardır.

Hatırlayalım:

28 Şubat’a doğru giden süreçte, RP, İstanbul, Ankara, Rize, Konya, Kayseri gibi şehirlerde, kadınların siyasete doğrudan müdahil olmasıyla; belediye ve büyükşehir belediye başkanlıklarını almış, böylece siyaset yeni bir veçhe kazanmıştır. RP’nin genel seçimlerden birinci parti olarak çıkmasının altında bu yönelim vardır. Hem yerel hem de genel seçimlerin aritmetiğini kadınlarımız, kızlarımız değiştirmiştir. Sahaya bizzat inen, ev ev dolaşan, meydanları dolduran ve de reyleri ile bu desteği somut hâle getiren kadınların bu başarısı, siyasi hayata bu müdahil oluş, bir yerlerde hemen işaretlenmiştir ve ilk fırsatta bunun hesabı görülmek istenmiştir.

“Siz misiniz RP’yi destekleyen, siz misiniz RP’yi iktidara taşıyan, görürsünüz siz” denilmiş ve 28 Şubatçılar; onu izleyen aylarda ve yıllarda baş örtüleri üzerinden kadınlara, kızlara, onların namus, ırz ve iffetlerine taciz teşebbüsünde bulunmuşlardır. Böylelikle sadece o kadınları, kızları cezalandırmış olmuyorlardı; onların eşleri, babaları, kardeşleri, yakınları, aynı değeri paylaşan inançdaşları da cezalandırmış oluyorlardı. Bu cezalandırma da seçimden hemen sonra planlanan bir şeydir. RP’ye rey versin vermesin, başını örtmekle aynı paydada buluşan milletin fertleri o dönemde kitle farkı gözetilmeksizin 28 Şubatçıların hedefi olmuştur. Kanunlar, yönetmelikler ve yetkiler bu iğrenç emele alet edilmiştir. Bosna’da, Sırpların, Hırvatların; Kahramanmaraş’ta Fransızların, Müslüman kadınların ırzına tasalluttaki, onları hedef almadaki psikoloji ve hâlet-i ruhiye ne ise 28 Şubatçılar da aynı ruh, aynı psikoloji ve aynı metod ile hareket etmişlerdir. Aradaki fark, mahiyet farkıdır. Onlar da biliyordu ki kadının örtüsü ile namusu, iffeti ve onuru arasında bir uçurum yoktur; bir tamamlanmışlık, bir örtüşme vardır.

Dindar kitleyi öyle bir yerden vurmalıyız ki bundan sadece kadınlar, kızlar değil; erkekler de yaralanmalı, cezalandırılmalıdır diye düşünmüşler ve “Daha güzel olacaksın; böyle daha güzelsin; başınızı örtmeniz için kaç lira alıyorsunuz; sizin beyninizi yıkamışlar; siz daha aklınızı, iradenizi kullanacak yaşta değilsiniz; İslâm’da başörtüsü diye bir şey yoktur; başı örtülü olarak laboratuvara girmek hastanın sağlığına zarar verir; baş örtüsü başka kültürlerden geçmiştir; başörtüsü ile kamuda yer almak ayrımcılıktır, eşitliğe aykırıdır; başını örtmeyenler dinsiz mi, kafir mi; benim anam da hacı, başı örtülü; evde, tarlada çalışana bir şey diyor muyuz; başını örtmekle namus korunmuş mu oluyor, biz namussuz muyuz?” gibi onlarca hezeyanı bir araya getirmişler; ikna odaları, tv tartışmaları, haber programları yapmışlardır. En acı tarafı FG başta olmak üzere namı ilahiyatçı, profesör olan bir kesim de bu zulme fetva vermişlerdir.

Ve bunların hepsi tacize dahildir.

28 Şubatçı zihniyet, topyekûn tacizcidir, tacize teşebbüs etmiştir. Toplum tacize uğramıştır. Kendilerini ilerici, aydın, Batılı, modern, Atatürkçü, çağdaş vs. olarak gören ve tanımlayan bu kişi ve kurumların zihin dünyasında kadın, kadın olma hâli, ırz, cinsiyet; yukarıda resmedildiği gibi bir cezalandırma sebebi olmuştur. Ve ilk fırsatta bu zihniyet aleniyete dökülmüştür.

Şundan eminim.

28 Şubatçı gazeteciler, akademisyenler, askerler, siyasiler başörtüsü zulmünü gösteren haberleri, bir sövgü dili eşliğinde izlemişler ve bu zulümden sapıkça bir zevk almışlardır. Ellerinden gelse, fiili tecavüz ile cezalandırma yolunu izleyeceklerinden hiç şüphem yok.  

Yani ki Müslüman milletimizin kadınları, “Benim dedem de hacı, benim anam da başını örtüyor” diyenlerce toplu tacize uğramıştır. Günümüz insan hakları göre onlar toplu tacizcidir; Bosna’daki Sırplardan, Kahramanmaraş’taki Fransızlardan, Macron’dan farkları yoktur. Sultanahmet Meydanı’nda giydiği çarşaf ile Halide Edip’in, evlilik fotoğraflarındaki hâli ile Latife Hanım’ın manevi olarak bu toplu tacizin muhatabı olduğunu düşünüyorum.

Kara gün kararıp kalmaz, der atalarımız. Devran döndü, millet 28 Şubatçı zihniyete cevabını verdi. Şimdi fiili olarak yaşanan serbestliğin anayasal olarak kayda geçirilmesi zamanıdır. Yeni Anayasa çalışmalarının yapıldığı bu günlerde yetkililer inşallah bu hususu da yasal haklar arasında zikrederler. Yoksa tesettür başta olmak üzere İslâm’ın dışa vurumu olan diğer davranışlardan rahatsızlık duyan, ilk fırsatta bu kazanımları ters yüz etmek isteyen epeyce parti, sivil toplum kuruluşu, üniversiteli akademisyen, basın ve yargı mensubu var. Zamanlarını kolluyorlar o kadar.

Biz, Allah onlara fırsat vermesin diye dua ederken bu fırsat yolunun AK Parti, ortakları ve onlar gibi inanç hürriyetinden yana olanlar tarafından taciz yollarının tıkanmasından da bahsediyoruz.

Bu da böyle biline.

     

   

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hatice Ünal
Hatice Ünal - 3 ay Önce

Benim katilim iyidir zihniyetini taşıyan 28 Şubatçılar, bir zamanlar "Komünizm lazımsa onu da biz getiririz merak etmeyin" zihniyetinde olanlar gibi hareket ettiler. Bu millete zulmedilecekse, baş örtüsü yasaklanacaksa, İHL kapatılacaksa, Fransız'a gerek yok onu da biz yaparız dediler. İçimizdeki İrlandalılar idi onlar. Allah o günleri bir daha göstermesin. Allah bir daha istiklal marşı yazmayı nasip etmesin demiş gibi oldum. Aynı şey. Çünkü 28 Şubatçılar zihnen bağımsız değildi.

banner19

banner26