Temmuz 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Rasim Özdenören’e Rahmetle

Bir güzel adam daha ayrıldı aramızdan. "Gül Yetiştiren Adam" olarak anacağız onu her zaman. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeleri’ni başucumuzdan ayırmayacağız. Ve hep rahmetle anacağız Rasim Özdenören ustamızı. Mekânı cennet olsun.

Muhit’te 15 Temmuz Vurgusu

“Unutursan, yine vurulursun.” sözünü çok önemserim. Tarihin sayfalarını hafızamıza kazıyarak yaşamasını öğrenelim ki bir daha aynı hatalara düşmeyelim. 15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden altı yıl geçti. İçinde zerre yumuşama olanlara hemen yüzlerce şehit fotoğrafını hatırlatmak gerek. Muhit dergisi Temmuz sayısına 15 Temmuz vurgulu bir kapak ile çıktı. İçimizi ferahlatan bayrağımızın duruşu çok yakışmış kapağa.

Haşim Şahin, “Haşhaşiler kimlerdi?” yazısı ile tarihten günümüze içimizi oymaya çalışan hainleri anlatmış. Dün haşhaşiler neyse bugün de Fetö o. Bunu sık sık tekrarlamakta fayda var.

“Haşhaşiler, Selçuklular Devri’nde kurulan Şiî Nizârî / İsmâilî Devleti’nin fedailerini ifade etmek için kullanılan bir terimdi. Hasan Sabbah, farklı bir mücadele yöntemi geliştirmiş, yetiştirdiği dâîler sayesinde yüzyıllarca etkisi hissedilecek bir korku imparatorluğu kurmuştu. Hasan Sabbah, Şia’nın kollarından İsmâilîyye’ye mensup bir Batınî dâîsiydi. İsmâilîyye, Şia’nın silahlı mücadeleyi öne çıkaran kollarından birisiydi. Teşkilatçı ve dindar kimliğiyle tanınan Hasan Sabbah, pek çok taraftar toplayıp şehirler ele geçirmiş ve nihayetinde Alamut merkezli bir devlet kurmuştu.”

“Kısaca toparlamak gerekirse Hasan Sabbah’ın yetiştirdiği İsmâilî dâîleri ile FETÖ / PDY örgütü mensuplarının bazı yönlerden birbirlerine benzediklerini söylemek mümkündür. Nitekim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında FETÖ mensuplarını Haşhaşi olarak nitelendirmesi bu benzerliğe yaptığı bir vurgudan kaynaklanmaktadır. Dâîlerin hedef seçtikleri sahalara nüfuz etmeleri, gizlilik prensibi, bir tür piramidi anımsatan yapıları, takiye yöntemini benimsemeleri, adam yetiştirme teknikleri, tepedeki kişinin kutsallaştırılması, sözünün nass kabul edilmesi, aradaki bağlantıların yetkilendirilen kişilerce sağlanması, propaganda yöntemini benimsemeleri, yoksul insanları alıp kendi düşünceleri ekseninde yetiştirip birer fanatik örgüt elemanı hâline getirmeleri bu iki yapının benzer yönleri olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte FETÖ, Mehdici olduğu kadar Mesihçi bir yapıya da sahip görünmektedir.”

Allah’ın Gülleri

Zeki Bulduk, Mevlana İdris’i anlatıyor yazısında. İçli, insanın içine dokunan, dostane ve muhabbet ikliminden derilmiş cümlelerle anlatıyor Bulduk Mevlana İdris’i. Tam da şairin vedası gibi. İçimizde sonsuz bir boşluk.

“Mevlâna İdris’in ölümü de yaşamı gibi oldu. Çok sesli ama asla bağırmayan, zengin ama asla kibirlenmeyen, dertli ama asla dert vermeyen, güneşli ama asla yakmayan, olgunlaştıran. Kitapları kadar temiz bir ölüm. Kitapları kadar, şiirleri kadar, bakışı ve sohbeti kadar bitmesi asla istenilmeyen bir yaşam usulca toprağa doğru aktı. Hayır! Toprağa değil, “parçan değil miyiz?” diye sorduğu Rabbine doğru, serin bir pınar gibi aktı.”

“Kirlenmenin, kinlenmenin ve hatta semirmenin alıp başını gittiği bir zamanda aramızdan ayrıldı o. Belki de Allah, bazı ruhların şahit olmasını istemiyordu bunca kirliliğe. Her ruhun bir istiap hacmi vardı. “Siyaset günleri gelip çatmadan / Açılın kapılar Şah’a gidelim.” demişti Pîr Sultan. Son yıllarda Müslümanların iktidarla olan sınavı hakkında endişeliydi. Endişeliyiz. Endişeli olmalıyız. Sultan Süleyman’a kalmayan dünyada güç de itibar da geçici. Bunu bize tabiat, ayetler, ölümler âdeta bas bas bağırıyor. Tüm kirliliklerden elini yıkayıp geri çekilenler beri gelsin, diyeceğim ama onlar da bu âlemden çekiliyorlar Mevlâna İdris gibi.”

Erdem Bayazıt’a Dair

5 Temmuz Erdem Bayazıt’ın ölüm yıldönümü. Şairi rahmetle ve özlemle anıyoruz. Mustafa Özçelik, Bayazıt üzerine yazmış Muhit’te.

“Üç kitapla Türk şiirinde kendine özgü bir yer edinmek kolay bir şey olmasa gerekir. Erdem Bayazıt bunu başaran bir isim oldu. Bu durum, elbette onun şiirinin mahiyeti, özellikleri ve etkileriyle ilgili olarak görülmelidir.”

“Şairin dili ve anlatımı üzerine de söylenecek sözler olmalıdır. Bu manada Türkçesinin zarafeti ve inceliği, müthiş bir uyum sergileyen sesi ile çok özel bir yerde durur. Söyleyişi sanatkâranedir. Bir başka özellik ise düşünce ile duygu bütünleşmesidir. Onda düşünce duyguyu besler, duygu düşünceyi yumuşatır ve kabul gören bir kıvama büründürür. Bu yüzden şiiri “yüksek sesli” bir nitelik taşısa da ideolojik ve sloganist bir şiir olarak görülemez. Bu bakımdan Erdem Bayazıt şiirini okuyanlar, sadece bir değerler dünyasıyla karşılaşmazlar, aynı zamanda bu değerlerin estetik bir tarzda ifade edildiğini de görürler.”

“Erdem Bayazıt şiiri çok da geniş incelemelere konu olacak özellikler taşır. Ne var ki bir dergi yazısında bunu yapmak yerine ona dair genel bir fotoğraf sunmayı tercih ettik. Son söz olarak şunları söyleyebiliriz: Erdem Bayazıt; inancın, umudun, aşkın, sabrın, direniş ve dirilişin şairi olarak edebiyat dünyasına kayıt düşmüş bir şairdir. Şiirleri kurmaca metinler olmayıp ilham eseridir. Kalbe dokunan ve orada yer bulan şiirlerdir. Bu yüzden etki alanı sadece şiirle doğrudan ilgilenenler olmamış, daha geniş kitlelerde de karşılık bulmuştur.”

Âkif İnan’da Geleneğin Bilinç ve Biçim Olarak Görünüşü

12 Temmuz da Âkif İnan’ın doğum günü. Mehmet Narlı da bu vesile ile bir yazı kaleme almış.  Yazının merkezinde İnan’ın şiirindeki gelenek unsurları var.

“Âkif İnan’ın klasik şiir biçimlerini, birimleme ve nazım şekli bakımından devam ettirmek istediği gazel, kaside, terkibibentler yazdığı görülür. Bu tavrın o biçimlere sinen sesi, imge düzenini ve tematik değerler sistemini tecrübe etmek, hatta içselleştirmek isteğine bağlı olduğunu varsayıyorum. Sanki o da Yahya Kemal gibi divan şiirinin nizamını kurmasının ve ahengine ulaşmasının arkasında milletinin yaşayıp duyduğunu ifade etme kabiliyetinin yattığını görmek istemiştir.”

“Edebî gelenek (şiirin kendi biçimsel özellikleri) açısından bakıldığında Âkif İnan’ın klasik şiirin nazım biçimlerini, türlerini, zaman zaman vezin düzenini kullandığı açıkça görülür. Onun bu tavrıyla geleneği biçim düzeyinde de izlemek istediğini söyleyebiliriz. Örneğin Hicret adlı kitabındaki yirmi üç şiirden beşinin adı gazel (umut gazeli, el gazeli vs.), birinin kaside, birinin terkibibent, birinin terciibent, birinin müstezattır. İnan, bu tür ve şekilleri kullanır ama klasik şiirimizin bu biçimlerinin vezin, kafiye, konu gibi bütün özelliklerini de devam ettirmez.”

Önyargı ve Hoşgörü

Önyargı ve Hoşgörü öyle iki kavram ki toplum tarafından farkında olunan ve ayrışmaları tetikleme rolüyle oldukça keskin çizgileri olan iki bakış açısı. İnsanî boyutta düşününce sade bir bakış açısı olarak da kabul görüyor önyargı ve hoşgörü.  Erol Göka, bu iki kavramı ele alıyor yazsında. İnsanın kendinden başkasıyla yaşama olgusundan ortaya çıkan ve “öteki” ile şekil bulan bir yaşam şekli.

“Toplumun kahir ekseriyetini canından bezdiren fanatizm, bazılarının düşünce ve davranış sisteminin ana çerçevesini oluşturuyor. Bu hastalıklı ruh hâli, kişinin ön yargılarıyla arasına asla mesafe koyamamasından ve onları daha da keskinleştirerek sokağa savaş mızraklarıyla çıkmasından kaynaklanıyor. Fanatizmin sağlıklı insan ilişkisini dinamitlemesine rağmen gündelik hayatta böyle sık karşımıza çıkmasının birçok nedeni var. Ama en birinci neden, zihin işleyişimizde ön yargıların vazgeçilmez bir yerinin olması ve bunun bilincinde olmadan yaşayıp gitmemiz. Bunun, yani ön yargıların hepimiz için kaçınılmaz olduğunu anlayabilirsek onunla aramıza mesafe koyabilmemiz, vazgeçemesek bile bir süre paranteze alabilmemiz biraz daha kolaylaşıyor. Ağız ve diş yapımızın mikropların birikmesine uygun bir vasat olduğunu bilmemiz nasıl ağız ve diş sağlığımız için çabamızı artırıyorsa ön yargıların zihnimizde hep bulunduğunu, her an zihnimizi etkileyebileceğini bilmemiz de onları ıslah etmemizin yollarını aramamıza neden oluyor. Deneyelim o hâlde…”

“Ön yargıların kaçınılmaz olduğunu söyleyen Gadamer’in yorumcu yaklaşımına göre de hoşgörüden başka bir çıkış yolumuz yok. Zira “anlama”, insanın dünyadaki temel var olma biçimlerinden birisi: Her an anlam dünyasının ve anlama eyleminin içindeyiz. Ön yargılar gibi gerçek anlama da bu sürecin içinde ortaya çıkıyor. Ön yargılarda ısrarcı olmak fanatizme, gerçekten anlamaya çalışmak hoşgörüye dayalı diyaloğa yol açıyor. Gerçek anlama, ancak kendi görüşlerimizin ve ön yargılarımızın tam bilincinde olmakla imkân dâhiline giriyor. Ön yargılarımızı fark ederek onları paranteze almaya, “öteki”yle diyaloğa girerek onunla ufuklarımız arasında bir kaynaşma sağlamaya çalışmadığımız sürece “anlama” mümkün değil. Ama başkalarıyla diyalog içinde ön yargılarımızı ıslah etmeye çalışırsak karşımızdakini anlamakla kalmaz, belki bu sayede kendimizi de anlamaya yaklaşabiliriz.”

Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Ölüm

İlkini Muhit’in mayıs sayısında yazdığı “ölüm” temalı yazısına devam ediyor Dilara Ayşe Akdeniz. Bu kez güzel sanatların ölüme bakışını işliyor yazısında Akdeniz. Örneklerle ölümün soğukluğunu hissediyoruz kitapların sayfalarında.

“Ölümün faydaları diye bir şeyden bahsetmek elbette mümkün değildir, zira bizi biz yapan bilincimizi yüce gönüllülükle terk etmemiz beklenemez. Ama tüm bunlara karşın ölüm ne işe yarar sorusunu sorabiliriz. Schopenhauer, “Ölüm, felsefenin gerçek ilham perisi veya esinleyici gücüdür ve bu sebepten ötürü Sokrates felsefeyi ölüme hazırlık diye tarif etmiştir.” diyor. Felsefe ve ölüm benzerliği ve ikisi arasındaki ilişki pek çok filozof tarafından incelenmiştir. Platon, Phaidon adlı eserinde felsefenin de ölümün de insanı bedeninden ayırdığını söyleyerek felsefeyle ilgilenenlerin ölmek için çalıştığını ifade eder.”

“Canını verecek kadar sevmek ancak ölüm sayesindedir. Aşk, zamana ve ölüme bağlıdır. İki ruhun belirsiz bir varoluşa rağmen birbirini sığınak kılma girişimidir aşk. Ağızların tadını kaçıran ölüm, o tadın bizatihi sebebidir de. Acı ve sıkıntı, bilincin yükünü sınırlar, bir anlamda kurtarıcıdır. Ölüm de hayatın sonsuz salaşlığına tahammül etmemizi sağlayan bir sınırdır.”

15. yüzyıl ortalarında iyi ölme sanatını anlatan bir kitap çıkar ortaya, Ars Moriendi. İyi ölmenin de iyi yaşamak kadar önemli olduğu çağların ardından, ölümün neredeyse yasaklı kelimeler arasına girdiği bir çağa geldik ve iyi ölmek nedir, neye iyi ölüm denir, bunu unuttuk. Oysa hayata kıymetini veren, iyi bir ölümle taçlanmış olmasıdır. Goethe’nin dediği gibi “Ömrünün başlangıcıyla sonu arasında anlaşma olan kişi mutludur.”

Hakikat ve Pitbull

Kaybettiğimiz insan yanımıza acı göndermeler yapan bir yazı ile Soner Karakuş da Muhit’te. Kaybettiğimiz ne varsa aslında hepsi bizden bir parçayı sürüklüyor. Yalın, soğuk ve donuk bir yaşam elimizde kalan.

“İnsanoğlunun geleceği insanoğlundan daha önemli hâle geldi. Getirildi. Müdahale edemeyeceğimiz, çözemeyeceğimiz meselelerin cazibesini, eğitimimizin bir parçası gibi önümüze serpiyorlar. Küresel ısınmanın da uzaylıların dünyayı istilasının da müsebbibi biziz. Akşam eve geldiğimizde çocuğumuzla oynayamaz, ailemizle ilgilenemeyiz; çünkü insanoğlunun geleceği tehlikede! Bir sorunun çözülmesini istemiyorsanız çözümü o soruna neden olmayan insanlardan bekleyin, diyelim. Gerçeği söylüyor, hakikati gizliyorlar.”

“Kimimiz yetersiz beslenmeden, kimimiz çok yemekten konuşacak dermanı bulamıyor. Böyle devam ederse filmin sonunda birbirimizi yemekten başka çaremizin kalmayacağını birileri söylemeli.”

Türk Hikâyesinin Beş Köşeli Yıldızı

Kâmil Yeşil, hikâyemizin yaşayan beş değerini yıldız gibi parlayan cümlelerle anlatmış yazısında. Büyük bir beğeni ile okuduğumuz beş kadın yazarımız var yazıda.  Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Halime Toros, Fatma Barbarosoğlu, Sibel Eraslan. Hepsi de birbirinden kıymetli isimler bunlar. İhmale gelmeyecek ve günümüz hikâyeciliğinin yapıtaşı isimleri. Yazının bir bölümünü buraya alıyorum. Devamı Muhit’te.

“Başlığı, Türk sinemasının dört ünlü kadın oyuncusu Filiz Akın, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray’ı anlatmak için kullanılan “dört yapraklı yonca”dan mülhem, “Türk Hikâyesinin Beş Yapraklı Yoncası” olarak belirlemiştim. Bu tanımlamanın gerisindeki mitolojik gönderme hoşuma gitmişti. Mitolojiye göre cennetten çıkarken Havva annemizin yanında dört yapraklı yonca varmış. Yaprakları iman, aşk, ümit ve kader / talih anlamlarına geliyormuş. Ancak benim yoncam dört yapraklı değildi, beş yapraklı idi. Beş yaprak belirlemesi mitolojiye göre tekinsizliğe işaret ettiği için değiştirmeyi uygun buldum. Beş yapraklı yoncamız, böylece beş köşeli Türk yıldızı oldu. Mitolojiyi doğrulamak gibi olmasın; yazarlarımızın eserlerindeki zeminin de iman, aşk, ümit ve kader / talih / yaşanan hayat olduğu söylenebilir. Hayatın seyir çizgisi; kadın, çocuk, aile, koca, evlat, toplum, kamusal hayat gibi değerler üzerinden ilerlediği için hikâyelerin bu kavramlarla ilişkili olması tabiidir. Çatışmanın, uyumsuzluğun, kırılmanın, trajik ve dramatik durumların bu değerler arasında geçtiği düşünülürse tespitimizin doğru olduğu anlaşılır. Beş yapraklı yoncanın İslâmî kesime ait kültürü ve hayatın belirleyici gücün Müslümanlık olması sebebiyle yoncanın yapraklarını değerlendirirken Şule Yüksel Şenler, Emine Işınsu, Sevinç Çokum gibi kadın yazarlarımızı aklımızda tutmakta fayda var. Beş yapraklı yoncayı bu isimlerden farklı kılan, mensup oldukları nesildir. İkincisi, yoncanın yaprakları (yıldızın mı desem) İslâmcı söylem diyebileceğimiz paydada buluşan imzalardır. Üçüncüsü, yazmayı özellikle hikâye ve romanın sanat eseri olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalarıdır. Yoncanın beş yaprağını doğum tarihine göre sıraladığım gözden kaçmamıştır umarım. Bilindiği gibi edebî anlayış bakımından aynı paydada birleştirmenin zor olan yazarlar, nesil tanımı üzerinden değerlendirilir ve ölçü olarak da doğum tarihleri esas alınır.”

Ayşegül Genç ile Söyleşi

Ayşegül Genç, yeni kitabı Dünya Atı ile okuyucularını selamladı. Yeni kitabı ve öyküye dair düşünceleri ile Selime Kahraman’ın sorularını cevaplamış Genç.

“Yazmak benim için biz’e doğru ilerlemek için ben’e geri çekilmek demek. Ezelde ve ebedde bir beraberlik arzusu için yazmaya ve sadece bunun için yalnız kalmanın değerli olduğuna inanıyorum. “Ben yazıyorum ve dışarıda bensiz bir hayat akıp gidiyor.” sözünü sakıncalı bulurum. Ona hayat diyorsak bizim yaşadığımız nedir o hâlde. Ona hayat demek, ona özenmek, onu istemek, kabul etmek, onun dışında kaldığında üzülmek, kırılmak demek.”

“Mümin kendini Rabbinin gözüyle görmek ister. Bu kadar körlük mümkün olmamalı o hâlde. Ama mümkün oluyor. Žižek’in delisi gibi her gördüğümüze bu değil diyoruz sürekli... Bu olanı da aynı şehvetle geçiyoruz: Bu değil! Yani bunca bilgi, insanı uçurumdan çekip almak için kullanılamıyor. Ben kurtuluşa adım attıracak hislere tutunarak yazmaya çalıştım bu öyküleri. Buna rağmen her öykünün başına bir pasaj da ekledim; her şeyi bilen anlatıcıların bilmedikleri diye. Çünkü kendi durumumun da farkındayım.”

“Yazmadan önce yavaşladığımı düşünüyorum. Yani yazacağım şeyi içimde o kadar çok gezdiriyorum, onu o kadar çok evirip çeviriyorum ki ve sonrasında yazarken onu o kadar hızlı yazmaya gayret ediyorum ki.”

Muhit’ten Öyküler

Aynur Dilber - Ispanaklı Börek Hatırına

“Üçüncü kat. Merdivenleri yorgun argın çıktı. Eve girsin, soyunsun dökünsün, aç karnını doyursun, şöyle kafa dinlemek için arkasına uzansın, tam o zaman tırrrrr, gırrrr, vırrr... Yukarıdan geliyor. Üst komşu. Taşınalı beş gün oluyor. Tırr, gırr, vırr… Parkeleri nemden falan şişmişmiş evin. Nasıl yaşamışlarsaymış bu evde? Kusura bakmayın sizi biraz rahatsız edeceğiz ama ev durulacak gibi değil. Bu ateş pahası zamanda usta tutmak mı? Bir haftaya, akşam işten gelince hallediverilir. Elbette farkındayız apartman sakinlerini bir süre huzursuz edeceğimizin. Üstesinden gelinmeyecek bir durum değil ama. El mahkûm.”

“Çocuğun uzattığı börek ıspanak kokuyor. Timsah yüze gülümsüyor. Aslında sadece timsahlar değil, güzelim geyikleri avlamaya çalışıp avcunu yalayan, o geceyi de aç geçirmek zorunda kalacak olan aslanlar da vardı mesela tarafını tuttuğu. Bu dehşet saçan hayvanların sefil hâlleri çok trajik gelir ruhuna. Hassas ya ondan. Belki de kendisinin başka bir sebebi vardır, bilemiyorum. Bazen bilemediğim oluyor kendisini. Belki sadece yırtıcıların sayısı azaldığı için onların tarafındadır yahut mağlup olandan yanadır hep. Türk geni: Mağlup olanla özdeşleşmek. Çünkü merhamet duygusu kabarıktır insanımızın. Başka senaryolar üretilmesin lütfen. Timsah huylu çocuğun uzattığı borcamı aldı. Huyu suyu neymiş timsahların bir bakayım, diye geçirdi içinden. Koltuğuna geçti. Çok lezzetliydi börek. Ispanaklı börek nasıl böyle bir performans sergileyebiliyordu, mümkün değildi ama mümkünmüş demek ki.”

“Gitgide gürültüye alıştı zaten. Bir de üç ay on gün sonra baktı ki artık matkap sesi gelmiyor. Matkap sesinin gelmediği üçüncü akşam kapısı çaldı. Timsah yüzlü çocuk değil, nilüfer yüzlü, biraz tombiş bir kadın elinde küçük kare borcam, ona börek uzatıyor. Ispanaklı, deyip gülümsüyor. Elini uzatıp alıyor gülümseyerek, biraz da mahcup. Teşekkür ediyor. Kapıyı kapayınca yanağına gözlerinden ılık bir şey süzülüyor. Timsah gözyaşları değil. Arada aklına vuran o harika ıspanaklı böreğin kokusu onu duygulandıran.”

Ahmet Karacan – Cariye Balığı

“Ninem ve halalarımla kabiyede kaldığım günlerde nehrin kıyısında paslı el tezgâhları, dolap denilen metal çivilerle döşeli kendir eğiren gereçler ve kendircilerin bellerine sardıkları ham halatlarla kendircilik oynamayı severdim. Halam “Beline sardığın kendir halatları sonlanınca ‘Höl! Hööll! Hööölll!’ diye bağıracağız. Sen bizi işitince beline bir kelep kendir lifi dolanmış olarak geri döneceksin.” derdi.”

“Bir ev kadını için on bir nüfuslu aileyi, altmışlı yıllar açısından, küçük bir memur maaşıyla geçindirmek marifetti. Ninemler yazları bağda bahçede üzüm toplar, şıra kaynatır; güzleri kabiyede kibrit kırarlardı. Kibritlerinden soyulan kendirler balıkçı ağı, file, hamak, halat yapımına; kibritler ise eve kışın yakacak olarak kullanılmaya giderdi. Ben altı yaşlarımda olduğumdan kucakta taşınır, bisküvi, şekerleme ile sevindirilir, amca ve halalarımla tadını çıkarırdım.”

“Emine ninem de bana yetişmedi. İnsan insana neden yetişmez, onu da anlayamıyorum. O göçünü topladığında ben okullu olmuştum. Elime kalem almış, gözlük yazıyordum. Bir sayfa boyunca gözlük yazdığımda aklıma cariye balığı gelir. Acaba bu balık şehir insanlarının bir ömür boyu yaşama tutunmalarına sebep bir duygudan ve umuttan başka bir şey değil miydi? Sakın bir yalan olmasın! Yoksa…”

Muhit’ten Şiirler

Ölünce kardeşi olacağım hepinizin.

Kaybolmazsa cesedim

Ayakkabılıkta borç senetleri

Çilermiş kitaplar raflarca

Kışın sıcak bir eve girmişsin gibi

Yaşayacağım öldüğümde

Bir fındık bahçesinde.

Soner Karakuş

Kayboldum dünyanın yalan yerinde,

Gidiyor, gitmesin, içimden müzik

Elini tuttum, bırakmam, bırak

Demedin, dedim, ey çaresizlik.

Yoruldum rabbim senin sayende.

İbrahim Tenekeci

ben sevdalarda yundum

bilir misin yağmurlar niye yağar

ateşli yazları ömrümüzün

yaşamak biçilmektir

arkamızda hülyalı bir boşluk bırakarak

kime yâr olmuş ki hayat

yine de dönüp duruyor dünya bak

Arif Ay

Bu sabah üç akrebi doladım kanıma

Sana yakındım tek parça dikişsiz

Ellerim tuz içinde, beni annem gizledi

Önce bileyerek kanımdan

İki ağzı keskin

Bi boşluk durmadan kendini tartan

Ervanur Erdoğan

geçmişi istemeden sürüklüyor

geçmişi boğaz sularının tersine

beylerbeyi’nden çengelköy’e

çengelköy’den beylerbeyi’ne

hangi harflere tutunsa acıdan tırnaklar

hangi tepeyi dağ sansa

birden küçülen bir yaratık boğulur kamçı yediği yamaçta

kimsesiz bir günün ezberinde bunlar yok

bu kara lekelerden damlayan sular

bu akşam saatlerinin can kurtaran sesi

gelinciklere bakarken gülümseyen bir ad

bir tilki kurnazlığı bir sansar tutması

bir demir soğukluğu yok

Âdem Yazıcı

üzgün değilim
bu gölge aklımdan geçiriyor güneşi
hizası bozuluyor yaşamanın
anlatacakken bir gül rengini

Ayşegül Baytut

Yeni isimler öğreniyoruz
bir bedeli olmalı bunun
bir taş yuvarlanıyor uçuruma
ben buna aşk diyorum
ateşlerde yüzeyim de ellerim yanmasın.

Yunus Karadağ

Yediiklim, 388. sayı

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” Romanının Mimarisi

Yediiklim dergisi 388. sayısında Ali Günvar, Türk edebiyatının en önemli romanlarından olan Huzur’u dönemin mimarisi bağlamında ele almış. Romanda mimari ve şehircilikle ilgili somut olarak kişiler üzerinden merkeze alınan detaylara değiniler var.

“Huzur Tanpınar'ın, kuşkusuz, en iyi romanı değildir. Ancak Beş Şehir çerçevesinde tartıştığı konuları çok daha derinliğine tartıştığı ve sosyokültürel analizlerini zirveye taşıdığı bir kitaptır. Bu bakımdan mimari ve hatta şehircilik kurgusu çok yüksek bir metindir. Metin, adeta, devasa ve saydam bir binanın içinde kurgulanmış bir kent gibidir. Romanı okurken insan kendisini, neredeyse, camdan bir çerçeve içinde sergilenen ve bütün bir ülkeyi temsil eden büyük bir İstanbul maketi ile karşı karşıyaymış gibi hisseder. Sözünü ettiğimiz çerçevenin sağlam köşe taşıyıcıları ve bunların aralarındaki bağlar da oldukça görünür haldedir. Lakin Huzur romanının çatkısında Beş Şehir'e dair yazımızda bahsettiğimiz baldakenin direkleri vardır ama çatısı yoktur. Belki de bu çatı hiç olamayacaktır.”

“Hiç kuşkusuz romanın mimarisi dört ana sütun üzerine kurulmuştur. Bu sütunlardan ilki İhsan'ın mümessili olduğu muhafazakar ve geçmişin değerlerini teorik olarak önemseyen ve bu konuda titizlenen kültür yaklaşımıdır (buna Yahya Kemal yaklaşımı da diyebiliriz). İkincisi Nuran'ın temsil ettiği üzerinde fazlaca düşünmeden yaşanan ve tabii akışı içinde dönüşen oturmuş popüler kültür yaklaşımıdır. Üçüncüsü Suat'ın temsil ettiği modernist kültür yaklaşımı ve dördüncüsü de Mümtaz’ın temsil ettiği geçmişin kültür değerleri ile moderniteyi uzlaştırmaya çalışan kültür yaklaşımıdır (buna Tanpınar yaklaşımı da denebilir). Ancak huzurda yukarıdaki Beş Şehir incelemesindeki olumlu ve ümit var yaklaşım artık kaybolmuştur. Beş Şehir’de yeni cumhuriyetin baş şehri Ankara ile oluşturulmaya çalışılan baldaken çatısı Huzur’da - sütunları kurulu ve hazır olmasına rağmen – yoktur. Kısaca, Huzur, adının tersine, bir huzursuzluk romanıdır.”

“Kısaca, yeni Türk Kültürü de geçmişteki olumsuzluklarından arınıp, yeni bir oluşumu gerçekleştiremeden, eski arazlarıyla birlikte aktüaliteye teslim olacaktır. O nedenle, artık korunacak bir şey kalmadığından kurgulanmış olan baldakenin çatısı yapılmamıştır. Zira Beş Şehir’deki Ankara'nın bu çatıyı teşkil edebileceğine dair umut artık iyiden iyiye kaybolmuştur. Buna koyu bir İnönü yandaşı olduğunu bildiğimiz Tanpınar’ın yaklaşan Demokrat Parti iktidarından ve Türkiye'de 1950 yılında vuku bulan değişimi hissetmekten duyduğu umutsuzluk olarak da bakmak mümkündür. Aslında Tanpınar’ın umutsuzluğu Kemalist ideolojik yapının umutsuzluğuna paraleldir. Nitekim Huzur romanında filpayeler vardır ama baldakeni tamamlayacak olan dom yoktur. Yapı artık içindekileri koruyabilecek çatıya sahip değildir.”

Tanzimat edebiyatının kavram ve anlam dönüşümü üzerine düşünceler

Kemal Şamlıoğlu, Tanzimat dönemini detaylı bir şekilde ele almış. Bu dönemde yaşanan değişimleri örnekler eşliğinde ele almış Şamlıoğlu.

“Divan geleneğinin İslami referanslarla genişlediği dönemde klasik türde verilen eserlerin temel yapısı, dini olgular, yaşayış tarzı ve Doğu kültüründen beslenen bir kaynak üzerinden hâkim kılınır. Özellikle kaside formunun Allah, peygamber, kainat ve hükümdara adanması, bu sunuşun Doğu - İslam kanonuyla süreklilik göstermesi, divan şiirinin diğer türlerini de içerisine alarak yüzyıllar boyunca gelişip çoğalmasına sebep olur. Özellikle XIX. Yüzyılda şiirin saraydan çıkıp yenilikçi aydın çevresince yüzyılın ideolojik getirilerine bağlı olarak yeniden şekillenmesi ve bununla birlikte İslami referanslardan uzaklaşması yeni kavram ve türlerin meşruiyet kapısını aralamada önem kazanır.”

“Ziya Paşa, insanların durumu, hayatın çelişkileri ve mantık dışı durumlar ile ilgilenir. Namık Kemal'de insana yönelik olumlayıcı bakış Ziya Paşa'da ters taraflıdır. Beyitlerde görüldüğü gibi şair hayata olumsuz bir misyon yükler. Bilmem ki dünya düzeninin gereği midir? Sürekli dünyada cahiller saadet içinde yaşar, cümleleri onun dünyada gördüğü düzensiz ve adaletsiz işleyişi gözler önüne sermesi bakımından önemlidir. İkinci beyitte ise; bu düzensizliğin dünyanın kuruluşundan beri var olduğunu, gönül ehlinin akılsızlara hep yenildiğini belirtir. Bu durum şairin düşünce dünyasında, isyan boyutuna varan ifadelerin önünü açar.

Dolayısıyla Osmanlı Tanzimat modernleşmesi ile beraber edebiyattaki dönüşüm geniş bir sosyal bilim ve sanat açıklaması ile yeni kavram ve imajların şiire girmesini, hatta tür olarak romanın edebiyatımıza girişi ile beraber gelenek içindeki İslami kaynaklı edebi zevkte değişmeyi beraberinde getirmiştir. Edebiyatın yönündeki bu eksen kayması, birdenbire Doğu-dışı bir kaynak temellükünün sonucu olması bakımından dikkat çekici olmuştur. Çünkü bu yenilik kendi şartlarında Türk İslam edebiyatının Fars ve Arap edebiyatı ile olan etkileşiminin ortak dini kodlarını taşımak veya gelenek içinde yenileştirmek yerine, Batı merkezli bir kanonik sancının sonucu olarak ortaya konulmuştur.”

Mevlana İdris

Mustafa Özel, Mevlana İdris hakkında dua niyetine geçecek bir veda yazısı kaleme almış.

“Mevlana İdris'in ismini bir dergide ilk kez, hayatını vakfet diye çocuklara yönelik aylık bir dergide görüyoruz: Gül Çocuk (Haziran 1987). Bu, derginin ikinci sayısıdır. Yayınladığı ürün de bir şiirdir. Bu dergide toplam altı ürün yayınlamıştır şair. Bunlar 1987 ve 1988 yıllarındadır. Bir sonraki yılın mart ayında göründüğü dergi ise, Kadın ve Aile’dir. Adı geçen dergi, tek yazısı çıkan yayın organlarından biridir. Kitap Dergisi’nde aynı yılın Temmuz-Ağustos sayısında Cahit Zarifoğlu'nun vefatı münasebetiyle “Üzerimize Yağmurlarını Bırakıp Giden Adam” başlıklı bir yazı kaleme alır. Bunun bir bölümünü bu yazının sonunda bulacaksınız. 1989, şairin Diriliş dergisinde ilk şiirlerinin çıktığı yıldır aynı zamanda. 1990'da burada eserlerini yayınlamayı sürdürür. Mevlana İdris'in Üstad Sezai Karakoç'un muhalled dergisi Diriliş’te toplamda yedi ürünü çıkar. 1990'da şiirlerinin çıkmaya başladığı diğer bir dergi de Dergâh olur. Derginin ilk sayısında çıkan şiirin başlığı, “Burada Kaldım”dır. Bu yıl Dergah’ta dört şiir yayınladıktan sonra 1998'e kadar gözükmez. Diriliş’te olduğu gibi burada da yedi şiiri çıkmıştır.”

“Şiir, deneme, hikâye, masal gibi edebiyatın değişik türlerinde eserler veren Mevlana İdris'in kitaplarının sayısı, 60 civarındadır. Dergi ve gazetelerde yayınlanan birçok şiir ve yazı ise, kitaplaşmayı beklemektedir.

Mevlana İdris'in kitapları Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça, Rusça, İspanyolca, Farsça, Macarca, Urduca, Lehçe gibi dillere çevrilmiştir. Bazı eserleri, çizgi film olarak televizyonda yayınlanmıştır.

Nuri Pakdil’in hayatını konu alan “Asla ve Daima” adlı belgeselin (2010) metin yazarlığını ve konsept danışmanlığını yapmıştır. 13 Nisan 2012 yılında Diyarbakır'da Sezai Karakoç'un şiirlerinden yola çıkarak yaptığı “Gül Sesleri” isimli şiir belgeseli, Uluslararası Sezai Karakoç Sempozyumu’nda gösterilmiştir.”

 “Dil Kirlenmesi” Etrafında

Ethem Erdoğan, dil üzerine hassasiyeti güçlü bir yazı ile Yediiklim’de. Son zamanlarda birçok etki ile kirlenen dilimizin hangi etkilerle bu hale geldiğini anlatıyor Erdoğan.

“Dilde yaşanan değişim ve gelişim doğal bir süreçtir. Her dilin, diğer dillerle sağladığı etkileşime göre oluşur süreç. Bu durum dildeki yanlış kullanımları onaylamak demek değildir. Gözle görünür hatalı kullanımlar. Dilin kendi ruhuna aykırı yanlışlar ve ihtiyaca mebni olmayan hatta pop ya da moda şeklinde yabancı kelime kullanımı, yukarıda söz ettiğimiz doğal süreç harici oluşan arızi durumlardır. Bu arızi, arızalı ve tuhaf bir güzellik peşindeki, klasik düzenin dışına çıkmak isteyen dekadan ve snop algı “dil değişimi” ya da dildeki gelime değil, “dil kirlenmesi”dir.

Dil kirlenmesini oluşturan altyapıda önemli bir yekûn teşkil eden ilk etken dilbilimin en önemli konularından birisi olan "dilde sapma” dır. Bu sapma çeşidi, dilin alışılmış ve ön kabul haline gelmiş kullanımının dışında, farklı-alışılmamış bağdaştırmalarla yapılır. Bu kullanım, sanata açılan kapı yönüyle meta-dil çalışması olur. Bu anlamda sarf edilen kelimeler de dil ötesi işleviyle tasarruf edilir. Dilin sanata yönelik tarafı; sanata açılan kapı ifadesinde de belirtmeye çalıştığım şekilde, özellikle dil üzerine kurgulanan sanat dallarında (şiir, hikâye vb.) temel olan bir özelliği kelimelerin anlam değişmeleridir. Bunun altyapısında da mecaz ve yan anlamlar yer alır. Bu anlamda yapılan tasarrufları hariç tutarak standart dil üzerinde farklı kullanım şekli olan sapmadan söz ediyorum. Dilde oluşan / oluşturulan sapmaların buraya kadar kabaca değinilen kısmı; dilin, dil ötesi ve sanatsal işlevlerinin de gereği olan ve anlam değişimlerini önceleyerek sanata kapı aralayan sapmalardır.

Türkçenin potansiyeli türetme için ne kadar yeterlidir bu ayrı mesele olarak kalmakla birlikte türetmenin de doğal bir seyir olduğu, türetilen kelimelerin dilin doğal akışı içinde kalıp kalmaması durumu da akılda tutulmalıdır. Ayrıca cumhuriyetin ilk çeyreğinde bu neviden manevraların hep yapıldığı, bunun dile de dilin kültür taşıyıcılığına zarar verdiği unutulmamalıdır. Yine unutulmaması gereken şey, dildeki her kelimenin doğal ömrü olduğudur. Dilden kelime atmak da yeni kelimeler türetmek de çözüm değildir. Dili doğru kullanmaktır çözüm. Beğenmediğiniz kelimeler yerine başka bir grubun beğenmeyeceği kelimeler bulmak, dili kirletir. Bu abesle iştigaldir.”

Bayram Zıvalı ile Şiire ve “Olağanhiç”e Dair Söyleşi

Fatih Memiş, Bayram Zıvalı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiire dair notlar var yazıda.

“Kitap çıktıktan sonra ilk elime alıp onu okumaya başladığımda sanki ilk defa okuyormuşçasına bir duyguya kapıldım. Ve kitap bittiğinde evet dedim kitap olmuş. Ve elbette her türlü yapıcı eleştiriye açığım. Ama hangi kitaba yönlendirirsen yönlendir uygun olan, sanki herhangi bir kitaba yazılmış hissi veren ve her kitapta hiç de sırıtmayan eleştiriler zerre umurumda olmaz. Ben şiirimi yazmaya devam ederim. Zaten şimdiden ikinci şiir kitabım için çalışıyorum. Birkaç yıl sonra 2. kitabım çıktığında her şey bambaşka olacak. Çünkü kitabım çıktı ve ben şimdiden bambaşka biri oldum. Çünkü Nietzsche'nin Zerdüşt'ünün otuz yaşındayken yurdunu ve yurdunun gölünü terk ederek dağa çıkması gibi ben de otuz yaşındayım ve tüm yurtları terk ederek Olağanhiçç'i yayımladım.”

“Benim hayatımın merkezinde değil. Hayatımın tümüne dahil. Hatta hayatımın dışını da kapsayan bir durumu var. Bunu pek anlatamam şu an. Ama çerçeveyi daraltıp ve yönümü biraz çevirirsem yine, 'Aslında mükemmel bir şey yazmak mümkün değil, eğer yazdığın o şey bir şeyle bağlantılı değilse; bir şeye işaret etmiyorsa, göstermiyorsa yazdığın ne olursa olsun yaprak yığınıdır.' diyen Pessoa’ya katılmam gerekir. Bir yaprak yığını olmamak için yaşamak diyebilirim benim yazma endişelerime. Sanırım biraz anlatabildim. Bu aralar (aslında her zaman öyleydi) kafam karmakarışık.”

“Burada yaşadığım yıllar boyunca dil üzerine daha önce hiç de yapmadığım bir şekilde yoğunlaşmama, neredeyse her kelimeye farklı açılardan bakmaya, kelimeleri daha da çok düşünmeye başladım diyebilirim. Elbette bunda yaşadığım coğrafyanın ve tabii Almancanın etkisi çok büyük. Çünkü Almanca belki de dünyadaki en mantıklı, disiplinli dillerden biri. Almanca öğrenirken Almanca kelimelerin üzerine düşünmeyi bir zorunluluk olarak gördüm. Ve kendine özgü çok zekice mantığını elbette Türkçe ile karşılaştırdım. Aynı şekilde Türkçeden hareketle Almancayı da. Şiir kitabımı okuyanlar bunu hissedebilecekler diye düşünüyorum. Ve sanırım hayatımın sonuna kadar Türkçe şiir yazacağım. Çünkü Türkçe şiir çok güçlü, hâlâ gürül gürül.”

Yediiklim’den Öyküler

Osman Koca - Ropdöşambır

“Bir elinde tesbih, diğerinde abaküs, bakışları bulutlu. Bir riayete göre hafriyat alınırken iki işçi göçük altında kalmış, yüz on iki ‘den gelen ihbar doğrultusunda olay yerine ekip sevk edilmiş, yaralılar çıkarılarak sağlık ekiplerine teslim edilmişmiş.

Bir başka söylenceye göre ise; saat on üç altı, seviye bir imiş. XXX Mahallesi, XXX sokaktaki beş katlı bina kontrollü bir şekilde yıkılırken çöktüğü, altında işçiler olabileceği ihbar edilmiş. Akabinde olay yerine afat, itfaiye, emniyet ve sağlık ekipleri sevk edilmiş, gerekli kontroller yapılıp enkaz altında kimsenin kalmadığı ve tehlikeli bir durum olmadığı anlaşılınca herkes derin bir nefes almışmış.”

“Her şey belediye inşaatının çatısını aktarma ihalesi yüzünden oldu. Yemini vardı. Babası, annesi, büyükbabası, babaannesi de mimardı. Ve fakat meslek hayatları boyunca hiçbir zaman ve şekilde ihalelere katılmamışlardı. Netameli İşlerdi onların nazarında bu tür atraksiyonlar. Aracılar, hakedişçiler, uzmanlar, saha kontrolörleri derken; ihaleler yumağa dönüşüyor. Alın terine haram bulaşıyor, istihkak yaftasıyla rüşvetler havada uçuşuyordu.”

“Eşi, iki çocuğuyla evini terk ettiği gün kendini şişenin dibine vurduydu da vurduydu. 'Yapıp ettiklerin; eline, gözüne, dizine dursun; yediğin haramlar, zıkkım olsun; Yüce Mevla ikin ikin çıkartırsın." yollu ilencini pişmiş kelle gibi sırıtarak kahkahalarla bastırdıydı.

Kadıncağız çocuklarıyla köyüne -baba ocağına- döndü palas pandıras.

Politik ve mahallî baskılar yüzünden özel hayatıyla İlgili kimseye bir şey demedi.

Küçük de olsa tek demeç vermedi basına.”

Eren Buğdaycı- On Dördünde Çok Araflı Bir Ölümün Ortasında

“Avucunda mesaj atar umuduyla tuttuğu telefon, kafasında hâlâ son telefon görüşmesi… Film devam ediyor. Bir ara askerlerden biri santralden kız arkadaşına bağlanıyor. Kesik kesik konuşmalar geçiyor aralarında. "Bitti," diyerek kapatıyor karşı taraf. O an çocuğun içindeki mengene kaburgalarını birbirine geçiriyor. Kimse çatırtıları duymuyor. Çocuk çaktırmadan öylece telefonuna bakmaya devam ediyor. Filmde bir sürü konuşma geçiyor. Büyük şehirlere aşk küçük gelir minvalinde bir şey çıkıyor komutanın ağzından. Çocuğun soluğu kesiliyor, esniyormuş numarası yapıyor arkadaşlarına. Film ruh haline uygun bir çatışmayla bitiyor. Delik deşik bir halde giriyor yatağa çocuk. Herkes uyuyor. O hariç. Küf kokan yorganın altında art arda arıyor kızı. Aradığınız kişiy… Aradığınız kişiye şu an… Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Sinyal sesinden sonra sesli mesaj bırakabilirsiniz. Sinyal sesinden sonra sesli mesaj bırakabilirsiniz yahut aradığınız kişiye ulaşmaktan vazgeçebilirsiniz. Hatta iyisi mi vazgeçin. Bir beklentiye kapılıp olmaz şeylerin ardı sıra sürüklenmeyin bu kadar. Her şey seyrinde ilerlemeli sayın müşteri. Biliniz ki müdahaleler çoğunlukla katleder. Bitmesi gereken her güzel şey vakti geldiğinde bitmeli. Devam ettirmeye çalışmak çoğu zaman ona yazık etmektir. Bilmiyorum belki de bunları söylemek İçin henüz çok erken ama yine de size Çehov'un da ıskaladığı esaslı bir sır vermek isterim sayın müşteri. Gerçek hikâyelerde o tüfek sadece dursun diye asılıdır ö duvara ve ne yazık ki öylece durması gereken bir tüfeği patlatma çabası insanı yormaktan başka hiçbir halta yaramaz.”

Yediiklim’den Şiirler

zamanın içinde yeni bir zaman

uğultu içinde bir ân

aşağıda küçülüyor şeyler yukarısı derin boşluk

bir beşikte sallanma özlemi uyku hâli

bu bir korku bir ürperiş

hangi sestir içimize düşen hangisidir uzaklaşan

bir şehrin kalbine düşünce ateş bir kor olur ey şemseddin

güneşin keskinliği içten ve derin gözler kamaşır kilitlenince

"ezelden gelen bir kalp" sahibini bulur

toprağın kavrukluğunun bir himmetidir bu

bir gönül ayağı değer toprağa mekân yeşerir

nefesinle zaman soluklanır

kalbimin kalbini tutunca ey gönül

dil dolanır hâl hâle bürünür vay gönül

"vay gönül ey vay gönül- miri mal olur

bir pirin şi rine zeyl olur yüz yıllar arada bir yol olur

Ali Haydar Haksal

Dehlizlerimden 5ürekIi sana çıktım.

Zamanın eğrisinden geçtim

Bir karanlığa düğümlendim de,

Yine de senden geçmedim.

Erit artık buz kesen sözcüklerimi.

Bana doğmayı öğret, bana ölmeyi.

Elimden tut, uyandır saatlerimi

Hayal kırıklığımdan sahile çıkart.

Sulhi Ceylan

Kusurluydu fakat hiç olmadığı kadar güzel

Düştüğünde yere

Bir yaprağın ince damarları kopmak üzereydi

Bir rüzgârın sesini kısan şey belki de önünde durduğumuz ağaç

Hiç olmadığı kadar sonbahar yaşıyor gözlerinin önünde

Sonra örülmüş saçlarıyla kurdeleye dönüşmüş bir yüz

Biraz çekik, olduğundan fazla kareli karşı karşıya geldiğimizde

Belki de dost, avuçları açtığı zaman yeryüzünde

Birkaç adımda bir kopuyor damarları, büzülmüş kalmış bir kalp

Ne zaman pompalanırsa kalbe kan o zaman gerçekten yaşıyor

Gerçek çok farklı değişen renklerin askıyla

Hayat süren bir ağaç, birkaç damarı kopmuş

İşaret parmağında takılı bir düşünce

Her şey bir sanki, her şey çok fazla dağınık

Tutunamadığımız bir resim karakalemin ucunda

Sizi sürekli soruyor her gördüğünde aynı rüzgârın sesi

Aykağan Yüce

say ki gülmedim hiç ağlamadım say ki
gidenler yağmur oldu yağdı seher yağdı gece
ellerimizde leylak kokusu, gül teri

gidenler say ki hiç gelmedi

yalanmış sevmeler kuş bahçesi evlerde

parlak ve bülent bir yıldız göçtü bu gece

şairler ölüyor, serpiliyor kötülük

mezarlarda izdiham

Ömer Hatunoğlu

Heceyi uykusundan bölerek mısra mısra uyandı kıyı

Bölerek ikiye, dörde ve sekize ufkun sarhoş payına katlanarak

Tutunmak; ne çizgi ne budak ne nedenli bir o denli

Bir varoluş bir ötelenme bir örselenmiş ay göğümüzde

İyi ki şiir…

Ve kendimizden bir boşluğa yaslanarak kimsesiz miyiz?

Kucağınız meşaleler, mesafeler, maskeler

Bir kuş uçumu yakın ve yorgun göğsünüzde ray izleri
Ve sonra taklacı güvercinler eleğimsağma altında saydam
Su rengini alırken her bir şeyin
Dönüşmek hâlden hâle katılaşmadan
Say ki bir boşluğun ağzında yuvarlanarak siz

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Türk Edebiyatı Sayı 585

585. sayısıyla yine edebiyat dünyamızın nabzını tutmaya devam ediyor Türk Edebiyatı dergisi.  Her zamanki gibi arşivlenecek yazılarla hafızalarımıza kazınacak notlar sunan çalışmalar var dergide.

10 Temmuz, Nurettin Topçu’nun ölüm yıldönümü. Tahsin Yıldırım’ın “ahlak” vurgulu yazısı ile anıyor dergi büyük ustayı.

“Cumhuriyet dönemi eğitim, edebiyat, sanat, din/tasavvuf, düşünce, siyaset ve kültür alanlarının önemli ismi Nurettin Topçu; din, felsefe ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurmuş, onlardan ders almış, onlardan müspet ya da menfi yönden etkilenmiştir. Nurettin Topçu’nun kimliğini oluşturan ilk mekân evi, ilk kişiler de aile fertleri olmuştur. Bunun dışındaki halka ise gerek ülkemizde gerekse yurt dışında tanıdığı şu insanlar olmuştur: Hareket felsefesinin kurucusu olan Maurice Blondel (ö. 1944), Sezgicilik felsefesinin kurucusu Henri Bergson (ö. 1940) ve tasavvuf tarihi alanındaki çalışmalarıyla tanınmış olan Fransız şarkiyatçısı Luis Massignon (ö. 1962)’dur. Hasib Efendi olarak meşhur olmuş olan Abdullah Hasib Yardımcı (ö. 1949), Abdülaziz Bekkine (ö. 1952), Mevlana (ö. 1273), Yunus Emre, Fatih Sultan Mehmet, Celal Hoca diye tanınan Mahmut Celaleddin Ökten (ö. 1961), Remzi Oğuz Arık, Hüseyin Avni Ulaş ve onun rol modeli ve büyük adamı olan Mehmet Âkif sayılabilir.”

“Mekânın, manevi gücüne vurgu yapan Nurettin Topçu mekânın, fiziksel olduğu kadar değerler sistemiyle vatanlaşacağından bahsetmiştir. Anadolu Müslüman Türk’ün eliyle İslamlaştırılmış ve bu ülkede yeni bir medeniyet doğmuştur. Bundan dolayı Topçu, milliyetçiliğini Anadolu’da ilk medeniyetlerin yaşadığı devirlerden değil de Anadolu’ya Türk unsuru tarafından İslam ruhunun saçıldığı devirlerden başlatmıştır.”

İbrahim Tüzer İle Metin, Yazar ve Okur İlişkisi Üzerine

İbrahim Tüzer, son zamanlarda ardı ardına çıkan kitapları ile edebiyat dünyamızın adeta yol haritasını çıkarıyor. Elbette bunu örneklerle yapıyor. Ayrıca yazma ve okuma vurgusunu da sürekli yineliyor. Tüzer, edebiyat dünyasının içinde yer alan bir akademisyen. Sadece dersini vermiyor edebiyatının, aynı zamanda çalışmalarıyla da edebiyat dünyasına katkı sunmaya devam ediyor. Tüzer, Kübra Gürer’in sorularını cevaplamış.

“Aramakla bulunmaz ama bulma hususunda yola koyulmuş olanların kimler olduğuna baktığımızda hep nitelikli ve kalıcı işlerle meşgul olanların olduğunu görürüz. Cüneyd-i Bağdâdî’ye atfedilen bu önermeyi hatırlamış olalım... Elbette, sadece metin değil her şey bu dünyada bir muhatap arar. Biz de muhatap ararız. Kendi biricikliğimizle, davranışlarımızla, düşüncelerimizle muhatap alınmayı arzu eder; karşı tarafta da muhatap bulmak isteriz. İster kendi eksikliklerinin farkına vararak bunları tamam etme noktasında gayrete girenler için olsun ister gündelik kazanımların peşi sıra yitip gidenler için olsun muhatap bulmak önemli gelir hep bana. İsmet Özel Bey, Şiire Damıtılmış Hayat’a takriz yazarken önemli bir hususa dikkat çekmişti: “Her kitabı yazan kendi hakkında yazar ve kim olursa olsun bir kitabı okuyan, okuduğunu kendi hakkında yazılmış olduğu kanaatinden sapmadan okur.” Yani bu dünyada insan her şeyi kendisi için yapar. Buna kitap yazmak da okumak da dâhildir. Bu hususa “sanatkâr” adını verdiğimiz insanın kayıtsız kalması düşünülebilir mi?”

“Kuramlar ister istemez kendi teorik unsurlarını esas alarak genele dair çıkarımlarda bulunur. Ancak dikkat buyurunuz, insan ve sanat ilişkisi çevresinde tespitlerimizi çoğaltabilmek adına, bir müddet sonra başka bir kuramsal yaklaşıma yönelme ihtiyacı hissederiz. Bunun bir anlamı da şudur: Her kuramın sözünü ettiğimiz ilişkiyi açığa çıkarmada yetersiz olduğunu kabul etmek… Elbette yukarıda izaha gayret ettiğimiz dünyayı algılama biçimimiz ve merak duygumuz nispetinde… Edebiyat sosyolojisi belirli bir bakış açısını esas alırken psikanalitik edebiyat eleştirisinin yöntemleri, daha farklıdır. İnsanın bütünlüğü düşünüldüğünde tek bir kuramdan söz etmenin zorluğu anlaşılacaktır… Sigmund Freud’un sanatkârları bilhassa şairleri vazgeçilmez referans olarak görmesi boşuna değildir. “Nereye gittiysem benden evvel bir şairin oraya uğradığını gördüm.” der Freud.”

“Yaklaşık on ay arşiv taramam olmuştu Millî Kütüphanede. İşin maddi kısmını tamamlarken yani İsmet Özel hakkında ne yazılmış ne çizilmiş bunları derlerken hiç zorlanmadım açıkçası. Ancak bilimsel olarak şiir yorumlarına sıra geldiğinde farklı bir bakış açısına, disipline başvurmam gerektiğini; şahsi beğenimin ve kabullerimin ötesinde şiirin yapısını zedelemeden yorumlarda bulunmam gerektiğini fark ettim… Tabii bu anlamda yolumu ve bakış açımı belirledikten sonra İsmet Bey ile de görüştüm. Birçok hazırlığım bitmişti onunla görüştüğümde. Elinizde tuttuğunuz kitap, benim doktora tezimin yüzde altmışlık kısmıdır. İki yüz sayfalık “İsmet Özel Kaynakçası” adını verdiğim bibliyografya kısmı da vardı ama onu ayrı bir kitap olarak yayımlamak üzere ayırmıştım. Öylece kaldı.”

“Günümüz dünyasının hazzında, hızında ve kaotik ortamlarında yitip giden “modern insan” için maalesef edebiyatın, sanatın verebileceği pek bir şey yok. Ancak tam da Rollo May’in ifade ettiği gibi öte yandan, kendini bulma cesareti gösterebilenler için ise pek çok anlam alanını da içerisinde barındırıyor günümüz çağı. Bundan dolayı dünyada bulunduğu yere ilişkin endişesi olan varoluşunu, varlığını sorgulayan; hayatın anlamına dair sahici soruların peşi sıra giderek bilinç düzeyini yükseltebilmiş bireyler için edebiyatın da sanattın da sunacağı katkı çok derinliklidir. “Beklenti” hususunda ise birbirini bulabilmiş, diğer bir ifadeyle muhatabına kavuşmuş yazar-okur-metin geçişliliği içerisinde yüksek seviyeden bir etkileşim meydana gelmiş olacaktır.”

Yunus Emre Ne Söyler?

Yunus Emre’yi ne kadar anlatsak cümlelerimiz eksik kalır. Anlatmakla bitmeyecek bir ummandır Yunus. Onun evrensel mesajını tüm çağları aşacak bir enginliğe sahip. Muharrem Dayanç, Yunus Bize Ne Söyler? sorusunun cevabını veriyor yazısında.

“Yunus Emre, Türk edebiyatının birçok alanında öncü olarak kabul edilen şahsiyetlerin başında gelir. Kullandığı dil, ele aldığı konular ve bunların işleniş şekli, yalın söyleyiş içinde ulaştığı anlatım imkânları, bireyden topluma uzanan evrensel ve olumlu mesajlar onu özellikle yirminci yüzyılın başından itibaren her gün biraz daha değeri bilinir/anlaşılır bir hâle getirmektedir (Koçak 2021, s. 8). Dil, din, insan, dünya, öte dünya, yerelle evrenseli uzlaştırma gibi bahislerdeki söyleyiş ustalığı onu, bugünden sonrası için de gündemde tutmaya yetecektir.”

“Sözün/edebiyatın hem bireyler hem de devletle halk arasındaki ilişkilerde anahtar rol oynadığına yukarıda kısaca değinmiştik. Sözün/dilin yumuşak ve onarıcı bir kimliğe bürünmesi sevgi/muhabbet/aşk dilinin yaygınlaştırılması, insanların iç dünyalarındaki olumsuzlukların onarılmasıyla mümkündür. İnsanların iç dünyalarını/gönüllerini güzelleştirmeden, dış dünyanın olumsuz etkilerinden kurtarmadan sözün onarıcı gücüne ulaşmak mümkün değildir. Sevgiyle tanışmayan, aşkla/muhabbetle bilenmeyen gönüller zamanla çoraklaşır/taşlaşır. Taşlaşmış gönüller, ne kadar isterlerse istesinler, yumuşak/onarıcı bir dile ulaşamazlar. Burada “sözün savaşa benzemesi” muktedirlerin veya devlet yöneticilerinin kibirli/buyurucu tavırlarını da akla getirir. Toplumsal huzur ve barışa ulaşmak için önce dildeki kabalıkları/aşırılıkları düzelterek işe başlamak gerekir. Çünkü bütün gerçek, mecazi ve hayalî dünyalar dille kurulduğu gibi bütün olumsuzluklar dildeki bozulma ile başlar. Sözün öneminin dile getirilmesi de incelmesi de estetik anlamda yükselmesi de bir medeniyet göstergesidir.”

“Yunus Emre, Türkçeyle ilgili hemen her konunun merkezinde yer alan önemli bir Türkmen dervişidir. Kullandığı dil (Türkçe) ve onu kullanma şekliyle, ele aldığı konular ve onları evrensel bir muhtevaya dönüştürme tavrıyla, insanın/ toplumun problemlerini doğru teşhis etmesi ve bunların düzeltilmesi konusunda ileri sürdüğü çağını aşan teklif ve öngörüleriyle bugün için de çok değerlidir, bundan sonrası için de öyle olacaktır. Yunus Emre her şeyden önce, dille, kültürle, edebiyatla, dinle, bu dünya ve öte dünyayla, insanın/insanlığın problemleri ve bunların çözüm yollarıyla ilgilenenler için doğru kılavuzdur.”

Bayrak Bayrak Yükselen Vatan: Türkçe

Bayrak, vatan, Türkçe kavramları birbirini tamamlayan üç güzide değer. İç içe geçen ve kavram bütünlüğü olarak “millet” olma kıstaslarını tamamlayan olmazsa olmazımız. Türk milleti için Türkçe vatanla eşdeğer bir değere sahip. Türkçeye sahip çıkmak bu yüzden bizler için vatan kadar kutsidir. Suphi Saatçi, Türkçe hakkında yazmış. Dil, sadeleşme, alfabe gibi konular ele alınıyor yazıda.

“Dilin temel iletişim malzemesinin alfabe olduğu, bunun da bütün bir millet tarafından bilinmesi gerektiği üzerinde herkesin hem fikir olması icap eder. Başka bir ifadeyle aynı millete mensup olan ve aynı dili konuşan topluluklar, her şeyden önce ortak bir alfabeye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında Türk milletine mensup olan 200 milyonu aşkın Türk topluluklarının yaşadıkları en büyük sorun ortak bir alfabeye sahip olmayışlarıdır.”

“Dilde sadeleşme hareketi Türkiye’de yüz yıldan beri devam etmektedir. Dilimize giren Arapça ve Farsça kelimeleri bir zamanlar toptan tasfiye etmek gibi ilme ve mantığa uymayan çıkışlar yapılmıştır. Ancak bu teşebbüslerin çoğu pratikte bir sonuç vermemiş ve hüsranla bitmiştir. Eski tarihlerde dilimize en çok Arapça ve Farsçadan birçok sözcük girdiği bir gerçektir. Ancak bu yabancı sözcüklerin büyük bir kısmı, zamanla dilimizin ses ve ahengine uyum sağlayarak Türkçeleşmiştir. Türkçemizin bir güzelliği de oldukça zengin deyim ve kavramlara sahip olmasıdır. Dilimize eski tarihlerde girmiş olan yabancı köklü, ancak Türkçeleşmiş ve yaygın biçimde kullanılan sözcüklerin bir kısmını, anlamdaşları, yani eş anlamlıları var diye dilimizden atmak da yanlış ve sakıncalıdır. Bunu bir iki örnekle açıklamak yerinde olacaktır.”

Bozkırda Bir Sahabe: Ukaşa Ata

Asil Şengün, Ukaşa Ata’nın izinde yollara düşüyor.

“Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde Ökkeş, Kırgızistan’da Türk milletine İslamiyet’i ilk getiren kişi olarak kabul edilen Ekeş Ata, Kazakistan’da Ukaşa Ata adıyla bilinen Hz. Ukkâşe. Ukkâşe İbni Mıhsan, Peygamberimizin “En hayırlı süvari” övgüsüne mazhar olmuş bir sahabe. Aynı zamanda yakışıklı, akıllı, eline geçen fırsatı iyi değerlendiren, cesur bir şahsiyettir. Bedir savaşında hurma dalı ile müşrikleri darmadağınık eden bir kahraman.”

“Mekke’de doğup, büyüyen Hz. Ukkâşe, müşriklerin baskıları ve eziyetleri neticesinde Medine’ye göç eder. Daha sonra ashab-ı suffaya girer. Peygamberimizin yanında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına katılır. Hz. Ebu Bekir, halife olduğu dönemde, hicretin on ikinci yılında, Halid bin Velid komutasında dinden dönen Tuleyha üzerine bir ordu gönderir. Ukkâşe de bu orduda yer alır. Sabit ibni Erkam ile birlikte düşman üzerine keşif gücü olarak gönderilir. Tuleyha’ya yaklaşmak için saldırıya geçtiğinde 44 yaşında şehit olur.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Özay Erdem –Üst Kat

“Aylardan beri ilk kez deliksiz bir uyku çekecekti Mecit Bey. Müjdeli haberi akşamüstü çarşıdan dönerken almıştı. Kaldırımdaki sokak köpeklerini bastonuyla kovarken bakkaldan çıkan komşusu Mesut söylemişti. Gerçi böyle bir şeye sevinmek ne kadar doğruydu emin değildi. Kiracısı Nihat -ailesini de yanına alarakapar topar memleketine gitmişti. Zavallının annesi, ortada sebep yokken, birden fenalaşıp hastaneye kaldırılmıştı.”

“Nihat’tan önce üst katta Asya adında genç bir öğretmen tek başına oturuyordu. Varlığı yokluğu belli olmayan kendi hâlinde iyi bir kızcağız derdi Mecit Bey onun için. Tam üç sene kalmıştı. Karısı Nilüfer Hanım, Asya’yı pek severdi ve ne zaman börek ya da tatlı yapsa kapısını çalıp bir tabak da ona getirirdi. Hatta bazen cesaret bulup sen nasıl gençsin deyip kolundan tutarak çarşıya çıkarır, mağaza mağaza gezip -zorla- üstüne başına bir şey alırlardı. Kendisi de bitkisel özlü, yaşlanmayı geciktirici kremlerle dönerdi eve. Ama her memur gibi Asya’nın da tayini çıkıp memleketine taşınınca yeniden kiracı bulmak gerekmişti.”

“Yepyeni, güneşte ışıldayan vernikli zeminiyle daha küçük bir gemiydi bu. Yemyeşil, ufak adalara selam vererek yolculuğunu sürdürüyordu. Derken önce güverte sonra kaptan köşkü alev aldı. Üstelik görünürde bir korsan gemisi de yoktu. Israrla tuttuğu dümeni bırakmak zorunda kaldı Mecit Bey. Bu sefer kendisi bile isteye uyandı. Odanın içi sıcaktan yanıyordu. Terlemiş ve sırtı sırılsıklam olmuştu. Nilüfer Hanım tekrar yatmadan önce kombiyi yine fazlaca açmıştı. “Zaten yorgan örtünüyorsun.” diye çıkışırdı Mecit Bey böyle zamanlarda, karısı da, “Olmaz.” derdi, “Ben deli yatıyorum, üstüm açılıyor.” Maskesini tamamlayınca kombiyi altı derece arttırmıştı Nilüfer Hanım. Saate baktı Mecit Bey, beşe geliyordu. Kalkıp kana kana bir bardak su içti, boğazı kurumuştu. Ardından pijamalarını değiştirip sabah namazı için abdest aldı.”

Hüzeyme Yeşim Koçak- Kuyruklu Hikâye

“Bu bir trajediydi, felaketti. Mütemadiyen uzuyor, taşımak zorlaşıyordu. Gerçi burnun uzaması da problemdi ama estetikler çareydi. Ih değildi, kestire biçtire buruna bir hâl oluyor, âzâ laçkalaşıyordu. Tabii başka sorunlar da vardı. Mesela dil de ileri geri oynata oynata; haşmetluları selamlamak için ona buna çıkara çıkara, orayı burayı yalaya yalaya aşınıyordu. Bu yüzden dil(in)e kılıf, binaenaleyh bir operasyon daha gerekiyordu. Mesele şuydu ki bu organların fazla ağırlaşmaması yanında; ihtimamla muhafaza altına alınması, gösterişli hâlinin korunması lazım geliyordu. Neticede bir ikilem doğuyordu.”

“Herhalde, günün sonunda, kuyruğu kendinden çok yorulur, bitap düşerdi. Kuyruk sallama hareketi rüyalarda da sürerdi. Bu kadar düşünce, zihin eylemi, karmaşa insanı harap ederdi. Kafasındaki aslan gibi tilki kuyruklarının, dönüp çarpışmaktan; yegâne emeli fare beklemekten başka bir şey olmayan, uyuz kedi kuyruklarına dönmediğinden de emin değildi. MiAvv!. Soylu bir amaçtan ne kadar uzaktı Yarabbi! Ne çileydi. Biçimsiz uzaması bir yana, kiminde yamuluyordu. O zaman nazik yerleri fena hâlde acıyordu. Ruhunun ve gövdesinin heveskârlığı yüzünden, gerçi yenileri de doğuyordu ama...”

“Düşündü taşındı, kuyruğunu kaşıdı. En iyisi mi, tepeden tırnağa bir “kuyruk” olmanın çaresine bakmaktı. Hayalini adamakıllı okşadı. Şimdi, içi tüy yumağı, tüm bedeni rahatlamıştı. Aynaya gülümseyerek baktı, ayna ona kuyruk salladı.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Atların ayağı kanla yıkanmış

Göklerini karartmışsın derinde

Oysa dünya seni bekliyor hâlâ

Bir zamanlar hayatmışsın derinde

Nurullah Genç

küçücük adımlarla, bir masal ortasından

yeryüzünü emziren anneler ustasından

ay çıkar, yer kımıldar, bu yüzdenmiş meğerse

sokaklara onların adları mı verilse

çünkü mümkün oynamak, parklarında hayatın

hilesiz bilyelerin, özgür salıncakların

Şadi Oğuzhan

Senin bakışlarına

Çarpa çarpa

Çoğalttım bu şiiri

Ki artık

Kendi sesimdir

Çünkü ben

Gitmek üzere

Aharlı bir kağıttan

Sözümü kestim de geldim

Mehmet Ali Yücel

Şehir ve Kültür 96

Şehir ve Kültür dergisi Balıkesir’i kapağına taşıdığı 96. sayısı ile çıktı. Mehmet Kâmil Berse de vatan, birlik, beraberlik vurgusu ile selamlıyor okurları.

“Vatan tekdir, birdir, vatan yurttur… Burada doğdum, ata dedem Alpaslanla Malazgirt’te bulunmuş, dedelerimin hepsi okumuşlar ilim sahibiydiler. Babam çiftçiydi 8 kardeştik.. Ben Ortadoğu Üniversitesi’nden ikinci sınıftan ayrıldım, köyüme geldim, evlendim, eşim ilk kadın korucudur…  Ben de gönüllü korucu oldum, bu bayrak için korucuyum gönüllüyüm, para almam… Hakkari Yüksekova’nın bu köyünde avazım çıktığınca bağırıyorum (Gönderde dalgalanan al bayrağın dibinde) bu bayrak ebediyen devam eder...”

Fatma Sultan’ın Sarayı

Kâmil Uğurlu, eski zamanlara dair bir Üsküdar yazısı ile dergide yer alıyor. Evliya Çelebi rehberlik ediyor bize. Nefes alan, yürek genişleten bir Üsküdar arz-ı endam ediyor önümüzde. Fatma Sultan’ın sarayının hikâyesini de anlatıyor Uğurlu.

“Evliya Çelebi’nin anlattığına göre 17. yy’da bağlık bahçelik, dokuzbin yalı, köşk ve evi bağrında yaşatmaktaydı Üsküdar. O kadar çok ve vasıflı yapıya sahipti ki, “onun tahriri melâl verir” deyip hüzünlenir Evliyâmız. “Bu köşk ve yalılardan Salacak’a ve Doğancılar’a uzanan kısımda bulunanların ancak birkaçını şu tertip üzere zikreder: Ayşe Sultan, Vâlide-i Atik Sultan, Hanzâde Sultan, Hacı Paşa, Ak Mehmed Paşa, Nazif Paşazâde Cinci Hoca, Aslan Ağa, Piyâle Paşa ve yakın zamanlara kadar gelen Tırnakcızâde yalı ve saraylarından başka sivil mimari alanında da at koşturmuş olan Sinan’ın elinden çıkmış daha neler, niceler hep bu pastoral medeniyet tablosu üstünde kök salıp boy atan âbidelerdi. Fetihten bu yana her devirde bir başka elbiseyle göz kamaştırıcı güzelliğini sergileyen bu güzel şehir (Üsküdar her zaman şehir olmuştur) İstanbul’un gözbebeği olagelmiştir. “Fetihten bu yana gelişip serpilen bir tâze kız gibi” onun üzerine bütün dikkat ve şefkatini sermiştir. Bütün bu özenine rağmen zaman zaman imar planları ve istimlâkler sebebiyle aldığı yaraları onarmak mümkün olmamıştır. Meselâ bir zamanların adı üzerine efsaneler düzülen köşkleri, Şemsi Paşa Kasrı, Şerefâbâd kasrı, Kavak Kasrı, Şehid Ali Paşa veya İbrahim Paşa Sarayı…bunlardan belki birkaçıydı. Fakat tarihinin yarısını, alıp götürdüler yanlış imar uygulamasıyla.”

Balıkesir’de Öğrenci Olmak

Üniversite yıllarının geçtiği şehir insanın hayatındaki önemli bir kesittir. Hayata atılmanın en somut adımı diyebiliriz o yıllara. Mehmet Kâmil Berse, öğrencilik yıllarının Balıkesir’ini anlatıyor. Eski zaman fotoğrafı tadında anılar eşliğinde Balıkesir’i adımlıyoruz.

“Okulda devam mecburiyeti olmadığı için artık ayda bir iki gün veya sınav zamanları haftalık gelişlerle okulu okumaya gayret ettim... Bazen arkadaşların tuttukları evlerde kalırdım, bazen Balıkesirli arkadaşlarımdan Kemal Ahçı’nın evinde kalırdım. Kemal Ahçı’nın evi benim evim gibiydi, ailesi ailem gibiydi, Rahmetli Anne ve babasını her zaman rahmetle yad ederim ve dualarımdan eksik etmem. İnsan hayatında gençlikte yaşanılan arkadaşlık ve dostluklardan okul arkadaşlıkları ve asker arkadaşlıklarının ne kadar değerli olduğunu ifade etmem zor olmasa gerektir…Balıkesir’de öğrenci olmak çok keyifli idi benim için. Balıkesir’i ve Balıkesirlileri çok iyi tanıma fırsatı buldum, imkanlar olsa da, biraz gurbet olsa da o duyguları hissetmek ve yaşamak keyif verici idi… Akşam serinliğinde Belediye’nin eski binasının önündeki çay bahçesinde arkadaşlarla çay içmenin sohbet etmenin zevki, gençliğimizin belleğimize kazınan hatıraları olarak anlatmamıza vesile oluyor.”

“Erken kalkmakla aslında kader bize güzellik yaptı, 4 saat ders çalıştık ve veremeyeceğimiz sınavı başarı ile geçmiştik… Hasan Baba’nın ruhaniyetini öğrenmek zorunda idim… Ve Balıkesir’in manevi efsanelerinden Hasan Babaya saygı ve rahmetle, hatırasına hürmeten anlatalım; ülkemizde öyle yatırlar var ki etrafındaki her şey değişse de o yatır bulunduğu yerde kalır; hiç kimse ona dokunamaz. İşte Hasan Baba da böyledir. Önceleri Ekin Pazarı'nda, daha sonra Hasan Baba Çarşısı adı verilen arastada ve son olarak da aynı yerde inşa edilen modern iş hanındaki yerini korumuş, bugüne kadar yeri değiştirilmemiştir.”

Kahraman Şehirde Bir Günüm

Mehmet Mazak, Kahramanmaraş’ta geçirdiği bir günü anlatıyor yazısında. Her zamanki gibi tarihi süreçten günümüze uzanan bir çizgide şehrin nefesini hissediyoruz. Maraş dendiğinde aklımıza gelen ne varsa hepsine de dokunuyor Mazak.

“Adına ilk defa Asur tabletlerinde Markasi olarak rastlanan Maraş’a, Hititler Maraj, Romalılar Germanicia, Bizanslılar da Marasion demişlerdir. Maraş, H.16/M.637’de Halid bin Velid tarafından fethedilip İslâm topraklarına katılınca şehrin adı Maraş şeklini almıştır. Maraş’ta Bizans, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Memlûklüler ve Dulkadirli Beyliği hüküm sürmüştür. Nihayet Yavuz Sultan Selim zamanında 1515’te Sinan Paşa komutasındaki bir ordu tarafından Osmanlı topraklarına katılmış ve Cumhuriyet Türkiye’sinde ülkemizin Akdeniz bölgesinde yer alan bir vilayet olarak bugüne kadar gelmiştir. İnsanın yolu Maraş’tan tesadüfen geçmez.”

“Maraş, yetiştirdiği büyük şahsiyetler şair, düşünür, devlet adamı vasıtasıyla Türkİslâm kültür ve medeniyetine yol gösteren şehirlerimdendir. Günümüzde şair ve yazarlar açısından çok münbit topraklar olan Maraş’ın geçmişi de bereketli topraklardır. Divan edebiyatında benim bildiğim 22 divan şairi vardır.”

“Karacaoğlan dağları, ormanları, yaylaları, şehirleri, köyleri, kasabaları, ırmakları, çayları, dereleri, pınarları gezen ve şiirinde işleyen bir ozan olarak “Bu gece Maraş’ta yatalım, atım, Maraş’tan ötesi uzak bir yoldur” diyerek Maraş şehrinin gönlünde ayrı bir yer ettiğini ifade eder.”

Ucu Yanık Bir Türkü, Kırklareli

Fahri Tuna Kırıkkale’yi türküler eşliğinde anlatıyor. Bir şehri Tuna’dan okuyorsanız tüm sürprizlere açık olmalısınız. Karşısınıza her an her şey çıkabilir. Şimdi de kendimizi Kırıkkale türkülerinin ritmine kaptırıp adım adım geziyoruz şehri.

“Her ilin adı söylendiğinde bir imge, bir renk, bir dağ, bir ova, bir isim öne çıkar zihnimde, gelir oturuverir tahtına. Kırklareli denilince aklımda ilk öne çıkan, ucu yanık türküleri oldu. İçinizden şöyle bir itiraz ettiğinizi duyar gibiyim: Yapma be Fare’ga, bizim Kırıklareli’nin türküleri oynaktır, neşelidir beya. Haklısınız. İtiraz etmem. Ama âh ama; o ilk bakışta öyledir. Biraz daha ilerleyince öyle olmadığına siz de mutmain olursunuz, kanaat getirirsiniz.”

“Her ilimiz bir cennet mübarek. İtiraf edelim, biz (Anadolu ve Trakya) gerçek bir lezzet cennetinde yaşamaktayız. Kırklareli'ne kuzu kuzu gidip de Kuzu Kapama yemeden olmaz bir defa. İkincisi Pekmezli Kaçamak yemelisiniz. Edirne kadar ünlü olmasa da Kırklareli Köftesi de lezzetlidir. Diğer yemekleri, Balkan göçleriyle oluştuğu için Rumeli yemekleridir genellikle. Bütün Trakya ve Rumeli’de rastlanan yemekler; Papara, Manca, Borani vesaire gibi. Tatlı olarak ise Yumurta Helvası ile Kaşık Helvasını öneriyorum bir de. Benden söylemesi. Keyif sizin. Genelde mutlu insanlar diyarıdır bizim Kırklarelimiz. Aynı zamanda hüznünü hayatına katık yapmış da yaşayan, dışı şen ama içi yaralı insanlar diyarıdır. Ama güzel kalpli insanlar, tutkulu, duygulu insanlar. Sarışın yüzlü mavi gözlü hafif çilli burunlu masum bakışlı kızların türkülerinin ucu yanıktır orada. Tam da böyledir. Ucu yanık bir türküdür Kırklareli. Ucu yanık bir türküyle son verelim yazımıza:

Dere geliyor dere yalelel yalelel,
Kumunu sere sere yalelellim,
Al dere götür beni yalelel yalelel,
Yarin olduğu yere yalelellim
Amanın aman aman Zamanın zaman zaman
Bizim düğün ne zaman yalelellim”

Yok Mekân Yok İnsan

Yaşadığımız çağ insan merkezli olmaktan uzaklaşıyor hızla. Dijital bir ağ kuşatıyor insan yanımızı. Sanal hayatlar yaşıyoruz. Yok gibi yani. F. Sueda Kurt, göçün ve sanayileşmenin merkezindeki insanı anlatıyor yazısında.

“Sanayi Devrimi ile birlikte, köyden kentlere olan aşırı göçler, kentlerin organize edilmesini gerekli kılmıştır. Bu durumda düzenleme ile kentlerde ortaya çıkan sanayi mekânları, banliyöler, yeşil alanlar gibi keskin sınırlar, insan- mekân ilişkisindeki organik gelişimi durdurmuştur. 20. ve 21.yüzyıllarda ulaşım ve teknolojik imkânların gelişimi, kentlerin gelişiminde farklı bir evreyi ortaya çıkarmıştır. Kent kavramındaki nüfus, nüfus yoğunluğu, çalışma alanları gibi kenti belirleyen etkenlerin yanında, ortaya çıkan yeni bir profil olan "kentli birey" ve onun yaşam ritüelleri, mekân oluşumu ve mekânın düzenlenmesinde etkili olmuştur. Aynı zamanda teknolojik imkânlarla gelişen eğitim imkânları, ortaya çıkan kültürel faaliyetler, eğlence alanları, kişisel gelişime imkân verecek enstitüler vb. kentleri birer cazibe merkezine dönüştürmektedir.”

“Teknolojik imkânlar mimarinin ve yapım imkânlarının artması ve yaygınlaşması coğrafi sınırlılıklar ve yerel sınırlayıcıların azalması, yeni yapı tiplerinin her ülke ve bölgede yapılmasını sağlamıştır. Bu durum, imar sürecindeki inşaat kültürünü, içinde bulunduğu coğrafyanın sınırlarını, içinde bulunan yaşam şeklinden referans alma sürecini yok sayan binaların ve yaşam alanlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Birbirine benzeyen ve çevresi ile uyumsuz olan bu yapı türleri, kültürel yozlaşmayı beraberinde getirirken aynı zamanda içinde bulunduğu mekânı çevresi ile irtibatsız şekilde ortaya çıktığı için "yok" bir hâle sürüklemektedir.”

Kent İmgesi

Şehirlerin bir ruhu vardır. Onlara hayat veren, özgünlüklerini sağlayan ve şehirlerin arasında onları ayrıcalıklı hale getiren küçük imgeler yani. “Kent İmgesi” diyor buna Necla Dursun. İmgeleri anlatıyor Dursun örnekler eşliğinde. Çark Caddesi elbette çok kıymetli bir imge Sakarya için. Çocukluğumun şahidi hem de. Bir örnek de benden; Tokat’ın en önemli imgelerinden birisidir Tokat Kalesi. Çıkarsın kaleye ve tüm şehri bir nefeste içine çekersin.

“Meşhur ve herkesin bildiği buluşma adresleriyle, en nezih muhiti, en kalabalık çarşısı ve en işlek caddesiyle algıda ve hafızalarda ortak mekânları vardır kentlerin. Bu mekânlar her ne kadar “ortak” sözcüğüyle anılsalar da kabul edilen bir gerçeklik ardır ki o da bu mekânların “eşsiz” hatta “tek” olma niteliğine haiz oluşlarıdır. Örneğin İstanbul’un en eski ilçelerinden biri olan Kadıköy ‘de buluşma yeri denilince ilk akla gelen yer “Boğa Heykeli” dir. En rağbet gören caddesi ise Bahariye Caddesi ‘dir. Başka bir şehirden örnek verilecek olunursa; Sakarya ‘da alışverişin yegâne adresi, dün de bugün de Çark Caddesi’dir. Her şehrin olduğu gibi her yörenin kendine özgü, ulusal veya uluslararası bilinirlik kazanmış değerleri bulunmaktadır. Bu değerler zaman içerisinde ilmek ilmek örülerek, emek harcanarak bilinirlik kazanmıştır. Bu türlü meşhurlarmış halk bilimsel değerleri vesilesiyle bazı kentler bir adım öne çıkmıştır. Coğrafi farklılıklarla bezenerek zenginleşen kentler bu grubun içinde olmakla birlikte “kent imgesi” teriminin tanımıdırlar.”

“Örneğin Manisa; lalesi, sultanî üzümü ve mesir macunuyla tarihî, coğrafî ve kültürel varlıklarını beslerken tüm bunlar kentin imgesidir. “Kent kültürü oluşmuş, imgeleri olan kent” denildiğinde Kütahya’dan bahsedilebilir. Kütahya denilince çini ve porselen gözümüzde canlansa da bu yazımızın konusu Kütahya ‘daki “gezek” kültürüdür. Gezek, insanın sosyal bir varlık olması diğer insanlarla bir arada bulunmasına sebep olmaktadır. İnsanlar değer verdikleri ve değer gördükleriyle çeşitli zamanlarda ve şekillerde bir araya gelmektedir. Birlikte vakit geçirme istekleri etkileşim arzularının dışa vurumudur. Bu isteğin karşılanması için yapılan çeşitli toplantılar düzenlenir. Gezek de bu türlü toplantılardan biridir. Halk kültürünün bir parçası olan gezeklerin diğer bir adı “sıra nöbeti” dir. Sosyal, ekonomik ve kültürel dayanışma örneği sergilenen gezek kültürü halk arasındaki yardımlaşmaya da vesile olmakta ve bir kent imgesi olarak karşımıza çıkmaktadır.”

Takunyalı Keçi Güden Kız

Muhsin Duran, hikâye tadında bir yazı ile Şehir ve Kültür’de. Tarihten bir yaprağı anlatıyor.  Vatan, millet, fedakârlık gibi ulvî duygular hâkim yazıya. Olay Tokat’ta geçiyor.

“Kembil Dede’nin babasının hangi cephede nasıl kaldığı bilinmiyor. Haneleri ayrı olan kardeşi Abdullah’ın askere celp emri çıkmış. Akşam evdekilerin ağzını bıçak açmıyor, evlerinde cenaze çıkmış gibi yas var. Nasıl olmasın ki; evde Abdullah, eşi Fatma, küçük kızları Gülüzar ve 12 yaşındaki Atike’den başka kimse yok. Evin bir erkeğini cepheye çağırıyorlar. Yarın şubeye teslim olması gerekiyor. Yoksa devlet kaçak muamelesi yapar. Cepheden kaçmış sayılır ki bunun cezası da Abdullah’ın daha önce bir kez gördüğü gibi Tokat Hükümet meydanında darağacında sallanmaktır. Hem askere gitmemek de ne demek? Vatansız ne yaparız. Abdullah çaresiz, eşiyle birlikte sabaha kadar uyumadılar. Sabahleyin her gün 20- 30 tane keçilerini güderken somun azığını koyduğu eşinin keçi kılından dokuduğu çantasına iki somun-ekmek koydurdu. Eşi ve iki kızıyla vedalaştı. Onları defalarca öptü. Büyük kızı Atike’ye keçileri bundan sonra iyi gütmesini sıkı sıkıya tembihledi ve ağlamamaya çalışarak, Tokat Askerlik Şubesi’nin yolunu yaya olarak tuttu. O akşam kışlada içinde kuru ot olduğu anlaşılan bir telis çuvalının üzerinde yattı. Bu durum, bundan sonrasının da zorlu geçeceğinin alametiydi. Gidecekleri cephe Erzurum civarlarındaydı. Yol, köylerinin içerisinden Gökdere’den geçiyordu.”

Dışımızdaki İrlandalı

Erbay Kücet, Jean Iris Murdoch hakkında kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor dergide. Kitaplarından örneklerle, hayatından kesitlerle buyurun Murdoch’ın dünyasına.

“Jean Iris Murdoch İngiltere’de büyüdüğü ve orada yaşadığı halde kendini daima “İngiliz-İrlandalı” olarak tanımlamış bir edebiyatçıdır. Onun roman kurgusunu inceleyen İngiliz eleştirmenler, romanlarının neredeyse hepsinin İngiltere’de yazıldığını ve ağırlıklı olarak İngiliz geleneklerine atıfta bulunulduğuna işaret edip, bu nedenle İngiliz romancı olarak algılanması gerektiği savunurlar. Murdoch İrlanda’dan ayrıldıktan sonra, sadece birkaç defa ülkesini ziyaret etmişti. Buna rağmen, Irıs Murdoch, hayatı boyunca “Anglo-İrlandalı” geçmişiyle her zaman gurur duymuş ve kendisini salt “İngiliz” olarak tanımlamamıştır.”

“Modern insanın iletişimsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma sorunlarını, yabancılaşmanın sevgisiz, içtensiz, yapay ve kırılgan ilişkilerden kaynaklandığını savunan Murdoch, fertlerin sağlıklı ve uzun süreli ilişkilerinin sevmek ve başkalarını içtenlikle dikkate almakla olabileceğini belirtir; hayal, rastlantı, ihtimal ve sevginin oluşmasında etkili ve yardımcı kavramlara gerek olduğunu vurgularken bu yardımcı kavramların içtenlikle aktifleştirilmesinin, çağdaş insanın yabancılaşmasının önüne geçebileceğine dikkat çeker.”

Dost, Hemşehri ve Şair: Nurullah Genç

Son zamanlarda hayatından kesitleri anlattığı hikâyeleri ile daha geniş kitlelere ulaştı Nurullah Genç. Şiirlerinin yanında yaşadıkları ile de tanımaya başladı şairi herkes. Nurullah Genç’i anlatıyor İsmail Bingöl eski zamanlardan kesitlerle.

“Aynı okuldan mezun olmamıza rağmen, dostluğumuzun ilerlemesi ve kök salması şiir sayesinde olmuştur. Benim de şiir yazmamdan öte, onun yazdıklarını TRT Erzurum Radyosu’nun mikrofonundan dinleyiciye aktarmak için bir araya gelmelerimiz sonucunda gelişti dostluğumuz. “Hayatı, Sanatı, Eserleri” hakkında defalarca sohbet ettik kendisiyle. Bütün bu zamanlarda gördüğüm odur ki; sanatçıların çoğunda görülen–sanatın sıkıştırmasının verdiği rahatsızlıklarla ilgili- bazı hallere Nurullah Genç’te rastlamadım. Size karşı öyledir; dense de beraber olduğumuz birçok yerde de bu duruma şahit olduğumu belirtmeliyim. Şair Nurullah Genç, şiirlerinin tanınmışlığı dolayısıyla, katıldığı şiir gecelerinde, çıktığı programlarda, büyük kalabalıklara hitap eden, şiirleri birçok kişi tarafından defalarca seslendirilen, şiirin doğasına pek uymasa da geniş hayran kitlesine (biraz popüler bir söyleyiş olsa da) sahip bir şair ve onu izleyenlerle arasındaki bu bağı yıllardır hep korumasını bildi.”

YORUM EKLE

banner19

banner36