Temmuz dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Ortamı’nda Yunus Emre Dosyası

“Ne çok acı var” sözünün dilimizden düşmediği bir çağda yaşıyoruz. Acılar coğrafyasının tam ortasında yaşamak gibi bir şey bizim hayatımız. Ümmet, millet olmak kavramının bize düşen acılarını her zerremizde hissediyoruz. Unutmamak ve unutturmamak gerek. Bu da mücadelenin bir cephesidir.

Edebiyat Ortamı Dergisi, 81. sayısının kapağından selamlıyor Doğu Türkistan’ı. İleriki sayılarda hazırlayacakları dosyanın haberini veriyorlar. Acılarla dolu yaşanmışlıklar var o coğrafyanın yakasından düşmeyen.

Giriş yazısından;

“Doğu Türkistan yalnız değildir, olmamalıdır.
Türkiye okur yazarları, Uygur kardeşlerinin daima yanındadır, dertleriyle hemhaldir…
Fakat, Doğu Türkistan’da neler olup bittiğine ilişkin ciddî bir bilgilenme sorunu yaşadığımızı da belirtmekte yarar var. Ayrıca, Uygur edebiyatının, toplumsal kültürünün, ülkemizde yeterince anlatılmadığını, araştırılmadığını, konuşulmadığını da ifade etmeliyiz.”

Dergide Yunus Emre Yılı etkisi devam ediyor. Dosya boyutunda Yunus yazısı var dergide. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Dr. Timuçin Çevikoğlu- Yûnus Emre Hz.’nin Sözleriyle Bestelenmiş Müzik Eserleri

“Yûnus Emre Hazretleri, manzûm sözleri en çok bestelenen mutasavvıf velîdir. Türk Müziği repertuarında, -araştırmanın yapıldığı târihi’tibâriyle- Yûnus Emre Hz.’nin sözleriyle bestelenmiş 676 eser görülmektedir.

Yûnus Emre Hz.’ninmanzûm sözlerini besteleyen bestekârlar arasında, AlîŞîr u Ganî Dede, Hammâmîzâdeİsmâîl Dede Efendi, Kazasker Mustafâ İzzet Efendi, EyyûbîMehmed Bey, Zekâî Dede, Dellâlzâdeİsmâîl Efendi, ÇâlâkzâdeMustafâ Efendi, TosunzâdeAbdullâh Efendi, ŞikârîzâdeAhmed Efendi, Akbaba İmamı, Şeyh AlîRızâ Efendi, Şeyh Hüseyin Efendi, AbdurrahmânNesîb Efendi, Âsım Molla, Şehzâde Seyfeddîn Efendi, Şeyh Edhem Efendi, Muallim İsmâîl Hakkı Bey, AlîRızâ Şengel, Sebilci Hüseyin Efendi ve Saadettin Kaynak gibi Türk mûsikîsi târihinin büyük bestekârları bulunmaktadır.”

“Türk mûsikî sanatının büyük bestekârlarının, büyük mutasavvıf velî Yûnus Emre Hz.’nin hikmetli sözleriyle besteledikleri eserler, Türk Tasavvuf Müziği repertuarının en seçkin ve önemli eserleri arasında yer almaktadır. Bu eserlerin gelenekten gelen paha biçilmez kıymetteki örneklerinin, birkaçı dışında bugün neredeyse hiç icrâ edilmiyor olması ise kültür hayatımız açısından üzücü ve düşündürücüdür.”

Ali K. Metin - Şiirimizde Yunus Emre Misyonu Ve Kanon Meselemiz

“Şiirin -özelde de Yunus Emre şiirinin- neşet ettiği devrin sosyal, siyasal koşulları üzerinde kurucu güç olarak etkisini ölçebilecek nesnel kriterlere ve aygıtlara sahip değiliz. Kendi devrinin kültürel, manevi iklimini tayin edici birincil belki ikincil faktörlerden biri olabileceği gibi, en önemli ve öne çıkan misyonu devrinin ruhunu temsil etmek olabilir. Bunlardan kuvvetli ve akla yakın ihtimal ikincisidir. Fakat şiirin, edebiyatın, devrinin ruhunu temsil etme kabiliyetini göstermesi, onu başlı başına büyük bir misyona sahip kılar. Bu ruhun gelecek nesillere aktarılmasında şiirin, edebiyatın oynadığı rol müstesna bir nitelik ortaya koyar, başka kültürel, sosyal enstrümanlarla kıyaslanmayacak bir üstünlük ve kalıcılık içerir. Böylelikle toplum veya millet ruhunu oluşturan anlam ve değerler dünyası şiirde tebellür eder. Başka bir deyişle, şiir bütün bu vasıfları gösterebildiği nispette toplum/ millet ruhunu nesilden nesile taşıyan ve yoğuran bir maya işlevini görür.”

“Açıkçası Yahya Kemal ne Yunus Emre’yi tevarüs etti ne de Namık Kemal’in adaletçi duyarlığına ilgi duydu. Fakat Yahya Kemal’in yapmadığını Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu gibi şairlerimiz tabii ki yaptılar. Türk-İslam kanonu bu şairlerle tarihsel boşluklarını doldurdu, doldurmaya devam ediyor. Kanon oluşturmayı yani toplumsal ve insani değerlerin tekamülünü mesele edinen şairler kâh Yunus Emre’den, Fuzuli’den, Nefi’den, kâh Pir Sultan’dan, Mehmet Akif’ten, Nazım Hikmet’ten gıdalanarak çağı kuşatacak veya dillendirecek bir şiirin cehdini veriyor.”

Ali Ömer Akbulut - Üryan Söylenişler

“Sevgi, âlemleri aguşunda sarmalayan Şefkat âşıkların başını döndürerek gelir, Güzelliğin kademi kutludur. Her dem yenilenen varlık ve âlem yepyeni oluşlarda hep yeni keyfiyetlere bürünüp yeni hilatler giyer. Bitkilerin salınışı, ağaçların hışırtısı Güzelliği zikreder de can bulur cümle âlem bu sessiz seslenişten. Kırlar yeşillenir, esrik sular hoş akar; varlık Bir olur. Cümle âlem cân[dan] dost olur, âşıkların şeb-i arusudur, can saçar âlemlere, dem saz geceden sabaha [şebtâ(be)-seher] işret olur ve başlar cânların düğünü. Bülbül canını daldaki özün ben’ine asar, gül için ötüşüp durur yeryüzü donanır aşkın şakıyışıyla ve kat kat olup binbir renge bürünür. Söz yaz kış için, oldubitti için değil, söz maşukların aşk döngüsü içindir. Severiz âşık oluruz, seviliriz maşuk oluruz, bu devr’an böyle döner. Devran döndükçe, âlem aşkla şakıdıkça, Yâr yüzünü çehreye düşürdükçe, Yunus baştan çıkar, ar u namusu yıkar da kend’özüne yudum yudumcân çeker âşıkların kadehinden, Güzelliğe keser çehresi:

Yer gök, altı yön, beş duygu, on sekiz bin âlem İnsana keser, Yunus olur.”

Yaşar Akgül – Yunus’u Hiç Görmedim

“Yunus, islam inancının, islami düşüncenin, gönül uygarlığının, mü’min duyarlılığının, kalp medeniyetinin adeta uygulamalı, canlı bir numunesidir. Bize düşen artık Yunus’u sürekli aynı alıntılarla anmayı, onu basma kalıp sözler, sözcüklerle yorumlamayı bırakmaktır. Genel geçer ama fazlasıyla yıpranmış yaklaşımlar, okumalar, çözümlemelerle tekrara düşmemeliyiz. Bu aynı zamanda kanıksamaya neden olabilir. Günümüzden Yunus’a bakmak, aynı zamanda Yunus’un günümüze bakışı değil midir? Son söz: Çağırırsak gelir mi bilemiyorum ama, bize acilen bir Yunus gerek!”

Yunus Emre Konulu İki Söyleşi

Doç. Dr. Himmet Büke ile Yunus Emre Divanı Üzerine

Yunus Nadir Eraslan, Doç. Dr. Hümmet Büke ile Yunus Emre merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Büke; özellikle Yunus üzerine gerçekleştirdiği çalışmaları anlatıyor bu söyleşide.

“Yunus Emre pek az şaire nasip olan bir sevgiye mazhar olmuştur. Anadolu’daki yaklaşık bin yıllık süreçte binlerce şair, yazar gelip geçmiştir. Bunlar içinde sadece Yunus Emre’nin “Bizim Yunus” olmak gibi bir ayrıcalığı bulunmaktadır. O, “bizim”- dir yani hanemizden, ailemizden, evladımızdan, atamızdan biri, gönlümüzün “Yunus”udur. Yunus, bu topraklardaki en büyük ortak paydalardan biridir. Çok sevilmiş, sahiplenilmiş, takip ve taklit edilmiştir. Bugün Anadolu’daki onlarca makam türbesi bunun en güzel ispatıdır. Her memleket Yunus’u kendi evinde, kendi topraklarında misafir etmek gibi güzel bir gayrete girmiştir. Yunus’a ev sahibi olmayı, onun ruh ve ruhaniyetiyle aynı havayı teneffüs etmeyi kendine bir ayrıcalık olarak görmüştür. Sanırım bu şekilde bir itibar, ihtiram ve tazime layık görülen çok az kişi bulunmaktadır.”

“Bugün Yunus Emre’nin şiirlerini içeren 50’den fazla divan, cönk ve mecmua bulunmaktadır. En itibar edilen ve çalışmalara konu olan nüshalar ise; Karaman, Fatih, Bursa, Nuruosmaniye, Yahya Efendi, Çorum, Ritter, Avusturya, Raif Yelkenci gibi nüshalardır. Bu nüshalar müstakil olarak çalışılmış olmakla birlikte bu nüshaların mukayeseli çalışmaları da mevcuttur. Yunus Emre Divanı’nın Latin harfli ilk neşrini Burhan Toprak yayınlamış fakat bu çalışmada hangi nüshaların esas alındığı belirtilmemiştir. Gölpınarlı; Raif Yelkenci, Nuruosmaniye, Ritter ve Yahya Efendi nüshalarını esas alarak divanı neşretmiştir.”

“Yunus Emre sözünü söylemiş ve bu âlemden ruhunu göçürmüştür. Mesele bu dünyada iken ne dediğiniz, nasıl yaşadığınızdır. Yunus, birbirinden değerli sözleri kendi gönül âleminden ortaya dökmüş, bizlere bırakmıştır. Biliyoruz ki Yunus sonraki asırlarda da var olacak; soru şu biz acaba yüzyıllar sonrası için gerçekten yaşamış olacak mıyız? Yunus varlık mücahedesini kazanmış; kendini, nefsini yok etmiş ve böylelikle ebedî var olmayı elde etmiştir.”

Kenan Göçer ile Söyleşi

Ali Ömer Akbulut, Kenan Göçer ile “Yunus Emre Aslında Ne Dedi?” sorusunun cevabını arıyor. Söyleşinin merkezinde Göçer’in “Yunus Emre Aslında Ne Dedi?” kitabı var. Yunus’a özgün bir bakış açısı getiren bir kitap bu. Söyleşi de o denli derinlikli olmuş.

“Hacı Bektaş Veli de birleştirici bir isim, ama Yunus kadar değil. Mevlâna da birleştirici bir isim, ama Yunus kadar değil. Bir ayrıştırma peşinde değilim, sadece toplumun bu üç isim üzerindeki algısını tespit etmeye çalışıyorum. Hacı Bektaş Veli adına karşı, çok az da olsa bu adı yadırgayan, dile almaktan çekinen bir kesim var. Aynı şekilde Mevlana’ya karşı da az da olsa bu adı yadırgayan, dile almaktan çekinme olmasa da bir şekilde adı Moğollar ile birlikte anılmasından ve Türkçe yazmamasından dolayı onu antipatik bulan bir kesim var. Yunus’a karşı böyle bir antipatiye şu ana kadar rastlamadım. Vardıysa bile bu, Hacı Bektaş ve Mevlana’ya karşı olan antipatiden daha fazla olamaz. Bu manada Yunus, Türkiye’de en birleştirici karakter.”

“Yunus şiirlerinde dost çok sık geçer. Öyleyse “Dost nedir ve neden bu kadar çok önemlidir?”, diye sorulması elbette yerindedir. Tasavvuf çevrelerinde, özellikle Anadolu tasavvuf kültüründe, Alevilikte ve melâmîler arasında sohbetin yeri başkadır. Dostu açıklamak için sohbete sözü getirmenin bir anlamı olmalı.”

“Gündelik hayatın ekonomi politiğine değinmeden yapılan Yunus anlatıları büyük ölçüde aynının tekrarı. Kavramsallaştırılmadığında bir olgu, tekil bir hikâye olup çıkıyor. Oysa bu sadece Yunus’un meselesi değil, ezilme ve sömürünün olduğu her yerde benzeri söylemler var. Bu sömürü de sadece ekonomik bir sömürü de değil. Tekrarlanması gereken şeyleri tekrar etmek istemeyen her biricik varoluşun yaşadığı bir duygu bu. Bu nedenle onu daha sağlıklı ve bütüncül bir şekilde anlamanın imkanlarını araştırmaya kalktığınızda, ona dair anlatıda eksik olan yerlerden hareket etmeniz gayet normal. Ben de bunu yapmaya çalıştım. Takdir okuyucunun elbette!”

Dünyayı Kucaklayan Bir Hisli Yürek

Fahri Tuna ile yolumuz Kırım’a düşüyor. Yoldaşımız Ehmine Üseyin. Elbette Tuna’nın su gibi akan anlatımıyla tanıyoruz Ehmine Üseyin’i.

“Hecenin prensesi.
Kırım Türk şiirin ecesi.
Yedi artı yediyle, özel otomobiliymiş gibi gözü kapalı yazıyor, altı artı beşle otobüs hızında.
İçi şiir, dışı şiir onun. Dünü şiir bugünü şiir onun. Yarınlarda da hep olacak, göreceksiniz.
Hem büyüklere yazıyor hem çocuklara. Büyüyemeyen bir çocuk kalbi taşıyor da ondan.”

“Şaşılacak şeydir: Şair bir dedenin torunu olmasına rağmen, ilk şiirini-geç sayılabilecek bir yaşta- otuz üç yaşında yazar. Dedesi Sovyet döneminin çocuk şairlerinden Zeytulla Albatlı’dır. Kırımtatar şirinin güçlü kalemleri Yunus Kandım, Bekir Çobanzade, Eşref Şemizade, Âşık Ömer ve Mustafa Cevheriy’nin şiirleri ile büyür. Ustası, yaşayan en sevdiği şair Şeyran Ali’dir. Tercihi daima ilahî, felsefi ve lirik şiirdir.”

“Söylemesi ayıp, son yirmi yıldır Türk şiirinin bütün köşe taşlarını bilir, tanırım. Sosyalistinden İslamcısına. En dindarının bile İmam-ı Azam’dan bir kez söz ettiğini, bir alıntı yaptığını, bir dize yazdığını görmedim. Maşallah, bütün alıntı ve atıfları Batıdandır bizim İslamcılarımızın. Bakınız, Ehmine Üsein, balalar/çocuklar için şiir yazışını nasıl gerekçelendiriyor: Balanı özüñ içün sev, ümmet içün yetiştir (İmam-ı Azam) ve Bala dünyanıñ eñ büyük saadetidir. (Dostoyevskiy) Helâl sana altın kalpli kız. Bin kere helâl vallahi. Helâlinden helâl hem de.

Kudüs’e dair de şiiri var Ehmine Üsein’in, Çanakkalaye’ye de. Doğu Türkistan da derdidir onun Gazze de. Bosna’yla da atıyor onun yüreği Arakan’la da. Bir mümine yürektir onun hüzünbaz yüreği. Bir muvahhide imandır onun imanı. Ve tabii Turan’dır derdi. Birlik dirlik bütünlüktür. Turancadır, Turanladır, Turan’dadır. Vücudu Kırım’da hapiste olsa da kalbi gönlü kalemi dünyayı gezer; dünyanın bütün dertleriyle hemhâldir.”

50’lerin Öyküsü Kimle “Var” Oldu?

Nazım Payam, 1950 kuşağı öyküsü üzerine kaleme aldığı bir yazısı ile Edebiyat Ortamı’nda. Kişiler, olaylar, etkilenmeler, öykücülerin tutumları gibi birçok konu işleniyor yazıda.

“1950 kuşağı öykücüsünün portre çiziminde, diyaloglarda veya betimlemede bildik, tanıdık biriyle, bir yerle karşılaşacağımız hissini vermesi ya da konuyu ele alış tarzı onun metinde ima unsurlarını denkleştirip değerlendirmesi ve okuru saklıya yaklaştırma becerisindendir. Merak, her zaman galebe çalar. Ancak çokları, ilk başlarda benimsediği adressiz ve kimliksiz konu öznesiyle geneli temsilen uzlaşmaya yanaşmaz. Uzlaşanlar ise yeni bir belirsizliğe ve iç sıkıntının yol ayrımına doğru yön değiştirebilecek türdendirler.”

“1950 kuşağı öykülerinde, özne diye biri arayanlara, diyebiliriz ki, onların öykü kahramanları çevresine yabancı ve iddiasızdırlar; geleceği tasavvur etmezler. Birçok sosyal kırılmadan, statü kavgalarından, yenilikten habersizdirler. Yaşadıkları odalar, evler, sokaklar loştur. Onların neden hoşlanıp hoşlanmadığını, neye inanıp inanmadığını, toplumun sorunuyla ilgilenip ilgilenmediğini bilmeyiz. Bilmekte zorlanırız. Duyu organları hayatın soğukluğuna, çirkinliğine, kabalığına, aksaklığına ve ötekileştiren yönüne yönelmiştir. Uğradıkları mekânlarda, pis kokular, çirkinlikler eksik olmaz. Hatta “Yer, süre, çevre, kişi, konu gibi öğeler(i) sık sık unut(abilirler). Kısacası bulundukları ortamda faili bulunmamış maktul gibi dururlar.”

“Eleştirmen, akademisyen, ciddi okur ve edebiyat tarihçisi,1950 kuşağı öykücülüğünün edebiyatımıza kardığını elbette irdeleyecek, varılan noktanın değerlendirmesini yapacaktır. Karşılaştırmalarla arzulanan amacın ne derece gerçekleştiğini görecek ve katkısına bakacaktır.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Ömer Yiğit Demir - Yazgım, Bir Kabir Taşından Farksız Şimdi

“Mezarda yatmadan önce kim olduğumu sizlere anlatmalıyım. Adım Erdal. Köyde bana “Sarı Erdal” derler. Dedem büyükbaş hayvancılık yaparak zenginleşmiş ve çiftlik sahibi olmuş bir kimsedir. Babam ise alkole olan bağımlılığı ile kumara odaklı bir para öğütme makinasıdır. Annemi, önceki karısını öldürdüğü gibi, veremden öldürmüştür babam. Bilmiyorum, şimdi mezarımdan kalkıp gitsem adliyeye, annemi babam öldürdü, desem kimse inanmaz şahsıma. Ama o öldürmüştü işte. Elemle, yasla, bağ bahçe sahipliğinden prefabriğe düşülen hâl ile, kapıya gelen borçlularla, ümüğü sıkan borçlularla, elimizde kalan son tarlamızı yakan, babamı iki topuğundan vuran borçlularla öldürülmüştü annem. Şimdi vicdanınıza sesleniyorum: Verem de bir silah değil midir? Kaç kişi bu şekilde öldürülmüştür de üstü kapatılmıştır? Birileri bizleri fiziki silahlar olmaksızın öldürüyor sayın savcım. Birileri bizi verem ediyor.”

“Babamın toprak olan vücudu belki de on senedir bu dünyanın içine karışmış, geçen zaman içinde soluduğumuz havada, yediğimiz elmanın koparıldığı ağacın kökünde, vitamin olarak kanımızda, tükettiğimiz enerjimizde var olmuştu. Ve kanımıza karışan bu maddeyi kendimizden koparıp atabileceğimiz herhangi bir çözüm mevcut değildi. Yokluğu bile sorundu.”

“Bir gün kahvehanede oturdum ve babamın borçlarını hesapladım. Ortaya öyle bir miktar çıktı ki; her şeyimi satsam yine üzerine on katı lazımdı. Bir insan bu kadar parayı ne yapar, diye az kafa yormadım. Bir insan bu kadar parayı ne yapar da bitirebilir, diye düşünüp durdum. Tüm bunlar olup biterken beni asıl endişelendiren şey ise; tanımadığım adamlara babamdan daha fazla güvenerek sözlerine inanabilmemdi.”

Ömer Vural -Meşe Ağacının Şarkısı

“Market arabasından bozma dört tekerlekli el arabasının arkasında ağır ağır ilerliyordu kadın. Sanki kadın arabayı itmiyor da araba onu çekiyordu. İki yönlü yolun solundan ilerliyordu. Sağından arabalar geçiyordu, sert rüzgâr gibi. Bense elimde bir bardak çayla karşı dağların neden grileştiğini düşünüyordum. Onu ilk gördüğümde yine önünde el arabasıyla ağır ağır geçiyordu ömrümün kenarından. Çok geçmeden onu ömrüme dahil ettim. Her sabah kahvaltı masasından kalkıp elimde çay bardağıyla manzaraya karşı yerimi aldığımda yolda ilerlediğini görüyor, dağları unutup onun yürüyüşüne odaklanıyordum. Bir süre uzaktan bakmakla yetindim. Evde olduğum saatlerde yola bakan balkon ve mutfakta daha çok zaman geçiriyordum. Günlük meşgalenin dışında dışarıya çıkmıyor, çıksam bile deniz kenarında yürüyüş yapıyordum. Neden sonra yürüyüş güzergâhım da değişti. Artık eksenim onun her gün ağır ağır yürüyüp ulaştığı tarlası olmuştu.”

“Çocuklar genelde ağacın çevresinde oynuyordu. Dallarla, çamurla, suyla, bahçıvan kazmasıyla… Daha fazla dikkat çekmemek için yürüyüşüme devam ettim. Altı bin beş yüz yetmiş iki adım. Kendime şaşırdım. Akıllı telefonlardan iletişim sağlama işlevinin dışında yüzlerce hizmet bekleniyordu. Bu da onlardan biriydi. Altı bin beş yüz seksen altı.”

Çocuk gözlerini elindeki çamur arabadan kaldırıp bana doğrulttu. Tepeden tırnağa inceledi, ardından bir şey olmamış gibi oyununa döndü. “Kusura bakma kendimi tanıtmadım. Ali ben. Şu karşıki evde oturuyorum.” Elimle arkamdaki yedi katlı binalardan birini gösterdim. Biraz dikkat edince eşimin balkondan bana baktığını fark ettim. Gülümsedim. “Her gün geçerim buradan. Uzun zamandır yoksunuz galiba. Buralar hep boş oluyordu ben geçerken.” Çocuk yine başını kaldırıp beni süzdükten sonra “Satıldı burası” deyip çamur arabayı kurumaya bıraktı. “Ya, öyle mi?” Birkaç adım atıp uzaklaşıyormuşum izlenimi oluşturmak istedim. Asıl sormak istediğimin ne olduğundan emin değildim. Tarlanın akıbeti mi yoksa ninenin sağlığı için mi endişeliydim. Hangisi benim öyküme dahildi. “Ali Osmaaan, gel buraya patatesler çuvala doldurulacak.” Sorularıma ışık tutacak son imkân elimden kaçmak üzereydi. Çocukla göz göze gelince “Aa adaşmışız dedim, nineyi göremedim, o nerede, iyi mi?” sorusunu yerli yersiz araya sıkıştırmıştım. “İyi, evde” cevabının ardından tarlanın diğer ucuna yürüdü çocuk.

Sıddıka Zeynep Bozkuş- İnceldiği Yerden

“Sessizliğe doğru havalandı bilge kuş. Ne cevap verdiyse Allah’la kuş arasındaydı artık. Epeyi ileride sabah şarkıları söyleyen bir grup cıvıltıya karışarak, olan biteni bir uçum anlattı onlara. Her gagadan bir ses geliyor, gürültü giderek yükseliyordu.”

“Gömleği silkeledi, iki omzunu iç içe geçirerek nazikçe katladı. Çorapları itinayla yan yatırıp uzun parmaklarıyla düzeltti. Tertipli bir yumru yaparak içeri aldı öfkeli koca. Sağ eliyle çamaşır selesini bel çukuruna yerleştirdi. Eğildiği yerden doğrulurken saçlarını hızla savurdu. Sol elinin sırtıyla alnındakiteri silerek avcunu çevirip kaküllerini düzeltti. Becerikli, emekçi ve aynı zamanda kadınsı bu edalar Suzan Hanım’a aitti. Nasıl yani karısına mı dönüşüyordu şimdi? İkiii, dedi. Parmaklarını bir namlu gibi şakaklarına dayayarak.“Faysal akıllı ol oğlum!” diye de ayar verdi kendi kendine.”

“Suzan öfkelendi. Ne diyorsun sen, diye çıkıştı. Bu ne biçim fal, alay mı ediyorsun benimle, enişten filan yok, yok, yok artık demedim mi sana diyor incecik bilekleriyle duvarı yumrukluyordu.

Faysal son bir kez güçlükle başını kaldırdığı yerden melun kargaya fısıltı halinde seslendi: İnceldiği yerden, inceldiği... Banane. Keskeskes- kinkinkinkeskeskes- kinkinkin, ip kırıldı. Uçup gitti bilge kuş.”

Fatma Nur Uysal Pınar - Kuşak Belası

Dünya yıkılsa umrunda olmayan yörük Hasan, keçilerini güder, süt sağar, keçilerin kıllarını kırpar, kırptığı kıllardan çul yapsın diye bunları karısına bir demet gül gibi sunardı. Kurban Bayramı’na yakın gözünden sakındığı keçileriyle vedalaşır, içini garip bir hüzün kaplardı. Eline geçen parayı tastamam karısına verir, ev idaresinde karısının sözünün üstüne söz söylemezdi. Her yıl “Bu defa belime bir kuşak yapacağım, paramı da içine koyacağım, bir gece öylece uyuyacağım.” der, keçileri satınca eve gelir gelmez karısının “Paraları nettin herif?” demesiyle kuzu gibi yumuşar, kendi hevesini kursağına gömer, karısının güler yüzüne tav olurdu. O yıl elinde bir tomar parayla döndüğünde karısıyla göz göze gelmekten kaçınıp “Parayı yedim.” dedi kuşağını tutarak. Kadının suratı düştü ama ses etmedi. Yörük Hasan’ın önüne yemeğini koydu, dokuduğu çulun başına geçti. Adam o gece öyle huzursuz uyudu ki sabah olur olmaz karısının avucuna paraları bıraktı. Belinden sinirle çıkardığı kuşağı göstererek “Ne yaparsan yap şunu, sıktı vallahi” dedi.

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

kazma kürekle açılan o çukura

kaptırırsın ayağını

her şeyi yatıştırır zaman

alır eline dizginlerini

dilini hür kılar sanki deniz

eski bir zamanda kalan gençliğine

sığınırsın isteklerine üstübecin

çıkmaza girdiğinde

içine dalmaya hazırsındır

yanından ayırmadığın pişmanlığın

Ali Sali

Keşke her işimiz Allah’a kalsaydı

Bana bir tek sen kalsaydın keşke

Kulağıma okunan ilk ezanı dinleseydim

Ve kalbime okunan iç ezanı dinleseydim

Bir Dost’u dinleseydim Dosto okuyacağıma

Biraz birikmişim olsa öyle ölseydim keşke

Sonra akşam akşam namaz kılsaydım

Tanrım sana aşk olsun diyebilseydim keşke

Türkçe dil yarasına meğer iyi geliyormuş

Bütün kelimeleri sana doğru çevirseydim

Seni cümle içinde kullanmasaydım keşke

Babamgiller şapkasını askıda bıraksaydı

Harflerin şapkasını çıkarmasaydı keşke

Yaşar Akgül

Bir sabaha erişip bölüşür yokluğunu kardeşleriyle

Uyumaz saatler boyunca yatağı küften bir çocuk

Başını okşayan Peygamber çiçeklerinin kokusu siner üzerine

Parfüm kullanmaz, terlemez, pis kokmaz

Sırattır gözleri yaş tutmaz

Geçit vermez kurulan düzene

Bakakalır ardından, kaybolduğun dünyayı merak eder

Şükreder, göğe uzatır ellerini, içini yağmura döker

Su sızmaz mesela evine, yüreği sızar

Kapısıdır cennetin, kolu bir enkaz gibi dünyaya düşer

Uzaklaştıkça küçülen bir nesneye dönüşür

O büyür sen küçülürsün

Dilinde İnşirah olur gönlünde Kevser

Çıkmaz bir sokak ortasında yüreğe dökülür

Mücahid Ocakden

Kelimeler de çatlıyor

Anlamın yazılarında

Say ki bir atlı; o sensin

Anlamı, yazıların da

İşte orada toprak su

İşte oradan ekmek tuz

Atımızdan, adımızdan

Bilinir kim olduğumuz

Mehmet Aycı

çocukların torbalarına baksam

bayram ikramiyesi olarak

biraz tebessüm bıraksam

koşarken düşüp takılsa ayağım

kör bir taşa çarpsam

ayağa kalkıp hızlıca kaçsam

annemin attığı beş taşı yeniden alıp gelsem

yeni bir oyun başlatsam

Şakir Kurtulmuş

Dilerim, hemen yarın

Senden bana geçsin

Bazı huyların.

Meselâ:

Yudumlamadan önce

Sıcaklığını ölçmek için

Çayın

Serçe parmağını

Yüzünde gezdirmek gibi

İnce belli bardağın.

Hatırını sormak

Örneğin

Yaprağı güzelin.

Gökhan Akçiçek

Bazı yaralar hep evsizdir

Hiçbir ev ev olamaz bazı yaralara

Öğle arası yarım porsiyon ekmek ve azıcık

Pulbiber ayaküstü göz kalabalığıyla ortaya karışık

Miden eski evlere misafir ama şimdi kartonpiyerli

Yeni evimiz ses geçiriyor ve soğuk

Unutma çocuk kalır bazı yaralar eski evlerin yorgunluğu

Ve karın tokluğu kıpkırmızı susar yeni evlere

Yazdı sımsıcak terleyen dilimin kör aksanıyla konuştum

Yunus Karakoyun

Ve yetimlerin

sükûtuyla dünyaları haykıran

bakışlarında hüznün tükenmeyen gölgesi

saçlarında ızdıraptan belik belik örgüler

hayatın yorgunluğunu taşısa da gözleri

bir o kadar vakur

bir o kadar

umutlara uzanır elleri

zaman mefhumu silinmiş yurdunda

ne vakit bugün yarın

ey Kudüs

arzın çiğnenmekte yıllardır

çizmeleri altında ağyârın

Mehmet Osmanoğlu

Dört Mevsim Edebiyat – 19. Sayı

19. sayısı ile karşımızda Dört Mevsim Edebiyat Dergisi. Mevsimlerin hakkını vererek yoluna devam ediyor dergi. Bunu söylemekten bıkmayacağım herhalde; milli eğitim camiasının yüz akı bir dergisi Dört Mevsim. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Ölçülü Uzaklıkta Yakın Beraberlikler

Komşuluk üzerine kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor Ramazan Yıldız. Kaybettiğimiz en kıymetli değerlerimizdendir komşuluk. Betona boğulmuş hayatlardan soğuk bakışlar kaldı ne yazık ki bahtımıza.

“Cemiyet hayatımızın mükemmel ve verimli işlemesi için komşuluk ilişkilerinin sağlıklı temeller üzerine oturtulması gerekmektedir. Kişinin, kendinden başlayarak dış dünyaya doğru ruhen ve bedenen güçlü olması ancak iyi bir aile sevgisi ve terbiyesi ile mümkündür. Bunun, sağlıklı kurulan aile ve komşuluk düzeylerine göre şekil alacağını bilmemiz gerekir. Dört duvar arasına sıkışıp kalmış, ruhunu bir mengene gibi sosyal ve kişisel sorunların altında bunaltan bir karakterden, hiçbir zaman huzur ve rahatlık meyvesi devşirilmez.”

“Ortak kullandığımız mekânlar, kullanılan kişiler kadar sorun ve itiraz hakkı doğurur. Bunu aza indirmenin tek yolu, uzlaşma kültürünü artırmaktır. ‘Benim evim değil mi, istediğimi yaparım’ inatçılığı, bizi maddeten ve manen yaralar. Bu davranışı sürdürmek; İslam kültürünün kadim gelenek yapısının içinde, tüm zamanlar yolculuğunda adaba aykırı, travmatik bir ruh halidir.”

Dinleme Bilgeliğine Erebilmek...

Konuşmak, hitabet sanatını kullanmak bir maharettir ama daha da önemli bir sanat; dinlemektir. Belki de son zamanlarda en çok ihmal edilen sanat; dinlemek. Herkes konuşma telaşına düşünce dinleyecek kimse de kalmıyor ne yazık ki. Tuğba Nurlu Ertürk; dinlemeyi bilgelik olarak adlandırıyor yazısında. Yerinde bir tespit çünkü insan dinleyerek aşar birçok engeli.

“Güzel konuşma teknikleri, etkili hitâbetin kuralları, söz söyleme taktikleri gibi uzayıp giden listelerce kitaplar, videolar, kurs ve seminerler ile pek çoğumuz karşılaşmışızdır. Ancak iş dinlemeye gelince fark ederiz ki bu eylem konuşmaya nazaran geri planda kalmıştır. Oysa iletişim dediğimiz meselenin bir ucunda söz söyleme varsa diğer ucunda ise dinleme ve anlama vardır.”

“İnsan birini dinlerken kendini de dinler. Kendinin karanlık noktalarını keşfetme imkânı bulur. Başkasının sözleri onun iç dünyasına açılan kapı olduğu kadar bizim de iç dünyamıza kapı aralar. Toplumun her katmanından her yaştan insanın sözleri ile bize vereceği bir mesaj olabilir. Anadolu insanın sözlerinde bilgeliği ya da bir çocuğun sözlerinde dürüstlük ve masumiyeti bulabiliriz.”

“Başkasının sözlerini duyan, merâmını anlayan insan, bilge insandır. Konuşmak, güzel sözler söylemek kadar dinlemekte bir bilgelik gerektirir. Dinlemek sanattır, bu sanatı en iyi şekilde icra edebilmek için hepimizin çaba göstermesi gerekir. Çünkü dinlemek ve anlamının gücü ile insanlar arasında sevgi filizlenir, aşılması zor olan sorunlar aşılır hâle gelir.”

19. Sayının Söyleşisi

19. Sayının söyleşisinde ben Zübeyde Andıç’ın özenle hazırlanmış sorularını cevapladım. Andıç’a teşekkürlerimi sunarken söyleşiden bir bölümü buraya alıyorum.

“Şehirlerin hayatımdaki yerini tarif etmem imkânsız. Ne desem eksik kalır. Ben yaşadığı yeri sonuna kadar kabullenen ve tüm hücrelerinde hisseden biriyim. Sıradan bir yaşantıyı hayatıma hiç almadım. Tokat’ta yaşıyorum ve bu şehri her noktasıyla ruhumda hissediyorum. Öykümde, şiirimde bu şehirden izler var. Sakarya’da yaşadım uzun yıllar. Adımlarımı en sıkı attığım zamanları Sakarya’da yaşadım. Çocukluğuma dair her şey bu şehirden kalma. Sivas’ta üniversite okudum. İlk dergimi burada çıkardım. İlk şiirlerim, öykülerim bu şehrin izini taşıyor.

Ankara’da askerlik yaptım. Ankara’yı, askerliği anlattım kısa dönemin uzun gecelerinde. Askerde yazdığım öyküleri Hece Dergisi’ne verdim. İlk öykülerim Hece dergisinde yayınlandı. Salgından önce çok seyahat eden biriydim. Programlarım vesilesi ile yurt içi, yurt dışı programlarımız oluyordu. Gittiğim her yeni şehirden cümleler biriktirdim. Yazdıklarımın üzerindeki şehir kokusu bundan…”

Dört Mevsim’den Öyküler

Zübeyde Andıç - Kimsenin Görmediği Herkesin Bildiği

“Sokak hayvanlarını beslemekle görevlendirilmiş adamlar, işini yaptığını amirine fotoğraflayarak ispatlamaya çalışırken

 Köşedeki bakkal, dükkândakileri satamayınca mahalle çocuklarının toplarına hava vurup ek gelir elde etme işine girerken

Karşı balkonda her gün gördüğün ama tanımadığın ev hanımı emeklisi kadın, sigarasını tüttürürken”

“İsmi hüneriyle özdeş Türk Sanat Müziği icracısı hanımefendinin gamzesiyle birlikte şarkılarını da ötelere götürmeyişine sevinirken

Zamane şarkılarının Türkçe Sözlü Hafif Müzik olmanın çok ötesinde kaldığını kavrarken

Sezen’in duygulara tercüman olan yanının eskimeyişine şaşırırken”

“Sürdüğü hayat ismiyle çelişen Hayri, kapıları yoksulluğu resmeden dar bir sokakta betona değdikçe ahenkli bir ses çıkaran topuk sesinin ardınca gitti. Üç parmaklı eliyle tuttuğu sigarasının dumanının içinde beliren kadın yüzü hem çok tanıdık hem de çok yabancıydı. Toprağa düşen tohumu, kadının gözyaşları ıslattı.”

Abdurrahman Alkan - Sandık Sarısı

“Mürüvvet Hanım kendisini inciten sözleri, kalbine ağır bir taş gibi yüklenirdi. Bazılarını bir günde bazılarını bir haftada bazılarını ise zamanını kendisinin de bilemeyeceği bir sürede eritir ve ancak o zaman ferahlardı. İçinde ağır bir yük gibi gezdireceğini adı gibi bildiği o sözü de elinde işkefelerle kilere girdiği zaman duymuştu.”

“Duymayacağı tahmin edilen bu sözle bir fırtına esti, dalı budağı kırıldı. Önündeki işkefe yığınına baktı. Bütün evlerde iftardan önce bunlardan alınacak, elle ıslatılarak yumuşacık yapılacak, yer sofrasında yemeğin yanına konacaktı. Herkes büyük bir şenlikle sofraya oturacak ve iştahla yiyecekti. Kendisi tek başına, ıslattığı bir işkefeyi ancak bitirecek ve sessizce kalkacaktı iftar sofrasından.”

“Hepsinin hayali, düğününde çeyizini sergilediği zaman görenleri hayran bırakmaktı. Şu iğne oyayı nasıl böyle ince örebilmiş? Masa örtüsünün örneğini kimseye göstermeden nasıl saklamış? İmrensinler. Kıskansınlar. Günlerce konuşsunlar.”

“Gözünde artık bir sandık dolusu çul çaputtu bütün bunlar. Renkleri solmuş çeyizine kahırla baktı. Hayatını çalmışlardı. Şimdi de huzuruna kastediyorlardı. Mürüvvet Hanım o an sedirin üzerine yayılan kumaşların, örtülerin üzerinde kaybolup giden bir ömür gördü. İçinde yankısını bulamayan sabrı, emeği, sevgisi gözlerine bir öfke ve aldatılmışlık olarak yansıdı. Önündeki yığılmış kumaşları kucağına alarak dışarı çıktı.”

Dört Mevsim’den Şiirler

yaşlı kaya

kaygılar kadar

yosunla kaplı

yaslı meşe

işte bir obanın tarihi

geldimlerle gittimlerle başlar

sen o obanın güzelisin

saçlarını geyikler tarar

uykularını tilkiler böler

bir bulut gibi gelir dururum göğünde

sen yağmur beklersin

bense rüzgâr

kavuşamayız hiçbir zaman

Arif Ay

Ervahı ezelde bezmi elestte

Mahşerden önce kurulan mahşerde

İlk konserinde insanlık korosunun

Aşk makamında “bela” güftesi

Bu arşa ulaşan ahdimizdi

Ervahı ezelde bezmi elestte

Bedenime can saçlarıma rüzgar

Sesin dalga dalga kulağıma değince

Anlam bulup kalbimde

Hatırladım o güzel sendin

Ervahı ezelde bezmi elestte

Mehmet Yıldız

Ruhumun dehlizlerine sıkışıyor hisler

Işıksız pencereler göğümde

Nefesim tükeniyor bu karanlıkta

Müebbetim fikrimin zindanlarında.

Bir bir çıkıyorum aklın merdivenlerini

Bir kalp çırpınıyor elimde

Yanık kokusu doluyor ciğerlerime

Lime lime bir suskunluk büyüyor

Hülyalar dize geliyor önümde.

Züleyha Kandemir

O zamanlar bir nehrin

Nasıl doğduğunu pek bilmiyorduk

Suların devamlı doğuya akışı bizi çok şaşırtmış

Köpükleri, kamışları ve eski ağaçları bir an gözden kaçırmıştık

Tabiatın ve göklerin

O eşsiz müziğine, bizde şarkılarla eşlik ediyorduk

Dağlar o zamanda dimdik karşımızdaydı; bir ara kırları dolaşmış

O taş yazıtlara ve kalıntılara aldırmadan, alüvyonların sürüklendiği bir kıyıya ulaşmıştık

Davut Güner

20. Yüzyılda Rubai

Rubai Dergisi, isminin hakkını vererek 4. sayısına ulaştı. Dergiyi okuyunca içinizde rubai okumak ve yazmak arzusu en hararetli şekliyle canlanıyor. Tacettin Şimşek’in 20. Yüzyılda Rubai yazısında Yahya Kemal’den başlayan bir halkanın izini sürüyoruz.

“Cumhuriyet Dönemi, rubainin diriliş çağıdır.* Rubaiyi dirilten Mesih nefesi ise Yahya Kemal’e aittir. Yahya Kemal, rubai nazım şeklini edebiyatın gündemine taşımakla yetinmemiş; dönemin kimi şairleri üzerinde öncü, yönlendirici, teşvik edici rol oynamıştır (Çetin, 2012, s.40). Şairin Rubaîler ve Hayyam Rubaîlerini Türkçe Söyleyiş adlı kitabında 54’ü Ömer Hayyam’dan, 1’i Urfî’den tercüme, 40’ı kendi kalem mahsulü olmak üzere toplam 95 rubai yer alır.”

“Yahya Kemal’in rubailerinden 7 tanesi (Bilmem kime yahut neye uyduk gittik, Bir merhaleden güneşle derya görünür, Çepçevre bahar içinde bir yer gördük, Dünyada ne ikbâl ne servet dileriz, Eslâf kapıldıkça güzelden güzele, Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir, Yokmuş o hayâl ettiğimiz âleme yol) Râkım Elkutlu (3), Münir Nurettin Selçuk (4), Fehmi Tokay (1) ve Fethi Karamahmudoğlu (1) tarafından sırasıyla rast, uşşak, yegâh / muhayyer, hüzzam, muhayyer, sûznak / beyatî, ısfahan makamlarında dokuz kez bestelenmiştir.”

“Türk rubai edebiyatında Yahya Kemal’i, en çok rubai yayımlayan şair sıfatıyla Ârif Nihat Asya izler. İki mısradan oluşan dokuz örnek sayılmazsa, Ârif Nihat’ın on şiir kitabına dağılmış 54’ü yarım mısralı toplam 1843 rubaisi vardır.”

Rubailerde Aşk

M. Sait Çalka, rubailerde en yoğun işlenen konu olan aşk üzerine yazdığı bir yazısı ile yer alıyor dergide.

“Daha çok mutasavvıfların dilinde, birçok tariflerle karşımıza çıkan aşk, temelde ilahî aşk ve beşerî aşk olmak üzere iki şekilde ifade edilmiştir. İlahî aşka genellikle hakikî aşk, beşerî aşka ise mecazi aşk denilmiştir. Burada kaçınılmaz olarak aşk, dolayısıyla da sevgili ikiye ayrılmaktadır. Mecazi olanın hakikî olanı anlamada köprü vazifesi göreceği, aşkın tarif edilemeyeceği, kalbe gelen manaların ancak işaret ile anlatılabileceği düşüncesi bu ayrımın temelini oluşturur.”

“Âşığın sahip olduğu ilahî aşk hâli, aslında herkesin katlanabileceği bir durum değildir. Ayıplanan ve herkesçe anlaşılamayan âşık, sıkıntı çektikçe aşka olan bağlılığı artar, Maşuktan gelecek her türlü eziyete göğüs gerer, sıkıntılara katlanır. Bir yönüyle âşık aşk mesleğinin âdeta bir kahramanıdır.”

“Sufi rubai şairlerine göre ehl-i kalbin aşkı, dünyada oluşmuş bir hâlet olmaktan öte ezel meclisinde yani Bezm-i elestte verilen söz ile meydana gelmiş bir hâlettir. Âşıklar için bu aşk hâleti, bir nevi kendi ihtiyarları dışında gerçekleşmiştir.”

Rubai’den Şiirler

Bir damla dedim, sen bana derya verdin

Her ânıma renk, ömrüme mana verdin

Yıllarca o tek mutluluğun girmediği

Dünyamı yıkıp bir yeni dünya verdin.

Ümit Yaşar Oğuzcan

Yelkenler açık, beklediğim rüzgâr yok;

Bağ bahçe yolum, el yetişir dallar yok.

Bir gün de bakarsın yel eser, dal eğilir;

“Çok geç!” diyecek kadar zamanım var yok.

Cemal Yeşil

Ben poççiğim abi şimdi

sen barbaşısın

Annem de diyor ki

bence çakmak taşısın

Yalnız gidemem değil mi

ben çok küçüğüm

Gelsin de

benim çantamı filler taşısın

Tacettin Şimşek

Pul pul dökülür sırrı derin aynaların

Çağlar boyu tek ahdi hüzün aynaların

Sessiz ve zamansızca göçüp hep gidiyor

Sathındaki yüzler kararan aynaların

Ahmet Ziya Kahraman

Şehir, Şiir ve Mimaride Camiler

Şehir ve Kültür Dergisi 84. sayısı ile karşımızda. Uçsuz bucaksız bir yolculuk gibi oluyor artık dergiyi okumak. Anadolu’dan başlayıp dünyanın bir uzak noktasına gitmek soluk soluğa. Şehir ve Kültür dergisi her sayısı ile bu güzelliği okurlarına sunuyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Kurtoğlu’nun yazısından olacak. Şehir, şiir ve mimaride camiler konusunu işlemiş yazışında Kurtoğlu. Ele aldığı her konuyu derinlemesine işler Kurtoğlu, bütün parçaları tamamlar, okuyucu konuya dair bütün soru işaretlerinin cevabını yazıda bulur. Bu yazıda da camilerin manevi iklimine giriyoruz şiirler eşliğinde.

“Dünyanın kalbi Kâbe, İslam’ın kalbi camidir. Kâbe’yi kıble olarak tayin eden Efendimizin değil de onu inşa edenin İbrahim Peygamber olması oldukça anlamlıdır. Zira İbrahim bütün peygamberlerin atasıdır. Dolayısıyla üç ilahî dinin üzerinde ittifak ettiği bir peygamberin inşa ettiği bu mekân, tıpkı Kudüs gibi üç dinin yüzünü dönmesi, kabul etmesi gereken bir mekândır. İbrahim’in mirası üzerine kurulmuş Muhammedî bir mesajdır. Bugün Yahudi ve Hıristiyanlar kutsal olarak görmeseler de İbrahim’i kabul eden herkesin bir anlamda kutsalıdır. İslam’ın son din olarak gelmesi ve Kâbe’yi Allah’ın evi olarak bütün insanlara mabet olarak işaret etmesi anlamlıdır. Kâbe, inanmasalar da Yahudi ve Hiristiyanların da mabedidir. Bu yönüyle evrenseldir. Evrensel mabet olduğu için de o dünyanın kalbidir. Yine Hacer’ül Esved, Âdem peygamber ile cennetten dünyaya taşınmış bir taştır. Âdem’in bütün insanlığın atası olduğu kabul edilirse, onun cennetten getirdiği bu taşa da bütün insanların saygı duyması gerekmez mi?”

“Cami İslam şehirlerinin çekirdeğidir. Şehir bu çekirdeğin etrafında göverir; büyür ve gelişir. Bir buğday tanesinden bir başak, bir başaktan yüzlerce başak çıkar. Her başın içinde o ilk buğday tanesinin özü/ruhu saklıdır. Cami de şehrin çekirdeği olarak nirengi noktasıdır, onun etrafında kümelenen evler, evlerin oluşturduğu sokaklar, sokakların açıldığı meydanlar ve meydanlara bağlanan mahalleler işte o çekirdeğin özünü/ruhunu taşırlar. Camiler şehir halkının toplandığı sosyal mekânlardır. İslam’da ibadet hayatın içinde yapılan bir eylemdir. Bütün yeryüzünün Müslümanlara mabet kılındığı İslam anlayışına göre evler, meydanlar, şehirler de bir ibadethanedir.”

“Milli şairimiz Âkif, Safahat kitabında camiden seslenir. Camiden seslenen efsunlu şiirlerinden dolayı D. Mehmet Doğan, onu “Camideki Şair” diye tanımlamıştır. Diyebiliriz ki, Türk edebiyatında camiyi şiirine sokmuş, caminin içinden seslenmiş ikinci bir şair yoktur. Yahya Kemal gibi büyük şairler dahi onun bu seslenişinden etkilenip, ancak ondan sonra “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini yazmıştır. Aynı şekilde Tanpınar da “Bursa’da Zaman” şiirinde camiyi şiirine sokmuş, şadırvan, su sesleri ve hayaller içinde ilahî bir uykuya dalmıştır. O da caminin dışında, mimari ve estetiğinde takılıp kalmıştır. Âkif ise;

“Bu bir mabed değil, Mabûda yükselmiş ibâdettir;

Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.
Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:
Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.”

 

diye anlatır Fatih Camii’ni. “Bu bir mabet değil” diyerek onun fiziğin ötesindeki metafiziğini işaret etmiş, ardından “Mabuda yükseliş” olarak tanımlamıştır.

Sarı Saçlı, Mavi Gözlü, Lavanta Kokulu Prensesimiz

“Sarı Saçlı, Mavi Gözlü, Lavanta Kokulu Prensesimiz” ifadelerinin karşısIna neler yazılır neler. Akla gelecek tüm güzellikleri eğer bu cümleyi Fahri Tuna kurmuşsa bir anda ters yüz olabilir tüm hayaller.

Tekirdağ için kullanıyor bu sıfatları Tuna. Gel de Tekirdağ’a gitme diyoruz içimizden. Öylesine içten ve davetkâr bir yazı bu.

“Köfte Tekirdağ’dır; Tekirdağ da köfte. Sonra mavidir Tekirdağ. Mavi, masmavi. Parlament mavi. Gün batımında enfes mavi. İpsala, Keşan, Malkara’dan geçip İstanbul’a doğru yol alırken, Tekirdağ görünmüşse eğer ve güneş de yeni batmışsa harikulade bir mavi sarıp sarmalamıştır gözleriniz kadar gönüllerinizi de; pırıl pırıl, ışıl ışıl, göz göz. Plajları da mavi bayraklıdır bu arada. Öyle temiz, öyle güvenilir, öyle güzel. Gönlünüz rahat olsun.”

“Bilirsiniz; şehirler binalar kadar, camiler kadar, tarihî eserler kadar, dostlarımdır biraz da benim için. Tekirdağ deyince nefis bir yaz ikindisinde, Şarköy’de yazlığının bahçesinde, leziz kavunlar karpuzlar eşliğinde muhabbet sofrasında şair Faik Baysal’dan dinlediğimiz tadına doyulmaz edebiyat hatıralarıdır ilkin. Sonra yıllar yıllar önce, - 2004 veya 2005 olmalı,- o radyodan anlatmak, ben de yorumlamak üzere, spiker Oktay Sarı ve arkadaşlarıyla Çanakkale Dardanel - Sakarya spor maçına giderken, harikulade Tekirdağ köftesiyle iftar açışımızdır. (Oktay gibi ömrü ‘az pilav üstü az kuru’ yemekle geçmiş birinin iftar iştahını unutamam. Anladın sen onu Oktay.)”

Yitik Coğrafyanın Şehirleri: Habeşistan

Hüseyin Yürük ile yolculuk devam ediyor. Habeşistan’dayız. Birçok cümleyi içimiz burkularak okuyoruz. Elimizden kayıp giden bir yıldız gibi…

“Habeşistan’ın en önemli liman şehri olan Masavva adası 1500 m. uzunluğunda rıhtım görevi yapan ve üzerinden kara ve demir yolları geçen bir mendirekle karaya bağlanmıştır. Başşehir Asmara’ya kara, demir ve hava yollarıyla bağlıdır. Milâttan önce III. Bin yıldan itibaren Mısır’dan Kızıldeniz’e giden gemilerin Masavva‘ adasına uğradığı ve bazı tâcir ve seyyâhların bölgeyi ziyaret ettiği bilinmektedir. İslâmiyet’in başlarında Masavva‘ın bir sürgün yeri olduğu anlaşılmakta ve meselâ içki müptelâsı şair Ebû Mihcen es-Sekafî’nin Hz. Ömer tarafından bu adaya sürgünle cezalandırıldığı nakledilmektedir. Mes‘ûdî, son Emevî halifesi II. Mervân’ın öldürülmesinden sonra oğlu Abdullah’ın Cidde’ye kaçtığını ve oradan Bâdi‘e ulaştığını kaydeder. 750 yılında Bece kabilelerinin eline geçen Masavva, X. yüzyılda Kızıldeniz sahilleriyle birlikte Habeşistan’a bağlıydı ve zengin maden yataklarıyla, büyük önem taşıyan limanıyla altın ticaretinde aktif rol oynamaktaydı.”

“Afrika'daki Batılı devletlerin sömürgecilik faaliyetleri ve taksim politikaları konusunda Osmanlı diplomatlarından, İkinci Kâtib Mehmet Muhsin Efendi, padişahın talimatıyla bölgede çalışma yapmış ve bu çalışmalarını "Afrika Delili” adlı kitapta yayımlamıştır. 29 Mayıs 1910 tarihinde Sırri isimli Mabeyn Kâtibi tarafından kaleme alınan raporda, ayrıca bir de Afrika haritası çizilmiş ve padişaha takdim edilmiştir. Afrika'nın taksimi için çeşitli devletler tarafından imzalanan antlaşmaların bir değerIendirmesi yine zamanın devlet adamlarından Şakir Paşa tarafından yapılmış ve II. Abdülhamit'e arz edilmiştir.”

“Genel Müslüman heyet selamdan sonra saygıyla ayakta durup, Şevkedmeab Efendimiz Hazretleri’nin, ömür ve sağlıklarının devamı, şan ve şevketlerinin artması için dua ettiler. Dersaadet’in ahvalinden, nüfusundan, camii ve mübarek mekânlarından, nereye gideceğimden, öteden, beriden sohbet ve muhabbet ettiler.”

Nevzat Yalçıntaş’a Dair

Erbay Kücet, Nevzat Yalçıntaş’ı anlatıyor yazısında rahmet dilekleriyle ve anılar eşliğinde.

“Randevularında kolundaki saatini çıkarıp masanın üzerine koyarken ziyaretçiye vaktin ne kadar önemli olduğunu hissettiren Nevzat Hoca’m, not almamız için verdiği kaleminin kapağını kendisinde saklar ve ‘Bakınız kapağıyla verirseniz bilmeden, istemeden veya unutarak kalemi cebine rahatlıkla koyabilir, siz de kalemsiz kalırsınız’ sözlerini küpe yaptım.”

Nevzat Yalçıntaş’la ilgili düşüncelerini bir toplantıda anlatan öğrencisi Numan Kurtulmuş, "Aydın ve entelektüel olmanın esas itibarıyla aslında mutlak suretle Batıcı olmak, modern olmanın da mutlak manada Batı taklitçisi olmak olarak değerlendirildiği bir dönemde Nevzat Yalçıntaş, modern olmayı hem iyi bir şekilde anlamış, hem de aydın olmanın, entelektüel olmanın Batı taklitçisi olmak olmadığını, tam tersine bu milletin kendi ruh köküyle, millî değerleriyle, bu milletin kültürüyle, sanatıyla, edebiyatıyla, var oluş nedenleriyle ilgili olduğunu ortaya koymuş, hayatında da bunu ispat etmiş birisidir" diyor.

Türk Tarih Müzesi Ve Parkı

Ankara’da Türk Tarih Müzesi ve Parkı, tarihin canlı bir yüzü olarak ziyaretçilerini bekleyen güzide bir mekân. Derginin kapağı da buradan bir görsele ait. Salih Doğan’ın rehberliğinde geziyoruz müzeyi ve parkı.

“Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinin atölyelerinde yetişmiş yerli ve yabancı sanatçıların Etimesgut Belediyesi Heykel ve Seramik Atölyesi’nde birlikte yürüttükleri hummalı bir çalışma neticesinde müzede yer alan sanat eserleri üretilmiştir. Bu bağlamda Türk Tarih Müzesi ve Parkı’nda envanter sanat eseri olarak 89 tekil, 116 kompozisyonda olmak üzere 205 heykel, 7 kompozisyon, 4 dev panoramik resim ve 8 Türk yazıtı bulunmaktadır. Türk Tarih Müzesi ve Parkı’nda İskit/Saka döneminden başlayarak, Göktürk kağan ve hatunlarını, 16 Türk devletinin kurucularını, Selçuklu sultanlarını, Osmanlı padişahlarını, Kurtuluş Savaşı komutanlarını, büyük Türk düşünürlerini, Türk Cumhuriyetleri kurucularını ve fikir adamlarını, Cumhuriyet dönemi bilim insanı, şair, yazar ve sanatçılarını temsil eden heykeller bulunmaktadır.”

“Türk Tarihi içinde yolculuğumuza devam ederken karşılaştığımız bölümde; Türkiye’de ilk kez Göktürk dönemine ait Kül Tigin, Tonyukuk ve Uygur dönemine ait Moyun Çor, Terkin ve Dolodoy anıtlarının replikaları ile tüm Türk tarihinin yansıtıldığı Türk Tarih Cetveli, Türk dilinin 5 bin yıllık gelişimini anlatan Türk Dili Panosu sergileniyor. Müze, şanlı Türk tarihi ve Türk dilinin ne kadar büyük ve güçlü bir dil olduğunu tüm yaş gruplarından ziyaretçilerine aktarmak üzere, tarihî bir misyon üstlenmiştir…Tüm bunlara ek olarak; Türk havacılık, denizcilik, mimarlık ve bilim tarihi gibi konuların işlendiği dev panolar ile Ankara tarihi köşesi, aslına uygun olarak tasarlanmış göçebe mirası tündükten kanatlara, kullanılan Türk motifli dokumalardan kökboyalı süslemelere kadar keçeden yapılan Kırgızların “Bozüy” Kazakların “Kıyız” dediği Türk Otağı yapılmış. Oluşturulan mekân içerisinde oturup biraz dinlendik.”

Vav’ın Düşündürdükleri

Vav harfinin derinlikli anlamları ihtiva ettiği malum. Kabul gören estetik bir yanı da var. H. Ömer Özden, vav harfinin eşliğinde bir tefekkür denemesi sunuyor bize.

“Vav harfi merkezli hat yapan sanatçılar var. Kimi ‘vav’ın secdedeki insan halini düşünerek çiziyor harfini, kimi anne karnındaki bebeğin duruşunu aksettirmek istiyor çizdiği ‘vav’ına, kimi de doğrumk üzere olan gebe kadının halini tahayyül ederek dolduruyor ‘vav’ın karnını. Kimi ‘vav’ sanatçısı iç içe ‘vav’lar yapıp bu harfteki doğurganlık özelliğini mübalağalı olarak aktarmak istiyor. Bazı ‘vav’lar hüznü, üzüntüyü, bazısı şaşkınlığı, sevinci yansıtıyor. Hayranlık belirten, hırçınlık gösteren, munis bir kediyi hatırlatan, gamlı bir insanı ifade eden, ‘vav’lar da var.”

“Hat sanatkârları, geçmişten bugüne bu işten anlayanların da anlamayanların da hayranlıkla seyrettiği şaheserler aktarmışlar. Elbette günümüzde de hat sanatı icra eden sanatçılarımız var. Hatta üniversitelerin Güzel Sanatlar fakültelerinde bu işin öğretildiği bölümler var. Gönlümüz istiyor ki bugün de eskiden olduğu gibi önemli sanatçılar yetişsin ve geleceğe önemli eserler bıraksın. Günümüzde hat sanatı, sadece hattatların ilgilendikleri bir konu değil. Bu işin ekonomik bir boyutu da var. Takı tasarımı yapanların en fazla üzerinde çalıştıkları tasarımların başında ‘vav’ harfi gelmektedir. Gerek internet ortamında, gerekse kuyumcu veya takı satan mağazalarda o kadar çok ve değişik ‘vav’ tasarımıyla karşılaşıyorsunuz ki en sonunda bir ‘Waaavvv’ demekten kendinizi alamıyorsunuz.”

Şehirlere Tanıklığım Ve İlk Görsel Hafıza

Seyahat etmenin en güzel yanlarından biridir görsel hafıza zenginliği. İnsanın içi renkten renge girer, huzur gelir en görkemli hali ile yanınıza kurulur. Mehmet Mazak, gezip gördüğü yerleri özgün üslubuyla anlatır her zaman. Farklı bir yönünü yakalar şehirlerin. Bunun altında yatan asıl gerçek görsel hafızadır. Yazısında bundan bahsediyor Mazak.

“İstanbul deyince aklıma,
Koca Sinan gelir.
On parmağı on ulu çınar gibi.
Her yandan yükselir”

diyerek İstanbul’un görsel hafızamda minareler şehri olduğunu sanki benim adıma belirtir. İstanbul kurşun kubbeler şehridir. İstanbul Yeditepe’sine serpilmiş selvi boylu kız gibi Süleymaniye, Sultanahmet, Yavuz Selim, Fatih, Şehzade, Beyazıt camileri kubbe ve minareleriyle dünyada değil eşi, benzeri dahi olmayan bir sanat eseri olarak görsel hafızamızda yer eder. İstanbul, Galata ve Kız Kulesi, Sultanahmet Meydanı, türbeleri, çeşmeleri ve sebilleri ile görsel bir şölen sunar ziyaretçilerine.

“Mersin, denize açılan sokakların şehridir. Limon çiçeği kokan narenciye bahçeleri, mavi ile yeşilin gökkuşağı fotoğrafı verdiği, Toroslar’daki son göçer Yörüklerin kervanını yakalayabileceğiniz, bakir koyların ve denizlerin şehridir… Saraybosna denince hafızamda Başçarşı Sebili fotoğrafı canlanır hemencecik. Gazi Hüsrev Bey Camii ile Başçarşı Sebili koreografisi izleyenlere anıtsal bir kare sunar her zaman. Saraybosna'daki Başçarşı sokakları tarihî dokusuyla adeta Osmanlı ruhunu bugüne taşır. Mardin, taşın sanata dönüştüğü, güneşin bütün renklerinin evlerin üzerinde yansıdığı, kültür mirası kabul edilmiş, koruma altına alınmış tarihî yapıları ile farklı dinî inanışları, sanatsal değeri olan camileri, türbeleri, kiliseleri, manastırı ve benzeri dinî eserleri bağrında taşıyan şehirdir. Mardin, Mezopotamya Ovası’nı ayaklarının altına atlas gibi sermiş ve hafızanıza her daim poz veren bir şehirdir.”

Gökte Yapılıp Yere İndirilen Şehir

Ahmet Köseoğlu, Kudüs’ü anlatıyor yazısında. Özlemle, hüzünle ve umutla…

“Hüzünlü Şehir, Tanrı Şehri, Allah’ın Şehri, Övülmüş Şehir, Barışın Şehri, Adaletin Yurdu, Mukaddes Şehir, Eyalet-i Mümtaze, İnananların Şehri, Doğruluk Şehri, Beytü’l Mukaddes, Şehirlerin Çiçeği, Namaz Şehri, Dua Şehri, İnsanlığın Şehri, Nebiler Şehri, Hüzünler Şehri, Dinlerin İncisi, Şeriatlar Feneri, İffet Şehri, Bereket Şehri, Şehirlerin Melikesi, Kutsal Şehir, Karalara Bürünen Şehir… Duyabildiğim, görebildiğim, okuyabildiğim isimler bunlar; lâkin mahzun, mazlum, garip Filistinli mücahitlerin her birinin gönlünde nice sıfatları vardır Kudüs’ün kim bilir.”

“Çocukluğumun Kudüs’ü, Miraç mucizesinin gerçekleştiğini hep dinlediğim o kutlu beldeyi görmenin heyecanıyla kalp atışlarımın hızlandığını fark edebiliyordum. O kutlu günde, Allah(cc) kudretinin işaretlerini, ayetlerini göstermek için kulu Muhammed’i Mescid-i Haram’dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa’ya ‘gece yolculuğu’ yaptırmış ve Resül’ü orada İbrahim, Musa, İsa peygamberlerin de bulunduğu nebiler topluluğuna namaz kıldırmış ve devamında arş-ı âlâya yükseltmiş. Peygamberlerin, nebilerin, havarilerin, Allah dostlarının izleri, nefesleri, sözleri bu Tanrı şehrinin sokaklarında, sararmış taşlarında, mabetlerinde hissedilmekteydi.”

Genç Yürekler: Sayı 6

Genç Yürekler Dergisi yaz’ı 6. sayısı ile karşıladı. Zengin bir içerik var karşımızda. Millî-manevî hissiyatları güçlü bir dergi Genç Yürekler. Adının hakkını veriyor çünkü yazar kadrosunun büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Muhterem Şahin’in Başyazı’sından;

“Söz ve dil, insanoğlunun yaratılışındaki en tabi özelliği, en kıymetli varlığıdır. Biyolojik, fizyolojik ve ruhi dünyası için Yaratıcı tarafından bahşedilmiş en değerli armağandır. İletişimin, diyaloğun, anlaşmanın ve sosyal bir varlık olmanın ilk köşe taşıdır.

Yazı; söz ve dilden sonra, insanoğlunun idrak ve hikmet imbiğinden süzerek elde ettiği muhteşem bir kazanımdır. Kadim medeniyetin ilk basamaklarından, aydınlanmanın ilk ayak seslerindendir. Yeryüzündeki değişimin, gelişmenin ve ilerlemenin ilk işaret fişeklerindendir.”

“Yazmak, çağına damga vurmaktır. Yazmak, içimizden yeni bir insan çıkarmaktır. Yazmak, toprağa durmadan tohum atmaktır. Yazmak, geçmişten geleceğe gönül köprüsü kurmaktır. Yazmak, karanlık bir geceye yeni yıldızlar saçmaktır. Yazmak; ışıksız, havasız, susuz kuytu köşelere binlerce ateş böceği bırakmaktır. Uçan kuşa, salınan ağaca, kuruyan toprağa, sararan yaprağa rahmet bulutlarını çağırmaktır. Ruhumuzda çiçeklenen güzellikleri gökyüzüne serpiştirmek, rayihasını salmaktır âleme. Ezelden ebede giden yolculukta kutlu sevdalara azık hazırlamaktır. Yazmak, söz bahçesinden taze güller dermek, koklamaktır.”

Hayatın Divan Şiirine Yansıyan Yüzü

Hayat ve divan şiiri çok da yan yana gelen iki kavram değil. Şu bir gerçek ki divan şiirinin kendine has bir dünyası vardı. Şairler bu dünyadan sesleniyordu hayata. İmran Azaklı Tekeli Hayatın Divan Şiirine Yansıyan Yüzü’nü yazmış örnek şiirler eşliğinde. Birçok iddiaya da cevap var yazıda.

“Divan şiirinde genellikle idealize bir sevgiliyle karşılaşırız: Boyu servi; beli kıl; ağzı gonca, nokta, yok; kirpikleri ok; kaşları yay; saçı siyah, zülüflerin içinde âşığın gönlü saklı, sümbül, misk-ü amber kokulu… Aynı zamanda sevgili bir padişah gibidir; âşıkları onun gedaları/dilencileri, kullarıdır; ister öldürür, ister diriltir. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihinde “saray istiaresi” diye adlandırdığı kavramla Divan şiirinin dünyasını böyle açıklar.”

“Divan şiiri elbette kuralları olan bir şiir geleneğidir. Divan şairleri bu kesin kuralların dünyasında daha önce kimsenin söyleyemediği biçimde söylemeye çalışan, bir yandan da geleneğin dünyasına ters düşmemeye çalışan kişilerdir. 5 Divan edebiyatının en çok eleştirilen tarafı hayattan kopuk oluşu; gerçekten uzak olması; konularını köyden, fakir sınıfın yaşantısından alamayışı; şiirlerde geçen âşıkların da sevgililerin de gerçek hayatla hiçbir bağlantısının kurulamayışıdır.”

“Cumhuriyet döneminin edebiyat eleştirmenlerinin çoğu Divan şiirinin donmuş bir tabiatı, stilize çiçekleri, klişe sevgilileri anlattığını dillerine dolayıp söyler dururlar. Toplumcu anlayışla ürün veren edebi dönemler hariç hiçbir edebiyat döneminin toplumun tüm yaşantısını edebiyat eserlerine aksettirmek gibi bir görevi yoktur. Hiçbir edebi anlayıştan böyle bir görev beklenmezken devrini çoktan tamamladığı halde Divan şiiri, hayattan kopuk olduğu iddiasıyla siyasi bir suçlamayla karşı karşıya bırakılmıştır. Nedim’in şiirlerine bakılınca görülmektedir ki,

Nedim yaşadığı hayatı, XVIII. yüzyılın kanlı canlı insanlarını, gezinti yerlerini, yaşama tarzını, halkın konuştuğu Türkçeyi ressamın fırçasından tuvale yansıtır gibi başarıyla şiirinde resmetmiştir. Nedim’in güzelleri ve güzellik anlayışı, Divan şiiri ile ilgili ön yargılı, suçlayıcı, kalıplaşmış ifadelere uymamaktadır.”

Özüm Atasözüm

Bizim en büyük zenginliklerimizdendir atasözlerimiz. Hayata dokunan ruha hoşnutluk katan, sözü derinleştiren bir etkisi vardır bu sözlerin. Yağmur Filiz Şahin, Özüm Atasözüm diyerek bizlere bir söz ziyafeti sunuyor yazısında.

“Atasözleri, toplumların en değerli kültürel parçalarıdır. Dedelerimizin, ninelerimizin tecrübeleri sonucunda örneklendirici sözleri, yaşamımıza yön verir. Ne de olsa “Akıl akıldan üstündür.” Böylelikle en değerli kültür parçası nesilden nesile aktarılan bir mirastır, bir hazinedir. Yaşam tarzı haline getirilmiş değerler fark etmeden dilimize pelesenk olmuştur.”

“Toplumların norm öğretisine en yardımcı olan bu sözler o toplumda nasıl yaşandığına dair izler bırakır. Her toplumun yaşamı, kültürü, değeri, dini farklı olduğu için çok farklı atasözleriyle karşılaşabiliyoruz. Ne de olsa “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.” Ancak genel itibariyle atasözleri büyüklerin tecrübelerinden kaynaklı olduğu ve insanî değerler taşıdığı için evrensellik taşıyabilir diyebiliriz.”

Teknoloji Karşısında Kitaplar

Kitapların verdiği büyük bir savaşa şahitlik ediyoruz. Durum zor. Mücadele devam ediyor. Fulya Aras - Tuğba Güvenç bu mücadeleyi anlatıyorlar yazılarında.

“Eski sobalı evlerimizde, kestane kokusunun odalarımızı huzurla doldurduğu hoş sohbetlerimiz vardı. Sobalarımızın başında, ellerimizden düşürmediğimiz bizi şehir şehir, diyar diyar gezdiren, ismine “kitap” dediğimiz küçük dünyalarımız vardı. O küçük dünyaların sevinçlerini, üzüntülerini, tartışmalarını bin bir duygularını, o sobanın başında beraber paylaştığımız sıcak anlarımız vardı.

Peki şimdi o anlarımız nerede? Hepsi tozlu raflarımızda yerini mi aldı? Şimdi elimizde küçük dünyalarımız yerine bizi köleleştirmiş o küçük kutular mı var? Ne kadar kötü oldu? Sıcacık sohbetlerimiz kalmadı, bir şeyleri paylaştığımızı unuttuk. Teknoloji geldiğinden beri o renkli kutular bizi kilitledi, resmen o renkli kutuların içine hapsetti. Birbirimizi renkten göremez olduk. Dünyanın gerçek renkleri bile birdenbire tozpembe olmaya başladı.”

“Kitaplar kültür seviyemizi arttırmanın ve bilgi sahibi olmamızın en etkili aracıdır. Kitap okumak düşünce yapısını besler ve güçlendirir. Hangi yöne gideceğini bilmeyen bir insana bir pusula gibi kılavuzluk yapar.”

İpek Yolunun İzinde, Bir Osmanlı Köyü: Göynük

Esma Erdoğan Ayçiçek rehberliğinde bir geziye çıkıyoruz.

“Göynük, Bolu’ya bağlı bir şirin ilçe. Bolu merkezine 100 km uzaklıkta enfes, bir yeşil doğanın kucağında, derin vadi içine konumlanmış eski bir Osmanlı köyü. Vadinin yapısına göre, aşağıdan yukarıya doğru muntazam bir şekilde sıralanmış, adeta inci bir gerdanlığı andıran bembeyaz evleri, samimi, sıcak, tarihi Osmanlı sokaklarına açılan ahşap kapıları ve pencereleriyle bir film platosunu andırıyor. Konumlandığı vadinin içinde, modern şehir hayatından çok uzakta, sanki Kaf Dağı’nın ardındaki bir masal ülkesi gibi. Halinden memnun, sakin, sıcakkanlı, güler yüzlü, kendisiyle barışık bir dosta benzeyen bu belde, büyük şehirlerden gelen misafirlerini sevgiyle karşılayıp huzurla uğurluyor. Ve bu yönüyle Cittaslow yani “yavaş şehir” unvanı almış.”

“Göynük’ün en özel konaklarından bir diğeri de 700 yıllık Müderrisler Konağı’dır. Günümüzde otel olarak kullanılan konak, heybetiyle büyüler. Müze vasfı taşımasa da konağın içinde yine buralara ait giysi, kap kacak, sanat ürünleri sergilenir. Göynük’ün en önemli el sanatları olan ahşap oymacılığı ve kadın giysileri içinde yer alan “tokalı örtme” sanatının en güzel örneklerini bu konaklarda görebiliriz. Müderrisler Konağı’nı asıl özel kılan bilgi ise; konağı yine Orhan Gazi’nin oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın yaptırmış olmasıdır. Hatta otel sahibinin verdiği bilgiye göre Orhan Bey burayı ziyaretlerinde bu konakta konaklamıştır. Yine otel sahibinin verdiği diğer bilgiye göre Akşemseddin Hazretleri burada dersler vermiştir. Böyle bir tarihe ve manevi havaya sahip bir konakta sabahlamak, bir insanın ömründe yaşayabileceği en bahtiyar anılardan birisidir.”En zirveye, Zafer Kulesi’nin yanına vardığımızda ise 360 derece muhteşem Göynük manzarası ile büyülenmemek mümkün değildir. Derin vadinin içinde, sırtını birbirine yaslamış, birbirinin gününü, güneşini engellemeyen, birbirine yaşam hakkı tanıyan kırmızı çatılı, beyaz badanalı Göynük evleri buradan öyle küçük görünür ki usta bir sanatçının elinden çıkmış minyatür tablosu gibidir. Bu sevimli Göynük evleri zamanın devingenliği içinde sabahın ilk ışıklarında yanakları al al olmuş bir tazeyi; günbatımında, gözlerini kısarak güneşe bakan bir bilgeyi andırır.”

Genç Yürekler’den Şiirler

Büyütürken dolunayı Nurdağları

Büyütürken sızıları Akdeniz

Yüreğinde güneşi ağırlar çocuk

Yıldızları indirir gönlüne

Sabah için kuşlukta

Yanı başına gelince ay

Parlar yaprağı ağaçların

Şavkında kalır gözleri

Diline dökülür kelimeler

Zaman nehrine karışır söz

Kalmaz ev önlerinde

Kalmaz nine yaşlılar

Ahmet Doğru

Zalim postalları altındakilere inat

Lal kesilmiş sanki şu koskocaman kainat

Can çekişiyor, bilmem yaşar mı ki insanlık

Şöylece durup düşünmeli insan bir anlık

Şehirlere bombalar yağar, çocuklar öksüz

Dalları budanmış, kalmış şu çınarlar köksüz

Yaslıdır sinesine hançer saplanmış şu dağlar

Viran bağlarda Türkistanlı çocuklar ağlar

Murat Aybirdi

Adı çıkmış karaya bin asırdır

Aldırma, karası kalsın bana

Sen bağır bağır çocuk bağır

Ne al ne yeşil ne de mor

Sevda mavi mavi mavi

Ben seni hep mavi mavi masmavi

Sarı güller, kızıl gelincikler

Ben seni ne mor sümbül ne peygamber çiçeği

Ne de kırk renk manolya

Sen bana çelikten bir inatla

Hercai menekşe hercai menekşe

Ben seni hep papatya papatya papatyam

Hayrullah Kaplan

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 2 hafta Önce

Teşekkürler kardeşim..selamlar muhabbetler olsun..

banner26