Temmuz 2021 dergilerine genel bir bakış-3

Mustafa Özel ile Söyleşi Mahalle Mektebi’nde

Mahalle Mektebi Dergisi 60. sayısıyla karşımızda. Zengin bir içerik sunuyor yine dergi okurlarına. Edebiyatın her rengini buluyoruz dergide. Benim yapacağım ilk paylaşım, Mustafa Özel söyleşisinden olacak. Selvigül Kandoğmuş Şahin’in sorularını cevaplayan Özel’in söyleşisinin merkezinde “İslâmcılık, Millet ve Medeniyet” var.

“İslâmcılık siyasi bir ideolojidir ve her Müslüman amatör bir İslâmcıdır. Kavramın bir de profesyonel anlamı var tabii. Siyaset aynı zamanda bir çıkar paylaşım organizasyonudur; “organize bir iş”tir yani, bir meslektir. Bu anlamda İslâmcılığın liberalizm (hürriyetçilik), sosyalizm (toplumculuk) ve konservatizm (muhafazakârlık) gibi modern ideolojilerden hiçbir farkı yoktur ve olamaz!”

“Modern ulus inşâsı da aslında bir cem (toplanma) ihtiyacından doğdu zaten. Sanayileşme eski (feodal) toplum yapısını parçalıyor, yerine dağınık bir şehir proleteryası çıkarıyordu. Bu insanların sınıfları aşan bir yapıda bütünleştirilmesi, sınıf-üstü bir kimliğe sahip olması gerekiyordu. Kilise bu işlevi yerine getirecek güç ve itibarda değildi artık. Bu yüzden modernliğin ikinci düzen kurucu miti millet, daha doğrusu “Ulus” (Nation) oldu. Ulus olmak, hem sınıflaşmanın yıkıcı etkilerini bertaraf etmek; hem de ayrı ayrı ayakta durması artık imkânsız hâle gelen küçük çaplı siyasaların bütünleştirilerek güçlendirilmesi demekti.”

“Bu edebî ve felsefî idealler belki en az Batılı egemen zümrelere etki etmiştir. Çünkü onlar evrensel bir kardeşlik peşinde değil, emperyal bir hakimiyet peşindeydiler. Emirlerindeki medya bugün bile boyuna “küresel değerler” den, dünyanın küresel bir köye dönüşmesinden, küreselleşen dünya ile bütünleşmenin kaçınılmazlığından söz ediyor. Bu bağlamda Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi bu zümrelerin akaidi haline gelmiştir.”

“Bundan otuz yıl kadar önce Türkiye’de serpilip gelişen Yimpaş, Kombassan gibi “çokortaklı şirket” modelini tam da Wallerstein’in işaret ettiği “eşitlik içinde büyüme” ve böylelikle Kureyş’in çanına ot tıkama yolunda ciddi bir adım saymıştım. Pasif tasarrufçu/tüketici konumundaki yüz binlerce kişiyi doğrudan üretim alanına çekmek ve çalışanların büyük kısmını da ortak haline getirmek suretiyle, hiyerarşik sanayi toplumunun yapısı dönüştürülmüş olacaktı. Dönüşümün olumlu yönde seyretmesinin temel şartı, eşitlikçi büyüme sürecinde emanetin ehline verilmesi ve cumhurun katılımına gerçekten imkân tanınmasıydı.”

Gelmekte Olan Geçmiş: Fotoğraf

Anlık pozlar biriktirdiğimiz zamanları yaşıyoruz. Dijital pozlar bunlar. Hayatı bir süreliğine donduran. Zeynep Kantarcı, fotoğraf üzerine kaleme aldığı yazısı ile Mahalle Mektebi’nde. Objektife yoğunlaşan ve insanı derinliğine davet eden bir yazı bu.

“Her fotoğraf çekilir çekilmez bir anıdır artık. Çünkü çekilen, yitirilendir daima. Fotoğraflar imgelerden, imlerden oluşur ve her çeşit im, her zaman geçmişe dönüktür. Dilin, renklerin ve sembollerin zihnimizde oluşturduğu karşılıklar gibi gerçekliğin görüntüsü de sembolik bir temsile, geçmişin kokusunu yeniden duymamızı sağlayan keskin bir hatırlatıcıya dönüşür. Zamanın nasıl geri dönüşü yoksa fotoğrafın da yoktur; ne tekrarlanabilir ne de taklit edilebilir bir daha. Fotoğraf, yapısı itibarıyla hiçbir zaman güncellik taşımaz ve geçmişle ilişkilendirilen melankoliden, yitimden ve nostaljiden bağımsız düşünülemez. Fotoğraf devinmekte olanı cisimleştirir, nesnenin zedelenemez yapısı sayesinde yiten ânı sabit ve ölümsüz kılar.”

“Düşçü zihinler tanınmayan yüzlere öyküler örmeye, gerçekliği biteviye ayıklayıp yontmaya pek meyillidir. Eski kitapların arasından çıkan esrarengiz bir vesikalığın büyüsüne kapılır, türlü türlü senaryolar yakıştırırlar gördükleri yüzlere; bir nevi hikâye avcılığı yaparlar. Ama en nihayetinde bu da onların sürdürme şeklidir.”

“Yitimin göstergesi olan fotoğraf, ona yakıştırılan hikâyenin değişkenliği, bilinmeyen ve hiç bilinemeyecek ardı nedeniyle bir hayal; yakalanmış, inkâr edilemez bir yaşantı olması nedeniyle de bir gerçektir. Fotoğraflar yerin ile göğün, kapılmanın ve kaskatı durmanın arasında sallanmaktayken yakalar bizi, bir anıya değil, bir mekâna hiç değil: bir hâletiruhiyeye hapseder.”

Oğuz Atay Romanlarında Yabancılaşma ve Varoluşçu Bunalım

Muhammet Ali Tacar, Oğuz Atay romanlarını yabancılaşma ve varoluşçu bunalım merkezli ele alan bir yazı kaleme almış. Atay’ın sorgulayıcı bakış açısı yazdığı tüm eserlerde kendini net olarak ortaya koyar. “Tutunamamak” kavramı aslında onun yazdıklarının temelini oluşturan bir anahtar kelimedir. Tacar, örnekler eşliğinde bu izi sürüyor.

“Tehlikeli Oyunlar” isimli eserinde Oğuz Atay, Hikmet Benol karakteriyle, topluma yabancılaşmış, kendi içerisinde yığınla çelişkisi olan, ailesiyle, eşiyle problemli, aslında genel olarak başta kendi ve herkesle problemli, bir karakter oluşturur. Bu karakterin sığınacağı liman yine kendisidir. Fakat bu liman o kadar da güvenilir bir liman değildir çünkü kendisine sığınan bu karakter, kendisiyle problemli olduğundan, kendisini adeta şizofrenik olarak adlandırabileceğimiz bir refleksle böler, parçalar, ayırır ve görürüz ki aslında tek bir birey olan karakterimizin iç dünyasın da birçok Hikmetler oluşur. Toplum içinde yaşayan ve kendine bir yer beğenemeyen Hikmet Benol kendisine kaçmış, adeta kendi kendini yemiştir.

“Atay’ın öykü kahramanları aydın olsalar da olmasalar da genellikle hep bir bohem, kaygı ve aidiyetsizlik içerisindedirler, sebepsiz bir korku hakimdir iç dünyalarında, her yer karanlıktır. Oğuz Atay eserlerinde, içine doğmuş olduğu toplumun yapısını bilen ama bu toplumun onlara sunmak istediği dar çevreye sıkışıp kalmaktan çekinen ve bu dar çevreden kaçmak isteyen ama nereye gideceğini de bilmeyen insanları anlatır. Aydın bunalımı, yabancılaşma krizi, entelektüel gibi kavramlar Atay’ın eserlerinde muazzam bir şekilde işlenmiştir.”

“Atay edebiyat alanında eserler vererek kimlik arayışında vardığı noktayı romanları aracılığıyla bize gösterir. Aslında belki de çok geç kaldık Atay’ın vardığı noktayı anlamak için. Çünkü Atay’ın varmış olduğu noktayı anlamak demek Atay’ı anlamak olacaktı fakat ne demişti Atay “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” yaşarken de ancak onu okuyabilenler kadar anlaşıldı tıpkı şu an bizim onu anlamaya çalıştığımız gibi. Atay’ı okuduğumuz zaman belki onu yine tam anlamıyla anlayamayacağız ama ortaya koymuş olduğu eserler sayesinde kendi anlam arayışımızı bir nebzede olsa kolaylaştırabiliriz diye düşünüyorum. İşte insanoğlunun bu çok meşakkatli kimlik ve anlam arayışının farklı karakterler açısından dile gelişini okuyoruz Atay romanlarında.”

Dursun Çiçek ile; Dağlar, Fotoğraflar, Edebiyat ve Hayat Üzerine…

Dursun Çiçek’i birkaç kelime ile özetleyecek olsak; dağlar, fotoğraf ve edebiyat ifadeleri onu tam anlamıyla anlatmaya yeter. Onun içinde dinmek bilmez dağ rüzgârları vardır. Bir de her mevsim açan çiçekler… Ezgi Kızılkaya’nın sorularını cevaplamış Çiçek.

“Her gün kitap okuduğum gibi aslında her gün Erciyes’i de okuyorum. Hayatımın içinde bir yerde her daim. Çiçekdağı’nın İbikli köyünde Kartal Kayalıkları mevkiinden, Çölova’dan çocukluğumda seyrettiğim bir dağın duldasında yaşayacağımı az çok hissediyordum. O dağın ötesinde bir şey benim için. Hikmet tasavvurumda en merkezi yer ona aittir. Kendi hayatımı anlatırken de Çiçekdağı’ndan Gönül Dağı’na bir yolculuk derim hep. Bu anlamda Çiçekdağı dünyaya geldiğim yer Gönül Dağı Erciyes bağlamında yaşadığım yer.”

“Dağları yazmamın, dağların fotoğrafını çekmemin sebebi belki de tek başına kalmamak için yalnızlığa tutunma çabam. İçinde yaşadığım dönemde insanlarla daha az anlaşabildiğim için yalnız kaldığımı düşünürdüm hep. Yalnızlığı en iyi bilen de dağlar olduğu için bir bakıma yalnızlığımı dağlarla paylaşıyordum. Dağları gezerken sadece fotoğraf çekmenin ötesinde çadırımla beraber bir dağın sinesinde birkaç gün kalır adeta onunla sohbet ederdim.”

“Bilhassa Rönesans-Aydınlanma süreci ile görüntünün kurgulandığı, üretildiği, inşa edildiği yüzyılları yaşıyoruz. Bu görüntü üretmekle kalmadı bir süre sonra üretilen görüntünün bile imajının, simülasyonunun görüntünün yerini almasına neden oldu. Oysa ki görüntü zaten görünene göre bir imaj ve simülasyondu. Bugün insan imajın imajı, simülasyonun simülasyonu dediğimiz bir süreci yaşıyor. Bundan dolayı da insanlar ciddi anlamda bir gerçeklik/hakikat sorunu yaşıyor.”

Şehir ve Şuur

Birbirine çok yakışıyor şehir ve şuur kelimeleri. Şehirleri bilinçli bir kuşanışa hazırlanmak için atılacak adımın mihenk taşı olmalı şehir ve şuur. Mehmet Mazak, şehrin bilinci üzerine yazmış Mahalle Mektebi’nde.

“Şuur kelimesi Türkçe sözlüklerde “bilinç, hızlı ve doğal kavrayış” anlamına gelir. Şuurlu kişi ne yaptığını ve niçin yaptığının bilincinde olan kimsedir. Şehirlerinde tıpkı insanlar gibi canlı, ruhu ve kokusu olduğunu söyleyebiliriz. Hal böyle olunca her şehir kendi bilincine sahiptir. Şehrin bilinci insanın bilincini belirler; ama şehir bilinci insanların bilincinden bağımsız düşünülemez.”

“Şehrin kültürünü, ruhunu ve kokusunu koruyabildiğimiz yerlerdir şuurlu şehirler. Şehirler, tarih boyu insanoğlunun ideallerini daha büyük bir dünya içinde kurma çabasının sonucu olarak ortaya çıkmış yerlerdi. Şuurlu şehirler nârin, saf, temiz, üzerinde yaşayan insana öğreten, anlatan, bilinçlendiren yerlerdir. İşte biz bu şehirlere canlı ve ruhu olan şehirler diyoruz.”

“Şehir şuuruna en fazla ihtiyacımız olan bir dönem yaşıyoruz. Şehrimizin bize bizim şehrimize ihtiyacımız var. Modern binalar, lüks AVM’ler, caddeler ve sokaklara değil insanı geliştiren, eğiten ve bilinçlendiren şehirler kuralım. Var olan kültürel değerlerimizi, medeniyet eserlerimizi koruyup yaşatalım ki, şehir ve şuur anlam bütünlüğünü bulsun.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Zeynep Sayman - Uzakların Kokusu

“Tuhaf bir gün. Gerçek olmayacağını bile bile zihninde canlandırdığı hayali ısrarla sürdüren bir insan gibi ya da uyandığının farkına varamamış bir uyku sersemi... Şaşkınlıkla ve ince bir karamsarlıkla kaplı.”

“Dev gibi adamlar, yüreği dağ gibi kadınlar dikenli taşlı yolları geçerek, düşe kalka yaşadıkları hatırı sayılır bir hayatın sonunda sıradan nesnelere, imgelere dönüşüyorlar. Küçük birer pencere gibi o imgeler açılıyor hatıralarına. Bulunduğum odanın parlayıp duran çıplak duvarı rahmetli babaannemdir mesela. Duvar ne zaman gözüme çarpsa olağanüstü bir hızla babaannemle birlikte yaşadığımız günlerin içinde, onun yanı başında buluveririm kendimi. Vefatından sonra ne asacağımıza bir türlü karar veremediğimiz için bomboş kaldı.”

“Babaannem nasıl o boş duvarsa, Adem amca da yeşil renk ve ağır bir esanstır benim için. Kendimi bildim bileli evlerinin oda duvarları, pencere pervazları, kapıları hep yeşil renkti. Sık sık giydiği koyu yeşil takım elbisesini nispeten daha açık yeşil bir takke ile kombinlerdi. Sorsan neden bunca yeşil diye, “Peygamberimizin en sevdiği renk” diyecekti. Eminim. O’nu sevmek, O’nun sevdiklerini sevmekten geçiyordu. Ceketinin iç cebinde muska gibi taşıdığı, “hacı misi” dediği esans şişesi de bu sevgidendi.”

“Rüzgâr bir kez daha dalgalanıp çarpıyor yüzüme. Ne çiçeklerden koku geliyor ne de Adem amcadan. Orada olduğumu belli etmeden, sessizce kapatıyorum pencereyi. Otantik diye atmadığımız, üzerinde dantel ve sardunya saksısı ile sehpa gibi kullandığımız sandığı aklıma geliyor babaannemin.”

Nilay Erik - Şeref Meselesi

“Bu halde bile hâkimiyeti elden bırakmıyorsun. Alnın çatık, gözlerini devirmiş yine bana bakmaya tenezzül etmiyorsun. Gözlerin kapıda. Soru sorar gibisin. Gerçi soru sorar cevabını dinlemezsin. Evet öldün! Bir süre hastane morgunda beklersin, sabah cenaze törenin için hazırlıklar başlar. Yıkanıp paklanırsın. Ardından mezarlığa… Sonra herkes eve doluşur. Helvan, yedin kırkın derken… Senin için artık bir son. Anlamıyormuş gibi bakma öyle. Numara yapmaya lüzum yok.”

“İnce, yumuşak bir sesim vardı. Onu da beğenmedin. Ne biçim ses bu kuyruğunu kıstırmış kedi gibi konuşma, dedin. Belki kalınlaşır diye on yaşında yerdeki izmaritleri topladım, senden gizli gizli içtim. Artık iyice alışınca senin paketlerinden aşırdım. Hiç ses çıkarmadın. Biraz da olsa sesim kalınlaştı.”

“Yıllarca herkesten saklamak zorunda kaldığım bedenime, bak! Yıllarca içime gömdüğüm o kızı buldum baba. Onu biraz olsun anlamak, tanımak için bak. Sana şeref sözü veriyorum ki kimse onu incitemeyecek artık. Bak çırılçıplak karşında! Bunlar uzamasına isin vermediğin saçları, bunlar göstermekten utandığı için hep cebine koyduğu küçük narin elleri, bunlar dışardan belli olmasınlar diye kat kat giyinip düzleştirdiği göğüsleri, bu bir erkeğe daha çok benzemek için bol kıyafetlerin içinde yıllarca gizlendiği bedeni. Çok da bir farkınız yokmuş değil mi baba? Gerisi zaten bildiğin insan…”

Özay Erdem - Robinson Crusoe ve Cumartesi Geceleri

“Bütün semptomlarını gösteriyordum bekârlığın. Gecenin bir vakti eve gelmiştim. Bütün gün kafede bizim çocuklarla otururken, ardından halı sahada maça çıkarken telefonum bir kere bile çalmamıştı. Nerde kaldın diyen sinirli bir kadın sesinin eksikliğini duymuştum.”

“Sakallı yorumcu konuşuyordu, sakallı yorumcu boş konuşuyordu, beş dakika tahammül edebildim ancak. Kalkıp mutfağa geçtim ve üç gün önce marketten aldığım muzlu pastayı çıkardım buzdolabından. Yarısı yoktu elbette. Cüneyt’in yadigarı Sürmene bıçağıyla gelişigüzel bir parça kestim, şekli bozuldu tabii. Abimin evinde pasta için özel bir bıçak ve alıp koymak için de mor bir spatula vardı. Kenarlarında bahar dalları olan tabaklar da sadece bu tip ikramlar için kullanılıyordu.”

“Kanalı değiştirdim. On beş dakikalık kısa skeçlerin yer aldığı o çok sevdiğim programın tekrarı vardı. Bir dizinin parodisini yapmışlardı yine. Keyfim yerine geldi. Kalkıp mutfağa geçtim. Bekarlar abur cubur cephaneliğini yığdığı evin bu kısmıyla kısa süreli ve sık ilişkiler kurardı. Tezgâh üstündeki dolabı açıp Melih’in unuttuğu gümüş renkli kavanoz takımlarına baktım. Kapağı çatlamış olanın içinde biraz fıstık vardı, kolayla iyi gider diye düşündüm.”

“Baltalı sapık, ahşap evin duvarlarını yarıp içeriye girerken kanepede sızıp kalmıştım. Rüyamda tiz çığlıklar duymuştum. Öğleye doğru ancak kalkabildim. Uzanıp telefona baktım ilk iş olarak. Abim defalarca aramıştı. En sonunda mesaj yazmıştı, açıp okudum. “Yengenle çok kötü kavga ettik.” diyordu. “Galiba boşanacağız.” Daha şokun tesirini üzerimden atamamıştım ki tıkırtılar duydum. Dış kapımdan yüreksiz vuruşlar geliyordu, acı feryatlar işitiyordum. Elimde telefonla gidip açtım. Yüzük’tü bu. Yanında; beyaz, sarı alacalı ve mavi gözlü bir kedi daha vardı. Çekmeceden yuvaya kurulmuş bir bana bir Yüzük’e bakıyordu.”

Mehmet Baynal - “Alafranga Günler”

“Vakit yere dökülmüş bir ispirto gibi çarçabuk, alevlene alevlene geçmişti. Radyo Evi, Posta Garı’nın en alt katındaydı ve bahçenin ıssız bir köşesine bakıyordu. Bahçe duvarının üstünden iri bir incirin dalları cama doğru uzanıyordu. Son yasaklardan sonra burası içine gömüldüğüm bir mezar hissini vermeye başlamıştı bana. Radyodan çıktığımda semada buzlu cam donukluğu vardı. Sicim gibi ince bir yağmurun altında yorgun argın evin yolunu tuttum. Koyu bir balçığın içinde ayaklarım ağırlaşıyor, toprağa yapışıyordu.”

“Misafirler namazdan sonra alçak tavanlı, loş odaya buyurdular. Beş numara lamba ışığı altında beyaz patiska örtülü, köşe minderlerine kuruldular. Biraz sonra sofra serildi. Çatal, kaşıklar getirildi. Ardından mis gibi kızarmış balık, salata eşliğinde sofraya kondu. Hepimiz birden sahana hücum ettik. Balığın başından kuyruğuna kadar bir kapışmadır başladı.”

Muhakeme uzun sürmedi. Herkes kendini kurtarmış bir ben ortada kalmıştım. Başta sahiden hapsedilebileceğime inanmıyordum. Hapishane ancak serseriler, hırsızlar, katiller, aşağı tabakadan insanlar içindi. Hâkim ne yapmak lazım geldiğini düşünmek için bir müddet sustu. Bu esnada gözlerimi çevirip etrafıma bakındım. Karşımda “Oh olsun,” diyen gözlerle bana bakıp sırıtan karımı fark ettim. Hâkim: “Karınızın ifadesi de böyle. Sazlı sözlü âlem yapmışsınız.”

Ertesi gün yeniden işimdeydim. “Muhterem dinleyiciler, ben spikeriniz Ali Naci. Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba. Saatlerimiz 12.30’u gösteriyor. Öğle neşriyatımıza Plakla Türk Musikisi ile başlıyoruz. İlk olarak Erzurum yöresinden Ela Gözlüm Ben Bu Elden Gidersem türküsüyle giriş yapacağız. Bu türküyü sevgili karım, vefalı dostlarım ve kadirşinas komşularıma armağan ediyorum.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Yüzünü yıkamadan işe giden bir cumartesiyim

Yarım kalmış bir denizin son mevsimi çocuk

Erken kuşların erken biriktirdiği kadermiş evi

Belki çıkıp gelse, aklından zoru olan bir sevinç

İnsanın en çok insanla azalıyor kederi

Bak işte yorgun argın bir akşam dökülüyor ayaklarına

Sürgit bir hikâye sürekli anlatılmaz, sonunda alın teri

Aynadaki yüzün kadar sana dost, bana yabancı

Ustasından işitilmiş bir azardır, deniz gözleri

Kolu kanadı kırılmış turnaların bildiği acı

Burhan Sakallı

Dünya bir karaokeye döndü dostum

Orkestrasız müzik eşliğinde bir yığın söz

Söyletiyorlar habire söyletiyorlar duvarlara

Koparttılar kelimelerin uzayan yapraklarını

Şimdi ormanımız rüzgârı seyreltemiyor farkında mısın?

Değil mi ki plastiktir çağın alameti

Apansız kırılmalara alışmak gerek

Porselen olsak belki bir vakarı olurdu

Ama nedir plastik, nedir ederi ustalığı

Kalpte büyüyen sözler yanında

Yunus Emre Altuntaş

Kılıçlar yaptılar senden, kale kapılarından geçirmediler

Ağaçların sessizliğine saklanmışsın, gözlerinde kurt alametleri

Çömlek Tepe’den Ayı Omar’ın Dağı’na kadar her yere ateş taşımışsın

Çobanlık yaptığın yataklarda nice medeniyetleri yaşatmışsın

Başka bir çocuksun başkaca çocukluklar görmeden

Amerika’dan süt tozu, köy okulu ve birkaç acı alma

Killerin köpürttüğü yetim saçınla, o kadim suların altında

Hangi gençliğe kuşlar salacaktın?

M. Burak Çelik

İsminin harfleri değişiyor uyandın

Üzerinde eğreti duran zamanları

Kısa bir içlenmenin dalgınlığında çıkarıyorsun

Gölgesi çekilen zeytinleri

Kuşların müziğinde daha ne kadar yaşatırsın

Ölümü ispat edilene kadar her Filistinli* suçludur

-dur! durulmaz yatağımız sıcak merhaba poğaçacı

Kimsesiz mezarların ağlayanı kalır kimsesiz

Gök bulutlanır yutulur yakarışlar

Cihad Demir

Münip Dergisi Yola Çıktı

İsmiyle, rengiyle, içeriğiyle bir müjde gibi çıkageldi Münip Dergisi. Yıl: 1 Sayı:1 diyerek yola düşen dergiye uzun soluklu ve gönle dokunan sayılar diliyorum. Münip; İstanbul-Çatalça İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün yayını olarak okuyucular ile buluştu. Dergi her açıdan milli eğitimin yüz akı olacak bir içtenliğe sahip. Dergi tanıtım programına ben de davetliydim. Gördüm ki yaptığı işten hoşnut olan bir ekibin eseri Münip. Yoksa böylesine bir çalışma ortaya koymak mümkün olmazdı. Ben başta Çatalca İlçe Milli Eğitim Müdürü Tayfun Özyolcu olmak üzere dergiye emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyorum.

Özyolcu’nun giriş yazısından;

“Münip ismiyle müstesna, güzel yağan yağmur olacak, okurlarının ruhuna gidecek, size yol arkadaşlığı yapacak bundan mütevellit.

“Ancak yazıya geçmiş düşüncenin değeri vardır; geri kalanlar boş çırpınmalardan, rüzgarın alıp götürdüğü bir saatlik hayallerden başka bir şey değildir” demiş Emile Zola.

Uzun bir çabanın neticesinde sizlere birlikte yürüyelim bu yolu demeye geldik.”

Dergiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Oktay Güldüren rehberliğinde Çatalca’nın tarihine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Yerleşim yerlerinin tarihini bilmekte fayda var. Tarihi birikim, bugünü aydınlatan emsalsiz bir değerdir. Güldüren’in yazısında Çatalca’ya dair çok önemli notlar var.

“Çatalca I. Murat zamanında Bizanslılardan alınmış. 1865 tarihine kadar Havassı Hümayuna bağlı kadılıklardan biri olarak devam etmiş. 1876′da Çatalca merkez, Silivri ve Büyükçekmece kazaları ve merkeze bağlı Terkos bucağı ile 82 köyü içine alan bir sancak haline getirilmiş. Sancakların mali ve mülki yönetimi İstanbul Şehremini’ne verilmiş. Bu yönetim bir yıl sonra 1877′de Çatalca bağımsız sancak olmuş. Kurtuluş Savaşı’nda geçici olarak kurulan Çatalca Vilayetinin merkezi olmuş. Osmanlı sayımına göre 1914’de toplam nüfus 59,756. Bunlardan 20.048 Müslüman, 36.797 Rum Ortodoks, 842 Ermeni, 1.480 Yahudi ve 338 Bulgar.”

“Mimar Sinan’ın Ferhatpaşa Camisi yapımında yüzlerce taş ustalarına verdiği emir hoşunuza gidebilir. Bazen bostancı başının kılıcını bileme sesi ile irkilir; Osmanlı Sultanı Avcı Mehmet’in şehzadeliğinde haremi için yaptırdığı hamamda yeniçerilerin kıstırdığı Kabakçı Mustafa’nın narası ile kendinize gelir; saraya yetiştirilen kuzuların sesleri ile kesileceklerini düşünerek üzülebilirsiniz.”

“Çatalca’da her yıl düzenlenen Geleneksel Meryem Ana Şenlikleri’nde tavşan oynatıcılarının ve lafazanların hünerlerini seyrederken üzüm bağlarından özel toplanarak yapılan koruk şerbetinden bir bardak içebilirsiniz. Alev ustası Ermeni demircinin yorulunca körüklü pompasına yardım edebilir, gazete dağıtıcısı Mişon’un kız Kadika’dan bir gazete isteyip Ropen’e pençe, Terzi Garbis’e de yelek yaptırabilirsiniz.”

Yaşamak

Mehmet Özger. Yaşamak üzerine kaleme aldığı yazısı ile Münip’te. Hayatın tüm keşmekeşi arasında, yaşamak denen mücadeleye dair bir iç geçirme ve edinilen tecrübeleri aktarma olarak ince detaylar barındıran bir yazı bu.

“Etrafımızda gördüğümüz insanların çoğu yaşamayı ıskalar. Yaşam bu kadar değersiz mi dersiniz? Hayatın zorlukları ile mücadele etmek ağır gelir çoğu zaman. Bu sebeple insanlar hayata değmeyecek, kendilerine gerçeği göstermeyecek işleri tercih ederler. Hatta herkes tarafından kabul edilen okumak bile bazen sadece dünyadan ve hayattan kaçmak için bir yol olarak düşünülür. Hayatın gerçeklerinden ve acıdan kaçmalı mıyız? Ben, kaçmanın bir kurtuluş yolu olmadığını düşünüyorum. Eksik bırakılan her şey, bir gün karşınıza daha büyüyerek çıkacak. Acı mı? Acıdan da kaçmayacaksın. Acıyı öyle ağırlamalısın ki acı, geldiğine pişman olsun. Acıyı bal eyleyip göndereceksin.”

“İnsanların çoğu, sorunların kaynağını genelde başkalarında görür. Oysa daima asıl mesele insanın bizzat kendisidir. İnsan, bilmeden kendisine duvarlar örer. O duvarları insanın kendisinden başkası da yıkamaz. Çünkü dışarıdan görülmezler. İnsanın en büyük düşmanı da dostu da kendisidir. Kendini aşabilen insanları görürseniz tanırsınız zaten.”

“Varlığı sevin, insanı sevin, tabiatı sevin. En çok da sizi sevenleri en önce aileniz olmak üzere sevin, sevginizi gösterin. Ki onlar da sizi sevsin. Sevilen insan olmak mı istiyorsun? Seven insan olacaksın. Beğenilen insan mı olmak istiyorsun? Beğenisi olan ve beğenen insan olacaksın. İltifat mı görmek istiyorsun? İltifat edeceksin. Mutlu mu olmak istiyorsun? Mutlu edeceksin. Bu bakış sizi daha huzurlu kılacaktır. Yaşamak, o zaman daha kolay ve daha kıymetli olacaktır.”

Kalbimde Yarım

Yarım kalmış bir şarkı gibi okudum Gülden Büyükdağ’ın yazısını. Münip Dergisi’nde büyük emeği olan isimlerden Büyükdağ. Su gibi duru bir yazı kaleme almış. Kalbin ritmini her satırda duymak mümkün. Ne çok yarım kalıyoruz yaşarken. İçimiz burkuluyor bir kördüğüm gibi. Dünyadan bize kalan her şey, Büyükdağ’ın deyimiyle; kalbimde yarım.

“oradaydı yeni yeşillenen ağaçların dalları. bahar geldi fark etmeden diye düşündü. nedendir bilmeden aynı farsça şarkıyı açtı, kalbimde yarımın nağmeleri sara naeini’nin buğulu sesiyle şarkı olmaktan öte bahar yeli oldu, sakince okşadı saçlarını.”

“süslü püslü fıçının, kötülükler fıçısı olduğunun farkında değil hala insan. şaşkın. fıçıda kapalı kalan kötülüğü en büyük mutluluk aracı sanmakta. nietzsche’ nin dediği gibi “iyiliğin ve kötülüğün karşılığını vermek zorunda hissedip duruyoruz ve neden bu karşılığı bize iyilik ve kötülük edene vermemiz gerekir?” bilmiyoruz.”

“herkes bir kalıp seçip ona özeniyor. cesareti yok kimsenin başka sayfalarını çevirmeye. kendine dair yazısız bir sayfa bulmaktan korkuyor hep birileri. karışık olan kafalarımız, ayakkabılıklarımız değil. sabahları evden çıkarken elimizi atıp ayakkabılığa, bulsak da ayakkabımızın diğer tekini, giyecek bir çift ayak bulamıyoruz çoğu zaman.”

“küçük bir kız çocuğuyum sanki, hani çok önceleri yapmıştım ya, beyaz uçurtmam süzülürken ağrı dağının eteklerinden gökyüzüne, gökkuşağına doğru koşmuştu ya kalbim.”

Değer Eğitim ve Masal

Kaynağı başka yerde aramaya gerek yok. Bizim masallarımız mihenk taşımız. Kültümüzün baş ögesi. İçerik ve kattığı anlam zenginliği ile masallarımız okullarımızda değişmez bir konu olarak müfredata girmeli. Değerler eğitiminden tutun da çocukların tutkuyla bağlandıkları fantastik dünyanın tüm renkleri masallarımızda mevcut. Son yıllarda masallara olan ilgi milli eğitim kanalı ile artmış görünüyor. Elbette bu yetmez. Masallar hayatın her alanında etkin olmalı. Mehmet Aygün’ün yazsında önemli ayrıntılar var masallara dair.

“Masallar, tarihin ilk dönemlerinden yazılı kültürün yaygınlaşmasına kadar olan dönemde öncelikle kuşaklar arası değer aktaran ve bu değer aktarımını sağlayan unsurlar barındıran bir sözlü anlatım biçimidir. Masal, sıklıkla terbiye ve ahlak için yararlı hikâyeler olarak tanımlanır.”

“Masalın kaynağı her türlü olağanüstülüğüne rağmen yaşanan olaylar ve yaşamın kendisidir. Yaşanan sorunlara getirilen bir çözümün ifadesidir ve belli bir uygarlık düzeyine işaret eder. Masallarda zaman ve mekân mefhumları belirsiz olsa da masalın bir yerleşik uygarlık ürünü olduğunu söyleyebiliriz.”

“Masallar, tarihsel bir belge olarak özellikle tarihin büyük değişim dönemleri için ipuçları barındırırlar. Tarihin karanlık, arkaik dönemlerini aydınlatan ürünler olmak yanında özellikle dil ve yaşam özellikleri açısından evrensel ve yerel unsurları bünyesinde taşırlar. İnsanlık dramını ele veren, dışa vuran ders (ibret) ya da kısas çıkarmaya imkân veren masallar, toplum ve uygarlık tarihi açısından tarihi bir belge niteliği taşımaktadır. Masallar, tarihsel bir belge olarak özellikle tarihin büyük değişim dönemleri için ipuçları barındırırlar. Tarihin karanlık, arkaik dönemlerini aydınlatan ürünler olmak yanında özellikle dil ve yaşam özellikleri açısından evrensel ve yerel unsurları bünyesinde taşırlar. İnsanlık dramını ele veren, dışa vuran ders (ibret) ya da kısas çıkarmaya imkân veren masallar, toplum ve uygarlık tarihi açısından tarihi bir belge niteliği taşımaktadır.”

“Ülkemizde son dönemlerde masal yayınında bir artış görülmektedir. 2000’li yılların sonlarından itibaren özellikle çocuk masalları/çocuğa yönelik masal kitaplarında ciddi bir artış olmuştur. Bir tür çocuğun/çocukluğun keşfi durumu söz konusudur. Artan bu masal yayınlarında iki eğilim göze çarpmaktadır. Bir taraftan daha önce derlenip yayınlanmış masallar yeniden yayınlanmaktadır. Bu yayınlarda yeni derlenmiş masala çok az rastlanmaktadır. Masallardaki diğer eğilim ise, içerik olarak dini dozunun artmış olmasıdır. Masallar -ki bunlar çoklukla yapma masallardır- dini bir anlatı gibi sunulmakta ve yazılmaktadır.”

Adı Kadın…

Mihriban Kılıç da Münip’e emeği geçen isimlerden. Adı Kadın… isimli yazısı ile yer alıyor dergide. Duyarlılığı ve mesajı yüksek bir yazı bu. Kadının yeri ve hayattaki anlamı merkezinde bir yazı bu. Kılıç’ın şiirsel anlatımı ile ele alınmış konu.

“Yüzündeki tebessümü onca acıya maske diye taktığını anladığı günden bu yana adı sadece kadın. Fazla sözle anlatılamayan azla da anlaşılmayan derin bir şey boğazının tam orta yerinde duran. Biri var karşısında çoğu cümlede yutkunarak konuşan. Aynaya kendini görmek için bakamayan, şöyle gözlerinin içine gururla odaklanmayı hak etmiyormuş gibi köşe bucak kaçan bir kaşık görüntüsünden. Bilir, gözleriyle göz göze geldiği zaman yüzünde yalnız kendine görünen o izlerin nasıl meydana geldiğini. İki hece, yüreğinin omuzunda dünyanın yükünü taşır gibi... İki hece, göz pınarlarında bin bir gayret durdurulmuş sabırsız bekleyen tonlarca gözyaşı gibi… O iki hece, çoğu gece ölüm ile arkadaş gibi.”

“Yüreğinin tam ortasında bir cam kesiği kırgınlığı, her solukta nefes aldığına lanet eder gibi çeker içine havayı. Öyle yorgun, öyle çaresiz… Hayat; şiddetin herhangi bir çeşidine uğramış biri için en sevdiği şarkının, filmin en anlamlı yerinde her şeyin bir anda susması kadar acımasızdır. Dinlemeye ve izlemeye devam edip hiçbir şey anlamadığı bir hal alır birdenbire. Mevsimler onun için bir tanedir. Kış, hep kıştır...”

“En zoru da yüzleşmektir kaçtığıyla… Etinden derisini soyar gibi, parmağındaki tırnağı söker gibi yasını tuttuğu o hatıraları terk etmekle başlar işe. Gider önce kendinden, sonra yarinden. Nereye gittiğine de bakmadan, her şeyi yerli yerinde susup öylece…”

İbni Haldun’u Anlamak

Son yıllarda İbni Haldun’u anlamak ve anlamlandırmak üzerine oldukça geniş çaplı çalışmalar yapılıyor. Buna ihtiyacımız da var. Çünkü onun düşünceleri çağları aşan bir sese sahip. Kültür, şehir, idrak, felsefî bakış açısı gibi birçok alanda yol gösterici bir özelliğe sahip İbni Haldun’un fikirleri. Mehmet Emin Bayrambey, ibni Haldun’un ismiyle birlikte anılan ümran ilmini konu alan yazısı ile Münip’te.

“İbn Haldun, Tunus’ta yaşadığı dönemde Beşeri Ümran adını verdiği sosyolojik temellere ve teorilere dayanan Ümran İlim dalını ortaya koymuştur. Bu teoriyi kısaca, uzviyet denilen insan organlarının dayanışmasına benzetilen bir toplumsal dayanışma sistemi olarak görmekteyiz. Bu uzviyet dayanışması bütünsel dayanışma çerçevesinde gerek yönetim ve gerekse toplum, bir vücutta olduğu gibi canlı organizmaya benzer şekilde dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olurlarsa varlıklarını sürdürebilir ve refah seviyesine ulaşabilir düşüncesi üzerinde durulmaktadır.”

“Ümran fikrinin temelinde insanların birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışması vardır. Böylece güvenli ortam sağlanarak yaşamın devam ettirilmesi amaçlanmaktadır. Başta beslenme ve güvenlik olmak üzere toplumun ihtiyaçları bu dayanışmalar ile karşılanabilir. Ümrandaki yardımlaşma ve dayanışma ile vahşi yaşamla baş edilir, yırtıcı ve yok edici hayvanlarla ve doğa şartlarıyla başarılı bir şekilde mücadele edilmiş olur. Yardımlaşma ve dayanışma gerçekleştirildiğinde hem beslenme ihtiyaçlarını, hem de kendilerini savunacakları silah ihtiyaçları giderilir. Böylelikle toplumun tüm kesimlerinin hayatlarını devam ettirilmesi ve gelecek kuşakların korunması konularında Yüce Allah’ın yardımı ve inayeti gelmiş olur.”

Kalemin Yolculuğu

Münip dergisi editörlerinden Merve Kahrıman, kalemin hikâyesini anlatıyor bize. Aslında kalem dile geliyor desek yeridir. Geçmişten günümüze kalem var yazıda. Elbette kalemden dökülen kelam da.

“Yüzyıllardır elinizde tutuğunuz kalemin-yani benim- tarihini düşündünüz mü hiç? Nasıl icat edildiğim düştü mü aklınıza? Kimin aklına gelmişti ki beni yaratmak ya da hangi amaçla yarattılar beni? İnsanlık beni icat etmeden önce hiç suçum yoktu oysa benim. Şimdi diyeceksiniz ki kalemin suçu mu olurmuş hiç. Olur ya tabi. Bir anlatsam hikayemi hakim kırardı kesin kalemimi.”

“Bilir misiniz kimileri insan öldürdü benimle. Başkalarının ellerinde kana bulandı hatıralarım. Kırmızı renk olarak yakışırdı görünüşüme fakat hatıralarım hak etmedi bunu. Ne zaman anılarımı yoklasam o kırmızı kan lekeleri ilişir gözüme. Hatırlamak istemediğim olayları hatırlarım. Gözlerim de yok ki benim, yaşlarım aksın. Gel zaman git zaman bu yaşananlardan dolayı karardı içim. İnsanoğlu da hiç yadırgamadı içimdeki karalığı.”

Yunus Emre Dosyasından

Mustafa Uçurum - Sevginin Dili Yunus Emre

“Hakikat yolunun yorulmayan yolcusu… Nereye gittiğinin bilinciyle yollara düşen bir yol eri. Hacı Bektaş dergâhından aldığı buğdayları bir himmet bilip yüreğini şeyhine teslim eden, Taptuk dergâhının 40 yıllık hizmetkârı. Sevgiyle eğilen, gönülden gönüle dokunan bir Yunus Emre.”

Mustafa Türk-Hızır İdi, Yunus İdi

“Yunus bizim aşkımız ve irfanımızdır. Dünya’da İslâm düşmanlığının önüne geçmek istiyorsak ve dahi gönül beldemizi yeniden imar etmek istiyorsak Yunusçayı bilmek, Yunusça öğrenmek, Yunusça yaşamak zorundayız...”

Semra Sander - Emır Omala  - M. Hakan Alşan-Yûnus Emre: Gerçek İnsan Olma Sanatı

“Aruz ve hece veznini aynı ustalıkla kullanan Yûnus’un şiirlerinden, Arapça ve Farsça bildiği ve iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Ancak efsanevî hayat öyküsünde Yûnus; toprak ve suya dayalı, okuma yazması bile olmayan fakir bir çiftçi yapılıvermiştir. Bu bir rastlantı değildir elbette. Çünkü tasavvufta dervişin sembolü, toprak ve suyla yeşeren ağaçtır. Yûnus aslında kendi henüz farkında olmasa bile bir derviş olmak için gitmektedir Hacı Bektaş dergâhına…”

Mehmet Çelik – Yunus’a Dair

“İlk adım Yûnus idi, adımı âşık taktum
Terk ittim ut u edep şöyle haber bıraktum”

 diyen Yûnus, o kadar Anadolu’dur ki kimi araştırmacılar 14 ayrı Yûnus’un olduğunu, derviş, miskin, âşık vb. isimlerle Yûnus Emre’nin izinden gittiklerini tespit ederler. Saygıdeğer araştırmacı, Prof. Dr. Mustafa Tatçı’nın titiz araştırmaları sonucunda ortaya çıkardığı “Yûnus Emre Divânı ve Risaletü’n-Nushiyye” adlı çalışması ile artık Yûnus’un tüm eserleri elimizdedir diyebiliriz.

Mustafa Özçelik- Yunus Emre'de Aşk Kavramı

“İnsana düşen, her şeyden önce içinde böyle bir duyguyu hissetmesi ve yaşamasıdır. Bu sevgi, başlangıçta bir insana yahut başka bir şeye yönelik olarak kendini gösterebilir. Ama bu duyguda derinleşen işin sonunda bu sevgisini asıl sahibine yani Yaratan’ına, Hakk’a çevirecektir ki buna da hakîkî aşk denir. İşte Yunus, mecâzî aşkı hakîkî aşkın köprüsü olarak görmektedir. Ona göre dünyevî aşk, mecâzî ve tabiî aşk; Allah aşkı ise hakîkî ve rûhânî aşktır. Yunus bu iki aşkın hallerini “Leylâ’dan Mevlâ’ya” yöneliş olarak açıklar.”

Münip’ten Öyküler

Kaan Murat Yanık – İstiklâl Caddesi

“Pera’da mavi duvarların çevirdiği küçük kafede saatlerce oturur, kafenin camlarından işgal altındaki bir ülkenin insanlarının gözlerine sızan esaretin hallerini didiklerdi çoğu zaman. İzlediği her insanın her eylemini kuyumcu titizliğiyle inceler, kaygılı soluk gözlerde yazıya dönüştürmek üzere bir fevkaladelik arardı. Hindistan’da kaldığı vakitlerde de insanları çok gözlemlemişti. Türkler de Hintlilere benziyorlardı -sömürülmeyi kabul etmiş, bilgisiz, üretmeyen klasik doğu insanı- onları farklılaştıran şeyler yalnızca yaşam tarzları, kültürleriydi ona göre.”

“Osmanlılar Cadde-i Kebîr koymuşlardı adını bu caddenin, büyük cadde demekti. Kanuni ile en parlak devrini yaşarken bile bu çevre hep Avrupalıların etkisinde kalmıştı, eski meyhaneler, eğlence yerleri, hep buralardaydı. Avrupa’dan gelen seyyahlar bu çevrede zaman geçirir, hatta sur içinden Müslüman ahalinin içinden bazı kimseler tebdil-i kıyafet yine buraya gelirlerdi.”

“Başını kaldırdığında tabelânın yanına bir de bayrak asılmıştı. Coşkuyla bağıran insanların yüzlerine baktı, daha önce hiç görmediği kadar parlak gözlerdi bunlar. Bu insanlar, en büyük caddelerine “Özgürlük” anlamına gelen ‘İstiklal’ ismini uygun bulmuşlardı. Birkaç adım yürüyüp köşedeki kaldırıma koydu valizini, içinden çıkardığı bir tomar kağıdı çöpe attı.

Tünel’e doğru yürüdü.”

Gülhan Tuba Çelik -Babaannemin Sandığı

“Çocuk ayaklarımda uzayıp sünen o toprak yolun bitmesini beklerken tek düşündüğüm babaannemin sandığıydı. Tatlı bir şeyler isterdim, tatlı ve çok. Çünkü kıştı, yokluktu. Karlar kalkmış olurdu ama dumanlı, pis bir soğuk; yağmur, çamur sürerdi dışarıda. Akşamüstleri artan insan seslerine, kalabalığa ve gürültüye başkaları da katılmıştı şimdi. Uzak şehirlerden arabalar gelmiş olurdu kapı önlerine. Onların sesi de eklenince köy birkaç günlüğüne büyümüş, genişlemiş, mutlu bir yer olurdu sanki. Hem de kışa, soğuğa, çok soğuğa rağmen. Bunları düşünüp yeni sesleri ayırt etmeye çalışırken biterdi yol. İki kanatlı tahta kapının bir tarafını açardı babam ve sabahtan beri beklediğim diyara girerdik. Sağdaki tandırı, soldaki ceviz ağacını, iç taraftaki meyve bahçesinin üç küçük kapısını geçer, eve gelirdik.”

“Kapıyı çalmazdık. Bizi kapıda kimse karşılamazdı. Kapılar açıktı. Sadece itilir ve girilirdi. Akşamüstünün aydınlığından çıkmış gözlerim holün alacakaranlığına alışmaya çalışırdı. Bir yandan da hızlıca çıkarırdım ayakkabılarımı. Üşümüştüm. Hemen, sobanın yandığı odaya girmek isterdim. İkinci kapıyı da açar, odanın sıcaklığı yüzümüze vururken “Selamün aleyküm.” derdi babam. “Gel kurbanım, tebeşir tutan ellerine kurban olsun anan.” diye ağıtlı, ağlamaklı bir konuşma tuttururdu babaannem. İstanbul’daki amcalarım bu bayram da gelmemiş olurdu ve her gün gördüğü babamı, aylardır görmüyormuş gibi davranması bu yüzdendi belki.”

“Yıllar yıllar sonra, üniversite okumak için ilk defa şehir dışına çıktığımda, eve dönerken otogardan pişmaniye aldım. Tatlı ve çoktu. Bir paketi oracıkta yerken hem babaannemi düşünüyor hem çok şaşırıyordum. Pişmaniye sert değildi ki. Yumuşak, yumuşacıktı. Bunu fark etmemle beraber tarakların küflendiğini, mendillerin sarardığını, cevizlerin bekleye bekleye kuruduğunu, fındık içlerinin küçüldüğünü, leblebilerin demir gibi sertleştiğini, bayram şekerlerini ısırmak ve kırmak için ne kadar mücadele ettiğimi çünkü taş gibi olduklarını, pişmaniyeyi de beklediği ve bayatladığı için çok uzun yıllar sert bir şey sandığımı da fark ettim.”

Kemal Çavuş – Dünyanın Merkezi

“Seçim zamanıydı. İlçedeki bütün öğretmenler görevli oldukları köylere gitmek üzere yola çıkmışlardı. Gece yatacağımız ve ertesi gün görev yapacağımız köylere askeri bir araçla gidiyorduk. Her öğretmen grubu, görev yapacakları yere yakın bir karakolda geceleyecekti. Benim köyüm de ana yolun kenarından ayrılan bir yolla, kıvrıla kıvrıla çıkılan yüksek bir tepenin üzerindeydi. Askeri araç bizi köye bıraktı. Karakol komutanı, bizi bir saat sonra gelip alacağını söyledi. Köyün göze çarpan tek binası köyün okuluydu. Doğal olarak okula yöneldik, birkaç çocuk bizi karşıladı. Yanımdaki işgüzar meslektaşım: -

Koşun, öğretmeni çağırın. Müfettişler geldi dersiniz, dedi. Ben kızdım.”

“O gece karakolda yattık, ertesi sabah görev yapacağımız okullara doğru askeri araçla tekrar yola çıktık.

Seçimden sonra durumu, görev yaptığım ilçedeki öğretmen evi müdürüne anlattım. Benden yaşlı olduğu için tanıyordur diye düşündüm ve: -

Veli Hocam, senin gibi yıllardır buralarda kalan bir öğretmenle tanıştım. Tanıyor musun? dedim. –

Tanımam mı? Derviş gibi adamdır. Benim durumum farklı. O benden daha eski, üstelik ben burada kocaman bir ilçedeyim. O, yıllardır o dağ köyünde çalışmaya devam ediyor, dedi.”

“Evet, orada yapamayacağımı anladım. –

Neden?

- Evimi özledim. Arkadaşlarımı, şarkılarımı, türkülerimi, şiirlerimi. Sonunda Fransızca öğretmeni olmaya karar verdim ama köy öğretmeni olarak atandım. Sonra da branşa geçmekten vazgeçtim. Hem burada da çocuklara boş zamanlarda Fransızca öğretiyorum, branşımdan tamamen kopmadım yani.”

Münip’ten Şiirler

dağ bizi ne bilsin mari, musa’yı tanır dağ dediğin

kanadı kırık güvercin gibi göğe bakarak ağlayanları bilir

dili kesik, yüzü kavruk, göğsünde taş taşıyanları da bilmeyiz

kapımızdan dönenlerle birlikte nereye gidebiliriz

rüyasına peygamber çağıranlar için rüyaları bıraksak mari

kar yağar kalbimiz koynumuzdan daha çok üşür

kes bizi deriz, derimiz değişmeden kes bizi kollarımızdan

alnında güneş batan kızları çiçek isimleriyle çağırırız da

en güzel çiçekleri balkonlarda rüzgâra bırakırız

şehre nasıl gireceğimizi bilmeyiz, yangında ilk biz yanarız mari

Cengizhan Konuş

Binbir anlam aynası

Yüzündeki yüz güzel

Yüzünden yüz bulsam

Yüzüm güler yüz güzel

Yüzünde bir yüz görsem

Gelir yüzüme yüz güzel

Bir tek sana yüzsüzüm

Çevirme bana yüz güzel

Yüzdüm kuyruğa geldim

Hani bana yüz güzel

Muzaffer Ceylan

Ülkeden küçük, ama

Dünyadan büyüktür şehir;

Dünyadan büyüktür,

Büyüktür, ama

İnsanın yüreğinden

Ve ruhundan kesinlikle

 küçüktür şehir,

Evet, küçüktür, küçük,

Çünkü, şehrin uğultusu,

Yüreğin vuruntusuyla

Boy ölçüşebilir gibi gözükse bile -

İnsan ruhu,

Tanrı’nın o tek ünlemlik soluğu

Sonsuz büyüktür şehirden de,

Şehri sırtında taşıyan yerden de,

Zihninde dolaştıran gökten de.

Cahit Koytak

Başımı koyduğum yastıkta su sesi var, derdi annem

Fırat’ta yıkanmış da öyle gelmiş, öyle berrak

Yıllarca bakamadım gözlerine, hep o rüyayı taşıyordu

Sanki kentin içinde ayak basılmamış bir kara parçası

Otağını kurduğu pencerede sadece şehri yaşanır kılmıyordu

Yer ile göğün tanıklığını da tutuyordu

Kuleler kesme rüzgârını, belki anlatacak batıya kurban verdiği oğullarını

Bazen dilinin üzerinde bir bıçak bilenip duruyordu

Bazen de pencerenin ağzında bir gölgeye dönüşüyordu

Bilmeyenler için siyah beyaz bir fotoğraf karesi

Bir çiçek saksısı, balkon boşluğu, genişçe bir mezar taşı

Ramazan Ekici

Bütün yeminleri alarak üstüme

Çağın mabedinden çektim elimi

Dilimi elmasla biledim

Mil çektim gözlerime

Bir kızıl alev alıp ateşten ve çölden

Yaslanıp rûzigara haber getirdim

Adem’den, Nuh’tan

Âdem bir hayretti

Kınında durmuş lâl-melâl bir ayetti

İsmet Kanber

I.

Çıkıyorum,

Önümde aralanmış bu kapıdan;

Sırtımda günahlardan çatılmış bir kambur,

İçimde ölü bir gergedan yalnızlığı.

II.

Gecenin elleri bir kandil gibi tutuşurken

Ayağımdaki yaralardan tanıyacaklar beni.

Mintanımda ne boya ne dikiş ne de nakış;

Saçlarım mür ve günlüklerle taranmış

Uğur Taş

Yıl: 1 Sayı:1- Bilmem

Bilmem Dergisi, meçhul bir dünyadan doğan güneş gibi süzülüp geldi edebiyat dünyamıza. Derginin her halinde bir fanzin heyecanını hissettim ben. Bunu çok seviyorum. Çünkü edebiyat dünyasının can damarıdır fanzinler. Duruşuyla, hayata bakışıyla, dünyada kapladığı alan ile fanzinler candır. Uzun yıllar fanzin çıkarmış biri olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki attığım adımların yerini bulmasında geçmişte çıkardığım bu dergilerin yeri çok fazladır.

Görsellerle ve çeviri metinlerle desteklenen dergi, inanıyorum ki duruşuyla birkaç sayı sonra çekim merkezi olmayı başaracak.

Goethe Ve İslâm

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ali İbrahim Savaş’ın Goethe ve İslâm yazısından olacak. Goethe’nin İslâm’a olan yakınlığı malum. Savaş, yazısında bu yakınlıktan ve zamanın şartlarını da göz önüne alarak tarihsel süreçten, etkilerden, değişimlerden bahsediyor.  Goethe’nin yanında birçok yazarın İslâm’a olan yakınlığı da anlatılıyor yazıda.

“Rönesansın büyük dahilerinden ve cins kafalarından, bugünkü Alman dili ve edebiyatının çok şey borçlu olduğu Johann Wolfgang Goethe’nin, İslâm dini ile olan münasebeti gayet ilgi çekici olup, cidden araştırmaya değer bir mevzudur.”

“İslâm ve Türkler hakkında pozitif kanaat belirttiği için sayıları bir hayli kabarık olan insanları engizisyonda yargılayan Kilise'nin, Müslümanlara karşı olan bugünkü tutumu, ortaçağdakinden pek farklılık arz etmemektedir. 2. Viyana Muhâsarası’ndan bu yana 300 yıl geçmesine rağmen, bu önyargıların varlığını hissetmemek mümkün değildir. Her defasında, Türkiye’nin Avusturya ile milli maçları olduğu günlerde, Avusturya basınında, bu iki milli takımın geçmişte yaptığı maçlar ve durumları hakkında mâlûmat yerine, Türklerin Viyana kapılarına nasıl dayandıkları ve Avusturya’yı nasıl mahvetmek istedikleri hakkında tarih dersleri verilir.”

“Ve Rönesansı yaparak Ortaçağ’ın engizisyon mantığından kurtulan, Greko-Latin medeniyeti anlayışına sahip olan Avrupalıların, kamuoyunda beliren İslâm hakkındaki düşünce ve yargıları maalesef gazete kültüründen öteye geçmemekte ve meşhur ütopik romancı Karl May’ın romanlarında verdiği yalan yanlış bilgilerin dışına çıkmamaktadır. Bu düşüncenin, bizim ülkemizdeki basın-yayın organları ve aydınlar(!) nezdinde uzantısını, gözü kapalı ve şuursuzca taklit edilmeye yeltenilen Batı kültürünü olduğu gibi almaya ve İslâm hakkında Avrupa’da böyle bir kanaatin ortaçağ menşeli ve engizisyon patentli olduğunu kavrayamamaya yorabiliriz.”

Renkler Arasında Üç Nokta

Rabia Şeyma Savaş, rengârenk bir yazı ile Bilmem’de. Yazılara renkler o kadar çok yakışıyor ki her renk ayrı bir dünya adeta.

“Doğduğunda Beyazdı. Güneşi içine çekti, artık Sarıydı. Denizi gördü hüzünlendi, acıyı, sevinci, mutluluğu tattı, Mavi. İnsanlar tanıdı çeşit çeşit, rengârenk, rakamları duydu, kafası karıştı, şimdi Mordu. Aşkıtattı, hayvanları sevdi karşılıksız, nefesinde hissetti, damarlarında, Pembeydi. Aşk bitti, sevgi kaldı, yetmedi, kıskandı, kızdı, sinirlendi, hiçbir şey yetmedi, daha da istedi, istedi, istedi… Canı yandı, tek olmak istemedi, başkaları da yanmalıydı, oldu Kırmızı.”

“Bazen aç susuz kaldı, bazen gezdi, bazen durdu, bazen duydu, bazen gördü… Artık yalnız değildi. Biliyordu ve artık korkmuyordu. Artık Yeşildi.”

Edebi Metin İnceleme

En zayıf yanımızdır eleştiri. Bir edebi metni incelerken izlenecek birçok yol vardır ve her yol metne zenginlikler katar. Eleştiriyi kaldıramayan bir yanımızın olduğu gerçeği de göz önüne alınacak olursa tüm teknikler küçük bir kibir engeline takılıp kalıyor. Abdullah Enis Savaş,  “Post-Yapısalcı Düşüncenin Edebi Metin İnceleme Yöntemi İle Carl Jung'un Rüyalar Üzerine Düşüncelerinin Kısa Bir Karşılaştırması” isimli yazısında bu konuyu ele alıyor. Çok yönlü bir yaklaşımın edebi metni kuşattığı evrenin parçalarını buluyoruz yazıda. Dengelerin bir teori havasında konuşlandığı izdüşüm var yazıda.

“Edebi eserler, üretildiği zamanın ve mekânın şartlarının tesirinde kalırlar. Aynı zamanda, her ne kadar şüpheyle yaklaşılsa da bir sanatkârın bilinci ve bilinçaltı, nevi şahsına münhasır bir sanatsal yaklaşımla ortaya koyduğu edebi eseri kaçınılmaz olarak etkileyecektir. Bu manada, eser ile yazarın şahsı arasında sarsılmaz bir alâka olduğunu düşünebiliriz. Öyle ya da böyle eser, yazarın elinden çıkar. Bu yüzden -gördüğü rüyalar da dahil olmak üzere- eserde, yazarın benliğinden emâreler yakalamamız zor olmayacaktır. Öte yandan, bazı edebiyat kuramcılarına göre bir eser, her bir okuyucunun üzerinde oluşturduğu etkiye göre farklı şekillerde incelenebilir. Her insanın bilinci ve bilinçaltı farklıdır. Jung’un iddiasına göreyse bir rüya, rüyayı gören kişilere göre farklı yorumlanabilir.”

Netice itibariyle, post-yapısalcı düşüncenin edebi metin inceleme yöntemi ile Jung'un rüyalar üzerine düşünceleri arasındaki benzerliklerin oldukça açık ve ilgi çekici olduğunu söyleyebiliriz. Jung'un teorisinin, analitik psikolojinin yanı sıra, edebi akımları, felsefi ve kuramsal ekolleri de etkilemiş olduğuna kâni oluyoruz. Söylenildiği gibi: "Jung'un teorisinin edebi biçim üzerindeki etkisinin, bütün bir tutarlı, iletilebilir ideolojik argüman sunma işini sorunsallaştırdığı için, son derece postyapısalcı olduğunu iddia ediyorum." 

Bilmem’den Şiirler

İyiliği emr idüb kötülükten men içün,

Cümle seyyiâtı ikrâh itmeye geldük.

İlm ü irfânı koruyub mahabbetin peşinde,

Kırgın gönüllere inşirâh itmeye geldük.

"Hoşça bakub zâtıma zübde-i âlem" olub,

Kâinâtın dilinde zikrullâh itmeye geldük.

Ey İbrâhîm kelâmın bî-nihâye değildür,

Cümle kem elkâba eyvallâh itmeye geldük.

Ali İbrahim Savaş

Gül bahçesinde koştum çocuklarla

Hayâl çukuruna yağmurlarımı biriktirdim

Söylenmeyen kelimeler çamurlu

Batırıyorum derinlere

Başucunda bekliyorum denizleri

Kopkoyu mavilere bulanmış

En derinlerde boğulmak istiyorum

Sarhoş olmuşum dalgalarla

Başım dönüyor

Sessiz fırtınaları kucaklıyorum

Görmeden hissediyorum nefesini

Saçlarım savruluyor diplerinden

Kıskanıyor ağaçlar rüzgârını

Zeyran Makaveli

martıyı doğurdu kar

havada bir ses paylaşıldı

tohum

tohum

martı dimdik doğruluyor

yüreğin(d)e

bir çile çıkarıyor

martıyı uçurdu kar

renkleri(n) ellerinde

gizli

gizli

güldü etekleri savrulup

göz kırpıyor

bir sarı, bir kucaktan

Abdullah Enis Savaş

tayyareyle hayretlere yolculuk mu var âdem?

avucunda bir dümen, ruhsatın mezarcıdan.

işlemeli bir çakı, almışsın kör avcıdan.

topuğunda bileyler, ağlar inler durursun.

göğsüne saplı halde tutarsın ki kan dursun.

Yasin Daim

Bir Temmuz Haykırışıdır Bu

Temmuz; 2016 yılından sonra sadece bir ayın adı olmaktan çıkıp direnişin, birlik olmanın, tek yürek olarak haini dize getirmenin de adı oldu. Aynı zamanda duruşuyla tüm ümmet coğrafyasının sesi olmayı başaran bir derginin de adı oldu Temmuz.

56. sayısı ile karşımızda olan Temmuz Dergisi, isminin hakkını veren yayınları ile zihinlere kazınan çalışmalarına devam ediyor. Anadolu’dan tüm dünyaya yayılan bir ümmet direnişini sayfalarına titizlikle taşıyor dergi. 5. yılında da aynı hassasiyet derginin tümünde hissediliyor. Gönüllere dokunan nice sayılar diliyorum dergiye.

Giriş yazısından;

“Çok Temmuz görülmüştür de böyle Temmuz görülmemiştir. Geceyi gündüz kılar, ateşi suya boğar. Demirin öfkesidir, kitabın bilgisi, yaşayışın dengesi. Yıldızlar toplar heybesinde. Çocuklara ay ışığı bağışlar. Süt dişleridir bir varoluşun.

Bir selam kükremesidir, bir barış neşidesi. Zoru kolay kılan, nefreti sevgiyle yıkan bir dua kulesidir. Bir kutlu devir müjdesidir, bir sahabe nefesi. Çok Temmuz görülmüştür de böyle bir Temmuz görülmemiştir.

Emeğin dilidir bu, duanın rahmeti, birliğin ve beraberliğin kılıcıdır. Salalarla kurulan minarelerden gök merdivenlerini yolak yapar. Buraklarla şenlenir.

Bir Temmuz haykırışıdır bu!”

Şairin Halleridir

Emir Ali Ergat, şairin hallerini yazmış. Şiir-şair buluşmasının aslında dünyadaki tenhalığı bu haller. Şiiri yoğuran ve doğuran. Her şairde farklılık gösterse de şiir bir hâldir dünyaya karşı. Ergat, bir imgenin ardına düşen hassasiyetle şiirin yükünü de anlatıyor yazısında.

“Bu gece” dedi şair, sonra sustu. Sonra yeniden konuştu. Yardıma çağırdı içindeki mahşeri. Ateş vardı içinin mahşerinde. Az sükûnet çok kaos vardı. Az ölüm çok yaşamaklar vardı. Her şeyden biraz vardı. Birazdan hiçbir şey. Yerden yüce gök, gökten yüce toprak vardı.

Ve yineledi, yeniledi şair: “Hakikat, kendi zamanına adanmış olandır. Ateş gizler sözün erini. Uzak kılar yâkini. Ait değil” dedi şair, “ateşe hakikat.” “Su olmalıydı sûalin cevabı. Sûal sudur aslında. Hani, hakikat, kendi anına ait olandır” dedi şair.

Ve yineledi, yeniledi şair: “Hakikat, kendi zamanına adanmış olandır. Toprak, gizler sözün erini. Uzak kılar yâkini. Ait değil” dedi şair “toprağa hakikat. Gök olmalıydı sûalin cevabı. Sûal göktür aslında. Hani, hakikat, kendi anına ait olandır dedi şair. Ve beklediler, dillerinde iki sır bir ifşa hükmü taşıyanlar.

Sin, zamansallığın içinden zamanın öte seyrine daldığında gece güne, gün Sin'in gözlerine bütün aydınlık ve sıcaklığıyla aktı. Bütün hayat bahşediciliğiyle gün fısıldadı kulaklarına yola çıkma anının geldiğini Sin'in. Adımlarını bu uzun ve çetin yola attığından bu yana haftalar geçmiş olan Sin, bu günün bu yola ait son gün olmasının tarifsiz sevinciyle yerinden doğruldu ve geceden güne, günden geceye bütün dinginliğiyle akıp giden nehrin kıyısına yöneldi.

Bir Kadın Yazarın Gözünden Malazgirt

Yaşadığı topraklardan başlayarak büyük bir coğrafyanın sesi olarak yaşadı Emine Işınsu. Hassasiyetlerini yazmaktan hiç geri durmadı. Kültürün, tarihin ve yaşanmış acıların izini sürdü. Ali Emre, Ak Topraklar kitabını ele alıyor Işınsu’nun. Malazgirt’e bakıyoruz bir kadın yazar gözüyle.

“Mahiyeti ve niteliği tartışmalı olsa da Selçukluya yönelik ilgi, hem kitap hem de televizyon yayıncılığı alanında her geçen gün biraz daha büyüyor, artıyor. Diğer taraftan, tarihimizdeki önemli bir dönemeç olan Malazgirt’in de resmî anmalar, taze bulgular, dahası 2071’i işaret eden vurgular eşliğinde öne çıktığına tanıklık ediyoruz.”

“Bu alanda ilk kimler yazmış diye baktığımızda, karşımıza çıkan belki de en önemli isim, geçtiğimiz mayıs ayında vefat eden, 1938 doğumlu Emine Işınsu. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun 12 kitaplık Dünkü Türkiye Dizisi’nin başında yer alan Selçuklu üçlemesinin ilk eseri Kilit ile aynı yılda yayımlanan Ak Topraklar, epeyce sevilmiş ve birçok kez basılmış. Malazgirt Zaferi’nin 900. yılı münasebetiyle yazılan eser, aynı yıl, Türk Edebiyatı Vakfı Roman Ödülü’ne de değer bulunmuş.”

“Okuduğu kaynaklar üzerinde ciddiyetle kafa yorduğu belli olan Emine Işınsu; Anadolu’ya “akış” ile Selçuklu içindeki “kopuş”u birlikte işler ilkin. Küçük bir set inşa eder o ülkünün içinde, anlatıya da heyecan katacak bir kriz eşiği kurar. Türkmenlerin hepsi aynı kafada değildir zira; Yabgu’nun bazı yakın akraba ve arkadaşları da hedef, coğrafya ve daha da önemlisi kağan tercihi açısından Tuğrul ve Çağrı beylerden soğumuş, ayrılmış, savrulmuşlardır. Yazara göre bunu hem kısaca izah etmek hem de kurguya değer ve sürpriz katacak şekilde çok iyi bir yere bağlamak gerekmektedir.”

“Ak Topraklar; adının da açık ettiği gibi, kahraman-merkezli olduğu kadar mekânmerkezli bir parçalı metindir. Düşmanın yeterince hak etmediği düşünülen bir yeri, görklü Tanrı, seçip görevlendirdiği bir millet ile yeni bir yurda dönüştürmek ister. Coğrafya, şimdi yeni ve tarihin gidişatını tümden etkileyecek bir kader ile el ele verecektir. Mekân, zaman ve kahraman; ortak ve ontolojik bir üçgen oluşturarak arzın göğsünü dalgalandırmakta ve onun ortasına da yepyeni bir değer dizgesiyle işlenmeye elverişli ak bir vatan koymaktadır. Yer yataydır lakin eri ve rehberi seferber eden kader, dikey bir arzu ile yanıp tutuşmaktadır. Huzura ve adalete susayan yeryüzü, ak topraklardan yayılacak yiğitlik, bilgelik ve cömertliği beklemektedir. Işınsu’nun tezi ve derdi, temelde budur.”

Güçlü Olanın “İfade Hürriyeti” Olarak “Şeytan Ayetleri”

Güçlü olmak ve haklı olmak arasında keskin bir çizgi var. Dünya, bunu bile bile kabulleniyor ve güçlü olanın yanında olmayı tercih ediyor. Hem de hakikatin incindiğini bilerek. Ahmet Yıldız, Ziyaüddin Serdar’ın Cenneti Arayan Adam kitabından hareketle hakikatin dile getirilmesindeki dengeye göndermeler yapıyor. Şeytan Ayetleri de yazının merkezinde yer alıyor.

“İnsan, İslâm düşünce geleneğinde “hayvan-ı natıka” olarak nitelenir. “Mantık” kelimesi de bu kökten türemiştir ve “doğru düşünebilmenin kurallarını” ifade eder. Dolayısıyla insanı diğer varlıklardan temyiz eden temel vasfı düşünebilmesidir. Düşünebilen bir varlık olarak insan bu düşüncesini söz ve yazı ile ifade edebilen tek varlıktır. Dolayısıyla “düşünmek” ve bunu “beyan/ifade edebilmek” insanın en önemli vasfı olduğu gibi, onu ilahi teklife muhatap kılan da bu niteliğidir.”

“Serdar’a göre Şeytan Ayetleri, her Müslüman’ın canından aziz bildiği Hz. Peygamber ve hanımları anlatısına dayalı bir kurgu üzerinden oluşturulmuş, kasıtlı, provokatif ve son derece yaralayıcı “patlamaya hazır bir dinamit kalıbı” olarak Müslümanlar arasına bırakılmış ve ifade hürriyeti zırhına büründürülmüştür. Kitabın dayandığı kurgu, Batı’da o zaman doğuş evresinde olan ve nominal de olsa “bir zamanlar Müslüman kimliği taşıyanların” taşeronluğunda yürüyecek olana “İslâmofobi endüstrisinin” doğuşunu haber veren sürece giden yolun en önemli ilk adımlarından biridir.”

“Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri romanı yayınlandıktan sonra, Rüşdi’nin arkadaşı, feminist romancı Fay Weldon, Channel 4 TV kanalında bir konuşma yapar. Bu konuşma bir broşüre dönüştürülerek yaygın bir şekilde dağıtılır ve farklı versiyonları daha sonra Listener, New Satesman and Society ve Observer gibi mecralarda yayınlanır. “Mal bulmuş Mağribi” Weldon, bu konuşmasında, Kuran’ın “düşüncesizliğine” karşı, İncil’in düşünceyi nasıl beslediğine ve cennet-cehennem anlatılarına ilişkin alaycı ve hakaretamiz ifadelere yer verir ve İslâm’ın Batılı toplumlarda Müslümanlara öğretilemeyeceğini, bunun kabul edilemeyeceğini ileri sürer.”

“Dün nasıl teokratik iktidar yapısı dinikültürel çoğulculuğu ve bunun türevi olarak politik çoğulculuğu reddederken, bugün de liberal demokrasiler dini-kültürel çoğulculuğu bir dönem “var (mış)” gibi kabul etmiş, bunun yerini homojenliğe dayalı ulusal kültür anlayışının alması çok uzun sürmemişti. Haliyle, politik çoğulculuk da “var(mış)” gibi kabul edilen ama son tahlilde “sinir uçlarını” “Yahudi, eşcinsel ve siyah” kavramları üzerinden oluşturan hâkim akredistasyona tabidir.”

İnsanın Üç Ömrü

Roman, öykü, şiir. Bir ömrü içine alacak kocaman bir dünya… Hissetmek ve yaşamaktır önemli olan.  Mehmet Mortaş ile üç ömrü birlikte yaşıyoruz.

Roman

Uzun bir çizgi gibi, yaşadıklarımızın, yaşamadıklarımız ya da yaşayamadıklarımızın önünde yaralı bir şekilde duruyor hayat. Hayat uzun çizginin üzerinde, nerede son bulacağı bilinmezlik rüyalarına hapsedilmiş. Sırtımızda birikmiş amel yığınları teferruatlara boğulmuş, yönümüz şaşkınlık saralarında. Düz çizgi gibi giden hayatın her soluklanışı, gayretin içine birikmiş kederin, kadere öykünmesi. Ömür heybesine dolduracağımız kelimeler bir su damlası gibi bulutlardan sarkar. Ömür heybesini doldurduğunu zannedersin fakat içinde hayal edilmiş isteklerden başka bir şey bulamazsın.

Öykü

Ömür öyküsü birkaç metrekareye preslenmiş yoğun duygular, acılar, kederler mekânı. Bu kısacık ömür, insanın vakit diliminin kısa yolculuğunda, ömrün uzun zaman çizgisinin üzerinde, bilinmeyen bir noktaya yerleştirilmiştir. İnsanın iç mevsimi uymaz dış dünyaya, insanın öykü mekânında. Ve uymaz insanın ruh hali, ömrün dört mevsimine bu mekânda. Küçük mutluluklar, büyük ağır acıların izdüşümü olarak düşer insanın ruhuna. Kimi zaman ömrün toplamının yarası, yaşanması gerekirken yaşayamamanın izlerini taşır roman döngüsüne doğru. Fakat öykü ömrünün içerisinde, acı ve keder dar alanda paylaşır birbirlerini. Ruh ve düşünce arasında ani sorunlu geçişlerdir burada yaşamak.

Şiir

Şiir, duyguların içten kırılmasıdır. İçten kırılan duygular insanın yeryüzü serüveninde, acılar ile tanışmasının başlangıcıdır da. İnsan her duygu kırılmasında eski kendisi değildir, yeni kendiyle yol alır ve kuru bir dal gibi tekrar kırılır. Kırılan duygular, ben ile gecenin vakte damıtılan saatlerinde savaş halindedir. Duygu ve düşüncelerin kalpte sessiz savaşındaysa şiir her zaman galiptir. Savaş devam eder bir ömür boyu, roman ve öykü ömrünün üzerinde hayata tutunmaya çalışır insan. Bu savaşta alınan yaralar insanın yüzüne sirayet eder. Şairin yüzü, acı ve kederin çölde açan çiçeğin hal durumu gibidir.

Temmuz’dan Öyküler

Sadık Koç -  Helal Olsun

“Ne de güzeldi çalışma masasındayken baktığı yerler. Kendi ayarlamış gibi alçaktan yüksek olana doğru sıralanmış, denize dikine uzanan üç sıra dağ. Her sabah tazelenen bir kar beyazlığı. Baktıkça içi açılıyordu. Kendi eviydi burası. Dışarda olmak arzusu uyanmazdı ki burada insanın içinde. Evinin dışında evindeyken görebildiğinden daha güzel bir manzara görebileceğini düşünmezdi. Yedi sene kirada oturduğu evin kör olmayan iki cephesinden de en fazla beş metre uzaktaki başka bir binanın cephesine bakmak zorunda kaldığını hatırladıkça sevinci katlanıyordu. Allah almasındı bu güzelliği ondan.”

“Pazar günleri kurulan pazarlar sekiz on komşu köyden insan çekerdi kasabaya. İğne atsan yere düşmezdi. Köyler insan doluydu o zamanlar. O gün kazandığıyla evin bir haftalık sebze meyvesini alıyor, kendine harçlık bile ayırabiliyordu. Boyacılık işte deme! Az çok her gün harçlık giriyordu Veysel’in cebine, evine. Babanın gurbetliğinde bu da bir şeydi elbette.”

“Babasından önce geldi eve. Annesiyle bayramlaştı. Babası da gelince alelacele kahvaltılarını yapıp kardeşiyle çıktılar. Meydanda çocuk takımından pek kimse yoktu daha. Birazdan damlarlardı ama. Nispeten tenha kalacağını düşündükleri bir köşeye geçip adımlayarak iki taşla kale kurdular. Kaleye bir kardeşi, bir kendi geçiyor; şut çekişiyorlardı. Oynadılar bir zaman böyle.”

Fatma Ünsal -Kalem Değil Temren

“Vazgeçenlerin atası, dokuz yüz doksan dokuzuncu günde kepaze denilen talim yayını çekmekten bıkıp usanan, bir gün daha bu talime sabredemeyen, “yetti bre!” diye yayı yere çalan bir kemankeş adayıdır. İsmi lazım değil. Neme lazım, eğer ismini deyiverirsek gelmiş geçmiş tüm İskenderlere düşman kesil... Ağzımızdan kaçtı. Demedik sayın, yazılan yazının silinmesi zahmetlidir ama Müslüman odur ki kem söze, kem habere rastladığında başını öte çevire.

İskender, eksik kemankeş, kemankeş olmasına bir gün kala, yani kulağına kemankeşlik sırrı üfleneceği günden bir gün önce talim yayını yere çaldı. Çalmakla yetinmedi bir de yaya tükürdü. Tükürmekle yetinmedi, yayı ayağıyla bir güzel ezmeye kalkıştı. “Ben,” diye ünledi,” Gayrı tükendim! Sılama dönmek dilerim. Anam, yârim gözümde tüter. Av avlamaya yeter de artar bu öğrendiklerim.”

“-Nasıl, beğendin mi hikâyemi?
-Tebrik ederim. İkizinin adını vazgeçen lerin atası olmakla meşhur, beceriksizliği yüzünden kolundan olan kahramana vermek sadece senin aklına gelirdi. Gel alnından öpeyim.”

“İkizlerden İskender. Yirmi dört yaşında. Eve dönünce yorgunluktan bayılmak üzereydi. Temren’e sipariş verdiği ikinci hikâyeyi okurken yarısında uyuyakaldı. Rüyasında yiğit bir kaptanıderyaydı. Kaptanıderyalıktan sonra bakkala giden İskender oldu. “İki ekmek ver bana Halis.” derken baktı ki Halis değildi karşısındaki. Kulübün başkanı bakkal olmuş, ona ekmek yerine altın temrenli iki ok uzatıyor. İskender tam okları alacakken kendini başka bir rüyanın ortasında buluverdi.”

Temmuz’dan Şiirler

Şimdi annem yok

O damlar da yok

Masal akşamları da yok

Su değirmenlerinde

İsli lamba gölgeliklerinde çocukluğum

Dörtnal koşan atlarım da

Yani göğümün kandili sönmüş

Yazımın güneşi küsmüş

Hayallerimin kanatları kırılmış

Mustafa Yılmaz

Güven bir dağdır ki, sarsmaya gelmez

Yıkılır yer ile yeksan, yeniden dikilmez

Alınca kardeşlerinden Yusuf darbeyi

Bilindi, kader bir mutlak yol izi silinmez

Kavramak ziyade zor bugünden dünü

Mâna ile maddenin hızla değişen yeri

İnsanı nesneleştiren işbu nevzuhur günü

Bâtın kalsın, anlayabilsek hiç değilse zâhiri

Erol Yılmaz

Biliyorum inanılmaz bir yerdeyiz

Anlamı kavranamayan bir çarpıntıdır dünya.

İlerle yoksa yiteceksin, ilerlersen bir rüyayı gerçekleştireceksin

İçinden çıkmalı artık bu sarmalın

Bu düğümü zamanında çözmelisin

Ey yamalı kalbim sen ki her zaman güzelsin

Osman Çakan

Ne tuhaf olurdu kokuyu hıfzetmek

Şifreleri olmasaydı şiirin

anneler bilmezdi bahtın örülmeyeceğini

zaman hiç üzerine alınmayacak şal

çiçeklerin diliyle susardı hüzün

Divan altlarına saklan çocukluğum

Bir bahara gizeleneceğim senin

çiçekli entarine denk gelene değin

Özlem Eylül Öz

Koştukça kuyusuna düşüren gövdeleri

Bir aynalı çemberde yorgun düşüren

Semasız bayramlar geçiyor üzerimizden

Kolları yeniden gövdesine kavuşmaz mı ya rab?

Eteklerin toplamış semazen kapımızdan

Aramak nimet, bulmak kaderin.

Ne maskeler tortulandı birikti yüzlerimiz

Artık ya tufan ya gemisi Nuh’un biçecek sîneleri

Cudi’nin eteğinde balçığa bulanmışsak son değil

Sen iste!

Zifiri bir kovuktan

Pembeleşsin parmak uçlarım.

Dua nimet, kabulün kaderim.

Sıddıka Zeynep Bozşkuş

Neşîde 5. Sayı

Avcılar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün bir yayını olarak 5. sayına ulaştı Neşîde Dergisi. Münip Dergisi ile aynı zamana rastlıyor Neşîde ile tanışıklığım. İki dergide de yer alan ortak isim Gülden Büyükdağ. Münip dergisinin tanıtım programında söylediğim sözü buraya da alıyorum. Edebiyat dergiciliğini en iyi yapacak kurum milli eğitimdir. Çünkü günümüz yazar ve şairlerinin çok büyük çoğunluğunu çatısı altında toplayan milli eğitim bunu dergi alanında da en güzel şekilde gösterecek yegâne kurumdur. Nitekim çıkan birbirinden değerli dergilerimiz bunu kanıtlıyor.

Neşîde, göz dolduran bir dergi. Eğitim yönü daha ağır basan bir sayı var elimde. Özel dosyadan kaynaklanan bir yoğunluk bu. Bunun yanında günümüz edebiyatının birçok ismi de dergide yer alıyor. Ben dergiye emeği geçen herkesi kutluyorum. Nice güzel sayılara ulaşmalarını temenni ediyorum.

Avcılar İlçe Milli Eğitim Müdürü Dr. Barış Yıldız’ın giriş yazısından;

“Enformasyon başımızdan aşağıya dökülürken bir kaderimiz olduğunu çoktan unutmuş gibiyiz. Sanal kişiliklerimiz gerçek kimliklerimizin üstünü kapama yolunda hızla ilerlerken araftayız öylece. Sanal dünyalarımızda artık her birimiz aynıyız, aynı olma yolundayız. Her yeni gün neye dönüştüğümüzü web sitelerinden haber olarak görüyoruz ne yazık ki.

İnsan; kâğıtla, yazıyla, kütüphaneyle olan münasebetinin en zor olduğu dönemlerden geçiyor. Covid-19 salgınında basılı yayınların, dijitalin ezici üstünlüğüne teslim olmasıyla dergiciliğin de itibarının zedelenmesi pek olağan gözüküyor bizlere.

Sanal görsellikler sağanağında Neşide “dünya görülmez ama duyulur” diyene kulak asarak yine yola çıktı. Maksadı gerçek hayata dair söyleyeceği sözleri duymak ve duyurmak.

Fikr ile Neşide.”

Yaşlanmak Başlanmaktır

Kemal Sayar, yaşlılık üzerine kaleme aldığı yazısı ile Neşîde’de. Batıya, aileye, geçip giden ömre dokunan bir yazı bu.

“Yaşlıya duyulan tiksinti aslında modern Batı'da ölümün müstekreh bir olgu olarak karşılanmasından doğuyor. 'Bir ayağı çukurda olan' yaşlı kişi, ölümü hatırlattığı için hayattan kovulmak isteniyor. Ölüm çağdaş Batılının sürekli bastırdığı, inkâr ettiği, ona karşı savaştığı, kabullenilemez bir durum. Foucault'yen bir dille konuşacak olursak, nasıl akıl hastalarının maruz bırakıldığı 'büyük kapatma' toplumun sahte standartlarına uyum sağlamış 'normaller'i korumak amacına matufsa, yaşlıların huzur evlerinde temerküz edilmeleri de ölümün her türlü tezahür ve hatırlatıcısını sosyal hayattan tehcir etmek amacını taşıyor.”

“Geniş ailenin kaybedilmesi kapitalizm için bir fayda sağlıyordu, böylece küçül(tül)müş ailenin toprağa ve atalara sadakati kalmayacak, oynaklık ve hareket artacak, yer değiştirmeyle birlikte iş ve tüketim sahaları da genişleyecekti. Ama çekirdek aile bir evvelki nesille en yeni neslin irtibatının kopması, onlardan alınan hayat bilgisinin azalması anlamına da geliyordu. Yaşlılarıyla birlikte büyüyen çocukların sağladıkları aidiyet ve süreklilik duygusunun çekirdek aileyle giderek azaldığını, hatta Batı’da giderek yaygınlaşan tek ebeveynli ailelerle çocukların büyük bir sersemlik ve yurtsuzluk hissi yaşadıklarını söyleyebiliriz. Bakım işi giderek artan oranlarda profesyonel kurum ve kişilere devrediliyor ve ailenin yetişkinlerinin çocuklar üzerindeki otoritesi zayıflıyor. Bürokratizmin madenî sesi, aileyi sağırlaştırıyor.”

Gökyüzünün Sakinleri

İbrahim Tenekeci, şiirler eşliğinde kuşlara selamlar gönderiyor yazısında. Huzur veren kanat seslerinin huzuru ile dokunuyor yazı.

“İlginçtir, hafifliğin ölçüsü bile tüy değil, kuştur. Mesela borçlardan veya bir sıkıntıdan arınıp rahatlayınca, "kuş gibi oldum" denilir. Yine, ağırlıklarından kurtulup da gelene "kuş kadar kalmışsın" sözü söylenir. Saf insanlar için söylenen kuşlu benzetmelere ise hiç girmiyorum.”

Kuşlar içinde en çok saka kuşunu severim. Sakanın eski isimlerinden biri de Yeniçeri kuşudur. Saka gibi küçük kuşların en büyük özelliği ise şiirden anlamalarıdır. Fakat bunu size ispat edemem. İmkânsız. Mesela sakanın kesik kesik uçuşu, aklıma Sezai Karakoç''un şu iki dizesini getirir: "Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz / Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz."

Kuş, sadece hüner ve hafiflik imgelerini çağrıştırmıyor; ölümü ve dirimi de hatırlatıyor. “Günler gelip geçmekteler / Kuşlar gibi uçmaktalar” diyen İbrahim Hakkı Hazretleri, ölümün adını bile anmadan, can ile kuş arasındaki en muhteşem bağı kurmuştur. Bundan daha iyisi yazılamaz diye düşünüyorum.

Kuşluk Vakti Serancamı

Meltem Kansu, lise öğrencisi. Öylesine içli ve kuşatan bir yazı kaleme almış ki umut vaat ediyor sözü eksik kalır. Cümlelere sımsıkı tutunmaya devam ettikçe ondan ruha şifa yazılar okumaya devam edeceğiz. Kuşluk Vakti Serencamı, vakti kuşanmış bir yüreğin dünyaya haykırdığı içli bir nağme gibi. Bize eşlik ediyor eski zamanlardan bir ebabil. Gün gün dokunuyoruz acılara.

“Bugün 8 Ocak 2020. Az evvel gökyüzünden bir şey düştü, insanların eğlence tüfeklerine takılarak bizden birinin kurban gittiğini sandım; fakat düşen, bir uçakmış: Daha doğrusu, düşürülen. Yüz yetmiş altı insan öldü. Yüz yetmiş altı nefes... Yüz yetmiş altı ruh... Habil'in ölümü, bir başlangıçmış meğer. (Ebabil'in gözyaşı yüreğine aktı.)”

“3 Temmuz 2020. Bugün bir havai fişek fabrikası patladı. Evet, türümün en korkulu rüyası olan havai fişekten bahsediyorum. O gün Sakarya’ da yedi insan öldü, yüz yirmi altı insan yaralandı. Peki, kaç kuş yanarak can verdi, acaba?”

“Benim ağrılarım arttı. Asırlardır insanlığın acılarına tanıklık eden ben, Ebabil, kendi etrafımda dönmeye başladım geniş bir düzlükte.
Yahya'nın yarım kalmış sözleri oldum.
Hakk'ın rahmetine kavuştum.
Ve bütün teşbih ve mecazlardan ari ve zahir olan Allah'ın adıyla dedim.
Ve Ebabil'in ab-ı ahmeri ab-ı zen oldu.”

Tarık Tufan ile Söyleşi

Tarık Tufan’ı yazdığı ilk yazılardan bu yana takip ediyorum. Yaptığı çalışmalar, kat ettiği mesafe mutluluk verici. Artık romanları ile de okuyucularına ulaşıyor Tufan. Kabul gören bir üslubu olduğu muhakkak. Neşîde dergisi bir söyleşi gerçekleştirmiş Tufan ile. Hayata, yazmaya, okumaya, çalışmalarına dair notlar var söyleşide.

“Yaşadığımız dönem, insanın kaybolmasına son derece elverişli. Aramıza mesafeler koyan ve her birimizi yalnızlaştıran bir pandemi süreci yaşıyoruz. Sadece pandemiyle ilgili değil, bu yüzyılın ruhu, insanın özünü, ruhunu, varoluşunu yabancılaştıran duygu ve düşünüş biçimleriyle bezendi. Pandemi bu yaralı halimizin üzerine gelince her şeyi bizim daha da zorlaştırdı. Güçlü durmamız gerekiyor; sadece bedensel ve sağlık açısından değil, ruhen ve aklen de güçlü durmamız gerekiyor. Ruhun bağışıklığını güçlendiren şeyler insanı yüksek değerlere taşıyabilecek sanatsal, kültürel, edebi üretimlerdir. Yüksek değerler ruhumuzu güçlü kılacaktır.”

“İnsanın bu dünyadaki yalnızlığı gerçekten trajik. Buradaki yalnızlık ille de “birilerinden uzak kalmak” şeklinde tanımlanamaz. Anlamlardan, değerlerden, hakikatten, gerçek sevgiden uzakta olma hali, kalabalığın içinde de olsan yalnızlık manasına gelir. Boş kalabalıklar, değersiz kelime yığınları, anlamsız görüntü kaosu yalancı bir hisle kandırır, ama gerçekte insanın yalnızlığını artırır.”

“Romanın en önemli özelliklerinden biri de güçlü karakterlere sahip olmasıdır. Büyük romanların her biri okurun dünyasında derin karşılıklar bulan, çarpıcı hisler uyandıran güçlü karakterlere sahiptir. Hatta bazı romanları, kapaktaki isimleri yerine o karakterin ismiyle anıyoruz. Elbette bir romancı olarak karakterler üzerine çokça çalışıyorum, onların bütün hikâyeyi taşıyabilecek kadar derinlikli ve güçlü olmalarına özen gösteriyorum. Her yeni kitapta bu çizgiyi daha ileriye taşımak arzusundayım.”

Uzaktan Eğitim

Salgın dönemi ile birlikte hayatımıza giren bir kavram; uzaktan eğitim. Hayatın bir parçası oldu desek yeridir. Neşîde dergisi de uzaktan eğitimi kapsamlı bir dosya halinde ele almış. Ben birkaç yazıyı buraya alıyorum. Devamı dergide.

Hüseyin ÇELİK - Salgın Sürecinde Eğitim ve Öğretim

“Çocuklar salgın döneminde eve kapanmışlar uzaktan eğitim almaya başlamışlardır. Bu arada bilgisayar oyunları da oynamaya başlamışlardır Sanal oyunları en çok ergenlik dönemindeki çocuklar oynamaktadır. Bu dönem gelişimin en fazla yaşandığı ve yetişkinliğe giden süreçte değişimin en çok hissedildiği dönemdir. Günümüzde çocuklar oyun ihtiyaçlarını gerçek mekânlardan sanal mekânlara taşıdıklarından bu gelişim safhaları etkin olarak yaşanamamaktadır. Sanal oyunlar gerçek yaşamdaki çocukluk olsun, yetişkinlik olsun her dönemi bilgisayar ortamına taşımaktadır. Bu nedenle çocuğun sanal oyunlarda bir kişiyi öldürmesi, bir şehri yok etmesi çok normal bir davranış olarak nitelendirilmektedir. Sanal oyunlar ile insanlar, bu teknoloji ortamları ile farklı bir iletişim kurmaktadırlar. Fakat bu iletişim sınırlı olmakta, gerçekte oyundaki eylemlerin çoğu makineler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Yani etkileşimli bir iletişim söz konusu değildir.”

Vahdettin Yaşar- Covid-19 Sürecinde “Online Eğitim”

“Covid-19 Pandemisinin dünya genelinde eğitim üzerindeki önemli değişim ve etkileri ile birlikte açık ve uzaktan öğrenme ihtiyacı ve yaklaşımı ön plana çıkmıştır. Pandemi öğrenmenin kesintiye uğratılmadan sürdürülmesi gerekliliğinin anlaşılması, açık ve uzaktan eğitime daha fazla yatırım yapılması gerektiğini, geleneksel eğitim yaklaşımlarının yerine alternatif öğrenme yaklaşımlarına (özellikle de açık ve uzaktan eğitim uygulamalarına) önem verilmesinin gerekli olduğunu göstermiştir. Açık ve uzaktan eğitim uygulamalarının normal zamanlarda tek başına veya örgün öğretimi desteklemek amacıyla değil, aynı zamanda bazı kriz durumlarında (salgın hastalıklar, savaşlar, afetler, zorunlu göçler vb...) da önemli avantajları bulunduğu unutulmamalı ve politika yapıcılar tarafından dikkate alınmalıdır.”

Bu Toprak Daha Çok Âkif’ler Yetiştirecek mi?”

Mahmut Bıyıklı, bir Âkif yazısı ile Neşîde’de. Bir dua niyetine geçecek sözlerle bezenmiş bir yazı bu. Âkifler yetiştirmek… Âkif’in yaşantısı ile övünmek kadar asıl yapılması gereken de bu aslında.

“Mehmet Âkif bu toprakların en büyük şairlerinden birisidir; hamasi, destanvari şiirimizin zirvesidir. İslâm ve batı hakkındaki derin bilgisi, kanaatleri, azmi, itidali ile her cenahtan ve her nesilden insanın muhabbet ve hayranlığını kazanmış; şiiri şahsiyetini, şahsiyeti şiirini yansıtan ve tamamlayan bir müstesna isimdir.”

“Milli mücadeleye bilfiil katılmış, hayatın hakikatini yüreğinin samimiyetiyle mezc ederek şiir halinde eritmiş bu yüce ruhlu insanı anlamaktan aciz olan bazı kesimler zaman zaman hedef tahtası haline getirmiş Âkif’e açıkça haksızlık etmişlerdir.

Bize ve bizden olana ait ne kadar güzellik varsa redd-i miras etmiş bir zihniyetin, tutarsız, bilgisiz ve haksız çığlıkları, bu gönlü hüzünler kulübesine dönen ince ruhlu asil adamı gönüllü bir sürgüne gitmesine bile sebep olmuştur. Kaybeden yine memleket olmuştur.”

“Bu toprak daha çok Âkif’ler yetiştirecek mi?” Sorusuna Evet bu topraklarda daha çok Âkif’ler yetişecek. Hem de biz de yetiştireceğiz, diyebilmeliyiz. Rabbimiz Âkif şahsiyetli nesiller yetiştirmek noktasında hepimizi öncü etsin efendim.

Ali Şir Nevai’ye Dair

Burcu Yılmaz,  Ali Şir Nevai’yi başarılarına etki eden “Çevre, Karakter ve Özel Hayatının Etkisi” bağlamında ele almış. Bütüncül bir yazı bu. Herkesin kendine paylar çıkaracağı örneklikler var yazıda.

“Ali Şir Nevâî, henüz çocuk denilecek bir yaşta iken edebiyata merak salmış ve gazeller yazmaya başlamıştır. Nevâî’de uyanan bu hevesin nedenlerini önce aile çevresinde, sonra da toplumdaki eğilimde aramak gerekir. Doğuştan gelme yeteneğin payı da göz ardı edilmemelidir elbette. Nevaî’nin babası Kiçkine Bahadır’ın, Herat’taki evinde şairleri, ressamları ve musîkî üstadlarını topladığı ve hece vezniyle şiir söylediği bilinmektedir. Nevâî’nin dayısı Mir Sait, Kâbilî takma adıyla şiir yazdığı gibi Mir Sait’in oğlu Mir Haydar da, Sabuhî takma adını kullanan bir şairdir; öteki dayısı Mehmet ise, Garibî takma adıyla şiirler yazmış, musîkîde ve yazıda tanınan bir isim olmuştur. O halde denilebilir ki Ali Şir Nevâî sanat ve ebebiyatla hemhâl bir aileye doğmuş, âlîm olarak yetişmesindeki ilk rol model ailesi olmuştur.”

“Ali Şir Nevâî’nin karakterinin, yaradılıştan gelen özelliklerinin başarısındaki rolünü tespit etmek için öncelikle çocukluk ve gençlik döneminde yaşadığı bazı olay ve örneklerin bizlere ipucu verecek nitelikte olduğunu görürüz. Bunlardan biri Nevaî’nin küçükken okumaktan çok hoşlandığı ve elinden düşürmediği eser, Mantıku’l-Tayr olmuştur. Çocuk Nevâî bu esere o kadar merak salmış ki, kimseyle konuşmaz, bu kitaptan başka bir şeyle uğraşmazmış. Babasıyla annesi, kaygıya kapılarak kitabı saklamışlar fakat o yine gizlice okumaya devam etmiş. Küçük yaştaki bir çocuk için bu merakı önemle kaydetmek gerekir.”

Aşktan Alışkanlığa Okuma

Aşkla başlayıp alışkanlığa dönüşen bir eylem olarak okumak, insanın hayatında yer edinen bir yapıtaşıdır. Önemli olan bu aşamayı hakkıyla yerine getirmektir. Sonrası hayatın bir parçası oluyor zaten. Enver Çapar, bu aşamayı ele alıyor yazısında.

“Okuma alışkanlığının da çeşitli tanımları vardır. Okuma alışkanlığı, bireyin okuma eyleminde sürekliliğe sahip olması, farklı görüş ve kaynaklara bağlı olarak okumayı sürdürebilmesi, etkin bir okuma sürecine bağlı olması ve aynı zamanda okunanları eleştirel bir bakış açısı ile değerlendirmesidir.”

“Okuma alışkanlığı gelişen toplumların daha bilinçli ve daha gelişmiş toplumlar olduğu bir gerçektir. Eleştirel düşünme, fikir üretme ve demokratik katılım da buna bağlı olarak gelişmiştir bu ülkelerde.”

“Okuma alışkanlığı kolay kazanılmaz. Zahmetli işin mükâfatı da büyüktür. İnci okyanusun en derin yerinde bulunur. Bu itibarla zor kazanılan emek ve sabır isteyen bu işin meyvesi de o derece kıymetli ve elzemdir.”

Neşide’den Bir Öykü

Bahtiyar Aslan - Deli’nin Kelimeleri

“Gözleri olduğundan daha büyük görünüyor. Belki sadece bir makyaj hilesidir. Rüya görüyor. Bunda şaşılacak bir şey yok elbette. Rüya görüyor ve rüyalarının hikâyesini yazıyor. Öyle söylüyor. Bunda da şaşılacak bir şey yok. Birçok yazar zaten öyle yapmıyor mu? Düşüncenin ürünü metinlerin pek okunacak şeyler olmadığını biliyorum. Görmeli ya da kurmalı… Ama ille rüya… Bunlar benim düşüncem değil aslında ama benim de düşüncem oluyor bir yandan. Nasıl oluyorsa oluyor işte. Hayır, ona âşık filan olmam gerekmiyor bunun için. Onu anlatırken sadece -geçici bir süre için bile olsa- onun fikirlerini benimsiyorum. Oysa benim asıl işim anlatmak değil. Böyleyken bunu yapıyorsam, yazarları, şairleri… Evet, onları düşünmek bile istemiyorum. Rüyalarını yazsınlar yeter.”

“Kasabayı baştanbaşa koşarak geçen Deli, gidip bir ırmağın kıyısında susuyor. Ona suyla konuşuyor olabileceğini söylüyorum. Deli’nin hikâyesini yazarken bunu da kullanacak. Irmak deyince dönüp yüzüme bakıyor, yüzü genişliyor, gözleri büyüyor. İkisi aynı anda nasıl oluyor bilmiyorum. Yüzüyle ve gözleriyle ilgili denklemi boşuna mı kurdum ben! İyice ağardı benzi. Ölecek diye korktum. Kül gibi, sonra un gibi, sonra kar gibi…”

“Sımsıkı sarılarak uyuduk. Gece boyunca sık sık irkilerek uyandım. Her seferinde göğsünden yükselen bir kokuya sığınıp yeniden uyudum. Sabahleyin kahvaltıda Deli’nin hikâyesini nasıl bitireceğini sordum. Uzun uzun sustu. Sonra camların buğusunu işaret ederek -nedense- “Kuzeye gideceğim” dedi, “belki İsveç’e”… “Peki, Deli?” dedim, hiç düşünmeden; “O da gelecek” dedi.
Gidip valizimi topladım.
Gelip elini tuttum.”

Neşîde’den Şiirler

Feda eyledim ol canım ezgiyi duyulur bir gün

Arz eyledim ol canım sevgiyi bilinir bir gün

Bu dert miydi aşk mıydı bilen söylesin

Lal oldum kor oldum ol halim söylenir bir gün

Altın idim düşmüşüm bilmeden künde-kâr eline

Hazana döndüm solar oldum halim görülür bir gün

Çağlayan Ürger

yürüyorum arkamda kırk yitik yıl

yürüyorum küfemde kırk ağır taş

oysa annemin genç kızlığı hala hatırımda

öfke nöbetleri kırık tabaklar haciz memurları

ilk televizyonumuz ev oturmaları seksen altı dünya kupası

ilk okul ilk aşk ilk ağrı ilk kan ve babam

yürüyorum hepsini bırakarak ardımda

büyüyemeden yaşlandım saçlarımda kırağı

gözlerimin çökertisi ürkütüyor çocukları

yürüdükçe insanlar uzaklaşıyor benden

aynalar ağaçlar ve sokak köpekleri

kulağımda anlam veremediğim çan sesleri

komünyon ayinleri zangoçlar ve rahibeler

ne istiyorlar benden?

Ali Lidar

Çağıltını getirirdi sığırcıkların ve sincapların mevsimi

kesik dokunuşlarla gelirdi akşamın çan sesleri

geçmiş yazlar ve ikindilerde unutulunca adın

atkının ve sobanın mevsimi artık bitti

bende kaldı giderken bıraktığın sessizlik

bir Türkiye tarihi olamadıysa hayatım üzgünüm

halksız bir şair gibi kaldım şehrin diplerinde

çünkü basit bir dinginlikti sende aradığım…

İsa Karaaslan

kuyu aynasında yusuf’a düzelttirdim kalbimi

çünkü görmedim hiç

reyhan koktuklarını reklam panolarının

şehrin pazarlarında düşlerimi satmasınlar diye

babama tutturdum işaret parmağımı

yemin olsun ki asra

yakub’u düşündükçe

tiksiniyorum sahte ağlamalardan

ey nakkaş,

sen gök kahkahasının yedi rengini

dikiş bilmez züleyha’ya mı boyattın

bilirim

mor da gülünür

yeter ki

çocuklara ısmarla düşlerini

İbrahim Çelebi

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 7 gün Önce

Elinize emeğinize sağlık sevgili kardeşim..çok teşekkürler..Selamlar dualar muhabbetler olsun...

Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 7 gün Önce

Gönülden tebrikler ve teşekkürler aziz kardeşim..kaleminize sağlık..selamlar olsun...

banner26