Temmuz 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Çâre, Sayı 13

“Her mevsim bi dene çıkar” deyip mevsimlerin kalbine dokunarak çıkmaya devam ediyor Çâre dergisi. 13. sayısı da yine edebiyatı kucaklayan bir içtenlikle çıkageldi. Okuyana keyif veren samimi bir havası var derginin. Her mevsim yola düşmesinin sebebi de bu samimiyette saklı.

Bütün sınırların arada kalktığı günümüzde hiçbir ayrım artık bizi ifade edemez. Dünyanın avuç içimizde olduğu gerçeği ile söylüyorum bunu. Tüm bu küresel kuşatmaya rağmen kendi toprağının sesi olmak hâlâ önem arz ediyor çünkü büzü ayakta tutacak olan da bu yerli duruşumuz olacak.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Kâmil Büyüker’in “Nahit Sırrı Örik'in Anadolu Yol Notlarında 1935 Yılı Yozgat'ı” yazısından olacak. Geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Yozgat’ın tarihten görünen yüzüne yazarların notlarından örneklerle bir bakış atıyoruz.

Örik’in dergilerde kalmış ve bu eserin son baskısına girmiş yazılarından birisi de Yozgat başlığını taşıyor. Tarihler 1933’ü gösteriyor. Örik’in yazarlığa adım attığı yıllara denk gelen bu tarihlerde 1935 yılı Varlık Dergisi’nde “Yozgat” konulu bir yazısına denk geliyoruz. Nitekim yazının kitapta neşredilen aynı yazı ile aynı olması Yozgat ziyaretinin 1935 yılında yapıldığını gösteriyor.”

Şimdilerde Cumhuriyet Meydanı isimli alana gelen Örik ve Hasan Fehmi Bey, birlikte dönemin Yozgat Valisi Bekir Sami Baran’ı makamında ziyaret ederler. 1932-1936 yılları arasında Yozgat’ta valilik yapan Baran’a soyismini de 1934 yılında Yozgat’a ziyaret yapmış olan Atatürk vermiştir. Ziyaret sonrası meydanın sonundan başlayan düz, geniş, iki tarafının kaldırım kenarlarına dikilmiş muazzam çam ağaçları gölgesinde yürüyen Örik, “adeta Büyükada’yı hatırlatan yoldan yürüdük” der.

“Çamlık dönüşü makamında kendisine veda etmek üzere Vâli dairesine giderken meydanda Çorum’a doğru kalkmağa hazırlanan bir otobüsün şoförü avaz avaz bağırıp yolcu çağırıyordu. Hasan Fehmi ile birbirimize “oraya da gitsek fena olmaz” tarzında bakıştık ama zahir daireyi daha fazla asmağa cesaretimiz ve bu yeni yolculuğa verecek paramız kalmamıştı ki bu cesaret edemiyerek hükümet konağından çıkar çıkmaz Yerköy’e doğru yola revan olduk.”

“Nahit Sırrı Örik, 1935 yılında Yozgat’a Yerköy üzerinden başlayıp, yine Yerköy üzerinden tamamlanan bir gecelik ziyaretini bu şekilde aktarmış. Kasaba görünümünde tasvir ettiği Yozgat’ı genel itibariyle olumlu yönleriyle aktarmış. Dönemin şartları gereği elektrikte yaşanan sıkıntılar, şehirlerin çamurla olan imtihanı olağan şeyler olarak görülmelidir. Örik’in şehre karşı hakkaniyetli yaklaşım ve yorumları 1935 yılı Yozgat’ına dair önemli bir kayıt olarak düşmüştür.”

Perdenin Ardında Bir İsim: Ali Tavşancıoğlu

Gülnaz Eliaçık Yıldız, Ali Tavşancıoğlu portresi ile Çâre’de. Onun hakkında ne okusak içimize dokunuyor, ne duysak içimize kara bir duman çöküyor. Bu çağın adamı değildi, vesselam deyip geçiyoruz. Yıldız da eserleri eşliğinde kalbe dokunan bir yazı kaleme almış. Vefası bol cümleler bunlar. Unutmamak ve unutturmamak gerek böyle değerlerimizi. Kalemine sağlık Gülnaz Eliaçık Yıldız.

Ali Hoca’nın şiirlerinden evvel Meşher’i Şuâra’sını okuyup çarpılmıştım. Çok farklı bir zihnin ürünü olduğunu fark etmemek için kör olmak gerekirdi. Hayali bir padişah: II. İbrahim ve birbirinden beter on divan şairinin başından geçenler. Kitap hakkında iki bin on dört yılında kitap haberde yayımlanan yazımda şöyle demiştim: “Dönemin padişahı ikinci İbrahim, ikinci lale devrindeyiz. Osmanlıda tarih kitaplarının bile henüz yazmaya üşendiği bolluk, bereket, barış, huzur... Her şey tadından yenmez halde anlayacağınız, durum böyle olunca tabii ki sanatın, edebiyatın ve dahi şiirin, şairin dörtnala koşturarak ilerlediği bir dönem. Gerçi şairlerimiz şiirlerinin önünde koşturuyorlar. Olsun, onların farklılıkları bu, gelmiş midir şu cihana Kûsuri gibisi, ya Misvâki, Zennûri, Cingâri... Gelmemiştir efendim, böyle şair de şiir de henüz dünyada yoktur, onlar ikinci lale devrinin penceresinden bakıp geçmişler bu dünyadan, biz onları tezkirecilik geleneğinin emzirmesiyle vücut bulmuş halde görüyoruz Meşher-i Şu'arâ'da.”

“Ali Tavşancıoğlu tül bir perdenin ardından baktı şiir âlemine daha çok. Yazdıkları öyle her yerde bulunacak cinsten olmamasına rağmen şiirinin önünde adım atmamak için kendini feda etti belki de. Tevekkeli değil kendine “Zuhurberk Silikhayta” demişti. Görünmenin şahlandığı modern zamanlarda “silikliğin” bile isteye bir seçim olacağını, insanın gölgesinin dahi iş görebileceğini gösterdi. Şairin şiirinin daha çok anlaşılması umudu ile ruhuna rahmet diliyorum.”

Kirlenen Hava mı…

Hüseyin Akbaş, kafaları karıştıran ve algıları zorlayan “çevre kirliliği” üzerine yazmış. Asıl kirliliğin ardıma düşüyoruz. Zihinlerin ablukaya alındığı zamanlarda yaşıyoruz. Kuşatma sürüyor. Çıkışı bulmak gerek her şeye rağmen.

“Evet, bir kirlilik var, kirlilik kelimesinin bile temiz kalacağı bir kirlilik. İnsan kirliliği. Kirlenen insan, kirleten insan, kirlenmekten kirletilmekten büyük zevk alan insan, kirlenmek ve kirletmek için büyük mücadele ve gayret içinde olan insan. İnsan derken eşref-i mahlûkatı kastetmiyoruz elbet, ötekini… İşin baş aktörleridir adını koyanlar. Çevre kirliliği sorunu. Kendi cürümlerinin hepsini masum, müdahale edilmedikçe seyrüseferini değiştirmeden zikreden, dengesini koruyan, insan dışındaki tüm yaratılmışlara yükleyenler, kim bunlar? Neden çevre sorunu ürettiler? Ne zaman üretti-ler? Gözümüze bir şeyleri sokarken gözden neleri kaçırıyorlar acaba?”

“Neden kirlendiğimizi kabul edelim. Varsa böyle bir sorun çözüldüğünde kimler daha yağlı ekmek yiyecek, kimler karnına taş bağlayacak? Sorun çevre sorunu değildir. Sorun israf, ifsad, ihanet ve iğfal sorunudur.”

Öze Yansıyan Şiir

Şiirin ve elbette şairin hayatla olan irtibatına dair yazmış İlhan Kayhan. Soyut ve somut hayatın şiirde makes bulan yüzünün okur nezdindeki kabul edilirlik derecesine de göndermeler var yazıda. Herkesin kendi şiir tanıma olduğu gerçeğine de vurgu yaparak tezini ortaya koyuyor Kayhan.

“Üzerinde bulunan kadife kola dokunup o esrarengiz kapıyı her araladığımda yeni dünyaların keşfine daldığım bir âlemdir bende şiir. Bazen bir zaman makinesidir, gizemli bir mısra ile afsunlu iklimine dalarak geçmiş günlerden kalma nemli, yıpranmış bir resmin içine doğru seyahate çıktığım... Bazen yarım kalan bir sözün kendi içimdeki hesaplaşmalardan sonra yeni sözcük ve anlamlarda şekil bularak gün yüzüne çıkışı, doğuşudur. Bazen ise uzunca bir pişmanlık tünelinden sonra aydınlık bir ışık kentinin zihin ve vicdanımda parlayışıdır ki o kentin renkleri dünyadaki eşdeğerlerinden pek ama pek başkadır.”

“Daha öncesinden şiirlerine epeyce aşina olduğum sonrasında ise bütün şiirlerini beğenerek dimağıma kazıyıp defalarca okuduğum Ahmet Muhip DIRANAS’ın şiirlerini ne zaman anımsasam ilk önce aklıma kitabının en başında giriş kısmında bulunan Münire isimli bir bayana ithafen yazılmış ön söz niteliğindeki metin gelir. Kitabında dünyaya ve sevgiye dair pek çok evrensel değerin oluşundan bahseden DIRANAS, kitapta hiç savaş sözcüğünün olmadığından bahseder özellikle. Derince düşününce anlıyorum ki şairin; bile isteye kaçtığı o sözcük, günümüzün modern dünyasında var gücüyle devam eden ve maalesef devam edecek olan çok yönlü yıkımın en güçlü sacayağını oluşturuyor. Oysa şiirin yapıcı ve bütünleştirici dilinden akan gizemli kuvvet ile savaş sözcüğünü eyleme dahi geçemeden lügatlerden silip atmak ne güzel olurdu.”

Payidar Zaraman’la Şiire, Romana, Sinemaya Dair

Payidar Zaraman, Halil İbrahim Güneşer’in sorularını cevaplamış. Şiirle hayata tutunma, hayata bir dizenin kıyısından bakma ve yazma üzerine altı çizilecek satırlar var söyleşide.

“Payidar Zaraman… Tabii ismim İsmail Altuntaş. 1978 Yozgat doğumluyum. Öyle diyeyim yani… Bunun dışında burada mizacıma uymayan bir takım işler yaptım. İnşaat şirketi açtım batırdım. Restoran açtım batırdım. Yüzeysel olarak hayatım bu. Bunun dışında Payidar Zaraman olarak otuz küsur seneden beri şiirin içerisindeyim. Payidar Zaraman kimdir bilmiyorum yani. Benim hayata karşı en güçlü yanım da en zayıf yanım da şairliğimdir. Payidar Zaraman da biraz öyle yani. Benim hem güçlü tarafım hem de zayıf tarafımdır. Beni uçurum kenarlarında dolaştıran bir adam.”

“Bir şair olarak değil de bir yazar olarak şunu söyleyebilirim ki Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri çok heyecanla karşıladığım bir kitaptır benim. Benim ruhumdan şeyler anlatıyor. Onu söyleyebilirim.”

“Çok farklı müzik türlerinde dinleme yapıyorum. Mesela Gafil Ne Bilir, mehter marşı bilirsin. Benim çok çok severek dinlediğim bir marştır yani. Vangelis’in To The Unknown Man isimli bir eseri var. Bunlardan çok etkilenirim. Summer Wine var çok beğenirim sözlerini anlamasam da. O da beni çok kucaklar, Yaz Şarabı… Fakat bunlar dışında binlerce şarkı sayabilirim sana.”

“Fazıl Sayı bu açıdan eleştiririm, müzikal faşist olarak. Arabeski nasıl küçümseyebiliriz? Tamam, bayağı arabesk de var ama Orhan Gencebay’ın yaptığı müzik nasıl dışlanabilir? Burhan Bayar’ın Müslüm Gürses’e verdiği şarkılar nasıl dışlanabilir? Bunlar çok güçlü duygular.”

“Sinematografik anlamda bir borcum var. Bir kısa film çekmek istiyorum mutlaka. Ütopya Yozgat bir sosyal medya, Youtube filmi. Sinema filmi diyemem. En azından o tevazuda yaklaşmak istiyorum. Zamanla ne olur bilmiyorum ama onu Youtube’a vermek istiyorum. Durum bu.”

Karagöz Edebiyatı ve Musikisi Hakkında Bazı Mülahazalar

Feyza Nur Ertuğrul, Karagöz hakkında yazmış. Edebiyat ve musiki bağlamında işlemiş konuyu Ertuğrul.

“Karagöz Edebiyatı, Klasik Türk edebiyatımızın ve musıkîsinin önemli ürünlerinden biridir. Karagöz oyunlarında, divan edebiyatının ürünlerinden olan gazel, şarkı, kıt'a ve halk şiirinde de semâî, türkü gibi türler kullanılmıştır. Oyunlarda farklı kültürlerden ezgiler de kullanılmıştır.”

“Karagöz oyunları, halk kültürüyle zenginleştirilmiştir. Bu oyunlarda Türk kültüründen ve başka kültürlerden de unsurlar barındırılmıştır. Örneğin Osmanlı toplumunu oluşturan değişik ırk ve dinden, farklı etnik kültürlerden insanların kıyafetleri, karakter ve şive özelliklerine kadar Karagöz, sadece ülkemizde değil başka ülkelere de yayılmış ata yadigârı kültürel bir mirastır.”

Kalabalıkları Durduran Adam

Hüseyin Hilmi Arslan, kalabalıkları durduran adam olarak anlatıyor Necip Fazıl’ı. İçinde eylem barındıran her türlü tanıma uyacak bir hayat sürmüştür Üstad. Kitapları ve hayata mücadelesi eşliğinde anlıyor Üstad’ı Arslan.

“Necip Fazıl yaşadığı dönemin, özünden koparılmış kimliği unutturulmuş gençliğine kendini yakarak aydınlatan bir kandil olmuştur. Kesinlikle gençlik için millî bir refleks ve dinamizm oluşturucu bir fikir aşıcısı bir ideal adamıdır. “Ben yoksam kimse yok!” şuurunun fark ettiricisi bir dava adamıdır Necip Fazıl.”

“Necip Fazıl sadece mücadele insanı değildir. Uğrunda mücadele ettiği hakikatleri bayraklaştıran bir fikir ve dava adamıdır. “İdeolocya Örgü”yle fikrinin ütopyasını ortaya koymuştur. Müslüman Türk gencine kendisine biçilmiş sözde özgülük, özde esaret dünya sistemleri kabullenmemesini “İslam”ın tüm sistemlerin üzerinde dünya ve ahiret davası olduğunu kavraması gerektiğini ortaya koymuştur. Büyük Doğu mefkuresini anlatmak için konferanstan konferansa koşmuş gecesini gündüzüne esareti rahatlığa tercih ederek mücadelesine yılmak bilmez bir azimle devam etmiştir.”

“Şu bir gerçektir ki hiçbir fikir ve dava adamı son sözü söylememiştir. Biz Necip Fazıl gibi ustalardan aldığımız emaneti daha ileri götürecek azmi yakalamalıyız. Bunun için de öze dönmeli, Kuran ve Sünnetin rehberliğine yapışmalıyız. Öncülerin saçtıkları tohumların fidanları olmalı, her birimiz hakikat uğruna bayraklaşmalıyız.”

Çâre’den Öyküler

Ercan Köksal - Anlatılmayan Hikâye

“Şimdi ben bir hikâye yazacağım. Siz bu hikâyeyi ağzınızı, burnunuzu burarak okuyacaksınız. Kelimelere, cümlelere takılacaksınız. Anlatımı kötü, dili zayıf, hikâyesi berbat diyeceksiniz. Hatta yazmaya niye gerek duymuş ki diyeceksiniz. Haklısınız, ne gerek var, en iyisi anlatmamak!

Zaten siz de kötü bir okuyucusunuz. Çoğu zaman okuduğunuzu bile anlamıyorsunuz.

Ama ben bu hikâyeyi bir yıl düşündüm. Pardon, yaşadım.”

Mustafa Çiftci – Ömür Biter Yol Bitmez

“Servet'in havası yerinde. Çift katlıda muavin olmak, askerde çavuş olmak gibi forslu bir şey. Servet'in gömleği, kravatı, saçı tıraşı yerinde olunca konsolos gibi geziyor mahallede.

Otobüs kısmı iş becermez ‘katana atlar’ gibidir. Sırtındaki yolcunun gül hatrı olmasa çekilecek dert değildir otobüs kahrı. Çünkü kamyona nazaran otobüs nazı hiç bitmez gelinler gibidir. Kamyon iş bilir, beceriklidir, yük çeker, dert taşır sonunda menzile varır. Otobüs ise en pahalı tekerlekli araç olarak nazlanır durur. Bir zamanlar çift katlı olmuştu otobüsler. O zamanlar daha bir çekilmez oldular. Yanına yaklaşamazsın. Biletine erişemezsin. Çift katlıda seyahat masal diyarına gitmek gibidir. Öyle tılsımlı öyle sırlı bir şeydir çift katlı.”

“Çift katlıya kaptan olanlar anladılar ki bu otobüsün her işi protokole bağlı. Çok büyük olduğundan bazı peronlara alnı değiyor. Onun için peronu alçakta kalan terminalleri bir bir belledi şoförler. Tabii şoförün sağ kolu muavindir. Uyanık muavine kıymet yetmez. Alnı perona değen otobüsü usulünce yanaştırmak da muavinlere düştü. O muavinlerden Servet’i bir görmeliydiniz. Uzun boylu olunur da bu kadar mı olur. Servet bildiğin bayrak direği gibiydi. Otobüsün en arakasına geçer, bir bakışta kim gelmiş kim gelmemiş görürdü. Yolcu kısmını anaç tavuğun cücüğünü gözetmesi gibi takip ederdi. Firması gömlek verdiğinde ona uyan beden bulamadılar da. Ankara’nın Ulus çarşılarında gömlek aradılar bir zaman. Çünkü bedeni olsa kolu kısa kalıyordu. Ulus çarşılarında her şey vardır.”

E. Ecran – Sevdi Köy

“Dikenler köyünde tek diken yetişir. Her şey ve herkes dikene dönüşür. Köydeki eller de gönüller de dertlidir. Çünkü ellere dikenler girmiştir, gönüllere çirkinlikler değmiştir. Çizik çiziktir eller, merhem sürülür iyileşemezler. Delik deşiktir gönüller, hep kötülük görür güzelleşemezler. Çiçekler yoktur, güller yoktur. Dikenler Köyü’nde tek diken yetişir.

Köylülerin dillerinden hep küfür dökülür. Dedeler söverler, gençler dedelerinden küfür öğrenirler. Güzel söz söylemezler, söyleyeni dinlemezler. Sinirliyken de küfrederler, sevinçliyken de. Severken de döverken de küfrederler. Küfrettikçe çirkinleşirler. Çirkindir tüm köylüler. Köylülerin dillerinden hep küfür dökülür.”

“Köyün gençlerine güzel sözler öğretmek istedi. “Sevgi,” dedi. “Ümit,” dedi. “Gül, çiçek, evren, yıldız, şiir…” dedi. Türküler söyledi. Gençler öğrenmedi. Hep küfür söylediler, tek küfür söylediler. Esin Öğretmen durumu velilerle konuştu. Veliler dinlemediler, sövüp küfrettiler. Esin pes etmedi. “Sevgi,” dedi. “Ümit,” dedi. “Gül, çiçek, evren, yıldız, şiir…” dedi. Türküler söyledi. Gençler öğrenmedi. Hep küfür söylediler, tek küfür söylediler. Esin pes etmedi, pes etmedi… Pes etti. Güzel sözler söylediyse de öğretemedi.”

“Esin Mehmet’in şiirlerini duydu, türkülerini dinledi. Uçtu geldi, sevdiğinin önüne kondu. O geldi, köy çiçeklendi. Sevenler yeniden güzel sözler, şiirler, türküler söylediler. Mehmet ve Esin sevdi, köy oldu. Köy uçtu, göğe kuruldu. Köyün ismi Sevdi Köy oldu.”

İbrahim Türkuçar – Al Elma

"Hop! Hemşehrim..." sesiyle irkildim. Gözlerimi açınca zayıfça ve biraz da boyluca, orta yaşlı, kavruk tenli, ince bıyıklı bir adamın gölgesinde gölgelendiğimi anladım. Sırtımı yaslandığım elma ağacı şükür ki sapasağlam yerindeydi. Uykunun verdiği sersemlikle ne olduğunu algılamakta zorlandım. Yeni açılan gözlerimde karşımdaki adamın resmi bile henüz netleşmemişti. Güneşin altında, yazın sıcağında nasıl da uyuyup kalmışım. Ben bu düşüncelerle kafamı toparlamaya çalışırken karşımdaki adam durmadan konuşmaya devam ediyordu. "Hırlı mısın hırsız mısın, ne ediyorsun bahçemde! Çabuk kalk git buradan!" Bu son cümleden sonra daha da netleşmeye başlayan resimde adamın elinde bir de kalınca sopa olduğunu anladım. Bu görselle beraber birçok şeyi de anladım ama iş işten geçmek üzereydi. Hemen yattığım yerden doğrulup ayağa kalktım. Bir yandan üstümün tozunu toprağını çırparken bir yandan da adama elimle dur sakin ol, şeklinde işaret yapıyordum. İyice yüzüne bakınca adamı tanıdım. "Dur Adem Dayı, dur! Benim, Taşkafaların Aziz..."

Çâre’den Şiirler

Esintilerle cennetten

Anne kokulu

Kalbinde yer aç

Adını çağıran renkleriyle

Çiçeğe durmuş baharda

Doksan dokuz isimden

Çeperler diriltici

Erdemli yaşam için

Rüyalar içre

İlk cümlesi hikâyenin

Mustafa Mete

Göçün uzun sürüyor

Yeniden konabiliriz kelimelere

Kalbin taş kesiliyor yükünden

İstersen çözebiliriz kelimelere

Bağlanıp kaldığımız konaklardan

Tekrar göçebiliriz kelimelere

Mehmet Aycı

Düşdü gönlüm/ merhametsiz / bir nigâra / âl ile

Merhametsiz / bir nigâra /düşdü dil / ihmâl ile

Bir nigâra / düşdü dil / mahviyyet-i/ ikbâl ile

Âl ile / ihmâl ile /ikbâl ile / izlâl ile

Ali Tavşancıoğlu

Ateşin çığlığını işitmiyor boğazına çökülmüş olan ceylan

Çığlığın hasta başında örgü ördüğünü görüyorum

Bıyığını buran bir alçaklığa karşı

Hıncımı parlatıyorum, ateşin gözyaşlarına şahit olduğumdan beri

Bir hınç vakti kadar giydim akrepten aldığım gömleği

Avuçladığım çakıl taşları bir çingeneden pay almıştı

Ceylan seveninin boynunu yoklarken

İçimi izliyor sanki dikilmiş bir polat

Akrepti kan tahlili veren, toprağın yediği toynaktan ötürü

O çingene acı hurmalarını satabilseydi eğer

Göğsüne yirmi gram vicdan rahatlığı katacaktı

Ben o girdapta sarıldım içime

Şimdiyse dargınım bir çift ceylan gözüne

Dinmeyen zemherinin adını koymalıyım

Sessizliğin damarları çekilirken

Gören gözün tek şahidi kaldım

Türbe önü ispatı müteazzir eziyetler

Yakan değil yakılandır ateş

Kadim bir iftira var, gömleğimi çıkartıyorum artık

Furkan Alagöz

Medeniyet’ten Hac Dosyası

Salgın döneminde ara verilen hac ibadeti şimdi tekrar başlıyor. Hac demek kavuşmak demek. Ruhun huzura ermesinin adıdır Hac. Medeniyet Bülteni, Hac Dosyası ile detaylı olarak ele alıyor Hac ibadetini.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

M. Beşir Aryarsoy - İnsanlara İbrahimî Çağrı: “Haccediniz!”

“Renklerinin, dillerinin, yaşlarının, coğrafyalarının, sosyal ve ekonomik statülerinin, güçlerinin ve imkânlarının farklılığının sıfırlandığı, birbirlerine karşı eşitlendiği bir ibadettir hac.

Çünkü hac herhangi bir ayırım gözetmeksizin bütün insanlığa yapılmış bir çağrıdır.

Diğer taraftan haccın ibadet olarak hem malî hem bedenî bir ibadet olması diğer ibadetlerden farklı bir mahiyet ve anlamın ifadesidir. İslâm son din olduğu için kâmil ise hac da İslâm'ın temel esaslarının zaman itibarıyla en son emredilip hükümleri açıklanmış olması itibarıyla de ibadetler arasında câmi‘/kapsayıcı ve kâmil bir ibadet olma özelliğini daha çok hatırlatıyor.”

Prof. Dr. Hanifi Vural- Türkistan Pîri Ahmed Yesevî'nin Hac Yolculuğuna Dair Söylediklerini Anlama Beyanındadır

Türkistan'da yaşamış, gönlünü bağladığı “bir” olanın yolunda “pîr” makamına ucalan Hz. Yesevî de mukaddes seyr ü sefere kast eylemiş ve bu niyetini “hikmet” diliyle dostlarıyla paylaşmış:

Niyet kıldık Ka'bege rızâ bolung dostlarım
Yâ ölgeymiz kelgeymiz rızâ bolung dostlarım

Anadolu'da, Hicaz'a niyetlenince yediden yetmişe herkesten helallik alınır ve mümkünse kul hakkıyla gidilmemeye çalışılır. Hatta “Gidip gelmemek var, gelip görmemek var.” derler. Böylece hem pîr ü pâk olarak gitmek hem de bir daha görüşememek durumunun tedbirini almak esastır. Pîr de “ Dostlarım, Kâbe'ye niyetlendik, ya geliriz ya gelmeyiz, rızanızı istiyorum, hakkınızı helal edin.” demektedir.”

Dr. Şakir Diclehan - Sosyal Yönü Ağır Basan Bir İbadet: HAC

“Hac ibadetine gelince, İslâm'ın temel direk ve hikmetlerinden birisi ve belki de en önemlisi, çeşitli uluslara mensup Müslümanların bir araya gelerek buluşmaları, birtakım sosyal ve kültürel farklılıklara rağmen İslâm kardeşliğinin kucaklayıcı atmosferinde tanışıp kaynaşmaları, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Gerçekten de, dünyada Müslümanların yaşadığı hemen her ülkeden az veya çok katılımın olduğu bu ibadet, Allah'ın iradesinden başka hiçbir şeyin bir araya getiremeyeceği çok zengin bir ırk, renk ve kültür mozaiğini oluşturmaktadır.”

“Hac, yüz binlerce Müslümanın bir araya geldiği bir ibadettir aynı zamanda... Bu yönüyle hac, mahşer gününe benzer. Kendini bu muhteşem kalabalığın içinde bulan insan, Allah'ın huzurunda toplanacağı günü (mahşer) hatırlar. Bu duygu ve düşüncelerle o gün verilecek hesabı düşünür. Böylece daha bu dünyada iken kendini hesaba çekme fırsatı yakalamış olur. Hayatını gözden geçirir, eksiklik ve hataları varsa onları düzeltme ve tamamlama imkânı elde eder.”

Prof. Dr. Mustafa Özel - Kur’ân-ı Kerim ve Hac

“Hacda, zaman ve mekân ilişkisi son derece önemlidir. Bütün ibadetlerin zamanla mutlaka bir ilişkisi ve alakası vardır. Haccın dışındakilerde, mekân aranmaz. Namazınızı temiz olan her yerde kılabilirsiniz, oruç her yerde tutulabilir, zekât vermek için belirli bir yer aranmaz. Ama hac, böyle değildir. Zaten tanımında bu durum çok açıktır: Belirli fiilleri, belirli yerlerde yapmak. Vakfenin nerede ne zaman yapılacağı bellidir, ihrâma nerede, nasıl gireceğiniz bellidir, tavafı nerede, nasıl, ne zaman yapacağınız bellidir. Zaman ve mekân içerisinde akıp gider, yeni bir kimlik ve kişilik elde eder insan. Şunu da anlar: Zamanın ve mekânın dışında, asla bir hayat yoktur. Zaman ve mekân, ahireti elde etmek için var edilmiştir. Hac terbiyesi, budur.”

Özcan Ünlü- Sezai Bey, Hac ve Metaverse

“Sezai Karakoç merhum, “Ruhun en ürktüğü şey, karanlık.” der. Ruhun ışıkla beslendiğini, ışıkla büyüdüğünü, ışıkla güzelleştiğini söyler. Bizim ruhumuzu karanlıktan kurtaran hatta karanlığa düşürmekten alıkoyan değerler, kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, kim hangi değeri ithal ederse etsin, bellidir: Önce kul olmak. Kulluk bilinciyle donanmak. Sonra kul olmanın gereklerine harfiyen riayet etmek. İslâm'ın ve imanın şartlarına şeksiz şüphesiz teslim olmak. Şehadetle, namazla, oruçla, hacla, zekâtla kurtulur ruhlarımız karanlıktan…”

Haccın da bir ruhu olduğunu söylüyor Sezai Karakoç: “Bu ruha kavuşmak için mümin hac yolculuğunu yapar. Böylece, hac yolculuğu, aynı zamanda, mümin kişinin gönlünden mümin topluluğun gönlüne yolculuk demek olur. Gönüller gönlüne yolculuk. Tarihî-metafizik gönüle yolculuk. Bu yolculuk, yurt yolculuğudur (sefer der vatan), çünkü, orası gönüller yurdudur. Bu gönül yolculuğunun bir kültürü vardır. Bu kültür öldüğü ve kuruduğu zaman, hac yolculuğunun vücudu kavrulmuş ve ruhu uçmuş, sadece kaskatı iskeleti kalmış demektir…”

Modern Zamanın En Mühim Yitiği: Merhamet

Merhametini yitirmiş bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki. Tutunduğumuz ipler bir bir kopuyor. Merhamet kayboluyor, insan yanımız yara alıyor ve en güzel rengini kaybediyor dünya. Merhamet yoksa hiçbir şey gerçek yüzünü gösteremiyor. Necip Fazıl, Reis Bey eserini merhamet temeli üzerine kurmuştu. Tüm kötülükler onun yokluğundan üzerimize çullanıyor.

Engin Elman, merhamet üzerine yazmış. Yaşadığımız çağa merhametin yüzünden bakan bir ağıt denemesi Elman’ın yazısı.  

Merhamet, bir bakıma miadını doldurmuş, artık yaşlanmış dünyamızın bugün en çok aradığı bir haslet. İnsanlık yaptığı her bir keşifle dünyayı epey heyecanlandırdı. Çağlar öncesinden beri insanın yazgısını değiştiren icatlar, elbette insana rahatlıklar sundu. Tabiata karşı güçlendikçe doyumsuz bir rahatlığı talep etme dürtüsü de kabardı. Modern zamanlarla birlikte artık insanın rahat etme düşüncesi adeta tapınma derecesine ulaştı. Rahata erdikçe insani olan hasletler törpülenmeye başladı. Nihayetinde gelip dayandığımız nokta; duygusuz, ruhsuz, duyarsız, bencil, kalpsiz, vicdansız, zalim bir çağ…”

Dünyaya alışmak ölümcül bir duygudur. İnsan olarak kendi öz benliğimize ulaşacağımız asli damarlarımızı bulmalıyız. Başa dönmeliyiz. Bir merhamet türküsü tutturup insanlığı sağaltacak çabalara girişmeliyiz. Yitirdiklerimiz çok uzağımızda değil. Şairin dediği gibi “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!”

Aile İçi İletişimde Üç Yöntem

Aile bireyleri arasındaki iletişimi de kaybettik ne yazık ki. Herkesin kendi dünyası var.  Kendi kabuğuna çekilen herkes en çok da kendinin çıkmazında bocalıyor. Rahmi Oral, aile içinde kopan iletişim için üç yöntem öneriyor.

1.Kurallar Oluşturmak: Evde yaşanan sorunların büyük çoğunluğu tanımlanmamış sorunlardan kaynaklanıyor. Her defasında farklı reaksiyonları olan, bazen hoş görülen, bazen de aşırı tepki verilen olayların birikimiyle oluyor. Kurallar sorunları kişisel olmaktan çıkarır. Düşünebiliyor musunuz kırmızı ışıkta geçtiğinizde polisin birisi ceza yazıp diğeri yazmasa ne hissederdik. Ya da ceza yazıldığında olayı polisle birleştiriyor muyuz? Evde rahatsız olunan her ne varsa bununla ilgili kuralların oluşması gerektiğini düşünüyorum. Böylece neyi nasıl yapacağını da herkes bilecektir. Sonuçta da neyle karşılaşılacağı bilinecektir.

2. İletişim: Aile içinde önemli olan kurallar diyerek olayı soğuk bir ilişki zincirine bağlamamak gerekir. Bu kuralları sağlıklı kılan ve sürdürülebilir yapan da bireyler arasındaki ilişki olacaktır. Her sorun yaşandığında zedelenen bir ilişki ve sonunda birbirinden iletişim olarak kopan bireyler sağlıklı bir şekilde sorunlarını da çözemeyeceklerdir. En temelde verilmesi gereken mesaj biz birbirimizi her şartta seviyoruz ve sorunumuz ne olursa olsun konuşabiliriz.

3.Etkili Geri Bildirim: MÖ 350 yılında Aristoteles şöyle demiş: “Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar.” Bu döngüsel hissiyat biz yetişkinlerde hiç değişmeyecek sanırım. Bu durumda bize düşen de içinde bulunduğumuz zamana bakarak gelecekten umudu kesmemek olacaktır. Onun yerine bunun bir döngü ve gerçek olduğunun bilincinde olarak ana odaklanmak ve olayı tartmak olacaktır.

Medeniyet’ten Bir Hikâye

Sima Şanlı - Vasiyetimi Saymazsanız Yazdığım Son Yazı

“Mahallede pis köpeklerin helâ niyetine kullandığı dar sokaklardan geçerken eski bir tanışığıma rastladım. İsmet Bey'e. İsmet Bey her gecekondu mahallesinin en güzel yerinde varlıklı ama mütevazı bir hayatı kocaman yalısında geçirmeyi deneyen bir ihtiyardı. Topal yalısından düşse dokuzuncu can hakkını kullanmış olurdu. Malum, üç ayağının üstüne düşüyor. Tanışıklığımıza güvenerek selâm vermek istedim. İsmet Bey'in yatak odası alt kattaydı. Pencerenin önüne vardım, demir çubuklarına görünmeden camlarına karıştım. İsmet Bey yalnızdı ama bu yalnız bırakılıştan memnun olmak zorundaydı.”

“Camiden çıkınca yakınlardaki parkın bankına kuruldum, nihayet yalanmaya başladım. Burası Ahmet'in bana ucuz yazılarını okuduğu yerdi. Kimse yazdıklarına (onun da vermediği gibi) değer vermezdi. Çoğunlukla bana okurdu çünkü yazılarının ne denli iştah kapatıcı olduğunu bir ben söyleyemezdim, inanın söylemek isterdim ama dilimin ucunda kalırdı. Kimi zaman parktaki çocukları toplardı etrafımıza, okurdu yazdıklarını. Ama oynadıkları oyun Ahmet'in hikâyelerinden daha heyecanlı gelirdi.”

“Birkaç gün sonrasının sabahında İsmet Bey'in öldüğünü öğrendim. Teşvikiye Camii'nden kalkacakmış cenazesi. Gittim ama veda edemedim ona, niyeyse içeri almadılar beni. Giremezmişim. Öyle dediler. Köpek de yanımdaydı, onu da almamışlar. Ben de mahallenin camisine döndüm. Her yerlere değil ama bir yerlere aidim.”

Medeniyet’ten Şiirler

fakat ölüm

korkuyla karışık yağmurlar gibi yağan

şakağımdan düşerken gözlüğüme takılıp

ayak bileğime dek yapış yapış uzanan

eski düşmanım

ne kadar akışkan bir sahilse

işte ben o kadar katıyım hem yamulmam

hem de geçtikçe yüzyıllar boğulmam

inanmam var olmanın sancısına

yok olamamaktır ızdırabı insanın

bir mülteci açlıktan bayılıp suya düşerken

yaralanacak kadar kanı

ağlayacak kadar gözyaşı

kalmamışsa

Amerikan askerinin

susmalıyım belki bunu duymaya yeter kulakları

Muhammed Faruk Ayata

Hazine-i Lâ Yezâl, semâdan gelene sor

Kâinatın sonunu, mebdeyi bilene sor

Ötelerin ötesi, bilmem nasıl bir umman?

Ufukları aşıp da Sidre'yi geçene sor

Baharın gülzârında, öten bülbüller ne der?

Muhabbet çeşmesinden, yudumla içene sor

Fehmi Çiçek

Hergün kıyılmaktadır san‘at-ı ilâhîye

Merhametsiz çaylaklar aniden sayyâd oldu

Âb-ı hayât kurudu, bu fânî çöle döndü

Ölümü beklemek tek melce-i ibâd oldu

Ey İbrâhim bu fânî mezra‘-ı âhiretdür

Sırât-ı müstakîmde istikrâr murâd oldu

A.İbrahim Savaş

A Kalemler’in Kırkı Çıktı

40. sayı bir Anadolu dergisi çok iyi bir başarı. Mütevazi, inandığı yolda ilerleyenlerin hedeflerine ulaşmaları daha kolay oluyor. Büyük sözler etmeye gerek yok. Sözün gücü zaten gidilmesi gereken yere götürüyor insanı.

A Kalemler dergisi 40. sayısına ulaştı. Dergide gördüğümüz birçok ismi başka dergilerde de görüyoruz. Gençler için mektep de oluyor dergi.

Giriş yazısından;

“Dünya, makinanın icadıyla ortaya çıkan değişim ve dönüşümde fosil yakıt kullanan araçları icat ederken, siz güneş enerjisiyle çalışan makinalar icat edebilseydiniz, şimdi biz aynı dünyada mı yaşıyor veya boğuşuyor olurduk?

Geçmişin önemini yukarıda vurguladık. Asıl olan geleceğimizi nasıl biçimlendireceğimiz sorusuna verilen cevapları önemsemek gerektiğini söylemek istiyoruz. Jeopolitik konum ve üstünlük sizi bir yere kadar taşıyabilir. Türk tarihi aynı zamanda bir ipek yolu tarihidir. Türklerin yüzyıllarca niçin Dünya ticaret yollarını ellerinde tutmak istedikleri üzerine biraz değil çok düşünmeliyiz. Yoksa “fırtına” burnunun keşfi ile bizim için fırtınalı yıllar başlar ve bütün büyük ümitlerimiz suya düşebilir. Dilde birlik, işte birlik, fikirde birlik ve gelecekte de birlik için sağlam bir dille sağlam düşünceleri aydınlık gelecek için inşa etmeyiz.”

Kırılmak

Kırılgan olmak herkesi ve her şeyi etkiler. Cam da kırılır insan da. Kırılanın tamiri olsa bile her şeyin eskiye dönmesi çok da mümkün değildir. Kudret Altun; kırılmaktan, yollara düşmekten, yolda kalmaktan, bir camın tuz buz olmasından bahisler açan bir yazı kaleme almış.

“Cam mayasında toprağı barındırdığı için mi kıymetlidir, yoksa kırılabilir olduğu için mi? Kırılabilir olmak insani bir vasıf olmalı herc ü merc olduğu her bir şeyi içine sindirerek yine de ışıldayabilmek, yine de tertemiz olabilmek, ancak yine de kırılabilmek bin parçaya bölünmek doğasında var.”

“Gönül kılavuzluğunda gidilen yol doğru yoldur. Hiçbir edebiyatta bu kadar derin ve ulvi sözcükler sanki aleladeymiş gibi bir araya gelerek muhteşeme dönüşmemiştir. Kendi gönlüne kılavuz olmayı rica ederek, yola düşmek ancak türkülerimizde, sadece bizim yüreğimizdedir, hayata su gibi akıverir. Hâsılı emir büyük yerden diyerek, bu fakir de cam misali yüreğini pak ederek, kılavuz kılarak, yola revan oldu vesselam.”

“Nasıl tatlı bir cümle “üzme güzel canını” işte canına değmek bu olsa gerek… Canıma değdi canımın içine Anadolu’mun samimiyeti. Çocukken, vefat etmiş büyüklerimiz için, güzel bir şey tadıldığında hemen ninem dedem sevdiklerinin canına değdirirdi. “Anamın babamın canına değsin” denirdi. Bilmezdim o zamanlar can kelamının ruhumuz olduğunu. Ruhun ölmeyeceğini, ebedi olduğunu hissetmiş olsam bile. “ölürse ten ölür canlar ölesi değil” diyen yol ehli Bilge Yunusun yaşamaya devam ettiğini…”

Şiir Ayinleri

Kurtuluş Çelebi, bir şiir programına dair ironisi bol bir yazı kaleme almış. Diyecek bir şey yok. Şiiri meze yapanlara duyrulur. Çelebi, hedefi belli bir gönderme yapıyor yazısında. Ben bu konuyu genele taşıyorum. Her yerde var bunlardan diyerek şiirimizi ayinlerden kurtarıp has şiirin sesine kulak vermeye davet ediyorum herkesi.

“Ayin bu bensiz olur mu? Der gibi koşarak ve büyük bir istekle şiirleri okuyorlar. Şiir büyük bir özenle vurgu tonlama ve kelimelerin anlamlarını iyi bilinerek doğru nefes ve açıyla okunması gereken bir yazılı eserdir. Nice şiir okuma üstatları, tiyatro eğitmenleri, diksiyon hocalarından eğitim almış biri için bu muhteşem şiir okuyan şahsiyetler birer katil edasıyla şiir okuyorlar ve hatta bu okudukları şiir için övgüler alıyorlardı.”

“Dize sonları yüksek sesle okunmalı ve her okuyucu aynı performansı göstermişçesine alkışlanmalı mı sizce? Bu ayinden bir gün kurtulup kendi şiir kitabını yazma umuduyla her Cuma evine giden katılımcı şiir severler aslında bizlere hayatta umudun birer göstergesi değil de nedir? Bütün bu sorulara verilecek cevapları ben kendimce verdim sanıyorum. Ayin sever katılımcılar bir şehrin bir memleketin en leri olarak hayatımızda hep var olacak. Eğer siz de bu ayine katılmak istiyorsanız önce iyi bir insan olmalısınız. Kim bilir belki bir gün sizde iyi bir şiir okuyucusu, şiir sever ve şiir ayini katılımcısı olabilirsiniz? Olur musunuz? Allah korusun.”

Montaigne Denemeler’ i Niçin Yazdı?

Deneme türünün kurucusu Montaigne’dir. Bu tür, ondan sonra gelişmeye, dal budak salarak yazarların ruh dünyalarında şekillenmeye başladı. Işık Tekin, bir kurgu eşliğinde yazarların dünyasına davet ediyor bizi. Biz Montaigne’ye kulak verelim.

“MONTAİGNE: Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olayları kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Kimi zaman kendimden ayrıldığım oluyor. Fakat Damades’in dediği gibi doğrudan hiç ayrılmıyorum. Ben kendime ders veriyorum.

Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil kendimi öğrenmektir. Kendimi, öz benliğimi anlatıyorum. Bence kendini beğenmek insanın kendi kendine âşık olmasıdır.

Bana şunu söylemenizi isterdim. ‘ Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat.’

Denemelerimi kendim için yazdım buna inanmayanlar Aristoteles’in şu sözünü hatırlarsın ‘hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez.’

Herkes kitabımda beni, bende de kitabımı görsün. Şimdi gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum.” 

A Kalemler’den Bir Hikâye

Bilge Aygün – Kiraz

“Kuş gibi hafif olmasının dışında başka bir şey hatırlamıyorum aslında, ne desem bilemedim. Düşündüm, onu ötekilerden ayıran başka neyi vardı? 12 yıldır yememek için direnen bir kız, 24 yaşında 10 yaşında bir kız görünümümde. Onu daha başka anlatacak söz yok. Kuş kadar hafif diyorum ama bu öyle bir tanım ki, on bin kişi içinde fark ettirir kendini.”

“Kuş kızım neredesin, 39 kilo ağırlığınla oturdun yüreğime Kirazım, öyle bir ağırlık var ki yıllarca yemediğin tüm yemekler nereye gitmiş anladım, her birini seni görmeden biriktirmişim ihmalkârlığın hanesinde…”

“Ben unuttuğunuz yerdeyim, hemen yakınınız da, arka odadaki tekli koltuğun hemen üstünde kırışık duran örtünün altındayım. Ben, o kırışıklığım. Örtüdeki engebe, hayatlarınızdaki pürüzüm ben. Usulca kıvrılıp öyle bir uyumuşum ki beni arayan seslerinize uyandım. Öyle özlem doluydu ki sesleriniz, öyle önemli hissettim ki kendimi tekrar tekrar duymak istedim. Gerçekte nerde olduğumu bilmediğinizde önemli olduysam o bilinmezde kalmak istedim.”

A Kalemler’den Şiirler

Şimdi uzar da uzar adını hürriyete eş koşan

Oysa salyangozdu ucu açık kantonu sürdü, çocuk şiiri almaya gidecekti, salyangozdu bir limanda, bir

şair derinliklerinden, her uzak meçhuldü

Salyangozdu ucu açık kantonu sürdü.

Tabiat üzerine caddelerinden al geyik süreyen şairin süregelen dürtüsü müdür imgelem?

Ki uzayan yerlerini kesmişti ölüm hem de böyle bir zamanda kıyı bucak hakkını verdi.

Ve vakit erkense asmaz kendini kız, cahit’in balıkları şimdiki zamanları kollar, dehri sürür kapılıp ağır

başıyla, şiirin bittiğidir öç alır, duyarsa düşer çocuk kendinden, daralır ve böyle sıçrar salyangoz

Ucunu açan hüznün öyle kalafat teşnesi

Bilmem artık yağmurun burcu nedir

Salyangoz azalır gibi

Kendine salyangoz azar azar, dedim bu şimdi cahit’in dalgın yüzüdür

Öyleyse artık dirilsin

Asmalarda

Salyangoz

 ...

Ali Tacar

Kiminin korkusu,
kiminin de tek temenisiydi…
Ölüm, bir ruhun çöküşü değil
yeni bir dirilişin ayak sesleriydi.


Gafletten uyanış,
hayata dönüştü ölüm.
Vuslata erişti,
ölüm fani olanın içinde…

Rumeysa Babacan

Bir Nokta, Sayı 246

Bir Nokta dergisi, 246. sayısına yine Mürsel Sönmez’in manifesto gibi yazısı ile giriş yapıyor. Söylenmesi gerekeni en gür sedadan söylemek de müminin bir şiarıdır. Sönmez’in bu yazılarını da hakikati gözler önüne serme zaviyesinden okumak gerek.

“Ârızî/marijinal durumlar genelleştirilerek üretilen beden ve ruhu çürütücü bu gerçek “virüs”, yani cinsiyet eksenli söylem ve dahi edebimizden dolayı kaba gelecek olan ve tam adını söyleyemediğimiz “lgbt” diye adlandırdıkları sapkınlığı “normal”leştirmeye çalışıyorlar. Bunun için de yeryüzü genelinde ele geçirmiş oldukları popüler kültürel araçları kullanıyorlar. Bu virüs salgınını aynı zamanda edebiyatla destekleme çabalarını da gözlemliyoruz. “Cinsiyet” kavramı üzerinden yürüyen bu “sapkınlık” beşerî bir arıza, kişisel bir sapkınlık olsa üzerinde durulur, tartışılır ve mutlaka hallolur, ancak öyle değil. Hiçbir aidiyet ve mensubiyet bırakmayarak, tüm yeryüzünü babalarının çiftliği olarak gören ve salt kendilerini insan, diğerlerini hayvan olarak gören “Küresel Kötülük” çetesinin siyasal bir kıyım projesidir. Başarıya ulaştıklarında ne fert, ne aile, ne millet ne de devlet kalacak; ne kutsal ne de ahlâk var olabilecektir. İnsan savunan edebiyat tüm bunlara direnmelidir, direnecektir.”

Ercan Ata’nın Konuğu Ethem Erdoğan

Ercan Ata’nın yoğun okumalarını büyük bir merakla bekler olduk. Bu sayı, Ethem Erdoğan’ın “Elâ Bentleri” kitabı üzerine yazmış Ata. Bir de söyleşisi var Erdoğan ile.

Ethem Erdoğan, tam tekmil şairlerden. Sadece şiir yazmıyor Erdoğan, şiir üzerine kafa da yoruyor. Bunun en önemli yansımasını onun yazdıklarında görebiliyoruz. Şiirlerindeki özgün ses, günümüz şiiri adına içimizi ferahlatmaya devam ediyor.

Ata’nın Ela Bentleri yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

‘Ela Bentleri’ni derviş tabiatlı bir şairin seyrüsefer defteri olarak da okuyabiliriz. Gönül ehli bir insanın hayat yolculuğunun kara kutusu olarak görebiliriz deyim yerindeyse. Sorumluluk sahibi bir şahsın dünyayı anlama çabasının tezahürü olarak bakabiliriz Ela Bentlerine.

“Ela Bentleri “Yaşamak ayet, keder eklene eklene büyüyen” dizesiyle başlıyor. Şair yaşadığı hayattan yola çıkarak kuruyor şiirinin saatini. Kendini de bir “tekke garibi” olarak görüyor. Bu bağlamda efendimizin “Bu din garip geldi, gerip gidecek” hadisini hatırlamakta yarar var sanırım. Bu kitapta ana izlek “ölüm” teması. Bu tema edebiyatımızda pek çok şair ve yazar tarafından sayısız kez ele alınmıştır. Fakat her insanın ölüme bakışı kendi meşrebine göre olmaktadır. Mesele seküler insan, ölümü ışıklar içinde uyunulacak bir dinlence yeri olarak görmektedirler.”

“O, pek çok dizede savaşı anlatıyor. Çeşitli terimleri kullanarak savaş sanatına göndermelerde bulunuyor. Fakat bu savaş cepheden ziyade şairin iç benliğinde gerçekleşen nefisle savaştır. Belli ki hayatı mutlaka kazanılması gereken bir savaş olarak görüyor. Şiir onun için en önemli savaş aracı. O, görebilen insan için yenilmenin de güzel yanlarının olduğunu söylemektedir.”

“İlk kitaplar bence iyi, güzel olmalı ama asla mükemmel olmamalıdır. Bir edip ilk eserinde mükemmelliğe ulaşırsa bir daha kendi yolunu tıkamış olur. Sonra onu kendisi bile aşamaz. Bence İsmet Özel, bile diğer eserlerinde “Erbain”in kusursuzluğuna erişememiştir. Ela Bentleri, bir ilk kitaba göre fazla iyi gibi görünüyor. Bu bağlamda şair 2,3,4. şiir kitaplarını ortaya çıkarmakta zorlanabilir. Savaşta bütün cephanemizi bir anda harcamamalıyız.”

Ethem Erdoğan Söyleşisinden

“İlkokul üç veya dördüncü sınıfta ders kitabındaki bir şiirden yola çıkarak ilk şiirimi yazmıştım. Şiir içimde bir yerde duruyormuş. 12-13 yaşlarında idim Türkiye Çocuk Dergisi’nde Malazgirt savaşını anlatan bir şiirim yayınlandı.”

“Şiirlerin yazılış süreci için kısaca şunları söyleyebilirim. Anlamlar uzay boşluğunda olduğu gibi benim dimağımda da dolaşıyor ve sürekli yaşantıma sekte oluyordu. Bu anlamları yüklemek için söz arayışım bir noktada hedefi buldu. Kırk gün sürdü. Her gün bir bent tamamlandı. Elbette yaşadıklarım / yaşamadıklarım sözün hedefi bulmasında etkili olmuştur.”

“Yazı yazmak bisiklet sürmek gibidir. Pedala basmazsanız bisiklet durur. Esas olan sürekliliktir hatta sürdürülebilirliktir. Kitaphaber’in naif bir yanı var. Bu işin herhangi bir yanı yok ki gönüllülük esasıyla sürdürülüyor olmasın. Beni çeken yönlerden en önemlisi bu. Diğer yandan kitaphaber benzerleri arasındaki en disiplinli site. Kitap, dergi dışında bir ürün mesela şiir-hikâye yayınlamıyor. Bana da benzer bir disiplin sunuyor. Dergilerde yayınlamam gerekenlerle gerekmeyenler ayrımını sunuyor. Ayda 8-10 kitap okuyorum. Bunlardan bazılarını değerlendiriyorum.”

Diyarbakır Ergani ve Hüzünlü Günler

Temel Hazıroğlu, Diyarbakır’da gerçekleşen Sezai Karakoç Sempozyumu’na dair izlenimlerini anlatıyor yazısında. Yazıda;  Karakoç’a, şehre dair notlar yer alıyor. Anı tadında bir Karakoç yazısı Bir Nokta okurlarını bekliyor.

“Fikriyatımızın büyük ustası Sezai Karakoç’un hakkın rahmetine kavuşmasının üzerinden altı ay geçti. Vefatının ardından Sezai Karakoç ve Diriliş ile ilgili bir yazı ya da konuşma söz konusu olduğunda bundan hiç kaçınmadım ve bunu büyük bir keyifle yaptım. Bu altı ay içinde herhalde onu aşkın yazı ve konuşma sahibi oldum. Yine bu vesileyle Diyarbakır Valiliği, Diyarbakır Dicle Üniversitesi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Cihannüma Derneği ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin Dicle Üniversitesinde düzenlediği Uluslararası Sezai Karakoç Sempozyumuna katıldık. Bilge düşünür Sezai Karakoç ve Diriliş Manifestosu adlı bir tebliğ sunduk.”

“Ulu Camii; enine dikdörtgen biçiminde, sanki birinci sıra sevap kazanmak için çok geniş tutulmuş, ortalarda çift sıra halinde yaklaşık otuz tane kalın kolonu var. Ortasında iki kat kadar bir yapı ve üstü üçgen damlı bir katı var. Minaresi kıbleye doğru sağ tarafta, kalın, kare tipli ve üzerinde kısa yuvarlak minaresi var. Dışında geniş avlulu, avlusunda iki şadırvanı olan bir yapı. Şadırvanlarda su içme maşrapası var. Etrafında medreseleri olan bir külliye gibi.”

“Bu sempozyum vesilesiyle iyice anladım ki daha önce 2011 ve 2013 yıllarında geldiğimiz Diyarbakır Ergani yani üstad Sezai Karakoç’un memleketi içimizde iyice yer etmiş. Üstadın hatıratında, “Evet, doğduğum şehir Ergani, doğmadığım şehir, yine Ergani,” dediği Ergani ile “Diyarbakır; surları, surlardaki yazıları, iç kalesi, yüksek kapıları, ağzından su akan aslanlı çeşmesiyle, arkaik, büyük bir şehir gibi gözüktü bana. Diyarbakır’ı sevmiştim. Diyarbakır sanki “ruhumun şehri” gibiydi. Daha sonra gittiğim her sefer daha çok tanıdım ve sevdim,” dediği Diyarbakır artık bizim de memleketimiz olmuştu.”

Güne Notlar

Suavi Kemal Yazgıç’ın şair ruhuyla geçip giden zamanı temaşa eylediği Güne Notlar’ı Bir Nokta’da devam ediyor. İronisi ve şiire bol bu notların. Olup bitene bakış açısının hayata fevaran etmiş hali diyebiliriz bu notlara.

“Unutma Temrinleri

Eksik kaldım o günden sonra. Sen çekip gitmiştin. Beni ayakta tutan biraz da bana uygun gördüğün eksiklikti belki de. İtiraf ediyorum. Seni unutmak için çok geç kaldığımın farkındayım.”

“Harfler ve Dünya

Çok eskiden beri şehrin ismi değişe değişe bugüne gelmiş. Dili dönmeyen bir harf eklemiş, dili dönmeyen bir harf çıkarmış. Sonunda ismin ilk haliyle hiç alakası kalmamış. Ancak şehrin ahalisi bununla da yetinmemişler. Bir hikâye uydurmuşlar ismin o günkü haliyle ilgili olarak. Böylece sadece şehrin ismini değil geçmişini de topyekûn değiştirivermişler. Harfler değiştikçe dünya da değişmiş. Dünya değişince insanlar da aynı kalmamış.”

Bir Nokta’dan Hikâyeler

Halit Yıldırım-Bizim Mecmuanın Hikâyecisi

“Medebiyat Mecmuası’nın sahibi ve başmuharriri Meyancı Tarkan Efendi, fesinin püskülünü eliyle düzeltip kirli saçlarından dolayı kenarları yağdalanmış fesini başına itina ile yerleştirdi. Redingot ceketini sırtına geçirdi. Aynada kravatını ve yakalarını düzeltti. Kravatı ile aynı kumaştan kesilmiş yaka mendilini muska gibi katlayıp üst cebine yerleştirdi. Ahlat yapımı kartal başlı bastonunu eline aldı. Cağaloğlu’na gitmek için kapıda hazır bekleyen faytona bindi.”

Meyancı Tarkan Efendi oldum olası bu mereti sevememişti. Hele bu tiplerin “Nargile uluorta yerde içilmez, bir köşe lazım.” demelerine, nargilenin közünden sarma cigarasını yakmaya çalışanlara “Efendi bu hareket, nargileye hakarettir.” demelerine, iki de bir “Efendi köz getir!” diye böğürmelerine uyuz olurdu.

Meyancı Tarkan Efendi hemen ayağa fırlayarak ona el salladı. Behlül Efendi de onu görmüş ve başıyla mukabele etmişti ki Fecâizade Mertcan Efendi kan ter içinde salona girdi. Meyancı Tarkan Efendinin sırtı ona dönük olduğu için Fecâizade Mertcan Efendi’yi görmemişti. Fecâizade Mertcan Efendi hemen koşarak merdiven basamaklarını henüz yarı etmiş Behlül Efendi’nin elini tuttu ve derhal söze girdi.

“Kıymetli üstadım Behlül Efendi, bizim başkitabet müdiri sermuharrir Agâh Efendi hikâyelerinizi çok beğenmiş. Hikâye başına size tam on Osmanlı lirası telif ödeyeceğiz.”

Mustafa Selman Çaltepe – Kabullenme Ağrısı

“Bezgin bir ruh haliyle gözüm saatte. Şuan resmi mesaimi bitirip bir an önce kendimi evime atmaktan, çocuklarımla ve eşimle vakit geçirip günün sonunda kitaplarıma gömülmekten başka hiçbir şey düşünmüyorum. Açlık, susuzluk, bir türlü gelmeyen ay sonu, İstanbul’un yapışkan ve bunaltan sıcağı, siyasi ya da ekonomik polemikler; umurumda değil. Son birkaç yıldır, yaşama ve insanlara bakış açım tamamen değişti. Dünyevi emellere ulaşmak için canhıraş kıyıya yüzen insanlara tepki olarak doğmuş garip bir rip akıntısına kaptırdım kendimi. Kurtulmaya ve nefes almaya dair de ne zihnimde ne de yüreğimde bir çaba kırıntısı var. Kadere imanın ötesine geçmiş bir kabullenmeyle tüketiyorum payıma düşen zamanı.”

“İktisat Fakültesi’ne henüz kayıt olurken tanışmıştık Seniha’yla. İlk defa İstanbul’a gelmiş ve ilk defa küçük taşra hayatından dışarı çıkmış iki tedirgin çocuktuk. Birbirimize tutunmuştuk. Fakültenin ilk yıllarında iyi dostlardık. Sabahları kaldığı devlet yurdunun önünden alırdım Seniha’yı. Neredeyse tüm günümüz beraber geçerdi. İkimiz de kitapları, şiiri ve sinemayı çok severdik. Ben Sezai Karakoç okurdum, o Cemal Süreya’ya âşıktı.”

“Birazdan kalkacağım, önce feribota, sonra da dolmuşa binip eve gideceğim. Kızlarım balkonda yolumu gözlüyorlardır. Biraz dalgın da olsam neşe ile akşam yemeğini yiyeceğiz. Ödevler yapılacak, çocuklar uyuyacak. Eşimle çaylarımızı alıp balkonda oturacağız. Ona karşı hep dürüst oldum, geçmişi zaten biliyor, bugünü de en ince ayrıntısına kadar anlatacağım. Bihakkın, kızacak. Herkes yatınca, kaç yüzüncü defa, Mona Rosa’yı okuyacağım.”

Erbay Kücet – Dualı Kurbanlık

“Maddi durumu iyi olduğu halde Selçuk Bey kurban bile kesmedi” dedirtemezdi. Belediyenin tahsis ettiği kurban koyun satışı yapılan pazara memleketin kalkınması uğruna fazla olmamasını savunduğu için bir tane olan çok sevdiği oğlunu da almıştı. Pazar yerine giderken oğlu ikide bir “Babacığım, ne olur boynuzlusunu alalım” dedikçe Selçuk Bey “Tabi oğlum, senin dediğin gibi alacağız” diyerek çocuğun başını okşuyordu.

İşte o gün başına gelmedik kalmamıştı. Bu yüzden bu sene kimseye fiyat sormayacaktı. Acemiliği bir kere yapmıştı. Pazarlık yapanları seyrederek dolaşırken oğlu ikide bir “Babacığım boynuzlu olsun” deyip duruyordu. Selçuk Bey kalabalıktan bunalmış burnundan soluyordu. Oğlunun susması için bir ara “Tamam be oğlum, alacağız, hem de boynuzlu” der demez satıcı, “Abi çocuk koç istiyor, verelim” deyince Selçuk Bey boş bulunup, “Evet” deyiverdi.

“Selçuk Bey pazarın her yerini önceden gezdiği için fiyatları biliyordu. Bu satıcı onlara göre normal fiyat istemişti. Hem bunlar tam aradığı gibi boynuzluydu. Üstüne üstlük bir de dualıydı. Yüz lira fazla verip dualısını almak en iyisiydi. Hatta üç dualısını almak daha iyiydi. “Yüz, iki yüz bir sofrada gidiyor” diye düşündü. Dualının sevabı iki kat olabilirdi. Neden dualısı varken normalini almalıydı. Fırsat bu fırsattı, her zaman ele geçmeyebilirdi. Parasını sayarak kurbanını aldığı gibi taksinin bagajına koydurup çocuğuyla birlikte pazardan uzaklaştı.

Kurban satıcısı arkasından “Enayiler olmasa biz nereden kazanacağız” dercesine gülüyordu.”

Bir Nokta’dan Şiirler

bir

dantel gibi ör

dili işle

iki

ses arasındaki kıstak

dudaklar birbirine değince

üç

harf ile remz olunur

cümle varlık tek hecede aşk içre

Hüseyin Karaca

Aramızda tebessüm ışıltısı varken

Elbet sevdirirdi kendini bana

Ben eskilerden biraz merhaba

Yolculuk halinde seyirlik yerler

Almıştım ilerde hürmeten biraz

Düşündüm kimse geçip gidince

Kimseler eski günlere gidince

Güzel günlerdi sade temiz samimi

Burası memleket gibi bakıyor bana.

Birlikte güzeldik bir tebessümle
Güzeldik Vesselam…

Nurettin Durman

Hamd ettik zuhuruna nimetin

Hamd ettik insanda kemâline nimetin

Hamdi’mizle erdik visaline ehli beytin

Hatırı var arkadaşlığımızın, çocukluk aşkımızın

Bırakma ellerimizden, tut

Şahlar şahı,

Şahım Hüseyin.
Süleyman Çelik

bulanık ekranı göğüsteki didişmenin

açıp kapaması kasırga yaratabilir

kirpik telini hilal ay yapan

optik mucize

birlikte ağlayan ve gülen

fakat birbirini görmeyen

ikiyi buluşturan aynadır gökyüzü

gözlerden bakar ruh bunaldığında

belleğin alaca karanlığında

bakar bakar ve

sonra döner içer

Tunay Özer

Hangi yelden hangi renkten gelirsen gel

Ensisin yaprağına nem gibi düşersin

Kum altında kalsa da içindeki kaleler

Duymazsa Bünyamin bir daha seslenirsin

Sizlerle daha az üşüyorum Mürsel abi

İstersen sor Resule tam gücüyle anlatsın

Gözümde gözlük gibi duruyor ya aşk

Söyle de cürmüme o da alışsın

Hüseyin Burak Us

Dergi, Gönül Tezgâhında Dokunan Nakışlardır

Genç Yürekler dergisi 9. sayısına ulaştı. Adına yakışır bir dirilik var dergide. Aynı zamanda mevsimin sıcaklığını da hissediyoruz. Gençlerin dergilerdeki varlığı güç ve renk oluyor dergiye. Genç Yürekler bunu başaran dergilerden. Ayrıca, yol gösterici yazıların dergideki varlığı önem arz etmekte. Dergi aynı zamanda bir rehberdir de.

Muhterem Şahin’in başyazısı da dergilerin önemini anlatan bir içeriğe sahip.

“Duygulanmak, düşünmek, akletmek yeterli olmaz elbet, bunları yazıya da geçirmek gerekir. Yazıya geçen her fikir, her his, her hayal, her tasavvur; bir başkasının ruhunda yepyeni kapılar aralar. Merak yeniliği, yenilik değişimi, değişim aydınlanmayı, aydınlanma medeniyeti doğurur. İnsanlık tarihinde, yazmanın ve okumanın ehemmiyetini hiçbir akıl ve mantık reddedemez. Bu iki eylemi çekip almış olsak, hayata dair olumlu bir şey kalmaz. Kalanlar açlık, sefalet, kıtlık, göç, baskı, zulüm, savaş ve ölümlerdir.

İnternetin, sanal dünyanın ve sosyal medyanın her yanımızı kuşattığı, beyinlerimizin bir tuşla ve dokunmayla yönlendirildiği kaotik bir dönemi yaşıyoruz. Eğitim, edebiyat, sanat, kültür, basın, yayın ve iletişim tarihinin tarifi zor bir kavşağında bulunuyoruz. Zihinler bulanık, düşünceler karmaşık, duygular kırışık… Böyle bir ortamda kültür, sanat ve edebiyat alanlarında bir dergi çıkarmanın ve varlığını sürdürmenin çok zor olduğunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim.

Elektronik ve teknolojik gelişmeler nasıl ilerleme kaydederse etsin, dergicilik faaliyetleri, hem tarihsel görevi hem de aydınlanmaya katkısı dolayısıyla devam etmelidir, etmek zorundadır. İnternet dergiciliği de klasik dergicilik de hem ayrı ayrı hem birlikte yapılabilir. Yeter ki derginin tarihsel vazifesi yerine getirilsin. Belki yakın bir zamanda sanal dünya başka bir yöne evrilecektir. Klasik dergi de elektronik dergi de çok basit ve acemice gelecektir; ancak insan ruhu, gönül dünyası, kalp evi hep aynı kalacaktır. Bir kalemin ucunda çağlayan güzellik, bir başka zihnin toprağında yepyeni filizlere can suyu olacaktır.”  

Roman ve Yaratıcılık

Necdet Özkaya, yazma eyleminin roman özelinde kaynağını ele almış yazısında. Yaşamak, şahit olmak ve doğanın ilhamını esere yansıtma bir yazarın elindeki en büyük cevherdir. Bunları en doğru ve doğal şekilde kullandığı ölçüde yazdıklarını daha geniş bir mecraya ulaştırabilir yazar.

“Şiirlerde, romanlarda, öykülerde, resimlerde ve heykellerde; doğaya bir ayna tutmak dışında nedir ki yaptıkları sanatçıların? Bu soruda, doğada izlediklerini beğenen ve doğaya öykünen/doğayı taklit eden sanatçıların, öykünürken ürettikleri sanat yapıtlarının hiçbirinin çalıntı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan kesin bir yargı bulunmaktadır. Doğaya bir ayna tutmak dışında nedir ki yaptığı sanatçının?”  

“Başlangıçta, okuduğu ve sevdiği yazarlara öykünen veya onların yazdıklarını taklit eden yazar adaylarının bunu yapmalarının hiçbir sakıncası yoktur hatta yapmalılar da. Yayımlamamak üzere öykünerek yazmak, karalamak, yazılanları yırtıp atmak, yok etmek; o direksiyonun başına geçen sürücü adayının ilk kullandığı anda hareket ettirdiği arabanın yalpalamasına, aniden durmasına belki de bir duvara toslamasına benzetilebilecek eylemlerdir.”

Mutlu Olmasını Öğrenmek

Mutlu olmak da bir sanattır. Hayatın mutluluk veren yüzünü görmeye çalışmak ve bunlardan kendine bir yol yapmak insanın bulması gereken en hakiki menzildir. Kendini mutlu hissetmek de şifadır. Hayat insanı zorlar ama mutlu olmayı bilen, zorlukları aşmasını da bilir. Alparslan Demirbilek, mutlu olmak üzerine yazmış. İçimizde çiçekler açtıran cümleler var yazıda.

“Aslında hepimizin bir manzarası var, bir derdi, bir sevdiği, bir sabrı, bir mucizesi; ama ne sahip olduklarımızı ne de manzaramızı görebiliyoruz. Bir telaş bir telaş kendi karanlığımıza gömüldüğümüz zaman ait olduklarımıza fırtına oluyor, gözümüze bir ışık geldi mi fırtınadan kalanlarımıza sevgi baharları dağıtmaya çalışıyoruz. Gerçeklerden kaçmak da bir nevi çözümlerden kaçmak değil midir? Bir boşluk ve karanlık... Ne zaman kaybolduğumuz ve nerede olduğumuz bir kırılma anında yüzümüze tokat gibi inmez mi? Ufacık şeylerden mutlu olanlardan ufacık şeyler esirgerken ufacık şeyleri hak etmeyen insanların önüne dünyayı serme çabası hayat. İşte burada incir ağacına yükleniyoruz kiraz vermediği için. Eğer incir ağacı kiraz verseydi bu defa da niçin incir vermiyorsun diye azarlayacaktık. Ama öyle doyumsuzluklarımız var ki incir ağacının bile kiraz vermesini sağladık. Bir ağaçtan çok meyve almayı başardık. İşte şimdi isteyen korksun. Kendisini iyileştirenler pek cesur ve güçlü olurlar.”

Dudayev Mersiyesi

Ahmet Doğru,  yazdığı Dudayev Mersiyesi şiirinin önce hikâyesini paylaşıyor. Daha sonra şiire yer veriyor yazısında.

“1.Çınar Şiir Şöleni daveti, sevindirici bir haber olarak geldi. Kocatepe Konferans salonunda 1996 Haziran'ında Dilaver Cebeci, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Abdürrahim Karakoç gibi şairlerle şiir okuyacaktım. Mersiyeyi bu programa yetiştirdim. Soy isimlerin alfabetik sırasıyla sahneye çağrılıyorduk. Mehmet Aycı ağabey benden önce çıkıp o çok güzel "Çeşmeler Anlıyor En Fazla Bizi" şiiriyle Dudayev'e rahmet okudu. Ben ikinci plana düşmüştüm. Fakat salondaki en genç şair olma vasfıyla durumu idare ettik. Şölen sonrası ben Mehmet Ağabeyi kutladım şiirin güzel diye, o da beni kutladı şiirin güzel diye.”

“Yarışmada ikinci gelen Mehmet Aycı'nın şiiriydi. Zaten şölenden sonraki değerlendirmede benim şiirin ölçülü ve güçlü bir kafiye örgüsü olduğunu, buna karşılık Aycı'nın şiiri de daha içli, daha lirik ve daha fazla duygu yüklü duruyor şeklinde konuşmalar olmuştu. Jürinin değerlendirmesi de böyle olmuştu demek ki. Gerçi hangi jüri diye bir soru da kalmıştı aklımda o zamanlar. Çünkü bir yıl sonra Abdurrahim Karakoç Ağabeye sorduğum zaman ne yarışmayı ne şiiri hatırlamıştı.”

Kan bürüyor gözlerimi çığ gibi çöker damlalar
Bütün dünyam kan içinde hey güneş kurut gönlümü

Ağlasam gözümden kopar yüz Fırat bin Kızılırmak
Ağlasam tufanlar kopar… Yaradan’ım tut gönlümü

Merhamete Dair

Merhameti kaybettikçe her vakit ondan siz açmaya çalışıyoruz. İçimizdeki incinen kör noktaları tekrar harekete geçirecek bir ayaklanmaya ihtiyaç var. Adı merhamet olan bir devrim ancak kurtarabilir bizi. Zehra Binici Tekin ile merhamet üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sorular Havva Yılmaz’dan. Merhamete dair önemli tespitler var söyleşide. Tekin’in Necip Fazıl göndermesi de isabetli bir alıntı olarak yer alıyor.

“Beden sağlığına çok önem verirken; beden sağlığını ve psikolojik iyi oluş halini ruh sağlığının belirlediğini unutuyoruz. Beden herhangi bir müdahalemiz olmadan doğal akışı içinde gelişir ve bu gelişime karşı koyamayız. Bunun tam aksine ruhun gelişmesi için yatırım yapmamız gerekir. Ruhun bağışıklık sistemini güçlü tutarsak bedenin bağışıklık sistemi de güçlü olacaktır. Psikolojik sağlamlığın temelinde merhametini fark eden kalp vardır. Merhamet ruh sağlığını psikolojik iyi oluşu besleyen temel erdemlerdendir. Merhamet ile kendine, çevreye ve doğaya yaklaşan insan kendisiyle, çevresiyle ve doğayla daha iyi anlaşır ve tatmin edici bir hayat yaşar.”

“Üstat Necip Fazıl “Merhamet hava gibi su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti baş yukarı edecek bir kuvvet” diyerek kalpleri yumuşatacak merhametin ehemmiyetine vurgu yapmıştır. Merhamet; yaratılışımızda işlenmiş bütün ahlaki erdemleri kuşatan, kalbin katılığını ve kasvetini ortadan kaldıran, kalbi yumuşatan, ruha-bedene-insana şifa veren, en önemli ve en kıymetli hazinemizdir. İnsan kendisine uzanan ele, elinden geldikçe yardım ederek kendini daha iyi hisseder. Paylaşabilen, ötekine koşan, ötekinin sızısını kendi sızısı bilen; yani merhamet eden insan bu hayatı daha anlamlı ve huzurlu yaşar. Merhamet önce merhamet gösterebilen kalbe iyi gelir, merhamet gösterenin ruhu şifa bulur.”

Abdurrahim Karakoç’u Hatırlamak

Haziran, Abdurrahim Karakoç’un aramızdan ayrıldığı ay. Her fırsatta hatırlanmayı hak eden bir ömür sürmüş, Anadolu gibi sağlam duruşlu bir ozandı Karakoç. Kalemini onun gibi kılıç eyleyen yoktu desek yeridir. Rahmet dileklerimizle, Durdu Şahin’in yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Merhum Abdurrahim Karakoç; öncelikle mert, dürüst, vefalı, gayretli, faziletli bir insandı. Şiirlerinin özünde de, görünen yüzünde de doğruluk, dürüstlük ve cesaret vardı. Millet ve memlekete hain, mertlik ve dürüstlükten habersiz, masuma ve mazluma şiddetli ve sert, ahlaksız, zalim kişiler karşısında demirden bir dağ gibiydi.

Şiirinin etkili diliyle bir ömür Hakkı ve hakikatleri yazmış, millî ruhun insanı, cesaret abidesi halinde tutan, mukavemetini besleyen, iman, fikir, ahlak ve hikmetini çelikten bir zırh gibi kuşanmış, sadece dostlarının değil dürüst ve mert düşmanlarının bile saygısını ve övgüsünü görmüştü.”

Genç Yürekler’den Öyküler

Mehmet Kütrükçüoğlu – Yaz Köpekleri

“Nevzat Bey, üniversite yıllarından beri İstanbul’da yaşardı. İmrendiği hayatı elde edebilmek için mesleği ondan bazı tavizler vermesini bekliyordu. O da veriyordu, hatta derin ihmallerle birlikte. Günde yirmi saat çalışıyor, kariyer hedefine emin adımlarla ilerliyordu. Yıllık izinlerine sığdırdığı bir haftalık zamanda çok yıldızlı otellerde “dinlenmeyi” deniyor, ailesini ziyarete zaman bile ayırmıyordu. Babası, emekli olduktan sonra annesiyle Ege’deki yazlığa yerleşmişti. Güzel memleketin bir kıyısında geçmişinin hikâyesi yazılmış diğer kıyısında geleceği şekilleniyordu.”

Nevzat Bey, “Baba tamam eve götüreceğim seni,” diyerek Salih Bey’in elini tuttu. İşlemleri tamamlayan hemşire odaya girer girmez tüm yaşam enerjisiyle “Salih Amca iyileştin artık, seni çok özleyeceğiz, aman hep özleyelim yeter ki sen iyi ol” diyerek evrakları teslim etmek için Nevzat Bey’i danışmaya çağırdı. Dosyaları imzalarken bir yandan “Nevzat Bey, Salih Amca’nın hikâyesi nedir?” diye sordu. Nevzat “Anılar hemşire hanım, anılar. Kabuk bağlasa da yaradan daha fazla can acıtırlar. Babamınki ise yaz köpekleri. Tatil beldelerine terk edilmiş, yalnız yaz köpekleri. Şimdi kendisi de o tatil beldelerinden birine gitmek istiyor. Hikayesi bu!” dedi.

Ahmet Ergin – İyi ki Benim Babamsın

“İşten yorgun argın eve dönüyorum. Merdivenleri çıkacak takatim yok. Her gün mü böyleyim yoksa bugüne has mı bu yorgunluğum bilmiyorum. Ceplerimde anahtarı aramaya üşenip kapıyı tıklatıyorum. Üç yaşındaki oğlumun “Yaşasın babam geldi!” diyerek koşmasını duyuyorum. Eşim kapının üst mandalını açar açmaz bizimki boynuma sarılıyor. Öyle böyle değil bildiğin sarmalıyor. Kulağıma eğilip beni çok özlediğini söylüyor. Sonra da iki yanağıma kocaman öpücükler konduruyor. Sırtımdaki bütün yük, hayatın omuzlarıma yüklediği yorgunlukların hepsi tuzla buz oluyor. Gözümü kapatmamı, bir sürprizi olduğunu fısıldıyor olanca heyecanıyla. Elimden tutarak çekiştire çekiştire mutfağa götürüyor. Eşimin baban yorgundur, biraz dinlensin, demesine aldırış bile etmiyor. Buzdolabının kapağını açıp annesiyle marketten aldığı en sevdiği çikolatayı gösteriyor. Yüzündeki coşkuya ortak olup çok sevindiğimi söylüyorum. “En sevdiğim çikolatayı almışsın.” diyorum. “Çay saatinde yiyebiliriz şimdi yemeğimizi yemeliyiz.” diyor. Eşime bakarak tebessüm ediyorum. Ellerimi yıkayıp gösterdiği yere oturuyorum. Bugün neler yaptığını anlatmaya başlıyor.”

“Babacığım bugün beni sen uyutur musun?” diyor. Geçmişimin buğusunu dağıtıyor bu istek. Bütün yaralarıma merhem olacak gibi çıkıyor oğlumun dudaklarından. Elbette, diyorum. Elimi tutup odasına götürüyor. Kitaplığından en sevdiği masallardan üç tane seçiyor. Birlikte uzanıyoruz yatağına. Uğur Böceği Uç Uç Lusi'yi, Bir Kedi Üç Dilek'i ve Hadi Sarılalım Babacığım’ ı okuyorum. Lusi'nin herkesten farklı rengârenk beneklerine, Piti'nin arkadaşlıkların daimi olması dileğine, yavru filin baba sevgisine kim bilir kaçıncı kez şahit oluyoruz. Uyku, yavaş yavaş göz kapaklarını ve bedenini esir alıyor. Senin ninni de söyler misin, diyor kapanmaya başlayan göz kapaklarına inat. Sımsıkı sarılıyor boynuma. “Seni çok seviyorum, iyi ki benim babamsın.” diye fısıldıyor. Geçmişimi esir alan karanlık dağılıyor. Yüreğimin üzerindeki ağırlık kalkıyor. Boğazımdaki yumru çözülüyor adeta. Babam öldüğünde sakladığım gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyor.

Genç Yürekler’den Şiirler

Aramayın uzakta, gönüller barkım benim

Kaç asır geçti belki, çıkmadı kırkım benim

Kalplere şavkı vuran, bir çıranın isiyim

Ben külün közlenmesi, ben ki suyun sesiyim

Ben cihana bir lütuf, cemreyim düşen kalbe

Bezm-i Elestten beri, uydum ilahi celbe

Ben yürüdüm aşk ile aşk benimle yürüdü

Karlı dağın burcunu, muhabbetim bürüdü

Beylik için aramam, sırça köşkü sarayı

Tek şartım var aşk ile, açmamaktır arayı

Ne incine gönüller, ne incite can canı

İnsanın kendiyleymiş, en büyük imtihanı

İbrahim Şaşma

Payitaht iklimi Bursa’ya geldim

Tarihe büründüm maziye daldım

Somuncu Baba’dan nasihat aldım

Baktım üç boyutlu ne manalar var

Bursa zor sevdadır, Bursa Şehriyâr

Kutsi bir yadigâr renk renk ne varsa

Edirne, Hakkari, Sinop’tan Kars’a

Derin tasavvurlar söyletir Bursa

Tekbir, beyaz atlı öncüleri var

Bursa yâr sevdadır, Bursa Şehriyâr

Bursa ebediyet, Micingirt adım

Yazdım hecelerde huzur aradım

Ben kutlu beldeyi anlatamadım

Bağrında hikmetli şuaralar var

Bursa hür sevdadır, Bursa Şehriyâr

Ömer Ekinci Micingirt

Dönemeç sonsuzluğuna tutukluydu hayat

Ahdimizin masumiyet karinesini aradım

Pençe pençe tutunduğum sırtımda

Bir sınanmanın daha ertesinde

Kalender bir sılanın işaretiydi belki de

Ter ter biriken neyse alnımızda

Yapıldığı gün köhneyen mabetlerden kaçarak

Bir kez daha umdum, umulmadık şeyleri

Mezkur bir hissiyatın hengamesinde

Alarmla uyanılan vehimlerin ötesine

Simerenya yenilgisinin tebessümüyle kavuşmak istedim

Ölümün kusursuz ölümüne

Yusuf Alper Oyar

Kitabın orta yerinden seviyorum

Matbaanın yanlış basımlarını

Görmeden ve dahi yazarın

Bitmek bilmeyen sorgularına

Cevaplar bulmuşçasına

Varacağım yolun sonuna

Geldiğim yol kadar kaldığına

Kendimi inandırarak

Orta yerinden seviyorum

Arslan Kaya

Benden bakmalısın güneşe artık

Yıldızlara benden yürümelisin

Tutmak istesem de bir gece ayı

Heyhat, çöktü göğün mavi sarayı

Bulutlar dağılır günün birinde

Şehrazat yollardan sorarım seni

Gözlerim var gözlerinin yerinde

Beni görmelisin sen hep derinde

Nurullah Genç

Kalbim yıkık döküktür

Malum depremlerimle meşhurum

Kalbimin kapısını açık unuturum

Biraz unutkanlık havası hâkimdir

Biraz da yaralarım vardır

Paldır küldür girenlerin açtığı

Aslında kapıya kilit vurmadığım için

Kalbimdeki dağınıklık

Gözümdeki pus

Elimdeki kalem

Melike Gümüş

Kılıcını koy kınına

Yüreğinle yürü dostum

Şu dünyanın her yanına

Yüreğinle yürü dostum

Her adımın kor olsa da

Yanmak sana yâr olsa da

Bu yolculuk zor olsa da

Yüreğinle yürü dostum

Bestami Yazgan

Bitti dediğin yerden doğruldum da yürüdüm

Sırtımda ayak izlerin

Bilendim, geçtim de acının içinden

Öğrendim nerden başlanırmış koşmaya

Hangi merhem nereye iyi gelirmiş, belledim

Hangi toprağa hangi fide kök salar, belledim

Bildim, bilmem lazım gelen ne varsa

İşitmeme engel hangi sesse, boğdum

Elbet büyüdüm biraz

Büyümem lazım geldiği için büyüdüm

Şükran Salgut

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 5 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize bereket..Selamlar olsun..

Kâzim Şen
Kâzim Şen - 5 ay Önce

Tebrikler... Doyurucu, güzel bir değerlendirme yazı olmuş.

banner19

banner36