Temmuz 2021 dergilerine genel bir bakış-1

Lamure’den Yunus Emre Dosyası

Yunus Emre’nin sesi yankılanmaya devam ediyor. Son yıllarda hakkıyla yerine getirilen en iyi temalardan oldu Yunus. Hem de salgın döneminin durağanlığına rağmen. Lamure Dergisi de hazırladığı Yunus Emre dosyası ile tarihe bir not düşmüş oldu. Söyleşi, yazı ve şiirlerle hazırlanmış olan dosya Yunus’un adına yakışır bir içtenliğe sahip. Lamure dergisi, özel sayı ve dosya hazırlamada oldukça mahir. Derginin yeni sayılarında oldukça özgün konular buluşacak okuyucularla.

Bilal Özbay’ın giriş yazısından;

“Edebiyatımızın ve kültürümüzün temel taşlarından olan, “Anadolu İrfanı”nın öncüsü ve mimarlarından; eserlerinde kardeşlik, sevgi, hoşgörü kavramlarını işleyen ve bu düşüncesini: “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” sözüyle mühürleyen Yunus Emre, dünyaya mal olmuş bir şahsiyettir.

Cumhurbaşkanlığı tarafından 2021 yılının “Yunus Emre ve Türkçe Yılı Olarak Kutlanması” kararıyla birlikte, tertiplenecek etkinlikler ve çalışmalarda “Bizim Yunus” vurgusunun ön plana çıkartılmasına dikkat çekilmiştir. Nisan sayımızda Mehmet Akif Ersoy Özel Sayısını siz değerli okurlarımıza sunmanın sevincini yaşamıştık. Bu sayı vesilesiyle sizlerden aldığımız müspet eleştiri ve değerlendirmelerin ışığında Lamure Dergisi olarak Mayıs sayısını “Yunus Emre Özel Sayısı” olarak sizlere takdim etmenin huzurunu yaşıyoruz.”

Turan Karataş ile Söyleşi

Ben de Yunus Emre Dosyası için Turan Karataş ile bir söyleşi gerçekleştirdim. Söyleşiden birkaç bölümü buraya alıyorum.

“Yûnus adına kayıtlı on kadar elyazması divan biliyorum. Farklı zamanlarda / yerlerde / kişilerce yazılmış. Yunus’un kendi elceğiziyle yazdığı bir nüsha yok. Mevcut yazmalar, Yûnus’un vefatından en az yüz sene sonra yazıya geçirilmiş. Düşünsenize, bir asırdan fazla bir zaman, bu şiirler hafızalarda gezdirilmiş. Dönemin tekkelerinde, muhtemelen sohbet toplantılarında; televizyonsuz, radyosuz, telefonsuz, internetsiz kerpiç evlerin serin akşamlarında okunmuş. Dilden dile geçmiş. Dolaşırken değişmiş, yazıya geçirilirken ilaveler yapılmış. Daha onlarca açığa kavuşturulmamış husus. Hemen birçok şey sisler içinde.”

“Şair olmak, düşünceden azade veya uzak olmak anlamına gelmez. Yûnus’un hemen her şiirinde büyük / derin bir düşünce yemişiyle buluşuruz. Her dem taze kalan düşünüşler, duyuşlar, duruşlar ve nasihatlerdir bunlar. Sözleriyle Anadolu’yu bereketlendirdiği aşikâr. Fakat Ahmet Yesevî tarafından bir görevle buralara gönderildiğini düşünmek tarihi olarak mümkün değil. Yesevî’nin vefatı 1166, Yûnus’un doğumu 1240. Yûnus’un, Horasan erenlerinden olmadığı aşikârdır.”

Yunus Emre Dosyası’ndan…

Mustafa Özçelik - Yunus Emre Ve Anadolu

“Yunus’un şiiri, coğrafya olarak da Anadolu’dur. Şiirlerinde bize, dağları, ovaları, nehirleri, şehirleri ve insanları ile saf bir Anadolu resmi tasvir eder. Üstelik bu resim, sadece fiziki de değildir. Anadolu’nun ruh coğrafyasını da çizer Yunus Emre… Anadolu’yla ve Anadolu insanıyla öylesine bütünleşir ki “Yunus, Anadolu olur; Anadolu da Yunus…” Bu yüzden Anadolu’yu ve insanını anlamak, kavramak isteyenler, ona Yunus Emre’den gitmek; bu coğrafyayı onun gözüyle görmek durumundadırlar. Ne zaman bir “karlı dağ başı” görsek orada bir Yunus vardır. Ne zaman bir çeşmeyle karşılaşsak Yunus, serin sular gibi içimize doğar. Ne zaman bir hastayı ziyaret etsek yüreğimizde onun sesi vardır. O, derviş Yunus’tur. Maddeden ve dünyadan geçip bize öteki âlemlerin sesini, nefesini getirir. Renk renk açmış çiçeklerle dolu bir bahçede Yunus ilahileri yüreğimize dolar.”

Aziz Kağan Güneş - Yunus’un Aşk Mektebi

“Yunus Divanı baştan sona okunduğunda kâmil insanın tüm vasıflarını görmek mümkündür. Yunus’un nefeslerinde baskın olan unsur aşktır. Kâmil insandaki tüm güzel hasletler kaynağını aşk deryasından alan ırmaklar gibidir. Ne güzellik varsa aşktandır. Aşksızlık her kötülüğün başı. Yunus’un aşkını ulaşılmaz bir yere konumlandırmak yanlış. Aşka vasıl olma istidadı hepimizin yaradılışında var. Dünya üzerinde derya sayısı az ama sayısız ırmak var. Irmaktan daha fazla dere var. Hepsi de deryadan beslenir. Derya sudan. Su ise Hak’tan.”

Murat Kömür - Ebemkuşağı Bizim Yunus

“Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi’nin dalı ve budağından soframıza düşen bir nimettir. Hacı Bektaş Veli’den el alan Tapduk Emre kapısında pişen Bizim Yunus, dergâha hiç eğri odun getirmediği gibi Türkçemize de hiç eğri deyiş getirmemiştir. Yazdıklarını okuyan “Bunda ne var, ben de yazarım.” diyecek kadar Yunus’la samimileşir, onu kendine denk görür; lakin yazmaya kalkıştığı anda Yunus’un kapısında kırk yıl beklemesi gerektiğini de anlayıverir. Yunus’un tek dörtlüğü, okuyana hem Türkçe hem de adap dersi vermeye yetecek kadar sihirli ve özlüdür. Bildiklerin karşıdakinin anlayabildiği kadardır, sözünü özümseyen Yunus, gönlünde ışık olan herkese seslenmiştir. Bunu yaparken de Türkçenin sadeliğinde saklı tüm gücünü kullanmıştır.”

Nurettin Durman - Derviş Yunus Meseli

“Derviş Yunus kırk yıl Tapduk Emre dergâhına hiç eğri odun taşımamış meselesini de bu anlayış çerçevesinde düşünürsek düzgün olan odunların saf, temiz, bozulmamış âdemoğulları oldukları anlaşılmış olmalı. Yoksa ocakta kuru odunun yanında yaş odunun da yanacağı bir diğer mesele olarak vardır anlatılarımızın arasında. Oluşlardan bir oluş da müstesna hallerdir. Mesela “Yunus’un kavmi müstesnadır.” Çünkü kavim önce sunulanı kabul etmemiş lakin sonradan pişman olup ayrıca akıl edip iman etmiş, inanmış ve kurtulmuştur azaptan. Yunus Suresinde bu müstesna oluşa bir açıklık verilmiştir. Zaten hayatımızda şahane bir örnektir ki dillere destandır. Dillere destan oluşu, bu oluşlar meclisinde kıyamete kadar kendilerinden söz edileceğidir de aynı zamanda. Bu bir rahmani nimet olarak gözümüzün önüne serilmiş ve akıl edelim diye getirilmiş Rabbimizin bize bir bağışıdır. Bilmenin önündeki oluş halini anlamamız içindir açıkça. Ayrıca kapalı bir mevzu olarak değil açık bir hayati mesele olarak görünmektedir. Mana âleminden bir ışık olarak apaçık saçılmıştır yeryüzüne.”

Deniz Çömez - Erik Dalında Vahdet Arayan Derviş Şair

“Yunus Emre’nin uzun yıllar, tekkelerde din ve tasavvuf eğitimi aldığını biliyoruz. O devirlerde bilimler, “ilm-i zâhir, ilm-i bâtın, ilm-i hakikat”olarak üç grupta sınıflandırılıyordu.

İlm-i zâhir, yani zâhirî ilimler dış görünüşle ilgili bilimleri içeriyordu. Namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı; nelerin sevap, nelerin günah olduğu gibi konular; kelâm, hadis, fıkıh gibi bilimler ilm-i zâhirin kapsamındaydı.

İlm-i bâtın mutasavvıfların gönül kitabı diyebileceğimiz ilmiydi. Bu bilim, bir mürşid-i kâmil kılavuzluğunda ibadet etme, zikir çekme, tefekküre dalma, az uyuyup az konuşma gibi faaliyetleri kapsardı.

İlm-i hakikat, yani hakikat ilmi ise bir sofînin nihaî hedefiydi. Bu hedefi fani dünyanın tüm nimetlerinden elini eteğini çekmek, fenafillâh mertebesine ulaşmak olarak ifade edebiliriz.”

Selçuk Alkan - Sözden Ötesi

“Bizim Yunus’un dedikleri, dediklerinden öte; sözü sözden öte… Tıpkı, “Bir ben vardır, bende benden içeri”de buyurduğu gibi.

Aslına bakacak olursak Yunus, Hak yolunun yolcusu insan denen muammanın gizlerinden bahseder söylemlerinde. Dizelerin zâhirinde bu muammanın zâhirine, bâtınında ise tıpkı okyanus diplerinde gizlenmiş istiridyelerin içindeki incilere işaret eder adeta. Zira her insan ayrı bir kâinat ve biricik bir sır. Kendi kendimize yakın olduğumuzu ve kendimizi bildiğimizi zannetsek de bu iş öyle o kadar kolay değil. Çünkü kendimizi tanıyabilmemiz için kendi okyanuslarımızın diplerinde derin yolculuklara çıkıp keşifler yapmamız gerek. İşte bu zorlu süreçler içeren keşiflerde muvaffak olabilirsek kendi içimizde gizlenmiş o inci cevhere de ulaşmamız mümkün olabilecek. Ve işte o zaman “benden içeri ben”in sırrına ereceğiz.”

Şenay Şeker - Aşk Yolunda Bir Derviş

“Nice ilim sahipleri vardır ki okurlar, yazarlar ama sözleri bir gönle tesir etmez. Söylediklerini yaşamayanlar için bu pek de mümkün değildir. Yunus’un sözlerinin bu kadar içten ve etkileyici olmasının sebebi Hakk’a dayanması ve halkı irşat etmek için kullandığı sevgi dilidir. Bu gönül diline bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Belki bir Yunus olamayız ama bizler de zamanımızın olumsuzluklarına karşı samimi bir duruş sergileyebiliriz. İçten bir bakışı, şefkatli bir dokunuşu ve samimi bir sözü olanlar Yunus’tan bir cüz taşırlar. İşte bu büyük bir zenginliktir.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş - Yunus’tan Payemize Kalan

“Yunus’un “ümmiyim” deyişinde bir başka hikmet aranmalı, bunun adı belki de tevazuu olmalıdır. Ümmi olmak peygambere has bir özelliktir. Zira sünneti ideal edinen büyük zatların Rasülullah’tan çok yaşamış olduklarını dahi “haddi aştık” seklinde yorumladıkları bir kültürden söz ediyoruz. Anadolu halkı da sevgililerine, peygamberlere has özellikler yakıştırmış, onları bir nevi kusursuzlaştırmak suretiyle, idealize etmiştir. Menakıpnamelere göre Yunus Emre kırk yıl odun taşıyacaktır, Taptuk Emre dergâhına. Kırk yıl sonra nasibini alacaktır. Kırk yıl, pişmektir, sabırdır. Bu olgunlaşma, bu bekleyiş adeta “Âdem (a.s.)ın çamurunun karılıp dinlendirilmesi Cenab-ı hakkın kırk gün sonra ona ruhundan üfürmesi gibidir. H.z Muhammed (s.a.v) e de peygamberlik kırk yaşında verilmiştir.”

Nil Didem Şimşek - Yunus

“Yetmiş iki millete aynı gözle bakmanın önemini yedi asır önce vurgulayan Yunus Emre; kavgayı, fitneyi, fesadı hor görüp, herkesi hoş görebilmeyi, her şeye hoşça bakabilmeyi öğretir bize. “Ben gelmedim dava için/ Benim işim sevi için” diyerek sevginin bütün duyguların en yücesi olduğunu Anadolu’nun en buhranlı, en karışık dönemlerinde halka iletir ve gayesinin sadece yaratılanı sevmek olduğunu asırlar boyu âleme haykırır.

Öyle ki bu haykırışının yaşadığımız çağın teknolojik ve politik yorgunluğu içinde ne kadar önemli bir öğreti olduğunu akılda tutmak ve kalbin tekâmülünün yolu Yunus Emre’yi tekrar tekrar keşfetmekten geçtiğini unutmamak gerekir.”

Şener İşleyen - Yunus’un Kırbası

“Rivayet odur ki Yunus, bir gün memleketine sıla-i rahim yapmak üzere Şeyh’i Taptuk Emre’den müsaade ister. Müsaade verilir ve dilinde zikirle, kalbinde fikirle yola çıkar Yunus… “Kulağımda hamele-i arş ve mukarrabûn’un dilindeki ilâhi beste, Kiramen kâtibîn yazıyor kaderde ne varsa, geçiyorken ömrüm aheste...” Yürüyordu. Bilmeden, belki de bildiğini bilmezden gelerek… Günler, geceler boyu yürüyordu. Uğradığı beldelerde, köylerde, camilerde, mescitlerde dinlenerek, ibadetlerini yaparak, bulduğu hayratlarda, kaynaklarda, pınarlarda susuzluğunu giderip, yanına aldığı parasıyla az miktarda ekmek alıp, kendine katık yaparak gidiyordu, gündüz güneşi, gece yıldızları takip ederek… Susuz kalıyordu çoğu zaman. Yanında bir kırbası olsa ne iyi olurdu. Bu kurak bozkırda, uzun yollarda susadıkça içer, bedenini susuz bırakmazdı hiç olmazsa…”

Sinan Yağmur’la Yunus Emre Üzerine

Esra Algan, SinanYağmur’la Yunus Emre merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yunus’a ve aşka dair notlar var söyleşide.

“Yunuslar arasındaki hangi Yunus bizim olanıdır? İşte cevabı bulunması gereken müşkül konu budur.16. asırda yaşamış Âşık Yunus ile 12. asırda yaşamış Tabduk Emre’nin Yunus’unu aynı Yunus sanıyorlar. İki Yunus arasında 4 asır var. Bir başka konu da şudur: Türkiye’de 27 Asya ve Balkanlarda olmak üzere 33 tane Yunus Emre türbesi var. Hangisi Bizim Yunus’un makamıdır? “Aşkın Gözyaşları Yunus Emre” kitabında hakiki “Bizim Yunus’u yazdığıma inanıyorum. İddiadan öte inancım bu yönde. Doğduğu toprak Kırşehir, kabrinin olduğu toprak Karaman.

Yunus aştır. Sevgiye aç olanlara. Yunus aşktır. Ayrılığı gayrılığı yol edinen zavallılara.

Yunus yunmaktır. Çağın ve insanlığın kirleriyle kir kokan gönüllereYunus sestir. Sağır ve kör kalplere.”

Binlerce Yıllık Bir Örgünün Sabahı

Sadık Yalsızuçanlar böyle anlatıyor Cahit Zarifoğlu’nu; Binlerce Yıllık Bir Örgünün Sabahı’nın şiirine tutunarak. Güzel olan ne söylense yakışıyor Zarifoğlu için. Anılara, Yunus’a, öykülere, şiire dokunan içli bir yazı. Şunu belirtmek isterim. Zarifoğlu’nu Sadık ağabeyden okumak da ayrı bir keyif katıyor okumaya.

“Cahit abiyi, Mavera’nın Ankara’daki ilk bürosunda ziyaret etmiştim. Bayındır Sokak otuz taksim c’deki bu yazıhâne, yarı bodrum, girişte daima genzinize harikulade bir çorba kokusunun çarptığı, bereketli bir mekândı. Derginin Aralık bindokuzyüzyetmişaltıda çıkan ilk sayısından itibaren takipçisiydim. Dörtyol-Hatay’dan, üniversiteyi okumak üzere bin dokuz yüz yetmiş dokuzda Ankara’ya gelmiş, öyküler yazmaya başlamıştım.”

“Zarifoğlu, ‘binlerce yıllık bir örgünün sabahı’ndan söz eder. Burada kısmen lineer bir zaman, bir varoluş algısının tuzağına düşmüş gibidir. Ama, ‘atların alınları’na sığınır, kurtulur. At, hayvanla insan arasında bir geçiş türüdür. Bir hayat mertebesi. İnsanlar gibi rüya görür. Rüya, bir ‘kuzuya bir karıncaya’ bakan obanın düşüdür. Oba kelimesi, Zarifoğlu’nun şiirinde önceki anlamlarından tümüyle farklı bir biçimde kullanılır. Özne yine bulanıktır. O’dur.”

“Zarifoğlu şiirinin benim gibi nâehillerce değil, öncelikle gerçek şairlerce ve yorumcularca yeniden okunması lazım.

O zaman belki, o şiirsel deneyimin zenginliği daha çok kişi tarafından fark edilebilecektir.”

Afili Yalnızlık

Yalnızlıkların çoğaldığı ve insanların kendi iç evrenlerine hapsoldukları zamanları yaşıyoruz. Yalnızlık, insanın büyük imtihanı. Bilal Özbay, tüm yalnızlıklara şifa olacak bir adres gösteriyor yazısında. Huzur gibi, umduğunu bulmak gibi.

“Konuşacak biri, konuşulacak bir şey kalmadığında ödünç sözcüklerle, ödünç hayatlar hakkında zırvalamak kalıyor, sırf kendi sesinin tınısını, rengini unutmamak için ortak oluyorsun bu dedikodu sohbetlerine.

Sonra anlıyorsun herkesin senin gibi olduğunu; hiç kimse kendinden konuşmak istemiyor, başkalarından konuşmak işlerine geliyor. “Bence, bana göre, kanaatimce…” diye cümle kurduklarında bile aslında alıntı yaptıklarını anlıyorsun…

Kendilerini saklayabilmek için en yakınlarının bile kirli çamaşırlarını bir bohçacı gibi yere serildiğini görüyorsun, birinin yakını bile olmaktan esefleniyorsun.”

Yazmak Yaşamaktır

Yazmak yaşamaktır cümlesi ışıltılı bir halde duruyor Adem Özbay’ın yazısında. Bir hikâyenin kapısını aralayarak aslında okurla hasbıhal ediyor Özbay. Yazmaya, okumaya, var olmaya dair notlar paylaşıyor.

“Biliyor musun, kitaplar bir zamanlar insanoğlunun dostuydu. Geceleri dertleşirlerdi birbirleri ile gündüzleri özlerlerdi birbirlerini. Baba oğula, oğul toruna okurdu, mirasta en değerli olan evin kütüphanesiydi. Ne interneti vardı insanların ne Facebook’u. Cümleler like edilmez, hatmedilirdi. O günlerde yazanlar arılar gibi özünü toplardı hayatın, insanın ve kalbin. Okurlar da bir bal sofrasındaymışçasına doyarlardı okudukça.

Ah! O günler ne güzel günlerdi...

O günlerden bu günlere geldik. Şimdi e-kitaplardan, blog yazarlarından geçilmez oldu ortalık. Hoş, kimsenin yazmasından bir şikâyetimiz yok.

Yazmak yaşamaktır. Yazdıkça yaşar insan.”

Lamure’den Şiirler

Körpe kulaklara değsin ilk aşk gibi ilk ezan

Boşluğundan sökülmeye eğimlidir her insan

Biçildikçe toprak savruluyor zerre

Ey nas, ey kayıp halifesi alemin!

İşitmek nimet, duymak kaderin.

Bir ahuyu susuzluğundan astı avcı

Şimdi bir orman topal nefes

Kurşundan ağırdı sekmeler

Hevesler suni sancı

Yürümek nimet, yol bulmak kaderin.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Kor ateşler küle döner,

Kara diken güle döner,

Altın tasta bala döner,

Zehir, sevgiyle sevgiyle.

Arşınlar mavi gökleri,

Hayran eder felekleri,

Geçiverir melekleri,

Hakir, sevgiyle sevgiyle.

Gülşen eder de çölleri,

Mekân tutar gönülleri.

Yunus Emre bülbülleri,

Şakır, sevgiyle sevgiyle.

Bestami Yazgan

Aramayın uzakta, gönüller barkım benim.

Kaç asır geçti belki, çıkmadı kırkım benim.

Kalplere şavkı vuran, bir çıranın isiyim.

Ben külün közlenmesi, ben ki suyun sesiyim.

Ben cihana bir lütuf, cemreyim düşen kalbe.

Bezm-i Elestten beri, uydum ilahi celbe.

Ben yürüdüm aşk ile, aşk benimle yürüdü.

Karlı dağın burcunu, muhabbetim bürüdü.

Beylik için aramam, sırça köşkü sarayı

Tek şartım var aşk ile, açmamaktır arayı

Ne incine gönüller ne incite can canı.

İnsanın kendiyleymiş, en büyük imtihanı.

Yaşanmış yaşanmamış, ben ki cümle andayım

Türk dilinin Başkenti, yurdum Karaman’dayım.

İbrahim Şaşma

Son perdeyi çekerken kahvearap dağlara

üç melek indi alaca atlarla beraber

körelmiş muşta yüreğimde Bedir’e

sen boynunda ashabı karşılayan gerdanlık

ben en önde üzerimde emanet damatlık

-Durun!- çıkıyor

birinin utangaç sesinden

-Burada bir kadın var- diyor Peygamber

İşte sen Hamza’nın kılıcındaki

kan kadar zafer

elleri bağlı esirlerden

bir tanıdık gibi inleticisin.

Abdullah Arslan

Harfler çarpılır bölünür fakat

İlk nefeste çıkar şiirin hası

En yakın ateşten atlarken telaşla

Çocuklar koparır incirin yaprağını

Kimseler konuşmuyor

Bütün kelimeler paspas altında

Durgun akan zamana eşlik ediyor

Güneşe serilmiş gölgelerimiz

Ellerimiz cimri birer sarmaşık

Yenilmiş ruhlarımızı okşayan

Meğer ne çok sevgi kalmış

Ne çok keder heves günlerinden

Sesimizdeki çocuk seslerinden

Ne çok hikâye

Özcan Ünlü

Muhit’te Büyük Türkistan Dosyası

Muhit Dergisi 19. sayısında Büyük Türkistan Dosyası’nı sunuyor okuyucularına. Derginin tanımlamaları ve olaylara, konulara bakış açısı oldukça özgün. Müslüman Kudüs’ten sonra Büyük Türkistan. Ufuk açısı yaklaşımlar bunlar.

Büyük Türkistan Dosyası’ndan paylaşımlar yapacağım.

Ahmet Taşağıl - Türkistan neresidir?

“Tarih boyunca Türkistan, Türk ve Farsça Sitan kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkmış ve Orta Asya için kullanılmış tarihî bir bölgeye işaret eder. Coğrafi sınırlarını belirlemek açısından şu tanımı yapmak uygun olur. İran’ın Horasan bölgesinden başlar, Kuzey Afganistan’ı içine alacak şekilde doğuya uzanarak Pamir ve Hindukuş-Kunlun (Karanlık) dağlarının kuzey sahalarından Çin’in Tun-huang bölgesine kadar ulaşır. Mançur - ya’nın batı sınırlarına vardıktan sonra Güney Sibirya’nın tama - mını içine alarak Ural Dağları ile Volga Irmağına kadar devam edip Hazar Denizi’ne giden sınırların çevrelediği alanın içine dahil olan bölgeleri kapsar.”

“Ömer Kul - Dünü ve bugünüyle Doğu Türkistan

Doğu Türkistan’ın nüfusuna dair sağlıklı ve güvenilir bilgiler olmamakla beraber 1992 yılında İstanbul’da yapılan “Hariçte 2. Doğu Türkistan Kurultayı”nda 35 milyon Müslüman-Türk’ün bölgede yaşadığı karara bağlanmıştır. Çin tarafından bir ekibe hazırlattırılan ve 2010 yılında dünyada 7 dilde yayınlanan propaganda amaçlı “Xinjiang’ın Dünü ve Bugünü” adlı çalışmada bölgenin nüfusu, Çinliler de dahil, 21,5 milyon olarak ifade edilmiş, bu nüfusun %43,8’ini Uygurların, %43,1’ini Çinlilerin geri kalanları ise Kazak, Kırgız, Tungan ve diğer milletlerden oluştuğu ifade edilmiştir. 1940’lı yıllarda bölge nüfusunun %2,5- 5’inin Çinli olduğu düşünüldüğünde bölgenin demografik yapısında yapılan değişikliğin büyüklüğü daha sarih bir şekilde anlaşılacaktır. Ayrıntıları henüz kamuoyu ile paylaşılmamış olsa da Çin’in 2020 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre bölgenin nüfusu, Çinliler dahil, 25 milyon 582 kişidir. Şahsi kanaatim bölgenin, Çin Komünist Parti (ÇKP) idaresi tarafından sistemli bir şekilde, Müslüman-Türk nüfustan arındırılması gayesiyle Çinli Göçmen siyaseti uygulanmış ve günümüzde nüfusun en az %50,1’i Çinlilerden müteşekkil hale getirilmiştir. Mesela Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi nüfusunun sadece %8’i Çin harici etnik unsurlardan oluşmaktadır.”

Erkan Göksu - Kaşgar bilgeleri: Yusuf Has Hacib ve Kaşgarlı Mahmud

“Eserine “Turanlıların diliyle” Kutadgu Bilig adını veren Yûsuf Hâs Hâcib, aslen Balasagunlu’ydu. Yazdığı Türkçe manzum eser, Göktürk ve Uygur döneminin Türkçe yazma geleneğinin devamı olup İslamî dönem Türk edebiyatının en nadide örneklerinden birini teşkil ediyordu. Kutadgu Bilig gerek dil ve üslup özellikleri gerekse mahiyeti itibarıyla okuyanı hayret ve hayranlığa götüren bir bilgi ve düşünce deryasıdır. O sadece Türkçenin bir dil hazinesi değil, Türk düşüncesini, kültür ve medeniyetini, devlet ve idare felsefesini, toplumsal ve ekonomik yaşamını, dinî ve tecrübî hayatını en parlak, gerçek ve derin yönleriyle yansıtan bir ayna gibidir.”

“11. yüzyıl, Türk dilinin, coğrafyasının, kültür ve medeniyetinin hemen her yönüne dair bilgilere rastlayabileceğiniz Dîvânu Lügati’t-Türk’te, bir yandan Türk dünyasının köy ve kasabalarını, yaylak ve kışlaklarını gezerken, aşılmaz karlı dağlarla, yemyeşil ovalar ve coşkun nehirlerle karşılaşırsınız. Kâh efsanevi Turan padişahı Alper Tunga’nın sözlerini kâh, bir Türkmen obasındaki dertli aşığın dizlerini dinlersiniz. Bazen yaşlı bazen genç bir kadının ördüğü, dokuduğu, giydiği kıyafetlerin ince nakışlarına, bazen yaşlı ana ve babaların saç ve sakallarına tutunursunuz. Bazen obanın çocuklarının tepük oyununu, bazen can alan can veren savaşçıların okunu, yayını, kılıç ve kalkanını görürsünüz.”

Kemal Ramazan Haykıran - Türkistan’dan Anadolu’ya çalınan maya

“Orta Asya’dan Anadolu’ya gelerek burayı yurt edinen Türk boyları Anadolu’da sosyal kurumlar oluşturarak kök salma imkânı bulmuşlardı. Anadolu’nun sosyal ve kültürel tarihinde derin izler bırakan bu kurumlar; Bacıyân- Rum, Abdâlan-ı Rum, Gazâyân-ı Rum ve Ahîyan-i Rum idi. Bu dört teşkilat, Anadolu’nun sonrasında da Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşmasında büyük rol oynadıkları gibi yeni oluşan içtimaî, iktisadî, dinî ve siyasî hayatından da önemli unsurlarını oluşturmaktaydı. Bu teşkilatlar sayesinde Anadolu’da oldukça canlı bir sosyal ve kültürel hayat oluştuğu görülmektedir.”

Beşinci yılında 15 Temmuz darbe teşebbüsünün düşündürdükleri

Rehavet bir milletin yakasına yapışmış en dermansız dertlerdendir. Unutmak ve hayatın akışına kapılmak milletleri can damarından yakalar. 15 Temmuz’un üzerinden beş yıl geçti. İhanetin çarkı sinsice de olsa dönmeye devam ediyor. Unutmamak ve her fırsatta hatırlatmak gerek hain darbe girişimini ve milletimizin yazdığı destanı.

Mustafa Özel, Beşinci yılında 15 Temmuz darbe teşebbüsünün düşündürdükleri isimli yazısında maddeler halinde açıklıyor olup biteni.

“FETÖ, tarihte eşi benzeri olmayan bir yöntem icat etmiş ve bu yöntemi hâlâ sürdürmektedir. Yöntem şudur: Görünürde kendine bağlı çeşitli kurum ve kuruluşlar vardır. Her şey gayet resmî ve kanunî bir biçimde yürümektedir. Tabelalar asılı, her alanda örgütlenmeler mevcut, okulların başarısı göz kamaştırmaktadır. Bunun ardında ve içinde öylesine kapalı, gizli, karanlık bir yapı ve ilişkiler ağı vardır ki, dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiştir.”

“15 Temmuz darbe teşebbüsünün birçok olumsuz etkisinden, yansımasından bahsedilebilir. Ben bu listenin başına, güvensizliği, güven bunalımını, güven boşluğunu koyuyorum. Müslümanların en temel özelliği olan güvenilirlik, kaybolmuştur. Bu durum, toplumun tüm kesimlerinde mevcuttur. İslamî çalışmalar yapan, sosyo-kültürel hizmetlerde bulunan bütün dernek ve vakıflar, bundan paylarını almışlardır. Bunlara gösterilen sosyal ilgi ve alaka, yapılan ekonomik yardımlar hatırı sayılır derecede azalmıştır. İslamî hassasiyeti olan aileler bile çocuklarını buralara göndermekten çekinir hâle gelmiştir. Bu hasarın tamiri kolay olmayacaktır.”

Anneliğe Övgü

Anneliğe övgü… Ne kadar da birbirine yakışıyor anne ve övgü sözcükleri. Devam eden hayat çizgimizde annemizle olan birlikteliğimiz ve annelerin hayata kattığı değer var Kemal Sayar’ın yazısında. Ellbette psikolojik ve sosyolojik açılımlar da destekliyor yazıyı.

“Anne ve babanın bebekle kurduğu iletişim, yeni sinir hücrelerinin yeni sinir yollarının yeni budaklanmaların oluşmasını sağlar. Yineleyici yaşantılarla öğrenme olur. Bebek ilişki kurdukça yakın ilişkilerinde diğer insanlardan ne beklemesi gerektiğini öğrenir. “İnsanlar duygu ve ihtiyaçlarıma cevap veriyorlar mı yoksa onları saklamam mı daha doğru olur? Bana duygularımı düzenlemek konusunda yardım mı edecekler, yoksa beni hayal kırıklığına mı uğratacaklar?” insan olarak temel psikolojik örgütlenmemiz, hayatımızın ilk ay ve yıllarındaki yaygın deneyimlerle şekillenir.”

“Modern dünyada birey inzivaya çekildiği, sessiz ve yalnız kalabildiği bir özel köşesi olsun istiyor. Dünyanın sağanak hâlinde yağan gürültüsünden kaçtığında, onu itirazsız bir sessizlikle karşılayacak bir yuvası olsun. Çocuklar ancak sığınacak bir evleri ve onları saracak bir ana kucağı varsa varlıklarını hisseder ve dünyadan bir şey isteyebilirler. Çocuğun tutacak bir el aradığı gibi, o el de hep tutacağı çocuğu arar. Hayat bir tamamlanma arzusudur.”

Dilde Yaşayan ‘Muhammed’ Kavramına Bir Yolculuk

Leyla İpekçi’nin ele aldığı konulara yaklaşım tarzını çok değerli buluyorum. Bir yazı atölyesi hassasiyeti ile kelimeler dünyasına özgün yaklaşımlar sunuyor. Kavramlara yüklediği anlamlar bazen şiir tadında ince bir hassasiyeti de beraberinde getiriyor.

Bu sayı konumuz; “Muhammed.” Sevgili kavramı ile birlikte ele alınıyor Muhammed. Birbirini tamamlayan ve ruhumuzu okşayan bir serlevha bu. “Güzelin Binbir Yüzü” kitabı da bize rehberlik ediyor.

“Sevgili’nin dili olabilmek kişinin ancak sevgi yoluyla sevdiğine dönüşmesiyle gerçekleşiyor. Bu da Sevgili için yaşamak, sevmek ve üretmekle açılıyor. Evet, sevenin sevdiğinde yok olduğu bir halden bahsediyoruz. Bunun somut hayattaki örneği nedir derseniz; yaptığınız işi severek yapmak, hakkını vermek, Hakk için yapmak, aşk ile yapmak diyebiliriz kısaca. Ben merkezli değil, sen merkezli bir algıdır bu.”

“On sekiz bin alem derken, dışarıda bir zerre kalmıyor. İnsanları bir merhaleden bakınca tasnif etmek, bir merhaleden bakınca ise kuşatmak elzem oluyor. Ne Doğu Batı olarak, ne mümin kafir olarak, ne zalim mazlum olarak. Çünkü insanlığının en alt makamında gerçekleşen katilamlarda dahi bir nazardan bakınca “dışarıda” kalan bir şey yok. Bir nazardan bakınca ise ‘dilsiz şeytan’ olmak yerine adalet için direnmek şart. Her durumda Firavun olmadan Musa’nın hakikatini açamıyoruz. Kaldı ki Firavun’un hakikati de yine Sahibi’nden! Burada Firavun veya Musa derken tarihteki olaylara değil, kendi nefsimizin başa çıkamadığımız Firavunluklarına odaklanmayı kastediyorum.”

“Tevhid ameliyesinin sahih bir niyetle gönüllerde içkin olduğu ama üzerinin kimlik ve aidiyetlerle örtülü kaldığı bir gerçek. Bundan hareketle, Muhammed kavramına yabancı kültürlerde de bu gönül dilinin müthiş örneklerine değindiğim Güzel’in Binbir Yüzü adlı kitabımda bu mevzu epeyce açılır.”

Muhit’ten İki Öykü

Necip Tosun - Ödül ve Ceza

“Bir şehre gelince önce meydana, şehrin merkezine giderdi. Meydana doğru yürümeye başladı. Farklı kimlikleri birleştirerek bir şehri ayakta tutan ortak ruhu, meydanların oluşturduğunu düşünürdü. Rolleri, konumları, anlayışları farklı olan bu insanlar, şehrin meydanlarına geldiklerinde eşitlenir, şehrin ortak ruhuna karışıp kaybolurlardı. Maceracı gençler, yoksul işçiler, çekik gözlü turistler, zenci işportacılar, herkes, herkes eşitlenirdi. Birbirlerine çarparlar, aynı yönlere giderler, yan yana otururlardı. Ne vakit meydandan ayrılma zamanları gelir o zaman gerçek rollerini giyinip tramvaylara, otobüslere binerek gerçek hayatlarına dönerlerdi. O gecenin sabahı temizlik işçileri meydanlara bırakılan çöpleri, hayalleri, yarım kalmış hayatları hiçbir iz bırakmamacasına yıkayıp tertemiz yaparak meydanı yeniler ve ertesi güne hazırlardı. Meydan tüm şehirlerde aynıydı.”

“Vakit ilerlemişti. Otele dönmeliydi. Bir düşün içinde müzikler eşliğinde otele doğru yürüyordu. Şehre niçin geldiğini unutmak, bir rüya içinden şehre bakmak istiyordu. Cadde boyu yürürken derinden bir uğultu zihninde yankılanıyordu. Dünyanın uğultusu muydu yoksa yaşanmışlıklar içinde ânların gürültüsü müydü ayırt edemiyordu. Gürültü bazen öyle yükseliyordu ki zaman zaman içindeki o müziği bile bastırıyordu. Uğultuya ve müziğin ritmine sarınmış, sokak lambalarının ışıl ışıl aydınlattığı kalabalık caddede yürüyordu. Sanki yürümüyor da derin bir unutuşun, hayal kırıklığının içinde süzülüyordu.”

“Yazdığı yazıyı yeniden okudu. Bir ödül konuşması değil sanki bir yüzleşmeydi. İçinin boşaldığını hissetti. Kendisine bile söyleyemediği şeyleri dillendirdiğini görerek şaşırdı. Artık içi rahattı. Bu sorulardan dolayı gazetecilerden kaçmıştı ama şimdi sorabilecekleri tüm soruları cevaplamıştı. Bilgisayardan en sevdiği müziği buldu.”

Kâmil Yeşil - Söğüt Gölgesi

“Yaşım kaç bilmiyorum.

Kimse söylemedi.

Anam babam yok.

Bize hudayinabit derler bu yüzden.

Suyu bulmuşum ve hemen bitmişim çayın kenarında.

Su bizim hem anamızdır hem babamızdır desek ne lâzım gelir.

Bi şey lâzım gelmez.

Biz söğütler suyu çok severiz.

Su da bizi sever Allah için.

Dere, çay, nehir, ne derseniz…

Bir su akıntısı bulduk mu su da bizi bulur.

Çünkü suyun görünmeye ihtiyacı vardır.

Biz olmazsak su görünmez, su yolu uzaktan belli olmaz.

Ama biz varsak…

Suyu görünür kılmakla kalmayız, onu şenlendiririz de.

Dallarımız suyun üstünde yüzer.

Su sinekleri konar.

Önce bize sonra akarsuyun üzerine.”

“Gülümsüyordu.

İyi olacak iyi dedi ve başını kaldırıp bana doğru baktı.

İyi olacak iyi...

Birinci paketinden bir cuvare çıkardı, muhtar çakmağı ilen yaktı.

Bi derin çekti ki…

Huzur dolu idi.

Dumanı üfledi de üfledi.

Dumanların birazı ağzından kalanı burnundan

çıkarken eli ile böğrümü sevdi.

İyi olacak iyi, dedi.

İşte bunu unutamam.

Unutmuyorum.

Siz olsaydınız unutabilir miydiniz?”

Muhit’ten Şiirler

Kalbinin başında beklerken dünya

Evine dönerken belli belirsiz

Uyandın rüyanın kalan yerinden

Unutmak kadar dilsiz.

Nereden başlasan orası yokuş

Geliyor gitmeyen her gün yeniden,

Yorulmuş kanatlar konmak istiyor

Bir kuş bulup göklerden.

İbrahim Tenekeci

her suç kederimiz

giydiğimiz günahtan elbiseler

ıssızlık ki geçer aramızdan

kavuşmamaksa kaderimiz

boşa gitti onca hevesler

şu baş döndüren dünyada

yol boyu bir ağaç gölgesinde oturmak kadar kısa

bir ömür kurduğumuz hayaller

Arif Ay

noktanın dağılışı enine boyuna

kâh salar gölgesini sarkaç kâh yutar

bir zaman ağır buz kütlesi uzanır öyle

benim mi

sayısız tutuşlar ve bırakışlar

dokunulamamış ateşler

dil sırdaşı olsun istemiştir bir ömür

benim mi

basmıştır girmiştir yerlere kaçmıştır yerlerden

hep perva daima ağaçlara özenmiş

ürkmüş bastığının kendisiyle gelmesinden

benim mi

Mehmet Narlı

özlemle çekilip gitti

sahilde yürüyen ihtiyar balıkçının

bastonuna dayanarak kaldırıma çıkışı gibi

mayıs ayı da geçip gitti

ciğerlerimizde asılı kalmış öksürükleri topladı gitti

kuşlar yuvalarına çekildi

güvercin kanatlarında saklı duran

zencilerin kamıştan evlerinde

sürdürdüğü yaşantıya özenip durdu

içe döndü mayıs ayı

zaman durdu tandırlardan duman tütünce

gri bir ayı uğurlamanın sevinci

Şakir Kurtulmuş

Darlığım varlığıma armağan olsun, sînemde yok genişlik

Kerpiç evler, dik yokuşlar, ölü ardıç kuşları

Bir müntehirin kabrine dönüşüyor dağlar akşamları

Ne zaman boyu boyuma huyu huyuma bir kefen bulsam

Sarkıntılık ediyor dünya yavruağzı dudaklarıyla

Her şeyi yok etmeye kalkışmanın düzelttiği.

Beni kendimden sıyır, beni kendimden sıyır

Dilara Ayşe Akdeniz

gönülsüz yaşamayı öğretemezsiniz bana

eski yazlar hepimizin umurunda

bana bir kalkışma sundu temmuz

sabah sabah dolmuşlar ve cadde

ıssız pandemi yapayalnız burada

nadide bir boşlukta gözleri

hey kırtasiyeci sana müşteri olayım mı

kalemlerin hiçbiri yazmasa da dünyada

mevsimin havalanışıyla dipdiri

başlayan intifada

böyle gideriz ganj’da yıkanmaya

böyle yakılmadan yüzerek

belli ki yas tutacaklar sana bana

kendilerine ateş ederek

namlu içinde yanmamış binlerce saçma

geç kalmalarım diyorum alınsana

geç kaldıkça hatırlıyorum

bu bir uyanma

Âdem Yazıcı

Medeniyet Bülteni’nden Kudüs Davamız ve Siyonizm Vahşeti Dosyası

Daima diri tutmamız gereken değerlerimiz vardır. Azmimizi, duruşumuzu belirleyen ve dünyaya karşı yerimizi tayin eden hassas dengelerdir bu değerler. Kudüs, ümmetin kırmızı çizgisi, yol haritası, zalim dünyaya karşı en net tavrıdır. Buradan hareketle edebiyat, kültür, sanat dergilerinin Kudüs sayılarını çok önemli buluyorum. Medeniyet Bülteni, 56. sayısında Kudüs’ü konu edinen bir dosya hazırlamış.

Editör’den; 

“Medeniyet olarak arş u ferşi tutan bu zulme sessiz kalamazdık. Tereddüt göstermeden dikkatlerimizi buraya yoğunlaştırdık ve dosya konumuzu Kudüs ve Mescid-i Aksa olarak değiştirdik. Bu bizim var oluş gayemizin gereği, insani ve İslâmi kimliğimizin vazgeçilmez bir parçasıdır. İnancımız odur ki hayatımızın hiçbir anında Kudüs gibi, Mekke-Medine gibi belde-i tayyibeler başta olmak üzere tek bir İslâm coğrafyası dahi gündemlerimizden çıkmamalıdır. Saatimizi, zihnimizi ve kalbimizi her daim oraya ayarlamalıyız. Zalimle”r gidinceye, mazlumlar özgürleşinceye kadar tedbiri, temkini elden bırakmamalı ve var gücümüzle mücadele etmeliyiz.”

Dosyadan yazılar;

Kâzım Sağlam - İsrail Küstahlığının Sebepleri

“İsrail tek başına hareket etmiyor; ABD, AB, Rusya vb. ülkeler kendi ülkelerindeki Yahudileri Filistin topraklarına sürerek kurtuldular. Bunun bedeli olarak da topraklarımızda kalması ve topraklarını genişletmesi için işgalci devlete sürekli katkı sağlıyorlar. İşgalci İsrail, Batılı- Doğulu emperyalistler adına İslâm coğrafyasının merkezine yerleştirilmiş emperyalizmin ileri karakolu/keşif koludur. Bu işgalci güçle İslâm coğrafyasını dizayn ediyorlar İslâm ve insanlık düşmanları. Arada bir çıkan aykırı seslerin de pek değeri yoktur. Genel olarak emperyalistler siyonist işgalci zulüm aygıtının arkasındadırlar.”

“Müslüman ülkeler şunu iyice bilmelidirler: İsrail; Filistin'i tamamen işgal etse, Filistinlileri topraklarından kovsa ve başka ülkelere sürse bununla yetinmeyecektir. Mısır sanıyor mu ki İsrail Gazze'yi ele geçirdikten sonra duracak? Durmayacak. Sina'yı işgal edecek, Süveyş'i de işgal edecek. Nil'e kadar işgalini sürdürecektir.”

Şakir Diclehan- Kudüs Şehri ve Sezai Karakoç'un Şiirindeki Şifreleri

“İsrail Devleti'nin görünüş ve iddiaları ne olursa olsun, aslında Batı dünyasının Orta Doğu'yu istila etmek ve elde tutabilmek için kendi ülkelerinden gönderdikleri birtakım kişilerin bir karargâhı hâline geldiği kuşkusuzdur. Onun için bütün gücüyle, gizli veya açık şekilde fark etmez, İsrail'i desteklemiş ve günümüze kadar da desteklemeye devam etmiştir. Rusya'nın Arapları desteklemesi, sadece görünüşten ibaret bir aldatmacadan ibarettir.”

“Orta Doğulunun zekâsı derindedir. Ancak şoklarla dışarı vurur. Vecd ve coşkuyla en büyük kullanış oranına yükselir. Orta Doğulunun zekâsı, şair zekâsıdır daha çok. Büyük savaşlarda yenilmeyen, açıldıkça açılan bir zekâdır. Fakat olağan bir haydutun tuzağına kolaylıkla düşüverir. Orta Doğu'daki olay ve gelişmeleri çözmek için büyük şairlerin şifrelerine ihtiyaç vardır. İşte onlardan biri de Sezai Karakoç'tur.”

Özcan Ünlü - İnsanlığın Ortak İmtihanı: Kudüs

“Yıllardır kadim Filistin topraklarının çatısından damlayan kan artık oluk oluk akmaya başladı.
Sapana karşılık füze!
Adına savaş diyor oyunu kuranlar bu dengesizliğe!
Savaş iki ordu arasında olur, sapanla füze arasında değil. Ama olup bitene meşruiyet kazandırma telaşında olanlar İsrail'in yaptığı soykırımı böyle ‘yasal’ bir zemine oturtmaya çalışıyor.
Kudüs, arzın kapısı. Dinler tarihinin başkenti. Müslümanlar için hangi öneme sahip ise Hristiyanlar ve Yahudiler için de öyle; ya da öyle olmalı…”

“Beytü'l-Makdis, Mescid-i Aksa, Kubbetü's-Sahra, Sıbtlar Kapısı, Kerimiye Medresesi, Artuk Bey Kabri, Sultan Muhammad Kubbesi, Taht-ı Süleyman, Melikiye Medresesi, Pavlus Basamakları, Ribatü'l-Kürdi, Kayıtbay Sebili, Burak Mescidi, Kâse Şadırvanı, Mathara Kapısı, Zincir ve Mirac Kubbesi, Yaprak Kuyusu, Yaz Minberi, Hızır Kubbesi, Halvethaneleri vb. ile Kudüs insanlığın tek ve en ortak mirasıdır.”

Hayriye Bican- Zeytinliklerden Kudüs'e Selâm

“Filistin'de bir uçtan bir uca kutsal mekânların caddeleri, sokakları, evleri, mabetleri, okulları, hastaneleri, bahçeleri, çiçekleri, kuşları, taşı toprağı işgal altında. Filistin Kudüs'ten Gazze'ye ateşler içinde yanıyor. Küresel emperyalizmin de desteğiyle lanetli siyonist Yahudi'nin yaptığı katliamın ve soykırımın ardı arkası kesilmiyor. Ama her şeye rağmen Filistin'de direniş devam ediyor. Minik bir eldeki taş direnişin sembolü oluyor. Şunu asla unutmayalım ki, siyonist Yahudi kendi öfkesinde boğulacak. Çocukların, kadınların gözyaşları, masumların iniltileri bir gün mutlaka işgalci siyonist Yahudi'nin başına tokat gibi inecek. Bize düşen, sorumluluklarımızı yerine getirmek. Bu meşum durumun sona ermesi için ümmet olarak imkânlarımızı son raddesine kadar zorlayarak elimizden geleni yapmak. Yardım ve zafer için Allah'a niyazda bulunmak.”

Bir Yabancılaşma Sorunu Yurt Dışında Eğitim Handikabı

Eğitim dünyamızın yurt dışında eğitim politikası batı ile bağların güçlenmesiyle hız kazanan bir sürece sahiptir. Son yıllarda daha farklı boyutlarda gerçekleşen bu eğitim atağı, birçok yönden ele alınmayı gerektiren bir hassasiyete sahip. Konu; beyin göçünden tutun da derinlemesine kültürel bir yitim göz önüne alınarak da ele alınmayı gerektiriyor. Bayram Ali Çetinkaya, bir handikap olarak gördüğü yurt dışı eğitimini ele almış yazısında. Tarihi süreçten başlayan bir incelikle derinlemesine ele alıyor konuyu Çetinkaya.

“Yurt dışına öğrenci gönderirken iki yüzyıllık tecrübeyi göz önünde bulundurarak stratejik ve analitik bir yöntem izlemek gerekmektedir. Ülkemizde eğitimi ve uzmanı olmayan ancak yurt dışında bulunan sahalarda ülke dışına talebe göndermemiz yerinde olacaktır. Giden öğrenciyi yurt dışındaki danışmanın yetkisi kadar ülke içindeki rehberine de aynı seviyede sorumluluk verilmelidir. Sadece diploma ve çıkış belgesi istenmemelidir.

Uzun bir eğitimin sonuçları, gerekirse bir komisyon önünde belirli aralıklarla değerlendirilmelidir. Yurt dışından gelen öğrencilere yerinde rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmelidir. Onları sadece hizmet alan ‘müşteri’ gibi görmemek, medeniyet tasavvurumuz açısından çok önem arz etmektedir. Dil, kültür ve medeniyetimizle ilgili bilgi ve malumatla onları donatarak ülkelerine yolcu etmemiz, evrensel iddiaları olan ülkemiz için hayati derecede ehemmiyetli bir husustur.”

İslami Eğitim Üzerine

Kafa yorulması gereken bir mevzudur İslami eğitim. Görkemli binalar yapılarak aşılamayacak kadar da hassas bir konudur bu.  Bir nesli inşa etmenin temelidir desek yeridir. İsa Arı, İslâmi Eğitim ya da Yeni Bir Hayat Tarzı Oluşturma Üzerine diyerek ele alıyor bu önemli konuyu. Tespitler oldukça yerinde. Sorunlarla birlikte çözüm yollarını da sunuyor Arı.

“Her şeyi ile İslâm'a hizmet eden eğitim kurumları kurmalıyız. Yani 21. yüzyılın Ashab-ı Suffa'sı misali, İslâm'a adam yetiştirecek kurumlar kurmalıyız. Bu sistem buna müsaade etmez demeyin, lütfen. Çünkü biz sistemin kulu değiliz; âlemlerin Rabbi olan Allah'ın kuluyuz. Ona kul olacak, ekmeğini kazanacak bireyler yetiştirecek eğitim kurumları kurmalıyız. Yani hem Huda'nın rızasını kazanmayı öğretecek hem de parayı kazanmayı öğretecek eğitim kurumları oluşturmalıyız. Şu bir gerçektir: Dünün hayalleri bugünün gerçekleri oldu. Bugünün hayalleri de yarının gerçekleri olacaktır.”

Medeniyet’ten Şiirler

Bilenerek sebat göstereceğim

Direnerek büyüyeceğim

Ve öyle çıkacağım şafaklara

Kuşatacağım ufukları

En çelik setlerinizden, duvarlarınızdan

Daha sağlam duracağım karşınızda

Ben Filistinli çocuğum

Ben Gazzeliyim

Şehitlerin oğluyum

İşte ben hâlâ buradayım

Size karşı duruyorum, direniyorum

Bileniyorum, büyüyorum ve çoğalıyorum

Size inat

Çünkü biliyorum size en çok koyanın

Bu olduğunu

Siz söyleyin bana neredesiniz

Söylemeyin isterseniz

Nasıl olsa

Söyleyecek arkasında saklandığınız taş ve ağaç

Yoksa Ğarkad ağacının arkasında mısın ey Yahudi

Olsun, merak etmeyin

Orada da bilirim sizi teker teker bulmayı

Ben buradayım

Siz neredesiniz

Zulmün, gaddarlığın, kinin ve nefretin dölü

Neredesiniz

M. Beşir Aryarsoy

Aziz olsun ruhu Selahaddin'in

Zalimin zulmünden kurtar Kudüs'ü.

İşgalde saniye, bin yıldan uzun…

Gönder himmetini Son Kılavuz'un.

Duyulsun narası şanlı Yavuz'un,

Zalimin zulmünden kurtar Kudüs'ü.

Sarmadan âlemi dökülen bu kan,

Kurtulsun işgalden bu aziz vatan.

Gülsün artık, gülsün artık Müslüman;

Zalimin zulmünden kurtar Kudüs'ü.

Yusuf Dursun

Viran oldu bağım, çekildi suyum,

Ot bitmez oldu, kurudu çayım,

Etraf tenhalaştı, tükendi soyum,

Tufanda, sellerde bırakma beni.

Şakiler erdemin yolunu kesti,

Muhalif, manasız bir rüzgâr esti,

Kubbelerde kalan hoşça bir sesti,

Vefasız dillerde bırakma beni.

A.İbrahim Savaş

Bir Nokta 234. Sayı

Bir Nokta Dergisi’nde Mürsel Sönmez’in giriş yazılarını bir manifesto gibi okuyorum. Çağımıza gönderilmiş bir yol haritası gibi ya da. Yılların deneyimini bir dergi ile sunuyor bizlere Sönmez hem de bir esenlik bildirisi kıvamında.

“Yeryüzü maceramız sürüyor. Sözde yolculuk da öyle. Henüz kelimeleri unutmuş değiliz ve sözel varlık alanı sayısal sıfırlamaya yenik düşmedi. Henüz insan konuşabiliyor, gülüp ağlayabiliyor, sevip sevilebiliyor, itiraz edip direnebiliyor. “İnsancılık” diyerek genel anlamda insanı, “kadın hakları” diyerek kadını karakarmaşaya katan “küresel kötülük” şimdilerde cinsiyetin tabii/doğal/fıtrî/insanî alanını tahrip ederek insanı kendi bedenine ihanete çağırıyor, hem de tüm illüzyon araçlarını kullanarak. Bunu bir de insan hakları ve özgürlük etiketi ile yapıyor. Çağdaşlık bilincini ve demokraside ileri olma olma “şerefini” insanın bedenine ihanetiyle ölçüyor.”

“Yeryüzü maceramız sürüyor. Sözde yolculuk da öyle. Henüz kelimeleri unutmuş değiliz ve sözel varlık alanı sayısal sıfırlamaya yenik düşmedi. Henüz insan konuşabiliyor, gülüp ağlayabiliyor, sevip sevilebiliyor, itiraz edip direnebiliyor. Kurban Bayramı Kutlu Olsun. Esenlikle.”

Nurettin Durman’dan Sezai Karakoç Yazısı

Bir ustayı başka bir ustadan okumak bizim için büyük bir şans. Bir Nokta bu sayısında bize böyle bir güzellik sunuyor. Nurettin Durman, kitapları ve düşünceleri ışığında Sezai Karakoç’u anlatıyor. Durman, Karakoç’u çağına tanık olma bağlamında ele alıyor. Tüm zamanlara seslenmek, geleceğe ışık olmak ve yol göstericiliği bir görev addetmek…

“Çağının tanığı olarak şair gözlemlerini kâinatın süzgecinden geçirirken kâinatın kitabı olan Kur’an’ın ışığı ile baktığını görmekteyiz. Bu bakış tarzı geniş oluyor haliyle. Donuk, silik, muğlak bir bakış açısı değil, canlı hareketli doğurgan bir bakış açısı. Bu genişliğine enine boyuna uzanan bir yolun yolcusunun varmak istediği noktanın işaret edilmesidir de. Yolcu yola çıkmışken hayatına dâhil olacak lazım o l a c a k ne varsa en ince ayrıntısına varıncaya kadar yanında hazır bulundurmuş olarak yola çıkmış oluyor.”

“Avrupa medeniyeti hakkındaki fikirleri de zihin açıcı tespitlerin izahıdır. Önemlidir. Önemlidir çünkü çağımız bu zilletleri sırtından atmak zorundadır. İslam’ın Dirilişi kitabında şayanı dikkat bir tespiti vardır Sezai Karakoç’un. Beş yüz yıla varan bir Avrupa döneminden bahseder ve Avrupa medeniyetinin Asya’da Afrika’da kendini hiçbir zaman sevdirememesini şöyle izah eder: “Zekâsının hep tekniğe doğru kayışı da bu sevgisizliğin doğurduğu güvensizlik psikolojisinden ileri gelse gerektir.”

Defterimden Sayfalar

Son yıllarda kısa notlar, küçük öyküler daha çok ilgi görmeye başladı. Malumdur ki hız çağındayız. Elimizden kayıp gidiyor zaman. Cümlelere tutunmak biraz daha biz yapıyor bizi. Küçük değiniler, okunanlardan ve yaşananlardan geriye kalan notlar daha çok ilgi görüyor. Bu hem yazan hem de okuyan için geçerli bir durum. Müjdat Uluçam, deneme türünün inceliklerinden başlayarak bu tür değini yazılarının önemine ve cazibesine değiniyor yazısında.

“Deneme yazmak zor iş, herkesin harcı değil. Bir konuyu enine boyuna tartışıp ispat etme yükümlülüğü olmasa da zor geliyor bana. Deneme denildiğinde akla gelen ilk isim Montaigne ve Denemeler’i. Nitekim deneme türü adını ve kesin biçimini Montaigne’den sonra almış. Öyle söylüyor edebiyat tarihçileri. Çok kültürlü ve birikimli olmak gerekiyormuş iyi bir denemeci olabilmek için. Yakın tarihimizdeki önemli yazarların eserlerini incelediğimizde şiir, hikâye, roman, tiyatro, biyografi, portre, deneme vb. farklı alanlarda eser vermeye çalıştıklarını görüyoruz. Günümüzde tiyatro eseri yazmak önemini kaybetmiş gözüküyor.”

“İsmail Kara, geçen sene Metin Kayahan Özgül’ün "Seke Seke Ben Geldim" kitaplarını tavsiye etmişti. Heyecanla gittim aldım ve iki cildini zevkle okudum. 2008'de yayımlanmışlar. Hoşuma gitti o yazılar, cesaret verdi, ben de okuma notları şeklinde bir şeyler yazabilirim belki diye düşündüm. Fakat bir sene oldu nerdeyse o minvalde bir şey yazamadım. Metin Kayahan Özgül, çok renkli bir kişilik, her şeye meraklı, sanat tarihi, tiyatro, sinema, felsefe, tarih, titiz mi titiz, mükemmeliyetçi, nerdeyse el atmadığı konu kalmamış iyi bir akademisyen. Ankaralı olmayı önemseyen nadir insanlardan biri. Cins bir kafa dersek yanlış anlaşılmaz umarım.”

“Memur zihniyeti zamanla herkesi kaplıyor, kuşatıyor, bütün benliği sarıyor adeta, devletin en zirve memuru diplomatı da olsanız derece, kademe, barem derdinden kurtulamıyorsunuz demek ki…”

Dünyaya Tutunmak

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını okuyanların kitaptan kendilerine has çıkarımlarda bulunmaları oldukça doğal bir sonuç. Çünkü anlatım ve düşünce evrenini kuşatma anlamında Tutunamayanlar, bir başyapıt. Çok farklı zihin açılımları sunan, kişisel tarihe notlar bırakan bir eser bu. Gökçe Kayaoğlu, Dünyaya Sığdırılmayanlar olarak ele almış romanı.

“Tutunmak sözlük anlamıyla tutup bırakmamak, dayanmak, sarılmak veya asılmak demektir. Bir kitaba, ağaca, insana tutunabilirsiniz. Bunların hepsi de hayata tutunmanız içindir. Hayata tutunmanın araçlarıdır. Dolayısıyla da hayata tutunursunuz. Hayatı tutup bırakmayan, hayata asılan, hayata tutunan insanlar duygularını olması gerektiği gibi yaşarlar. Olması gereken derken duygularımızı kalıplaştırdığımı düşünmeyin lütfen. Duygularımız hiçbir kalıba sığmaz, bize bile sığmaz. Olması gerekenden kastım, insanın farklı duygu hallerine girip bu hallerin etkisinden de kendi çabasıyla çıkabilmesidir.”

“Bazı insanlar bu ruh halinden tek başlarına çıkamazlar. Çıkabileceklerine inanmazlar çünkü. Bataklıktan kurtuluşun olmadığını düşünürler, insani bir refleks olarak çıkmaya çalışma, çırpınma eyleminde bile bulunmazlar. Tutunamazlar.

İşte Selim Işık tutunamadı. Arkasından bir mektup bırakarak, tutunamadığı hayatta yaşamayı reddetti. Bu hayatta hiçbir vasfının olmadığını düşündü hep. Toplumla ilişkisini kaybetmişti. Yaşarken varlığını fark etmeyenlere de böyle veda etti. Bu veda sadece sessiz bir gidiş. Bu veda yürek burkan veda. Kalanlara yokluk cezası bu veda.”

Bir Nokta’dan Hikâyeler

Engin K. Demir – Kıymık

“Haritaya göre kestirme yol var. Patikadan giderse yolu kısaltmış ve zamandan kazanmış olacak. Ne kadar tehlikeli olabilir ki! Ağaçların kısmen örttüğü aralıktan geçerek patika yolu bulması zor olmadı. Yol belirgin, net. Yer yer yaprakların gizlediği yoldan ağır ağır ilerliyor. Rüzgârın hafif esintisi, yürürken çıkardığı yaprak hışırtıları sessizliği bozuyor. Nefes alışını bile duyabiliyor, ağaçların ardında saklanan kuşların cıvıltılarını hatta.”

“Bir müddet mola verdikten sonra tekrar yola koyuldu. Çok hızlı yürümenin anlamı yoktu, zaten görevi erkenden bitirecek bir kestirme yol bulmuştu. Gereksiz yere yorulmanın hiçbir anlamı yoktu. İş hayatında da böyleydi. Hiçbir işi kendisi yapmaz, yaptırırdı; koşmaz koştururdu. En çok keyif aldığı kısım buydu ve en çok kazandığı kısım. Burası farklı; burada görevi sen kendin bitirmelisin. Eline harita, pusula, matara ve bir de küçük bir bıçak verip tek başına gönderiyorlar seni. Tek.”

“Onu düşünmemeye çalışıyordu. Olmadığını varsayıyor, yokmuş gibi davranıyor. İş yerinde de zorluklarla bu şekilde uğraşıyordu. Bir zorlukla karşılaşınca onu yok hükmüne koyuyor ve sonra ayağıyla eziyordu. Bir böcek ezer gibi eziyordu. Ama bu kıymık; kıymığı ne kadar yok sayarsa saysın başaramıyordu. Yokmuş gibi yapamıyordu. Orada duruyordu. Acısıyla, sadece acısıyla vardı. Altı üstü bir kıymık, dedi.”

Halit Yıldırım – Hatlara Takılan Gelecek

“Ne kadar da itina gösterse yine dili takıldığından kapı biraz gürültü ile açıldı. Sabahın ilk ışıkları ile odaya adeta bir hayalet gibi ayaklarının ucuna basarak girdi ve dolaba yöneldi. Demir dolap da kendine has armonilerden oluşan bir gıcırtı ile kapıya serenat yapınca odanın sessizliği bir anda bozulmuştu. Tam dolaba el atmıştı ki homurtulu bir ses adeta bileğinden tutmuştu.”

“İki arkadaş postaneden çıkıp Erzincankapı’ya doğru yürüdüler. Bir kahvehaneye oturdular. Çaylarını yudumlarken Fatih düşüncelere dalmıştı. Sınava giremezse bir yılı boşa gitmiş olacaktı. Seneye kaldığı dersleri veremezse okuldan atılma tehlikesi de vardı.”

“Her şey bu yanlış ve dayatma üniversite tercihi yüzünden olmuştu. Aslında lisenin edebiyat kolu mezunu olmasına rağmen bir mühendislik okumak zorunda kalmıştı. Sözel ve eşit ağırlık puanları çok yüksek iken o sınav sonuç kâğıdındaki en düşük puan olan fen puanı ile yerleşebilmişti. İstediği okula gidemediği gibi aynı puanlar Ankara’da bile okuma şansı varken Erzurum gibi uzak bir ilde okul okumak zorunda kalmıştı. Hem branşını hem de okuduğu şehri değiştirmek için bu sınav onun tek şansı idi. Fakat babası bu okulu bitirmesini istiyor, başka okula gitmesine razı olmuyordu. Yine de sınava girmesine karşı çıkmamıştı.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Kalû belâ demek,

Hep bir ağızdan, bilmenin gururuyla

Cevabıdır, Elestü bi rabbiküm hitabının, deyiverdi çocuklar

Peki, mazide mi kaldı bu söz evlatlarım, bugün ne anlamı var?

Evet dedik ve unuttuk mu sözümüzü, deyince Molla Yusuf

Her an tazedir dede, kulluğumuz her gün sorgulanır yeniden

Ahdimiz tazelenir, konuşuruz Rabbimizle

Evet deriz, evet, andıkça Yaratıcımızı

Evet deriz, evet, kaldırıp şehadet parmağımızı.

Süleyman Çelik

içtenliğimi sana borçluyum

bâri avuçlarını bırak, diyecektim

dokunmalarını senin

kelebek hafifliğinde mâdemki

taşkın suların sarsıntısını

papatyaları gözlüyorsan uzunca

dünya döndükçe büyüyecek olan o yangınları

böyle otobüs dolusu karşılıyorsan

kalmakla yetinseydin

fazla güzel

ve göçebe konuşurduk

kuytuluklarda

sallantısız

sevgileri seçerdik

Bünyamin Durali

Ben Fevzipaşa’da hiç vurulmadım ne acı

Ne Akşemsettin’de çıkarken berberden

Sarıgüzel’den Hırka-i Şerife eski dostları

Onbir yıl önce kefenlenen dostları

Ne de Fatih’te bir cuma çıkışı

Henüz delikanlıyken

Satrapların gözünde tehdit olamadım

Ben Fevzipaşa’da hiç vurulmadım ama nasıl

Nasılsa otobüsler geçiyordu Edirnekapı’ya kadar

Ölümler günlerden bir gün gibi geçiyordu

Herkesin üstünde bayat bulutsu kan

Postallar karşısında hizaya giriliyordu

Yapışmış takvimlerin değiştiği sanrısı

Bu yüzden sorulmadı kimin kaldırdığı

Avludaki kırmızı boyalı taşı

Muhammed Gazali Kılınç

A Kalemler Sayı 34

34. sayısı ile karşımızda A Kalemler Dergisi.  Zamana ve değişen dünyaya vurgu var derginin girişinde. İnsan her şeyi kendi etki alanı altına alıyor, hem de ölümlü olduğunu bile bile.

“İlk İslam düşünürü Kindî kudret sahibi Tanrı’nın tüm kozmik varlığı (felek) evrendeki her şeyi içinde barındıran tek bir canlı şeklinde yarattığı iddiasındadır. Yani yeryüzündeki, evrendeki her varlık o tek canlı yaratılmışın hücreleridir. Dünyadaki salgın adeta bunu bize tekrar hatırlatmıştı. Yaşantımızın çirkinlikleri olarak evrene yansıyan davranışlarımızı gözden geçirme gereği duymuş, ümitlenmiştik. Ümidimiz kısa sürdü. Yine de kendi vicdanın susturmaya kıyamayanlar insanlık için ümitli olmaya çağırıyorlar bizi.

Marmara’yı istila eden deniz salyası da aslında Kindî’nin iddiasını göz ardı etmemizin bir sonucu değil miydi? Gördüğümüzse gerçekte doğayı değil kendimizi nasıl acımasızca kirlettiğimizdi. Hiç üzerimize alınmadık. Kirlenen deniz sandık.”

Yahya Kemal’e Dair

Selim Tunçbilek, Yahya Kemal’e dair kaleme aldığı bir yazısı ile A Kalemler’de. Yahya Kemal’i hem kendi içinde hem de Türk şiirini merkez alarak ele alıyor Tunçbilek. Özellikle Yahya Kemal ve medeniyet yaklaşımı oldukça yerinde bir tespit olmuş.

“Yahya Kemal’in, şiirini, dünyasını, duasını ve hülyasını anlamak ancak evrensel boyutları da kuşatan bir bilgi ile mümkündür. O’nun Medeniyet anlayışına uzanmayan her merdiven kısa, yetersizliklerle dolu bir çaba olarak kalacaktır. O, bu toplumun kırılganlıklarını derinleştiren ve parçalanmışlığı kutsayan anlayışı değil, tarihsel bütünlük içinde topyekün tekâmülü eksen alacak şiirler kurar.”

“Onun şiiri bireysel bir vicdan, his, ilgi ve yaşayan toplumu da kapsamanın ötesinde medeniyet kaygısı ile akılcı sevgisini de birlikte taşıyan bir şiirdir. O, kelimelerle kurduğu mısralarda en güçlü ressamlardan daha güçlü resimler çizer. Sonra o resme, seslerin sihrinden devşirilmiş, uhrevi ruh üfleyerek, canlılık ve hayatiyet katan, ender bir şairdir. Şiiri bu noktaya taşıyarak onu görünür kılan kaç şair vardır ki? O yüzden şiiri de şairliği de büyüktür.”

Yağmur Dili

Burhan Kale, şiirler eşliğinde yağmur duası kıvamında bir yazı kaleme almış. Yağmurun tariflere sığmayan bir bereketi var. Dokunduğu yeri rengine boyuyor yağmur.

“Son günlerde yağmuru bekliyorum sürekli... Ziyadesiyle akşama doğru... Mekânım daire balkonum... Pandemi dönemi nedeniyle işten erken çıkıyorum, eve gelmemden mütevellit yeni huylar ediniyorum. Haziranın ilk günleri bu yağmur beni benden alıyor desem yeri var... Balkona yerleştirdiğimiz emektar kanepeye oturup ufka bakıyorum, gözlerimi az sağa çevirip Erciyes'i süzüyorum... Bazı yerler güneşli bazı yerler bulutlu olsun yağmuru hissediyorum... Hastanın sabahı, mezarın ölüyü, Şeytanın bir günahı beklediği gibi ben de yağmuru bekliyorum. Öyle ya saçlarımı yağmur yıkamalı, yürüdüğümde beyaz çiçeklerle yanyana, asmalarda kedi bıyıkları ekşimsi kıvrımlarla, bir de yanımda küçücük bir kız olmalı, buzdan yüreğimi sarmalı sıcacık elleri, öyle ya saçlarımı yağmur yıkamalı…”

“Tarih boyunca vatan millet için canını veren ve kanını akıtan kahramanlar, şehitler ölüme meydan okuyorlar yağmurda… Onlar da kurşun ve gülle yağmuru altında yaşıyorlar her devirde... Kul Mustafalar karakollarda geziyor hala, gülle kurşun yağmur gibi yağıyor, yıkılası yerler harap oluyor ve şehitlere serdar oluyor Genç Osmanlar Yağmur çiseliyor, ben de bekliyorum köşede... Bir saçak altında... Hangimiz beklemiyoruz ki?”

Herder Hakkında

Beste Bekir, Romantizmin Öncüsü Johann Gottfrıed Herder isimli yazısı ile dergide yer alıyor. Bir biyografini ötesinde özgün yorumlarla da desteklenmiş bir yazı bu.

“Alman edebiyat tarihinde romantizmin öncüsü olarak kabul edilen Herder, eleştirmen ve ilahiyatçı olmasının yanı sıra ünlü bir filozoftur. Germen halklarının kültürel özelliklerini ve kişiliğini savunan milliyetçi ruhu, Alman romantizminde kilit bir figür olan Johann Wolfgang von Goethe'ye de ilham verir.”

“Johann Gottfried von Herder, Alman romantizmini ateşleyen figürdür. Onun felsefesi, romantizmin habercisi olan Fırtına ve Coşku hareketine de zemin hazırlamıştır. İnsanlar arasında farklılıklar olduğunu ve her milletin kendine özgü bir ruha (Volkgeist) sahip olduğunu düşünen Herder, buna ilaveten Orta Çağ'ı Avrupa halklarını oluşturan önemli bir unsur olarak kabul eder. Goethe üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olmasının yanı sıra, zamanının Kant ve Diderot gibi önemli düşünürleriyle de temas kurar. Hem bireyciliği hem de milleti yüceltmesi onu romantikler için iyi bir referans kaynağı hâline getirmiştir.”

A Kalemler’den Bir Hikâye

İbrahim Savar - Tan Mı? Kan Mı?

“Parmaklarım acıyor. Böyle bir günde bunu hissediyor olmaktan da şimdi bunu düşünmekten de utanıyorum. Hiç ağlamadım. Ama dövüne dövüne ağlamayı, feryadımı göğe yükseltmeyi öyle isterdim ki. Üç gündür nerdeyse hiç durmadan kilim dokudum. Kocam Deliyel ile anlaştığımız gibi, zamanından önce teslim edersek fazladan alacağımız para benim olacaktı. Soğurkpınar’ınki gibi yeni bir çarık alacaktım kendime. Ne için? Taşlara basarken kanayan ayaklarım kanamasın, yara olmasın, eskimesin diye.”

“Tan mı? Kan mı?

İki eşyadan, bir çift çoraptan, arasında seçim yapılacak iki farklı renk çiçekten söz eder gibi, iki evlattan söz etmek. Çoban Saklıoba’nın getirdiği haberin hangisine dair olduğunu düşünmek. Kaybedilen üç oğla karşın hayatta kalanın hangisi olduğu bulmaya çalışmak. Ne korkunç, ne büyük bir yıkım ya da ne sıradan bir iş.”

“Nehrin yanından geçerken çığlıklar duymuş çoban. Suda çırpınan Gün için peş peşe suya atlamış üç kardeş. Hâlbuki hiçbiri de yüzme bilmezdi. Tıpkı anne ve babaları gibi… Saklıoba yetiştiğinde ikizlerden birinin suyun üstündeki bir kütüğe sarılarak sürüklendiğini söyledi. Hangisi olduğunu uzaktan anlayamamış. Suyun önünü kesen delikanlılar durdurmayı başarmışlar kütüğü.”

A Kalemler’den Şiirler

Dar düştüm geceye,

Hasbihal için.

Hesap etmedim,

Onarır diye karanlığını zahir.

Ay elinden geleni yapmış geceye

Döşese de göğsüne binlerce cevahir.

Yine de korkuyorum...

Siddin senelik duvarlar

seki taşları...

Ayaklanmış tabur tabur

Adam silueti ağaçlar,

koşar adım üstüme üstüme...

Kaç yedi yetmiş yuttum besmele,

bile bile korkuyorum...

hoyrat rüzgarın uğultusunda

çocukluğumun cinli masalları

Yine... korkuyorum.

Yüksel Gazioğlu

Yabancı ayaklar dolaşır

Kaldırımlarda

Bilmeden gittiği yeri..

Bir sızıdır dolaşır

Gurbet sokaklarında

Kaldırımlar yürür üstüme

Damarlarıma yürür kaldırımlar

 İnceden ince

Yol yol hüzün olur içimde

Kaldırımlar, umutlarım ölünce..

Neva Selçuk

ruhumu incitiyor çağ

hayra yoramıyorum düşlerimi

kar yağıyor yarınlarıma!..

kazan kaldırıyorum zalime

yaşamaksa yaşamak

ölmekse ölmek!..

ne zaman

ağlayan bir çocuk görsem

ölür yaşama sevincim!

Hızır İrfan Önder

YORUM EKLE

banner26