Temmuz 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Kitaplar ve Şehirler

Düşünen Şehir dergisi 12. sayısında “şehir ve kitap” dosyası ile karşımızda. Kitaplarla şehirlerin dostluğuna şahit olduğumuz yazılar var dosyada. Kitaplara sığan şehirleri görüyoruz tüm güzelliği ile. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Şehir bir yaşam tarzıdır.” Louis Wirth bu ifadesiyle şehirliliğin zihinsel, davranışsal ve eylemsel boyutlarındaki özgüllüğüne dikkat çeker. Bugünün dünyasında kentsel yaşam giderek karmaşıklaşan ama bir o kadar da kurumsallaşmış bürokratik yapılarla ve farklı kültürel kesimlerle organize olmuş rasyonel bir düzeni yansıtmaktadır. Birlikte yaşamın kurallı düzeni içinde seküler, rasyonel ve bireyci bir kültür çevresi olarak şehir hayatın bütün geleneksel rutinlerinin modern piyasa sistemine göre dönüştüğü bir zemin oldu. Öte yandan modern yapılar ve kurumlarla yaşamın ve sosyal düzenin insicamı sağlanırken kütüphaneler de şehir kültürü ve estetiği için mimari dokuya eklenen birer unsura dönüştü. Teknolojik gelişmelerle yeni işlevler kazanan kütüphaneler kentlerin kurumsal bütünlüğüne eşlik eden simgesel bir anlama evrildiler. Hakikatin değersizleştiği, çoğullaştığı ve artık hakikat bağlamında hiçbir şeyin konuşulmadığı bir çağın gölgesinde sözde bireysel yaşamlar sürerken, bir yandan da rutin bir koşuşturmaca içinde yorulan insanın anlam çırpınışları da devam ediyor. Mekanikleşmiş şehir yaşamı gerçekte ev ile iş arasında sürünen ve tükenen bir insan tipolojisini yaygınlaştırıyor. Mesleki meşguliyet bir rızk arayışının çok ötesine geçmiş durumda; bütün zamanı, kazanması, edinmesi ve yetiştirmesi gerekenlerle doldurulmuş insanın geleceğe dair performansı da ipotek altında. Hâl böyleyken o performansını koruyarak artırma uğruna boş zamanlarını da piyasanın belirlediği bir endüstriye teslim etmiş görünüyor. Kitap okumak bugün artık yorgun, tükenmiş, yalnızlaşmış ve yabancılaşmış bireyin yitik enerjisini yeniden şarj etmek için zihinsel ve bedensel uyum ve performans düşüklüğünü kişisel gelişimci, şifacı, maneviyatçı takviyelerle ya da yogacı egzersizlerle karışık terapik metinleri tüketmek anlamına geliyor daha çok. Gündelik hayatın popüler kültüründe kitap okumanın bir fikri derinlik, tefekkür ya da zihinsel canlanmaya yönelik bir işlevi bulunmamaktadır. Kitap tüketimci kültür dünyasına uygun biçimde artık nesiller boyunca varlığını ve değerini koruyan bir eserden ziyade “sabun köpüğü” gibi kısa bir süre içinde görünüp kaybolan bir nesneye dönüşmüştür. Hızlanan zaman tasavvuru kitapla kurulan ilişkinin bütün süreçlerini teslim almış durumda. Kütüphaneler ise görsel bir tasarımı tamamlayacak aksesuardan başka bir işlevi kalmamış yorgun mekânlar görünümünde. Yazının başında kitapla şehir arasında ilişki kurmanın kolaylığı ve zorluğunu vurgulamıştım. Aslında iki farklı boyutun karşılaşması gibi görünen bu durumun bir metni ya da bir yaşam dünyasını inşa etme bakımından müşterek bir faaliyet olduğunu ima etmiştim. Her ikisi de anlamlı bir insani varoluş için amaçlı bir hayatın ve dünyanın inşasına yöneliktir. Her ikisinde de dünyayı detaylarda ve derinliklerde kavramaya yönelik stratejilerin birlikteliği söz konusudur. Bu tasavvur ve tahayyül bakımından kitap ve şehir kadim bir dünyanın istikrar içinde değişimini simgeler. Modernlik bu değişimin çok radikal kırılmalarla zaman ve mekânda paradigmatik dönüşümlerin yolunu açan bir evredir. Nitekim şehir ve kitabın kültürel ve varoluşsal bir anlamı inşa etmedeki kadim yolculuğu, seküler, bireyci, yabancılaştırıcı piyasa düzeni içinde metalaşmış ve araçsallaşmıştır. İnsanın biyo-teknolojilerle kendisi, hayatı ve çevresi hakkındaki algıları ve ilişkisi değişirken, akıllı teknolojilerle mekanikleşmiş, ayrışmış ve büyük bir otele dönmüş şehirlerdeki yaşam dünyası da çölleşmektedir. Kitabın ve şehrin insana sundukları kadim anlam ve desenlerin yerini bugün medyada kaotik bir çoğullaşma ve sosyal medya takipçiliği almaktadır. Bütün bu yeni zamanlarda insanın kitapla ve şehirle ilişkisi anlamlı ve ahlâki bir dünya tasavvurundan uzaklara düşse de, insani özün özgürlük, adalet, merhamet ve temel haklar konusunda iletişimin yeni yollarını ve zeminlerini tecrübe etme isteği sona ermeyecektir. Celalaeddin Çelik

“Kitab’ın kaybı ile şehrin kaybının, şehrin imarı ile Kitab’ın ihyasının atbaşı gittiği anlatısı Tevrat için de geçerlidir. Kur’an-ı Kerim, Kudüs ve Beyt-i Makdis’in iki kere yıkıldığının altını çizer (İsra 17/4-5). Yıkılışının nedenini ise Maide 78’de şöyle ifade eder: “İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı.” Kent’in ve Mabedin ilk yıkılışının nedeni Hz. Davud’un (as) mirasına sahip çıkmamaları ve onunla ilgili olmadık hikâyeler yazmalarıdır. İkinci yıkımın nedeni ise İsa as’ın lanetidir. İsa as’ın laneti ise İncil’de şöyle dile gelmiştir: “Vay Hâlinize! Bundan sonra İsa halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri ve Ferisiler Musa’nın kürsüsünde otururlar. “Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini ‘Rabbî’ diye çağırmalarından zevk duyarlar.”

“Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen yerleşim birimleri, yer aldıkları bağlamlarla muhtelif manalara gelmektedir. Buradan hareketle söz konusu birimlerin müteradif kelimeler olmadıkları söylenebilir. Karye kelimesi, cem olmak şeklindeki kök manasını muhafaza ederek insanların yerleşik hayat sürmek amacıyla bir araya gelip cemiyet hâlinde yaşadığı tüm yerler için kullanılmaktadır. Karyelerin yüz ölçümü, nüfus, bayındırlık ve kalkınmışlık bakımından bir standarda sahip olduğunu söylemek zordur. Ancak bugünkü kullanımının aksine karye Kur’ân’da hassaten büyük yerleşimler için kullanılmakta olup ülke ve/veya onun hükmî şahsiyeti olan devlet tabirine yakın bir mana ifade etmektedir. Hz. Peygamber dönemi Mekke ve Taif’i ile Hz. Musa dönemi Kudüs’ü site/şehir devleti mesabesindeki karyelerden iken, Hz. Yusuf dönemi Mısır’ı gelişmiş büyük karyelerdendir. Kur’ân’da nebilerin karyelere değil karye merkezlerine gönderildiğine vurgu yapılmaktadır. Bunun sebebi, merkezin yönetici ve ileri gelenlerin ikametgâhı olması sebebiyle periferi (taşra) üzerindeki yönlendiriciliği ile insan hareketliliğin merkezdeki kesafetinden mütevellit herhangi bir haberin karye sathına yayılmasındaki tesiridir. Kur’ân’da zikredilen karyeler bir arada yaşamayı mümkün kılan idari bir yapılanmaya da büyüklükleri nispetinde sahiptir. Birbirine yakın karyelerden merkezî konumda bulunanının, etraf karye halklarının ürünlerini pazarlamasına ev sahipliği yaptığı görülebilmektedir.” Yusuf Yerli

“İslam’ın evrenselleşme sürecine Arapçaya tercüme edilen kadîm bilimsel miras açısından bakmak da mümkündür. İslam öncesi dönemde sönmeye yüz tutmuş bilimler külliyatı, ilahî kitabın oluşturduğu ilmî havzada kendisine hayat muhiti bulabilmiştir. Bu, bir nevi kitabî geleneklerin, tek bir gelenek hâline gelme tecrübesi olarak değerlendirilebilir. İslam vahyinin ilk tebliğ edildiği sıralarda “ilim” sözü, vahyi ifade ediyordu. Hz. Peygamber’in (s) irtihalinden sonra onun hadisleri ve ondan nakledilen haberlere ilim denildi. Sonra Kurân ve Sünnetten istihraç edilen bilgiler manzumesine ilim denildi. Hicrî üçüncü yüzyıldan itibaren kadîm bilimler mirası da ilim kelimesinin kapsamına dâhil oldu. Böylece insanın nazarî ve amelî yetkinliğini temin eden bilgiler bütünü, bir medeniyetin idrak eden zihnini inşa edebilecek vüsata kavuştu. Bu bakımdan Mekke, Medine, Basra, Küfe, Bağdat, Şam, Semerkant, Buhara hicrî ilk üç yüzyılda doğu İslam dünyasının bilim merkezlerine dönüştü. Merkez şehirler, müstakil bilim halkalarına, dolayısıyla belirli bilimsel karakterlere sahip külliyatlara ev sahipliği yaptılar. Aynı durum, Endülüs için de geçerlidir. Genel olarak medeniyetler tarihinde şehirler, sadece siyasî hâkimiyetle merkezî bir şehir hâline gelmemiştir. Bir şehrin önem ve değeri, ev sahipliği yaptığı bilimler geleneğinin gücüne bağlıdır. Gerçi siyasî iktidarlar, bilimsel çalışmaları desteklediği takdirde şehirde bilimler neşvünema bulmuştur. Lakin özellikle İslam medeniyetinde bilim geleneklerinin siyasî iktidarlardan bağımsız bir yapısı vardır ve süreklilikleri de iktidarları aşkındır. Doğrudan işgal ve tahripler gibi nadir durumlar dışında bir şehirde önce siyasî düzen bozulmaz, önce bilimsel çalışmalar akamete uğrar, ardından siyasî düzen eski gücüyle sürdürülemez hâle gelir. Bu bağlamda şehirlerin karakteri, analık yaptıkları kitapların karakteriyle paralellik arz eder. Şehirde hangi tür kitapların kaleme alındığı sorusuna verilecek cevap, şehrin hangi kitaplar etrafında örgütlendiğini de gösterir. Bu bakımdan kitap, şehirde yazılır ama yazıldığı şehrin dokusunu da inşa eder. Diğer deyişle kitap, sadece yansıtan bir ayna değildir, aynı zamanda şehir hayatını ve insan zihnini dokuyan bir tezgâhtır. Şehri kuranlar ve varlığını idame ettirenlerin zihni de kitaplarda en açık ifadesini bulur. Medeniyetlerin klasik eserlerinin, önemi de bu çift yönlü durumu yansıtmalarıdır. Yani klasikler hem bir muhitte veya medenî ortamda yazılırlar hem de o muhit ve medenî ortamı yeniden üretirler. Bu bağlamda Mekke ve Medine bir başlangıçtır. Abbâsîlerin Bağdat’ı, İlhanlıların Meraga’sı, Timurluların Herat’ı ve Selçukluların Konya’sı ve Kayseri’si, Osmanlıların Bursa ve İstanbul’u Mekke’de başlayan yolcuğunun büyük duraklarından bazılarıdır. İlahî kitabın bir şehir olarak zuhur ettiği 34 son büyük merkez ise İstanbul’dur.” Ömer Türker

“Kitaplarla medeniyetlerin gelişim süreci arasındaki ilişki sadece bibliyografik eserler sayesinde tanık olabileceğimiz türden bir ilişki değildir. Yukarıda yazı ve ilimler arasındaki irtibat ortaya konmaya çalışılırken de gösterildiği gibi kitaplar düşünce tarihinin belli bir safhasından sonra kimi zaman kendileri merkezde olmak üzere dil, düşünce ve görünür gerçeklik düzlemini etkilerler. Bu, kitapların karşılıklı ilişkileriyle mümkün olabileceği gibi onların toplumda yarattığı tesirle de açıklanabilir. Birinci hususa işaret etmek bakımından H. A. R. Gibb’in “kitaplar savaşı”46 tabiri oldukça açıklayıcı gibi görünmektedir. Cahız ve Sehl b. Harun arasındaki tartışma buna çok güzel bir örnek teşkil eder. Şöyle ki Sehl b. Harun cimriliği öven bir kitap yazmıştı. Çünkü Araplar cimriliği tahkir ediyor cömertliği yüceltiyor ve Arap olmayanları cimri olmakla ayıplıyorlardı. Sehl bu kitabı cömertliği ve cömertleri yermek ve aşağılık bir konumda göstermek için yazdı. Cahız da öykü, masal üslubunda, mizahı ustaca kullanan güçlü ve incitici kitabını yazdı: Kitâbu’l-Buhalâ (Cimriler Kitabı). Şuûbîlik problemiyle ilgili olarak ortaya çıkan bu kitaplar savaşı, aynı zamanda siyasi ve ideolojik bir işlev de yüklenmekteydi. Süryanice, Pehlevice ve Yunancadan Arapçaya yapılan tercümeler de aynı çerçevede bahis konusu edilmiştir. Bütün bunlardan başka, toplumun doğal seyri içerisinde kimi kitaplar oldukça etkili oluyor, kendileri ve şerhleri vasıtasıyla binlerce yıl insanları etkileme özelliğini elinde tutuyordu. Bu hâlen de böyledir. Kimi kitaplar yazılıp yayımlanmasının ardından kaybolurken kimileri de çeşitli iniş ve çıkışlarla ötelerden bugüne kadar gelebilmektedir. Fakat bu, yalnızca kitapların kaderini ele vermez ayrıca toplumların kaderine dair bir bilgi edinmemizi de sağlar. Çünkü onu taşıyıcılık görevini üstlenenler bizatihi toplumların kendileridir.” İbrahim Halil Üçer

“Bugün kitap ve kitabın çokluğu üzerinden oluşturulan temel paradigma, geçmişi ilkel ve metafizik olarak tanımlarken, asıl kitabı ve anlamı reddetme üzerine kuruludur. Kilise üzerinden geleneği reddeden Modernite, Antik Yunan’ı da olduğu gibi değil, kendi paradigmasına uyarlayarak almış, kendine bir meşruiyet alanı ve tarih yaratarak, günü ve geleceği ona göre yeniden şekillendirmiştir. Diğer taraftan kitabın mekanikleşmeye ve sekülerleşmeye en önemli katkısı elbette matbaanın aktif olarak kullanılmasıdır. Batı dünyasında saat ve matbaa modern gelişmişlikle birlikte mekanikleşmenin de en temel iki göstergesidir. Nitekim zaman, mekân, zihin ve hayattaki mekanikleşme kitaba da sirayet ederek yeni dünya ve insan tasarımına hafıza bakımından önemli anlamda katkıda bulunmuştur. Matbaanın ve kitabın yayılması ve çoğalması bir hafızanın, geleneğin, kültürün değil, modern paradigmanın ve kültürün yayılması ve çoğalması ile birinci derecede ilgilidir. Mekanikleşen şehirler, dünya, hayat, insan ve kitabı da bu mekanizmin en önemli unsuru hâline getirerek, onu bir tahakküm aracı olarak da kullanmıştır. Artık bilginin ve anlamın birinci derecede Tanrı ile bir ilgisi yoktur. Bilgi modern insanın kendini, eşya ve hadiseleri ve dünyayı tanımlama ve anlamlandırma aracıdır.

Matbaanın icadı her ne kadar ortaya çıkışı itibarı ile Kilise’nin İncil ve kitap tasarrufunu kırmak etkenine sahip de olsa matbaayı başlangıçta en etkili şekilde kullanan kurum paradoksal biçimde Kilise olmuştur. Özellikle kendi kuramlarının yayılması bağlamında (misyonerlik) dinî metinlerin çoğaltılarak yayılmasını şiddetle desteklemiştir. Ancak bu süreç Kilise’nin de mekanikleşme sürecine girmesine ve bir süre sonra Protestanlığa giden yolun taşlarını döşemesine engel olamamıştır. Kilise’nin araçsal olarak kullandığı matbaa bir süre sonra kendini araçsallaştırmıştır. Nitekim söz konusu süreç esas olarak sonuçta, Kilise’nin değil hümanistlerin fikirlerinin yayılmasına sebep olmuştur.” Dursun Çiçek

“Kadim medeniyetimizden gelen kütüphane kurma geleneği, Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte kaldığı yerden devam etmiştir. Cumhurbaşkanlarımızın genel olarak kütüphanelere bakış açılarına bakacak olursak; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Çankaya Köşkünde 1928 yılında kütüphane kurmuş ve Nuri Ulusu’yu kütüphaneye görevlendirmiştir. Kütüphanesinde her konuda, askerlik, tarih, hukuk gibi kitaplar bulunurdu.

Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi, Cumhuriyet tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamınca kurulan en büyük kütüphane, kültür ve sanat mekânı olarak Türkiye’de kütüphane ve kütüphanecilik mesleğine yeni bir ivme kazandıracaktır. Kütüphane; mimarî yapısı, koleksiyonu, kültür ve sanat alanları, çağın getirdiği teknolojik imkânlarıyla ülkemizin dünyaya açılan hayat penceresi olmuştur.

Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi, 20 Şubat 2020 tarihinde Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın Şevket MİRZİYOYEV ve seçkin davetli topluluğu ile açıldı.

Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi sadece bir kütüphane değil, Yaşam Merkezi, Yaşayan Kütüphane olarak da hizmet vermektedir. Haftanın yedi günü yirmi dört saat, 7’den 70’e her yaş grubuna hizmet vermektedir. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesinde açılışı yapılan sergiler, Ankara’nın kültür ve sanat faaliyetlerine canlılık getirmiştir.

Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı, Bağlı Birimler Milli Saraylar Başkanlığı, Devlet Arşivleri Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük iki sergisi açılmıştır.” Ayhan Tuğlu

“Sahaflar çarşısı, ilkin Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nı akla getirir. Ancak sahafların bu çarşıdan çok önceleri farklı yerlerde faaliyet yürüttükleri bilinmektedir. İlk örnekler büyük medreselerin hemen yanı başında kurulan dükkânlar ve tezgâhlardır. Çoğunlukla medrese eğitiminde gerekli kitapları tedarik etmek amacıyla kurulan ilk sahaflara, Beyazıt ve Fatih camileri yanı başında rastlanır. Kapalıçarşı’nın yapımıyla birlikte sahaflar buradaki bir sokağa taşınarak daimi bir statü ve mekân kazanır. Sahaflık el üstünde tutulan, saray yönetimi tarafından dikkate alınan bir meslek grubu haline gelir. Belli bir hiyerarşi içinde yönetilen sahaflar çarşısında, bir başkan yani şeyh, onun emrinde çalışan onlarca hattat ve elbette ciltçi, kethüda, kâhya, tellal bulunur.

Kapalıçarşı’da Sahaflar Bedesteni Sokak civarında kurulduğu düşünülen ilk sahaflar uzun yıllar burada faaliyetlerini sürdürür. Evliya Çelebi, bu bölgede 50 dükkânda 300 çalışanın olduğunu ifade eder. Bu dükkânlarda nadir yazma eserler ile medrese talebelerinin ders kitapları satılır. Kapalıçarşı’dan sonra daha önce Hakkaklar Çarşısı olarak faaliyet yürüten bugünkü mekâna taşınan sahaflar, artık kendilerine ait bir çarşıya kavuşmuş olur. Hakkaklar Çarşısı’ndaki esnaf ile yer değiştiren sahaflar o günden itibaren burada faaliyetlerini devam ettirir. Ahşap dükkânlardan müteşekkil çarşı 1950 yılında geçirdiği yangından sonra betonarme bir şekilde yeninden inşa edilir. Mülkü belediyeye ait olan çarşı tamamıyla sahaflara ayrılır.

Sahaflar çarşısının gerek mekânsal gerekse toplumsal portresinde odak ve muhit olma yönü belirgindir. Kendi iç dünyası ve çevresindeki kültürel iklimle birlikte sahaflar çarşısı, gerçek anlamda bir kültür odağıdır. Etrafı İstanbul’un nadide kültür merkezleriyle çevrili olan sahaflar çarşısı, bu merkezlerle yoğun bir iletişim halinde kendi zengin dünyasını oluşturur. Başta medreseler ve üniversite olmak üzere, kütüphaneler, enstitüler, araştırma merkezleri, kültür merkezleri, Kapalıçarşı, Babıali, Cağaloğlu, Çemberlitaş, Çınaraltı, Küllük, Marmara Kıraathanesi, Çorlulu Ali Paşa, Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı, kitap sergileri, antikacılar, çay bahçeleri gibi mekânlar, sahaflar çarşısının sosyal sermayesinin görünür biçimde zenginleşmesini sağlar. Bu mekânların tam orta yerinde bulunan sahaflar çarşısı, bir çekim merkezi ve odak olmayı başarır. Sözü edilen mekânların entelektüel hayattaki konumu, sahaflar çarşısıyla mutlak surette irtibat halindedir. Beyazıt civarına uğrayan okuma kültürüyle ilgili hemen herkesin yolu sahaflar çarşısından geçer. Bu akışkanlık çarşının merkez oluşunu daimi bir şekilde belirler.

Sahaflar çarşısının nadide müdavimleri arasında pek çok toplumsal grup yer alır. Bir nükte anlamında söylenen “sahafların velisi, delisi ve kedisi eksik olmaz” sözünden hareketle çarşının farklı insan tipleri için uğrak bir yer olduğu söylenebilir. Sahaf dükkânının çalışanları başta olmak üzere, hattatlar, edibler, tarihçiler, yazarlar, entelektüeller, üniversite hocaları, müellifler, mütercimler, mücellitler, müzehhibler, okurlar, öğrenciler, koleksiyoncular, tellallar, hamallar gibi sahaflar çarşısının yüzyıllardır tanıdığı kişiler zengin bir muhiti meydana getirir. Her bir toplumsal tipin çarşının işleyişinde ve kültürel haritasında kıymetli bir konumu vardır. Toplumsal tipler arasındaki etkileşim ve iletişim hali ise, çarşının entelektüel anlamda besleyici bir muhit olmasına neden olur. Pek çok kişinin tanışıklığını çarşı besler. Çoğu yazar okuruyla, çoğu tarihçi aradığı mühim bir evrakla, çoğu üniversite talebesi hocasıyla, pek çok kitap kurdu günlerdir aradığı kitapla burada karşılaşır ve tanışır. Çarşı; karşılaştırır, tanıştırır ve farklı grupların etkileşimini sağlar.” Köksal Alver

“Müessese olmak elbette sadece bir ad ve binadan ibaret olamaz. (Öyle olsaydı Türkçede plansız programsız açılan –hâlâ açılan- okullar için “bir müdür bir mühür” deyimi teşekkül etmezdi). En azından felsefî bir bahis olarak isim-müsemmâ meselesi var. Adı ve binayı ete kemiğe büründüren, onu bir şahsiyet, bir varlık hâline getiren unsurların başında herhâlde kurucu (müdîr) fikir ile onun gelişme, derinleşme ve kendini yenileme kapasitesini zikretmek lazım gelir. Kurucu fikre yaslanan, ona göre şekillenen kurum zaman içinde kendine mahsus bir üslup ve tezahür biçimi de kazanacaktır. Sondan geriye doğru gidersek bir üslubun ve ifade biçiminin belirginleşmediği yerde bir kurumdan ve fikirden herhâlde tam olarak bahsedilemez. Bu üç unsurun arasını dolduran, âdeta harç ve tezyinat vazifesi gören başka ögeler de var; tarih, kurucu, geliştirici ve taşıyıcı kişiler, acı ve tatlı hatıralar, tecrübeler hazinesi, zamanın ve kaderin getirdikleri, sert yahut yumuşak renkler, teamüller, gelenekler, semboller... Devamlılık ve yenilenme yahut devam ederek değişmek; Tanpınar’ın severek kullandığı o büyülü ve zor imtidad... Bir de mekân meselesi var. Kurum nerede, neyin üzerinde, nelerin etrafında/içinde/karşısında/yanında, hangi istikamete doğru kuruluyor... Kurummekân ilişkisi… Yerleşim ve imar (yahut umran ve medeniyet) mekânı olarak köy ve şehirlerle kurumlar arasında da kuvvetli, belki birebir bir ilişki var. Hangisi önde acaba? Herhâlde tek ve mutlak cevabı yok. Ev (ler) i şimdilik bir müessese olarak düşünmesek bile yerleşim mekânlarının, İslâm tecrübesinde daha belirleyici olmak üzere bir mabet ve onun ayrılmaz bir parçası olarak bir mezarlık (tarih, hafıza) etrafında, onu merkeze alarak, ona göre konumlanarak kurulduğu ve geliştiği söylenebilir. Mabet aynı zamanda bir eğitim-öğretim merkezi ve âdâp-erkân edinme mahalli, dilin-düşüncenin, müziğin ve sanatın kurulup geliştiği yerdir. O kadar ki bazı yerleşim yerleri o kurucu müessesenin adını yahut çağrışımlarını taşır. Birçok meskûn yer de hemen bir kurumu, bir yapıyı, bir manzumeyi hatırlatır, onunla özdeşleşmiştir.

Buradan yayınevleri ve kitapevleri ile şehirler, kasabalar, meskûn yerler arasında da kuvvetli bir ilişki var mı sorusuna intikal edebiliriz. Tarihe doğru gidersek kütüphanelerle ve bir tür yazma kitap üretimi ve arzı merkezleri olan sahaflar ve kitap sanatları-mesleklerinin icra edildiği yerlerle mabetler, mabetlerin merkezde yer aldığı külliyeler (imaretler) arasında da çok yakın bir münasebet var. Rahatlıkla yan yana, iç içe oldukları söylenebilir. Matbaanın intikali sonrasına, modern matbuatın, gazete ve mecmuaların, kitapevlerinin teşekkülüne ve yer seçimlerine baktığımız zaman bu geleneksel karakterin büyük ölçüde değişmeye başladığını, dönüştüğünü göreceğiz. (Uzun yıllar yayınevi-kitapevi ayrımı olmamış gözüküyor, ikisinin ortak adı kitaphanedir. Bazen da matbaa aynı zamanda yayınevi ve kitapevidir.) Hatta değişme ve dönüşme merkezli olarak yeni kurumların ve yeni matbuat türlerinin biraz da kurucu fikirleri ve ana fonksiyonları itibarıyla “eski” merkezlerden ayrılıp uzaklaştığından, yeni-farklı-muhalif merkezler inşa etme iddiası taşıdıklarından bahis açabiliriz.” İsmail Kara

“Kayseri öteden beri medeniyetlerin kesişme noktasında bulunan bir şehir. İpek Yolu üzerinde bulunuşu ve eskiden beri ticari bir merkez oluşuyla ticaretle anılsa da yukarıda belirttiğimiz gibi şehir olmanın gereği olarak ilim, kültür ve sanat merkezi olarak da anılan bir şehirdi. Şayet arşiv ve kütüphane ayrı Selçuklu döneminde Makarr-ı Ulema olarak ünlenen Kayseri’de Osmanlı’nın son dönemine kadar gerek şahsi kütüphaneler, gerekse vakıf kütüphaneleri bulunuyordu. Bu kütüphanelerden bilinenler, Kadı Bedreddin Mahmud Kütüphanesi, Tavlusunlu Sadrazam Halil Paşa Kütüphanesi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Kütüphanesi, Sadrazam Erkiletli Mehmed Paşa Kütüphanesi, Moluluzade Mahmud Efendi Kütüphanesi, Matbah Emini Hacı Halil Efendi Kütüphanesi ve Reisülküttab Raşid Efendi Kütüphanesidir. Kayseri hem şehir olarak, hem de şehir ahalisi olarak, ticaretle daha çok tanınsa da ilme, düşünceye kıymet veren insanların da yoğun olarak yaşadığı bir şehir olagelmiştir. Nitekim günümüzde dahi evlerinde ciddi sayıda kitaptan oluşan kütüphaneleri bulunan okurlar bulunmaktadır. Üstelik bu durum herhangi bir görüş ve ideoloji ile sınırlı bir durum da değildir. Farklı görüşten kitapseverlerin evlerinde ülke çapında hatırı sayılır kütüphaneler bulunduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Yaşar Elden bir dönem Erciyes Üniversitesi bünyesinde yayın yapan Kampüs TV’de (2007 yılından itibaren) Kütüphaneli Evler adlı bir program hazırlayıp bu kütüphaneli evlerin bir kısmını tanıtmıştı. Birçok bölüm yayımlanan ve buna rağmen Kayseri’deki kütüphaneli evlerin tamamını tanıtamayan böyle bir program olduğu düşünülürse, Kayseri’deki kitapseverlerin yekünü hakkında yüzeysel bir değerlendirme yapılabilir.” Mustafa İbakorkmaz

“Ankara ve Liman. İroni gibi ama işin aslı şu ki artık bu şehrin de bir limanı var. Tamam bir denizimiz yok, bunu bilmeyen de kalmamıştır sanırım ama şu da bir gerçek, artık adam akıllı dört başı mamur bir limanımızdan söz edebiliriz. Oraya indirilen yüklerden de oradan etrafa dağıtılan yüklerden de herkes gibi ben de epeydir haberdarım. Bu nedenle olsa gerek akşamları limana uğramak her durumda tazelik arayanlar için sanırım kaçınılmaz bir fırsat. Yeni bir kitabevi açıldı, adı Liman. Bayağı da oluyor açılalı. Ben bu ismi çok beğendim. Denizi olmayan bir şehirde Liman fikri müthiş. Bakarsınız bu hayalle deniz bile gelir. Bir yılı aşkın bir süredir faaliyet gösteren bir kitabevinden bahsettiğimi anlamayan yoktur diye düşünüyorum. Liman sıkı bir tahayyülün, kapsamlı bir planlamanın ve en çok da detaylandırılmış bir beklentinin ürünü. Ankara’da entelektüel muhitlerle tanışmak, onlara dâhil olmak veya kendi başına bu ortamlarda soluklanmak isteyenler için Liman şimdilik bu imkânı sağlayabilecek en etkileyici mekânlar arasında belki de en önde gelen bir yer. Ben orayı bir mekândan çok kalıcı ve geliştirici özellikleriyle temayüz etmeye çoktan başlamış bir mecra olarak görmekten yanayım. Zaten de öyle.

Burası geniş bir yer. İçeride tabiri caizse envaiçeşit kitaba erişmeniz, onlara dokunmanız mümkün. Burası bir kütüphane olarak tasarlanmamış ama size o imkânı da sağlayacak şekilde dizayn edilmiş. İstediğiniz kitabı isterseniz hemen yanı başınızda biten bir zarif kanepeye kurularak ya da yukarıdaki odalardan birine çekilerek okuyabilir, sayfalar arasında dolaşabilir ya da ne bileyim onlarla oturup arkanıza koca rafları alarak bir “selfi” bile çekinebilirsiniz.

İnsanın kitapla kurduğu ilişkinin çeşitliliği dikkate alındığında müteşebbis iradenin bütün bunları hesaba katmış olabileceğini düşünmemek mümkün değil. Böyle bir mekânı oluşturmak için kitapla kurulabilecek bir ünsiyetin yetmediği ortada. Belli ki burayı kurumsallaştıran irade derinlerde kitaptan başlayan, sonra oradan okumaya, akletmeye, fikretmeye ve bütün bunların birlikte şekilleneceği bir muhitin oluşması için kafa yormuş.

Kapıdan içeri girdiğinizde bunu hissetmemeniz mümkün değil. Hoş kimileri için burası belki kendi sınırlı ilgileri için havalı bir galeri, etkileyici bir panayır ya da gelenin geçenin göz attığı bir fuar olarak düşünülebilir ama eminim pek çokları buraya giriş yaptığında kendini içine atabileceği bir deryanın, bir denizin kıyısında olduğunun farkındadır. Benim için de öyledir ve bana kalırsa arandığında sözüm ona görünmeyen deniz tam da limanın içindedir, biraz dikkat edince, oradaki delişmen dalgaları görmekte, onları hissetmekte zorlanmayacaktır. Ben kendi adıma Liman’a her adım attığımda ayaklarını yarı çıplak yavaşça suya daldıranların o naif çekingenliklerini yaşar ve hissederim. Orada binlerce kitap bazen beklenenden daha derin ve etkileyici bir şekilde, tınılarından henüz daha haberdar olmadığımız pek çok sesin, pek çok anaforun, hatta gelgitin habercisi gibidir.” Necdet Subaşı

“Kitabevinde farklı yayınevlerinin kitapları olmakla birlikte ağırlıklı olarak Dergâh Yayınları’nı bulunduruyor ve Ankara’daki kitapevlerine dağıtımını yapıyorduk. İsmet Özel’in Dergâh Yayınları’ndan çıkan Üç Mesele (1978) kitabından sonra Zor Zamanda Konuşmak (1984) isimli yeni bir kitabı çıkmıştı. Bu kitap için imza günü tertip etme kararı alındı. Davetiye kartı ile ilgili yerlere, telefonla eşe dosta haber verildi. İmzaya rahmetli Aydın Menderes de gelmişti ve ilk defa tanışmışlardı. İsmet Bey tanışmaktan çok memnun kaldı. İstanbul’dan İsmail Kara da gelmişti. İmza günü büyük ilgi gördü. Bizim dostlarımız ve arkadaşlarımızla birlikte, özellikle gençlerle yeni tanışmalara vesile oldu. Üniversite öğrencilerinden biri olan Ahmet Çiğdem, (Gazi Üniversitesi’nden emekli hocadır) kitabevini pek benimsemişti. Öyle ki her fırsatta elektrikli semaverimizde çay demleyip hizmet ediyordu. Bu hizmeti gören onu kitabevinin çırağı zannediyordu. Gelen gençlerden biri olan Mustafa Şahin’i hatırlıyorum. Bu isimle yıllar sonra oluşan dostluğumuz sonrasında bir sohbetimizde “kitabevine çırak olmaya niyetlendiği sırada Mehmet Mirza işe alınınca vazgeçtiğini” söyledi. Yine gençlerden Nihat Genç de bu zamanlarda tanıdıklarımdan oldu. Tanıdığımda ülkücü ve Hamle dergisi ile irtibatlıydı. Bu kadar farklı okumalara sahip birini tanımamıştım. O günlerde nasıl temin ettiğimi hatırlamadığım Anadolu’da buğday çeşitlerini konu eden bir Ziraat Fakültesi kitabını en alt raflardan almıştı. Yıllar sonra yer aldığı bir mizah dergisinde galiba “Anadolu’da buğday çeşidi” konusunda bir yazı yazmış, bulunduğu yerden ülkücülerle tartışmaya girmişti.

Bir başka imza günümüz de Aydın Menderes’in Tarihte Bir Yolculuk (1985) isimli kitabı için oldu. Aydın Bey’i rahmetli Tuncer Enginertan Ezel ağabeye tanıştırmıştı. Ezel ağabey Aydın Bey’e değer veriyordu. Ankara’da kitabevi açılması ve yeri konusunda da fikirlerini almıştı. Benim onu tanımam Ankara’ya gelişimle oldu. İsmail Kara’nın da notlarında ifade ettiği gibi Aydın Bey siyasî yönü bir tarafa birikimli, entelektüel yönü güçlü, kitaba meraklı bir şahsiyetti. Bir gün beni Necatibey Caddesi’ndeki Ankara Aydınlar Ocağı’nda vereceği konferansa davet etti. Tarih üzerine ve ufuk açan değerlendirmeleri olan bu konuşmayı kitaplaştırmayı teklif ettim, uygun bulunca Ezel ağabeyle irtibata geçtim. Böylece Aydın Bey’in ilk kitabı basılmış oldu. Aslında kitap 82 sayfa cep boy bir kitap idi, ancak çok ses getirdi. Aydın Bey’le Ezel ağabeyin yaşadığı ve benim de dâhil olduğum birliktelik/ dostluk, kıymetli zamanları barındırdı. Ucu bir siyasi partinin (Büyük Değişim Partisi-1993) kuruluşuna kadar uzandı. Aydın Bey’in 1995 genel seçimleri öncesi Refah Partisi’ne geçmesi ile son buldu. Ezel ağabey, hayatının bir bölümünü meşgul eden, kitabın isminde de özeti olan bu safhasını mufassal bir şekilde “Siyaset Zalimdir” (2016) isimli kitabında yazdı.”

“Bizlerin ve yakınlarımızın hastalıklarında müracaat kapımız, şair-hekim ağabey, Hüsrev Hatemi Ankara’ya ayak bastığında fırsatı varsa kitabevine uğrardı. Bir zaman uğradığında öğle yemeği için yakınımızdaki lokantaya gitmiştik. Kapıdan girer girmez çalışanlar, lokantadakiler dikkat kesilip bizi iltifatlarla karşıladılar. Hatemi abi bana dönüp malum konuşma tarzıyla ağır ağır “Biraderin şöhretinden istifade ediyoruz.” dedi, tebessümle karşılık verdim. O tarihler ikiz biraderinin medyada sık görüldüğü günlerdi.” Fatih Gökdağ

“Büyüklerimiz hemen her durum için ayrı cümleler kurmak yerine tevarüs ettikleri o ezber sözlerle meramlarını ifade ederlerdi. Bin bir inceliğin dokuduğu o meclislerin son demlerine de olsa erişmiş olduğumuzdan manidar sözlerin kadrine aşina sayılırız ama o zamanlar insanların kahir ekserisi zaten az konuşurdu. Zira asıl olan söylemek değil, dinlemek, anlamak, almaktı. Cemiyet hayatında sessiz bir mutabakatla bir iş bölümü vardı. Söz hakkı bazılarınındı ve onlar sürüklerdi meclisi. “Kalem feryat eder ağlar mürekkep/ beni cahil eline verme Ya Rab” beytini babamdan öğrendim O da büyüklerinden öğrenmiş olmalı. Kalem, yazı, kitap, bilgi bahislerinde bunu her zaman tekrarlardı. Ama en çok okumuş cahile denk geldiğinde onu bu beyitle karşılardı. Bazen yüzüne söylediğini de gördüm. Birimizin kalemi kazara yere düşse o kalemi hürmetle yerden kaldırır ve mutlaka bu beyti okurdu. Bir sure, bir ayet hürmeti gösterirdi kaleme. Babamdan duyduğum bu beyit, kitaplarda hiç karşıma çıkmadı, ama her daim kulağımda yankılandı. Bu beytin, bu tutumun içinde edebe, harfe, kaleme, kelâma, beyana, bilgiye dair her şey vardı. Yazının, kitabın, kalemin, kelimenin, harfin, mananın büyük hürmet gördüğü bir evdi evimiz.

Yazımız güzeldi. Güzel yazı size Hasan Efendi dedenizden size miras kaldı derdi büyüklerimiz. Bir şeyi tevarüs etmek çok büyük bir motivasyondu. Kayseri’de İdadi okumuş Hasan Efendi dedemiz. Ötesini getirmek için yanmış tutuşmuş ama ağabeyleri küçük kardeşlerinin hasretine dayanamayacaklarını söyleyerek, evden kaçıp yollara düştüğünde onu Sivas’ta yakalayıp geri getirmişler. Ta ki, orduda subay kalmayıp memleketin okumuş çocuklarını subay olarak askere çağırıncaya kadar. Yazısı sahiden güzel olmalı ki, eskiler ondan hep bahsetti.

Bin dokuz yüz on beşte cepheden dönmeyen Hasan Remzi dedemden kalan o tek hatıra köy camimizdeki kitabeyi de beton keşfedilince sıvamış ustalar. Babam babasını göremediği için onun izini sürsün diye merhum Sevgili Ömer ağabeyimi on üç yaşında bin dokuz yüz yetmiş birde Malatya’dan Kayseri İmam Hatibe, Mehmet ağabeyimi de yetmiş altıda Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne gönderdi. Babamın dimağında Kayseri ilim demekti.” Mustafa Şahin

Şehrin İnsanı

Şehir ve insan. Birbirini tamamlayan bütünün parçaları. Betül Ok, Şehrin İnsanı yazısında bu birlikteliği anlatıyor. İnsanın şehrini ve şehrin insanını görüyoruz yazıda.

“Şehir, insanla beraber anılınca bir bütünlüğe tekabül ettiği gibi eksikliğe de ediyor. Şehir, kendisinde gizli olanı yalnızca emek verene gösteriyor. Şehrin insanı, bu emeğin uzağında yaşamaya alışmış, şairin dediği gibi kaypak ilgilerin insanı mıdır? İnsanlığın varoluşundan bu yana mekân daima önem taşımıştır. Mekânın insanı kuşatması ve sınırlandırması, kısıtlı olan alanda verimli olunması gerektiğini düşündürmüştür. Sanayileşmeyle birlikte başlayan, insanın hayat içerisindeki rolü daha bir önem kazanmaya başlamıştır. Artık mekâna hükmeden, onu değiştiren dönüştüren, tasarrufa giden modern bir birey vardır. Modern birey, adeta ayağına dolanan ipi çözmüş, elleriyle bir dünya kurmaktadır. Fakat kendisini böyle hissederken mayınlara bastığının da farkında değildir.

Yaşam alanı genişleyen, daha çok insan tanıyan, hayatında rakamların, paranın, mevkinin önemi artan bir insan ortaya çıktı. Güven, en az sözü edilen kavramlardan birisi oldu. Şehre taşınan modern birey, kalabalıklarda yalnızlaştı. Metropol insanı ortaya çıktı. Paranın Felsefesi kitabıyla tanıdığımız George Simmel, toplum içindeki modern bireyi tanımlamaktadır. “Toplum, bireylerin etkileşimlerinin bütünüdür ve toplum, bireylerin tek tek toplamından başka bir şeydir.” der. Şehir de böyledir, içindeki insanlar, insan ilişkileriyle anlamlı ve bütündür. İlişkilerin toplamıdır. Şehrin insanı toplumsal tipe örnektir. “Tip, ayırıcı özellikleri olan bir zümrenin, bir grubun, bir sınıfın temsilcisi konumundadır.” (Çetin, 2012: 147). Şehri süsleyen tipolojiler vardır. Örneğin; yabancı, cimri, iş adamı, yoksul, seyyah gibi. Şehir hepsini hem bir arada tutar hem de belirli oranda birbirinden ayırır. Şehrin insanı tam olarak burada karşımıza çıkar. O, benliğiyle ve kendisine verilmiş birey olma şerefiyle caddelerde dolaşarak camekânlara bakar, izler. İşe gider, işten çıkar, evine gelir. Rutinin ve monotonluğun insanıdır. Zamanı değerlidir, hep bir yerlere yetişmesi gerekir. Geç kalır. Dakiklik, hesaplanabilirlik, kesinlik metropole özgü varoluş tarzının karmaşıklık ve kapsayıcılığı tarafından hayata dayatılır (Simmel, 2009: 320). Kendisini temsil ettiğini düşündüğü yahut hiç düşünmediği bir siyasi partiyi seçebilir. O, birey olarak önemlidir ve toplumsal ilişkiler o kadar da kafaya takılacak şeyler değildir. Bu sebeple, modern yaşam daima onun bireyselliği üzerine kuruludur. Daha iyi arabalara binmek, daha lüks evlerde yaşamak, daha iyi giyinmek, güzel yemekler yemek onun için daha önemlidir. Paraya sahip olmak belirleyicidir. Ne kadar harcarsa o kadar vardır. Önemli birisidir. Kendisine yapılan haksızlıklara karşı yüksek sesle konuşur. Şehirde bulunan mercilere müracaat eder. Kendisine karşı olan her şey için cesaret ederken, bir başkasının işine burnunu sokmaz.”

Hepimiz Öleceğiz

Aslında bilinen bir gerçek ama adını her duyduğumuzda içimizi ürperten bir yanı var ölümün. Hepimiz öleceğiz sözü ne kadar soğuk ve uzak dursa da bir hakikatin dile getirilmesinden başka bir şey değil. Özellikle yaşadığımız salgın günleri, ölümün nefesini üzerimizde daha fazla hissetmemize sebep oldu. İhsan Fazlıoğlu; “İnsanın Geleceği: Telaşa Gerek Yok; Hepimiz Öleceğiz” diyor Düşünen Şehir’de.

“İçinde yaşanılan halihazırdaki durumun, ‘mevcut insan’ın maddi, zihni ve manevi acziyetinden neşet ettiğini iddia ederek bu acziyeti aşmak ve âciz ‘insanı geride bırakmak’ talebi, bizatihi insanı imha etmek demektir. Acziyetin kozmik anlamdaki doğal sınırlar içinde giderilmesi (tıp ve teknoloji) ile kozmik doğanın tahrif ve tahrip edilerek bizatihi âcizin yani insanın tasfiyesi iki ayrı durumdur. İnsanın acziyeti bir tespittir; hem maddi hem de manevi anlamda ‘insan-olmak’lık içinde bu tespitin gereğini yapmak da meşrudur. Ancak bu acziyeti hem bir sorun olarak vaz etmek hem de insan üzerinde yapılacak işlemler için bir meşruiyet zemini olarak kullanmak insanı yeniden tanımlamak değil, bizâtihi insanı yeniden yaratmaktır ki, bu ‘yeni’ artık insan olmayacaktır. Çünkü acziyetin ve ölümün çekip alındığı ‘tekillik’ diye adlandırdıkları durumda ‘insan’ en geniş anlamıyla kültür üreten bir varlık olmaktan çıkacaktır. Kısaca insan, tüm ama tüm kültürel etkinlikleri mümkün kılan acziyeti ile, hatta ölümü ile güzeldir. Bu çerçevede büyük ölçekte gerçeklik’in küçük ölçekte bu gerçeklik’in bir parçası olan insanın anlamı ve amacı hakkında açık-seçik bir uzlaşıya varılmaksızın insan üzerine yapılacak her türlü işlem, insana daha büyük bir bio-psikolojik sorun olarak dönecektir. Aşağıda, bu temel tespitlerden hareket ederek sürecin, içinde yaşadığımız ‘salgın alarmı’nın neden olduğu bio-psikolojik travma da dikkate alınarak, tarihî ve felsefi bir değerlendirilmesi yapılmıştır.”

“Öncelikle halihazırda yaşanılan sürecin ‘olağan’ olmadığı söylenebilir. Ancak, yine aynı şekilde, olup bitenler bir ‘komplo’ da değildir. İnsan zihni bütününü idrak edemediği, akış sürecini göremediği vakıaya, nedenlemek ve gerekçelendirmek için geriye doğru inşa edilmiş örgütlü geçmiş/ler üretir. Bu tür bir üretim olup biten hakkında doğru bir bilgi vermese de en azından bir tatmin sağlar. Öte yandan olup bitenlerin ana-akımı dışında kalan, başka bir deyişle fâil/aktör olamayanlar, dışarıdan baktıkları için, yapılan her şeyi parçalı gördüklerinden, kendilerine karşı bir tür kötülük olarak algılamak ve yine olup biteninin yükünü mağduriyet psikolojisi içine taşıyarak hafifletmek isterler. Kısaca, “Evren’de tesadüfe tesadüf edilmez.” Olup bitenlerin tüm değişkenleri insanoğlu tarafından bilinmez ise de görünmez (invisible) bir kurallığı vardır. Zaten bilmek de bu görünmezi görünür (visible), dolayısıyla idrak edilir kılmak değil midir? Ancak tam bu noktada yanıt aradığımız soru şudur: Yaşanılan süreç, on bin yıllık insanlık tarihi bağlamına yerleştirildiğinde ne ilk, ne tek, ne en korkunç ne de en ağır vakadır. Bunu kanıtlamak için onlarca tarihî vakayı örnek vermek gerekmiyor. Ancak tüm bunlara karşın yaşanılan şaşkınlık, kaygı, telaş, korku, panik, bio-psikolojik travma vb. ‘duygular’ nasıl açıklanabilir? Bunun kanımızca en önemli nedeni, köklerini aydınlanma ve hümanizmde bulan, ancak özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra abartılı bir şekilde pompalanan aklıyla, bilimiyle, teknolojisiyle insanoğlunun kuracağı, hatta kurmaya başladığı sağlıklı, savaşsız, bunalımsız, sevgi ve barış dolu muhayyel bir dünyanın sanallığının acı bir şekilde idrak edilmesidir. Elbette öncelikle bahsedilen dünya Avrupa ile ABD’dir. Diğerleri güce öykünenlerin aldıkları psikolojik tatmin hissidir; o kadar.”

“Olup bitenler bir yandan da yeni bir dil yaratacaktır. Yine süreç içinde söz konusu dil ile bir hikâye oluşturulacak ve insanlara, bu dilin kavram ve yargılarını kullanarak, hikâyenin bir parçası olması dayatılacaktır. O kadar ki, eleştiriler bile, aynı hikâye içinde cereyan edeceğinden, bir süre sonra, dizgenin daha sağın ve daha güçlü hale gelmesinden başka bir şeye yaramayacaktır. Bu nedenle belki de yapılacak en önemli işlerden biri, dizgenin ilkelerini, aksiyomatiğini ele alıp eleştiri süzgecinden geçirmektir. Bu ihmal edilerek dizgenin algoritması ile uğraşmak, dizgenin teorilerini zenginleştirmekten daha fazla bir işe yaramaz. Daha ayrıntılı bir deyişle yeni bir söz için mevcut dizgenin uygulamalarını değil, doğrudan dizgenin üzerine kurulu olduğu terimlerini, aksiyomlarını ve postulalarını elden geçirmeli ve eleştirmeliyiz. Tersi durumda mevcut dizgeye kendini gözden geçirme imkânı verir ve yeni teoremler hediye ederiz. Başka bir ifadeyle yeni bir hikâye yazmaya başlamalıyız; çünkü mevcut hikâyenin içsel yapısını eleştirmek, o hikâyenin zenginleşmesini ve daha rafine hale gelmesini sağlar. Zira hangi iddia insanlara kendilerini öngörebilecekleri bir hikâye sunabilirse o iddia tercih edilir.”

“Ünlü İslam düşünürü Maverdi (ö. 1057), el-Buğyet el-ulya fî edeb el-dîn ve el-dunya adlı eserini beş bölüm üzere kurgulamıştır. Birinci bölüm akıl, ikincisi bilgi, üçüncüsü din, dördüncüsü dünya ve beşincisi ise bireyin kendilik‘idir. Bu kurgunun her bileşeni iç-içedir ve birbirini belirler. Bu nedenle şöyle de ifadelendirilebilir: Akıl ve bilgi ile donanmış kendilik bilincine sahip bireyin dinle kuşatılmış dünyası… Tüm beşeri etkinlikler, siyaset, iktisat, vb. kendi başlarına kâim ve diğer etkinlikleri belirleyen değil, bu yapı içine gömülüdürler. Bu şekilde görüldüğünde bağımsız birer değer değil gömülü (embedded) politik ve gömülü ekonomik yapılar olarak ortaya çıkarlar. Doğal olarak da salt birer iktidar dinine dönüşmeden, düzenleyici birer enstrüman olarak iş görebilirler. Bunun sonucu ise adalettir. Adalet, toplumun ekonomik, politik, dinî, ilmî, vb. her alanda ürettiği artı-değerin belirli ailelerin ve öbeklerin elinde toplanmasını engellemek ve üretilen artı değerlerin elden geldiğince kamusallaştırarak refahın yaygınlaşmasını temin etmektir. Kapitalist-emperyalist neo-liberal bir dizgede insan (human) olarak yaşamak mümkün değildi; bu dizgenin bizatihi kurmayı vaat ettiği trans-hümanist dizgede de mümkün olmayacaktır. Sorun ne şu ne de budur; sorun bizâtihi ‘insan’ın yitimidir. Trans-hümanizm, post-hümanizm ve dahi meta-hümanizm bize ‘yiten’i bulmayı ve geri götürmeyi vaat ediyor. Doğrudur; bir ‘şey’ bulacaklar ve bir ‘şey’i geri getirecekler; ancak buldukları ve geri getirdikleri şey’in ‘insan’ olduğunu kendisine göre tanımlayabileceğimiz ‘insanlık’ da bizi terk etmiş olacak.”

Can Suyu Ayasofya

Karabatak dergisi 51. sayısında “Edebiyat ve Su” dosyası ile okuyucularının karşısında. Ali Ural, Can Suyu Ayasofya başlıklı giriş yazısı ile gönle şifa bir Ayasofya güzellemesi sunuyor bizlere.

“Kendi gök kubbemiz”in altındaysak ciğerlerimizi hür rüzgârlar doldurur. Nereye yelken açacağımıza ve nereye demir atacağımıza kendimiz karar veririz. “Kendi gök kubbemiz”in altındaysak topraklarımıza bir yabancı gibi bakamaz, sularımıza varsın istediği yere aksın diyemeyiz. Şafakların her yerde aynı şafak, horozların her yerde aynı horoz olmadığını biliyorsak “Kendi gök kubbemiz” altındayız demektir. O vakit Yahya Kemal gibi fecir vakti ışıkları yanan Üsküdar evlerine bakıp biz de aynı mısraı tekrarlayabiliriz: “Gönlüm, dilim, kanım ve mizâcımla sizden’im.”

Fidanlara yeni dikildiklerinde verilen bir ilk su vardır: Can suyu. Atın boynuna ilk dokunuştur, sütü mayalayan ilk kaşık, ilk bakıştır kanatlanan âşıktan maşuka. Can suyu iradedir; yaşama ve yaşatma iradesi. Bir vakit can suyu verildi diye, bir daha verilmeyecek diye bir şey yoktur. Yeter ki yaşama ve yaşatma iradesi bir kere daha tecelli etsin. Saksısı dar gelir bazen çiçeklere. Yeri ve toprağı değiştirilir. Can suyunun vakti gelmiş, bir kere daha haydi denmiştir köklere.

Ayasofya’nın yeniden açılışını Türk milleti için bir can suyu olarak görüyoruz. Bu kutlu vaktin 15 Temmuz Destanı’nın yazıldığı günlere denk gelmesini ise Türk milletinin bağımsızlığının ve dünyaya nizam verme iradesinin bir işareti olarak. Yaşadığımız çağın en büyük paradoksu köklerinden uzak yaşamayı, yaşamak sanmaktır. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir bedenin nefes alıp vermesinde ne var! Fişini çekecekleri an uzak değildir.

Edebiyat ve Su 

Derginin dosya konusunda yer alan yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Su, hem eski, hem de yeni Türk şiirinde karşımıza çok çıkan/çok işlenen konulardan biridir. Su, Farsça âb ve Arapça mâ karşılıkları ya da eş anlamlarıyla da şiirimize konu olmuştur. Bunların dışında, âb-ı hayât (hayat suyu) olarak da hem şiir, hem de diğer edebiyat metinlerine taşınmıştır. Şark efsanelerine göre, içen kişilere sonsuz ömür veren bu ‘hayat suyu’, karanlıklar diyarında bir çeşmeden atmaktadır. Hızır ve İlyas Peygamber bu sudan içmişlerdir. Bu nedenle de, klasik şiirimizde bu efsaneye sıkça referans yapıldığını görmekteyiz.

Klasik şiirimizde, “su” temasının işlendiği metinlerin XIV. yüzyıla kadar inmektedir. Meselâ, bu yüzyılın önemli isimlerinden Âşık Paşa’nın (1272-1333), “Şöyle kim bir key delü nakdin suya saçmış gibi” ve “Ölmedi diri durur âb-ı hayât içmiş gibi” şeklindeki iki ayrı mısrasında “su”, iki ayrı benzetme unsuru olarak kullanılmıştır. Âşık Paşa dışında, yine bu yüzyılda yaşayan Ahmedî ve Nesîmî’nin şiirlerinde de “su” bir sembol ve anlatım hâlinde yer almıştır. Bu yüzyıl için Ahmedî’nin, “Didi ahıt gözleründen dem-be-dem Nil ü Furat” ve “Göre ağzunı ana teşne durur âb-ı hayât” mısraları ile Nesimî’nin, “Ayağun tozına ey serv-i hırâmân susadı” şeklindeki mısraı, hem işleniş, hem de mecaz-sembol noktasında verebileceğimiz öne çıkan örneklerdir. Su, XV. yüzyıl şairlerince de işlenmiş; bir sembol/bir benzetme unsuru olarak yer almıştır. Bu yüzyılda, hem Ahmet Paşa, Necati Bey gibi dönemin önemli şairlerinin, hem Çağatay edebiyatından Hüseyin Baykara, Cem Sultan gibi o dönemin tanınmış isimlerinin, hem de Âhi, Zeyneb Hâtun gibi nispeten az bilinen diğer şairlerin şiirlerinde “su”, bir sembol, konu ve motif olarak işlenmiştir. Dahası, bu şairlerden Ahmet Paşa’nın ‘fetih sonrası’ İstanbul’un su problemiyle yakından ilgilenen Fatih Sultan Mehmed ve Kırıkçeşme suyunu anlattığı bir kasidesi bulunmaktadır.” Ertuğrul Aydın

nsanlık tarihi içinde Osmanlı devlet ve medeniyetinin kendine özgü özel bir yeri vardır. Bulunduğu konum itibariyle de zamanında tüm dünyayı etkilemiş ve yer aldığı coğrafyalarda kalıcı izler bırakmıştır. Diliyle, sanat ve edebiyatıyla, mimarisiyle, devlet yönetimiyle, ordu sistemiyle, hayat anlayışı ve yaşayış biçimiyle “nev’i şahsına münhasır” bir şekilde yüzyıllardır adından söz ettirmektedir. Bu çerçevede şüphesiz Osmanlı toplumuna mahsus kendine özgü bir “su kültürü”nden de bahsedilebilir. Temizliği imandan bilmiş Müslüman bir toplumun hayatında yüzyıllar içerisinde oluşmuş zengin, özel terminolojisi olan bir kültürdür bu. Su sanatı dediğimiz “ebrû”ya (âb-rû) dalga dalga işlenmiş; sayısız “çeşme”- ler, “kırkçeşme”ler, “şadırvan”lar yapılmış; “maslak”- tan “su terazisi” ile “taksim” edilmiş; Bizanstan kalma “sarnıç”larda biriktirilmiş; yüksek yüksek görkemli “su bendleri” yapılıp “köprü” ve “kemer”lerle yerleşim bölgelerine ulaştırılmış; “sebil” ve “hamam”larda “cârî” olup “saka”lar ve “suyolcu”larla taşınarak halkı “suvar”mış; “nehir” ve “ırmak” boylarında “âsiyâb” (değirmen) kurulmuş; zaman zaman su sıkıntısı çekildiğinde “kuyu” kazılmış vs. Aynı su şiirlere geçmiş, şairlerimizin başlıca mazmunlarından biri olmuştur. Atasözlerimize yerleşmiş “su uyur düşman uyumaz”, “akarsu pis tutmaz” diyerek dilimizde kalıplaşmıştır. “Çeliğe su vermek”, “su gibi aziz olmak” gibi deyimlerde kök salmış ve “sular seller gibi” kullanılmıştır. Daha doğrusu dünyanın kuruluşu ve insanoğlunun yaratılışıyla yaşıt olan bu vazgeçilemez madde hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmakla beraber şiir, mimarî, musikî ve güzel sanatlarla akrabalığı bakımından da zevk ve estetik anlayışımızın tamamlayıcı bir parçası haline gelmiştir. İşte biz bu yazımızda suyun kültür ve edebiyatımızdaki serüveni üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Bütün bu isimler, deyimler, atasözleri ve şiirler şüphesiz bir günde oluşmamış; âdeta yüzyılların imbiğinden damıtılarak süzüle süzüle canlı bir şekilde bugünlere kadar geldiğini söyleyebiliriz. Kültür dediğimiz hadise de işte budur. “Sel gider kum kalır” misali, toplum hayatının gelecek kuşaklara tevarüs eden en kalıcı unsurlarından biridir kültür. Bu kültürün şehir hayatında tecessüm etmesine ise medeniyet diyoruz. Dolayısıyla yaygın olan ve zaman zaman dillendirilen kanaati burada da tekrarlayabiliriz: Osmanlı medeniyeti bir “su medeniyeti”dir. Bu tarih bilincinin oluşmasında yüzyıllardır Fırat, Ceyhan, Sakarya, Tuna, Meriç vb. nehirlerle iç içe yaşamışlığımızın, yüzyıllardır vatanlaştırdığımız Anadolu’nun etrafının denizlerle çevrilmesinin, eteklerinden kaynak suyu çıkan dağlara yaslanmamızın, mahalle ve sokak başlarını çeşmelerle süsleyişimizin, şırıl şırıl akan sebil ve şadırvanların, yeşil bir çuha örtüsü ile kaplı atlasımızın, ılık ve yağışlı bir iklimde yaşıyor olmamızın da katkısı şüphesiz büyüktür. Suyun dilinden çok iyi anlamamızın sebebi bu yüzdendir ve onun lügatine âşinâ oluşumuzun kaynağı da buralarda aranmalıdır. Buna mukabil ekvator hattının geçtiği çölün lügatini bilmeyişimizin nedeni de gene aynı gerekçelerdir.” Hüseyin Yorulmaz

“Suyun değeri en çok da ölümlerde anlaşılır. Ölülerin ardından ağlamazlar. Ölenlerin ardından ağlamak su israfıdır. Onun yerine ölünün vücudundaki suyu alırlar. “İnsanın eti kendisine, suyu kabilesine aittir.” Ölünün önce suyu damıtılıp alınır, sonra cenaze işlemleri başlar. Eğer biri ölünün ardından ağlarsa, “Ölüye su veriyor!” tabiri kullanılır. Ölüye su vererek ağlamak, israf olduğu kadar, kişinin sevgisini de gösterdiği için değerlidir. Kabilenin diğer üyeleri, ağlayan kişinin yanaklarına dokunarak suyu hissedip şöyle der: “Yanağına dokundum, armağanını hissettim.” Düşmanlarını öldürmelerinin en önemli sebebi, onların suyunu alabilmek içindir. Kutsal kitapları Turuncu Katolik İncili’nde “Hayat Suda Başlar” isimli bir pasaj vardır. İlk yaratılan şey sudur. Kabilenin erkekleri kadınlara kur yapmak istediklerinde su kaplarını emanet etmek isterler ve kadının suyu saklamasını teklif ederler. Can borcu, su borcu anlamına gelir. Çöl gezegeninde kan, can, para, yemek, her şey sudur. İnsanlar, sudan başka bir şey göremezler.

Fremenler, suya âşıktır. Gezegenlerine üç yüz yıl sonra su getirebilmek hayaliyle çalışırlar. Onu görmeden ölmenin acısını hissetmek yerine, hayaliyle sarhoş olurlar. Oysa ne denizden haberleri vardır ne daha önce akan bir nehir görmüşlerdir. Gökten boşalan yağmuru hayal edemezler. Onlar için inanılamayacak kadar güzellikte bir efsanedir sağanak yağış. “Boğulmak”, “gemi”, “suda batmak” gibi kelimelerin varlığından habersizdirler. “Tükürmek,” Fremenler için bir saygı göstergesidir. En değerli varlıklarını, öz sularını tükürerek, selamladıkları insana duydukları değeri gösterirler. “Yaşam suyu” adını verdikleri zehirli bir uyuşturucu madde vardır. Kabilenin Rahibe Anası, suyu dönüştürerek zehri etkisiz hâle getirir. Zehri alınmış su “zihin açıcı” bir özelliğe sahiptir.

Frank Herbert, gezegenle savaşmadan da onun üzerinde yaşamanın yolları olabileceğine inanıyordu. Doğaya hükmetmeye çalışan insanı, yıllar önce uyarmıştı. Tıpkı, Pardot’un ölmekte olan oğlunu uyardığı gibi: “Halkının başına gelebilecek en korkunç şey, bir kahramanın eline düşmek olur.” Pardot’un ne demek istediği, serinin diğer kitaplarında anlaşılacaktı. Güzide Ertürk

“Michel Butor “Roman ve Şiir” (Le roman et la poésie)başlıklı yazısının bir yerinde şunları söylüyor: “Şiir, her zaman için, yitik bir kutsal dünyaya duyulan özlem içinde gelişir. Şair ise, dilin ve dille birlikte insana özgü her şeyin tehlikede olduğunu anlayan kişidir. Her gün kullanılan sözcüklerin bir güvencesi kalmamıştır artık. Sözcükler anlamlarını yitirdi mi, her şey anlamını yitirmeye başlar. İşte şair, bu yitirilen anlamları sözcüklere yeniden kazandırmaya çalışacaktır.” Butor, Pavese’in “Günleri değil anları hatırlarız” cümlesini şerh eder âdeta sonraki cümlelerde: “Önemli anları öbür anlardan nasıl ayırt edeceğini, onları nasıl kutsayacağını bilemeyen, çelişkili ve etkisiz törenler arasında ne yapacağını şaşıran şair, belli bir ‘an’ın önemini kavradığında, onu, kendisi kutsamaya çalışacak ve bunu da eski ‘teks’lerin (Latince textus: doku, iç içe geçme, düzenleniş) dokusuna benzer biçimde anlatarak gerçekleştirecektir. Böylece sözleri, her zaman olduğunun tersine, kolayca bozulmayacak, dağılmayacaktır.

Nitekim, Lamartine de ‘Le Lac’ (Göl) adlı şiirinde aynı yöntemi uygular: Şairin yaşamının bir anı, büyük bir önem kazanarak öbürlerinden ayrılır. Şair, işte böyle bir anın unutulmaması için şiir yazar ve bu şiiri okuyacak, bu sözleri yeniden dile getirecek olanlar, onu dönüştürmesinler, bozmasınlar diye kesin bir prozodi kullanır.”

Benzer bir durum Dıranas’ın Olvido şiirinde de vardır:

“Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir

Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;

İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı

Hatırlar bir gün bir camı açtığını,

Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,

Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...

Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.”

“Yağmur kokan bir sabah” ve ‘aşk’”

Söylemesi bile fazla, hem Göl hem de Geçmiş Yaz şiirlerinde ve hatta Olvido şiirinde bu prozodi su ile sağlanır. Yitik bir altın çağ yeniden kurulur; o olağanüstü anları ve mekânları, olağanüstü kişilerle bir prozodi aracılığıyla birbirleriyle kaynaştırıp, yitik bir mutluluğu, eski bir yaşamı, kavuşulacak bir zamanı yeniden oluşturmaya çalışır şair.

Su hatırlatır, yine de hatıradır. Şiir bir nağme ise bu biraz da suyun sesiyle gerçekleşmiştir.” Ercan Yılmaz

“Kendisini “âşık” olarak gören bir divan şairinin maşuku, sevgilisi, dilin imkânları ve divan edebiyatının mazmunlar sistemi dâhilinde okuyucu penceresinden ulaşılabilen bir sevgilidir. Ancak yazarı tarafından bu durumun tersi söz konusudur. Biz, her ne kadar şiirde kavuşma anını göremiyor olsak dahi, şairler sözleri ile sevgililerine; cananlarına ulaşma gayretindedirler. Bu gayretin yansıdığı bir edebi dünya olarak da yorumlayabileceğimiz divan edebiyatında şairin söz’ü, Allah, peygamber, hükümdar ve sevgili gibi odaklarda farklı anlam dünyalarına açılmaktadır. Bu ulaşma gayretinde övgünün/methiyenin ön plana çıkışı da şairin tastamam şiirde kendisini ve aşkını ortaya koyuşunun örneklerinden birisidir. Kaside türü İslamiyet öncesinde Arap edebiyatında kabile övgüsü olarak vuku buluyorken sonrasında biçimi ile birlikte özneler de değişmeye başlamıştır. Memduhun övülmesinin en güzel yeri olarak kabul edilen kasideler aynı zamanda farklı türlerle birlikte de yazılabilirler. İslam kültür tarihinde na‘t türünün kaside türü ile birleşmesindeki kırılma hiç şüphesiz Ka‘b Bin Züheyr’in (8/630) Kaside-i Bürde’sidir. Peygamber övgüsünün kendi dönemi içinde zirve şiirlerinden olarak görülen ve Hz. Peygamber’den (s.a.v) de karşılık alan bu şiirin açmış olduğu yol bir kanon olarak da nitelendirilebilir. Osmanlı Devleti’nin ihtişamlı yıllarında yaşamış pek çok şairin de bu noktada övgü dolu şiirleri divan edebiyatının na‘tlar antolojilerinde yerini almaktadır. Ancak bu na‘tlardaki üslup farklılıkları tabi olarak şairden şaire değişmekle birlikte zaman zaman dilsel birtakım muğlaklıklara da yol açmıştır. Hz. Muhammed için yazılmış övgü şiirlerinde bu üslup farklarının değişkenliği, şairin (diğer şiirleri de göz önünde bulundurulduğunda) kişiliğine ve söz söyleme gücüne dayandırılabilmektedir. Bu çalışma kapsamında ele alınan iki şair, Fuzûlî (964/1556) ve Nef’î’nin (1045/1635) “su” ve “sözüm” redifli kasideleri na‘t türünde yazılmış olup şairlerin ‘benliğini’ satır aralarında görebileceğimiz iki örnek olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada şunu söylemekte yarar görüyoruz ki, zemini din olan eserlerin incelenmesinde farklı bakış açılarının ortaya konulması, yorumlanması, sosyal bilimlerin pek çok alanında olduğu gibi doğal ve kaçınılmazdır. Çünkü bu noktada tabiri caizse kutsal olana dokunmak söz konusudur. Divan edebiyatının zemin olarak gördüğü İslam dinin ve motiflerinin her bir şairin kaleminde farklı tezahür ettiği bir gerçektir. Bu bağlamda, bu çalışma kapsamında dile getirilen düşünceler Hz. Peygamber’e yazılmış “Su Kasidesi” ve “Sözüm Kasidesi”nin üslup farkının eleştirilmesinden değil, çünkü tek bir doğru olması mümkün değildir; bu farklardan doğan eserlerin detaylı bir incelemesini yapabilme amacı gütmektedir. İki şiirin ortaklıkları ve ayrılıkları üzerinden paralel bir okuma yapılmaya çalışılacaktır.” Hatice Kübra Üner

“Denize ve yağmura bütün bir edebiyat boyunca çok fazla şiir yazılmıştır ama göl kavramına Haşim kadar ilgi gösteren çok az şair vardır. Hatta o kadar ki bir şiir kitabının ismini Göl Saatleri olarak belirlemiştir. Ahmet Haşim, şiirlerinde deniz, nehir, havuz gibi su ile ilgili kavramları da ihmal etmemiştir. Haşim’in şiirlerindeki su, çok fazla coşkun değildir. Tıpkı şiirlerinin sesi gibi genel olarak dingin ve durağandır. Kişiliğinin bir yansıması olarak deniz onu ürpertir Haşim’de genel olarak karşı kıyıyı görme eğilimi vardır. Haşim, şiirlerinde hayali yerler inşa eder. Deniz kavramını da bazen hayali olarak bazen gerçek anlamıyla kullanır. Haşim, denize bazen filozofça bazen insani bir şekilde bakmaktadır. Hatta yer yer insani sıfatlar vermiştir. Haşim, denize bazen sembolist gibi bakıp çeşitli imgeler yüklerken bazen ise empresyonist bir bakış açısıyla nasıl görmek istiyorsa öyle anlatmıştır. Şiirinin genel özelliği gibi denizde de nehirde de gölde de her okuyan kendine göre anlar ve yorumlar. Ahmet Haşim’in şiirlerindeki denizinde de anlamı katman katmandır ve kapalıdır. Ama hangi akımı veya tarzı benimserse benimsesin denizi anlattığı şiirleri tablo gibidir. Âdeta bir ressam gibi anlatmıştır. Haşim’in tabiatı özellikle de gölleri yaşadığı dönemde yapay olmakla eleştirilir. Acaba Haşim, gölleri sevmiyor da o yüzden mi gerçekçi bir şekilde değil de kendi görmek istediği şekilde anlatmıştır sorusu akıllara gelmiştir. Ama bizim yorumumuza göre özellikle yalnızlığını ve annesini anlattığı şiirlerinde bütün su unsurları olabildiğince doğaldır. Bizi bu konuda şaşırtan bir nokta ise 20 civarındaki şiirinde çeşitli su unsurlarını kullanmasına rağmen döneminde çok yankı uyandıran poetikası Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’da deniz, göl, nehirle ilgili dikkate değer bir tespitte bulunmamasıdır.” Ünal Çelik

ki hidrojen ve bir oksijen atomunun bir araya gelmesi ile oluşan su, insan hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğu kadar edebiyat dünyasının da daima yardımına koşmuş önemli bir metafordur. T. S. Eliot’ın Çorak Ülke’sinde insanların kaçıştığı yağmur sembolüyle insanların kirlenmiş ruhlarını temizlemekten, yenilenmekten kaçması olarak işlenirken P. B. Shelley’nin Bulut şiirinde sudan, doğanın kendine gelmesinin sebebi ve tüm canlılara yardımcı bir el olmasından dem vurulur. Milton’ın Kayıp Cennet’inde Havva’nın gölün yüzeyindeki yansımasını görerek beyninde çakan şimşeklerde de suyun içsel ve bireysel farkındalığı sağlamaya yardımcı bir ayna sembolünde kullanıldığına şahit olmaktayız.

William Wordsworth’ün Başlangıç’ında ise şair hem çocukluğundaki özgür ve hesapsız zamanlara hem de suda boğulup ölmeye göndermeler yaparak su sembolünün olumlu ve olumsuz kullanımlarına örnekler oluşturmaktadır. Son olarak Shakespeare’in Fırtına isimli oyununda suda ölmüş bir adamın inciye dönüşen gözleri, dönem insanını duygusal ve ruhsal açıdan kendilerini sorgulatmaya itmiştir. Kısaca edebî yönden birçok anlamda kullanılan su temel olarak temizlik, arınma, günahlardan kurtulma, yeniden doğma, bereket, doğum, kendini keşfetme, değişim gibi olumlu anlamlarının yanı sıra ölüm, soğuk, zoraki değişim, istemsiz içsel yolculuk, dehşet uyandırma gibi olumsuz anlamlarda da kullanılagelmiş bir semboldür.

Samuel Taylor Coleridge tarafından 18. yüzyıl sonlarında yazılan Yaşlı Gemicinin Ezgisi ise tamamı denizde geçen bir hikâyeyi anlatan halk baladıdır. Türk Dil Kurumu’na göre balat, “Orta çağda üç bentten oluşan bir batı şiiri türü, batıda belirli danslarla eşlik edilen şarkı türü ve serbest biçimli, romantik, müzik araçlarıyla çalınan veya şarkı olarak okunan eser” anlamına gelmektedir.” İsmail Aydın

“Yahya Kemal, “engin ufku”nu, annesini kaybettikten sonra artık duramaz Üsküp’te. Kendisini İstanbul’a getirecek trene hülyalar içinde biner ve başlar bitmeyen seyahatleri. Yol ve yolculuk usta şairde eşsiz mısralarını yonttuğu bir mihenk taşına dönüşmüştür âdeta. Sürekli bir arayıştadır kendisi/şiiri/imgeleri. Kimi zaman “çıkrığı yok bir kuyuya” varıyor ve “korkulu gözlerle suya” bakan yedi âşıktan biri yahut hepsi oluyor. Su ve ayna iki kadim dost akisleri rüyaya açılan. Kimi zaman da “geçmiş yaz”ın sonsuz bir halkasına eklemleniyor deniz ve boğaz, boğaz ve “rüya gibi bir yaz.” “Her ânını” mehtaba, “her rengini”i “iri güller”e ve “her şi’rini” sevgilinin, Yahya Kemal’ce söylersek “cânan”ın “en güzel aksin”e dönüşen o ebedî rüyaya.” Oğuz Şenses

Modern Şiirde Benin Dönüşümü

Mustafa Könecoğlu Modern Şiirde Benin Dönüşümü isimli yazısında şairin “ben” ile imtihanını ele alıyor. Özellikle modern şiirde değişen özne algısına göndermeler var yazıda. Toplumdan bireysele, bizden ben algısına evrilen bir hızlı geçiş…

“Modern şiir, bir özne ya da kahraman olarak “ben”in şiire dâhil olmasıyla başlar. Bunun da ilk işaret fişeğini Dante’nin yaktığı söylenir. Zira Dante’ye kadar İlkçağ Batı şiirinde kurucu bir özne olarak insan yoktur. Bu saptama, birçok açıdan, Doğu şiiri için de geçerlidir. Orta Çağ öncesi sanat metinlerinde insan, kutsal dünyanın bütünlüğü çerçevesinde bir anlama sahip olmakla birlikte, özerk bir varlık hüviyetinde değildir. İçinde bulunduğu kozmolojinin ahengine katkısı oranında bir değeri haizdir. Yazgısını yüklenen bir özneden ziyade, kaderi ve dili belirlenmiş bir dünyanın sakinidir. Dolayısıyla kadim sanatçı yazdığı metinlerde salt kendi/lik olarak yer almaz.”

“Modern özne olarak sanatçı bu dünyada evinde olmadığını bilir. Ancak evinin nerede olduğuna dair bir bilgisi yoktur. Kafası karışıktır. Yabancılığının, sürgünlüğünün ya da göçebeliğinin farkındadır. Bu farkındalığa rağmen dünyada olmaya devam eder. Gidebileceği yerler hep muhayyeldir. Âdeta “yok ülke” hükmündedir. Bu nedenle hiçbir yere gidemez, yaşadığı âna ve mekâna sıkışıp kalır; rahat nefes alamaz. Karanlıkta el yordamıyla yitiğini arar. Ne var ki, yitiğine ad vermekte de zorlanır. Kasvetli bir kalabalık içindedir, bir insanlık cangılında.”

“Baudelaire’in benindeki göçebe hâletiruhiye Ahmet Haşim’de bir benzerini bulmakta gecikmez. Baudelaire’in kasvetli beni Haşim’de “melal”e dönüşerek yaşamın ve realitenin dışına yönelir. Haşim zaten bu dünyada kendini hep dışarıda ve taşrada hisseder. O da tıpkı öncülü Baudelaire gibi her şeyin güzel, dingin ve dürüst olduğu, mutluluğun sessizlikle birleştiği bir uzak ülkenin, “O Belde”nin peşindedir. Ruh fırtınaları içinde kavrulup durur Haşim. Yaşadığı andan ve dünyadan çıkıp başka bir ülkeye gitmek ister. Gerçeklik içinde sinirli ve huzursuzdur çünkü. Kaba gerçeklikten iyice sıkılır, sükûnet bulacağı bir köşe arar sürekli. Bu nedenle “eski bir budala” gibi melalin karanlığına sığınmaktan çekinmez. Dante’nin günahkâr beni Haşim’de budala bir bene dönüşmüştür artık. Yaşadığı döneme yabancı olduğundan insanlara bir mana veremez, insanlar da ona... Ağır ağır yol alacağı merdivenlere, yani gerçekliğin dışına doğru yönelir. Ağlamaklıdır. Çünkü muhayyel dünyasından ayrı olarak burada, bu aşinasızlık çölünde, garip bir mahkûmdan başka bir şey değildir:

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz...”

“Modernliğin ilk günlerinden itibaren dönüşerek binbir kılığa giren şair beni, son durakta “uzun yola çıkmaya hüküm giymiş” tekinsiz bir bene dönüşür. Uygunsuz ve uyumsuz biridir. “Ismarlama bir hayatı” terk ederek yola koyulur. Gideceği yer ya kötülük çiçekleri yahut da peygamber çiçeğidir. Zaten uzun zamandır, Sirkeci’ye gitmekten yorulduğu için “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvayda”dır o.”

Şair, Şiir, Söz

Ali Ömer Akbulut, şiir ve şair merkezli poetik yazılarına devam ediyor. Şiirin en büyük gücü sözdür. Şair söze verdiği güç ve anlam derecesinde şiirinin temelini güçlendirir.  Akbulut bu birlikteliği yine felsefik açılımlarla sağlıyor.

“Oluşun sürekli yenilenişi, her yeni yol alışta bir önceki hâlden şüpheye düşürebilir. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın “boşunalık” duygusu bir “açık” bulup onun görüşünü kuşatabilir. Böylelikle burada, dünyada oluşuna bir değer yükleme telaşı insanı etkisi altına alır. İşte bu nedenle, anlamı ele geçirme ve hakikati hâkimiyetinde tutma arzusu hep vardır insanda. Bu insanda sözün sadece kendi iradesinde olduğu yanılgısına yol açabilir. Bu yanılgı, kelimelere, hatta harflere “söz”ünü geçirebileceğini düşündürebilir. Kelimeleri, hatta harfleri kendi hâkimiyetinde zannetme, kendi hâlinden şüpheyi ve boşunalık hissini boşa çıkarabilecek imkânları da “elden çıkarma”ya, onların zuhurunu yanlış yerde beklemeye sebep olabilir. Şiir, müzik ve [belki] sanat, insanı, olanın olduğunca hakikiliğinin harikuladeliğine taşıyabilecek bir zevkin hayalinin izine düşürebilecek ve böylece insanın insan oluşuna bir yol bulabileceği varlık bağışlarıdır. Kendini anlam avcısına dönüştüren ve söze hâkim olabileceğini zanneden insan, varlık bağışlarının zuhuru için geç kalmıştır ya da çok erken.

Şiir varlığın harikuladeliklerine şaşırıp durur. Hayretini gizleyemez. Bu, görüşünü gölgeler, şiiri şüphe ve kuruntuya düşürür. Şiir şaşkınlığını üzerinden atmalı ve her şeyi olduğu gibi kabullenmeye başlamalıdır. Şaşkınlık “ne gördüğünün farkında olduğunu” varsayan bilgiç bir bilgeliktir. “Vay be!” cinsinden kendini “bilir bir efendi” havası verir. Bu hava, “olduğu gibi olanı, olduğu gibi kabule” imkân vermeyen bir durumdur. Şaşkınlıktan kurtulmakla ancak bu bilgiç bilgelik izale edilebilir. Böylelikle belki “hayret”in kapısı açılır. Hayret, olanı olduğu gibi anlamaya çalışmanın, dahası olanın olduğunca içinde olmanın imkânıdır. Olduğu gibi olanın “olduğu” şiirin bulduğu bir şey değildir. O olduğu gibidir zaten; bulunuş olarak değil. “Olan olur.” Şiir olanın açmazındadır. Su, yolunu nasıl bulur toprakta, işte şiir de öyle aç[ıl]mazlanır olanda. Olanı olduğu şeyle tanımlayabileceğimiz bir konak yoktur.”

“Söz, tek ihtimalli zihin yapısından kurtulabildiğince şiire adım atar. Farklılıkları şefkatle karşılayan, hep yenilenen sürekli varoluş içinde “mümkün çoğulluğu” gözetebilen kelam şiirdir. Mümkün bir, çok anlamlılığa sahipse şiir, herkesin nasibine düşen bir anlama, hatta hemen fark edilebilen bir yapıya sahip olmalı değil midir? İşte tam da bu, şiiri görünmez, ele geçirilemez kılan şeydir. Şiir şiddeti zuhurundan giz’lidir. Her an yenilenen bir oluş ve görünüşle9 mümkün çoğulluk pür açıklıkta kendisini sunduğundan ele geçirilemezdir.”

“Şairin sözü nereden gelir? Kelimenin olmadığı yerden gelir şiir. O, vardır şairde, şair ondadır. Derken şair onu kendine söyler hâle gelir. Kendinde olmayan kendine gelmiştir. Kendine gelen hep kendinde kalmak için yeniden kendinden geçmelidir. Kendini bulanın kendinden geçişi ancak kendine geliştir. Harften, kelimeden vazgeçmek bir kapı açar belki şiire ama şiirden vazgeçmek asıl şiirdir.

Şiir [artık] tanıyamadığında, onun için şimdi ve bundan sonra tanımlanabilir bir adı olmadığında “kendince” konuşur olabilir. Her türden bilmenin, anlamın ve gerçeğin ötesinde, sadece neyse o olarak şiir belirir.”

Karabatak’tan Bir Öykü

Şiiriyle, öyküsüyle, masalıyla tek tekmil gönüllere dokunmasını bilir Ayşe Sevim. İçindeki samimiyeti cümleleriyle buluşturunca ortaya çıkan her cümle size yol arkadaşı olabilir. Karabatak dergisinde yer alan Gözden Düşen Kedi, Sevim’in çocuk kalbinin sesini duyuruyor bize.

“Üç haftadır parkta oturuyorum. Kavrulmuş soğan kokan gelin beni istemiyor. Torunların da ilgisini çekmiyorum. İnsanlar yetmiş yaşlarından sonra yavru kedilere dönüşseler sorun olmazdı. O zaman yüksünmeden yemimizi verip kumumuzu temizlerlerdi. Kıskandığım yok. İnsan bankta yirmi bir gün oturunca mızmızlanıyor işte. Kuşlar beni ağaç zannedip omuzlarıma konmaya başladı. Karıncalar ceketimin içinden ilerleyip göğsümün üstüne yuva yaptılar.

Oğlum işe her gün bu parktan geçerek gider, onun için de zor oluyor. Beni görmezden gelip başını çevirerek yürümesi lazım. Kendime, “Babasını hiç özlemiyor mu acaba?” diye soruyorum. Hâlbuki annesinin cenazesinde birbirimize sarılarak ne çok ağlamıştık. Anası pek merhametli kadındı, bizi o hâlde görünce tabuttan kalkıp “İçim rahat efendi, oğlumuz sana bakar, gözüm arkada kalmayacak,” demişti. Tabuta omuz verenler hatunu işitince, “Çok şükür çok şükür,” diyerek iç çekmişlerdi hatta. Sonra mezara koymuştuk hanımı. Kıble cihetine döndürmüştük. Üstüne yorgan serer gibi toprak atmıştık, kefeninin beyazlığı kaybolacakken “Efendi yavru kedi olsaydın daha iyi olurdu belki,” demişti.”

Su Gibi Aziz İnsanlar

Rabia Berna Tümkor ile uzun soluklu bir yolculuğa çıkıyoruz. Okyanus dalgalarının eşliğinde güzel yürekli insanlardan sıcak selamlar gönderiyor Tümkor bizlere.

“Bir tebessümle başlamıştı yolculuğumuz. Umre ziyaretim esnasında güler yüzlerine, yumuşak huylarına hayran kaldığım o insanları yakından tanımak istiyordum. Saatlerce bulutlarla harelenmiş bir maviliğin kucağında uçarken gözlerim okyanusun ortasında kimi yerde incelip kimi yerde kalınlaşan bir çizgi hâlinde uzanan adaları aramaktaydı. Bin yıl önce yelken açıp uzak diyarlardan gelen Müslüman tüccarların ezgilerini duyar gibiydim. Yerli halka İncil verip ellerinden zenginliklerini alan Hristiyan misyonerler gibi değildi onlar. İşlerini yapmışlardı sadece. Ülkelerine dönerken onlara İslam sevgisiyle dolu insanlar el sallıyordu.”

“Ertesi sabah kahvaltı sonrası Pasifik Okyanusu’nun Tayland’a sokulduğu sahildeyiz. Dalgalar beyaz yeleli atlara dönüşmüş, kumlara doğru koşuyor. Ben de çoraplarımı çıkartıp koşuyorum onlara doğru. Ayağıma batan deniz kabuklarına ve küçük dikenlere hiç aldırmıyorum. Hafif bir rüzgârla sallanan casuarina ağaçlarının altında kimse yok. Yüzmek için akşam vakitlerini tercih edermiş yöre halkı. Bayram fenerlerine benzeyen ananaslar, tarlada uzun saplarının üzerinde dikilmiş. Ağaçta yetişirler zannederdim. Elmacık kemikleri çıkık, belli bükülmüş yaşlı bir adam bahçesine çağırıyor bizi. Mango verecekmiş. Daldaki naylon poşetlerle bağlı düryanlara merakla bakıyorum. Sebebini anlatıyor ama anlamıyorum. Yine tebessüm ediyoruz karşılıklı. Torbaya koyduğu mangoları uzatıyor.

-Terima kasi!
-Sama sama!”

“Mavi benekli balıklar attığım ekmek parçasına doğru yüzerken defterimi kapatıp iyice küçülmüş olan Abdullah ve ailesine el sallıyorum. Yüzümdeki tebessüm sahiplerini bulamadan geri dönüyor. Onları bir daha hiç göremeyeceğim.”

Karabatak’tan Şiirler

Rabbim

Sonsuz bir aşkın sesiyle seni

Söylemek istedim, budur şiirim.

Dünya dedim

Mühür sende ama süleyman benim

Dağların içini dolduran benim,

Değilim duman.

İbrahim Tenekeci

hava

kurtulacağına inanır herkes

uçurum kenarında dikilirken parmakları boşluk

bırakıp kendini aşağı

doldurup bir süre varlığıyla. havayı

sert bir çarpışma. ve kurtuluş

olduğuna inanır. herkes

eşiği atlayınca yahut geçilince sınır

yeni

engin

kucaklayıcı

affedilmiş

kutsayıcı

bir boşlukla dolacağına

kavuşacağına inanır bir anlama

oysa

herkes

en az

bir kere

düşmüştür

dünyaya

Şafak Çelik

üstüme gelen duvarları yıktım

yeni bir temel attım şimdi adının her harfiyle

bir kerpiç gibi oturdu ete ve toprağa

sonra suladım kendi tırnak izimi

kutsal gövdene yapışsın diye

yine de ben sonra neden bilmiyorum

attım seni şaha kalkan atımın terkisine

gideriz gideriz varamayız o meçhul çöle

ben seni melek sandım

o meşhur heykelin üzerine konan yüzü

çok utanacağız ay vaktinin öldürdüğü

o loş kasvetten belki de

senin o gümüş güzelliğin

billur kaseye damlayacak bu gece

eğer acı bize en tatlı çeşmeyse

işte o zaman sen

bir elmas kıymığı gibi kalbime batacaksın

soluma döndüğümde

bil artık bunu burası en güvenli bölge

Adem Yazıcı

Bahçe’ye kor düştü

Güneş

Raksa başladı dut yaprağında

Arılar tavaf etti kiraz ağaçlarını

Bıçak attı pamuklara diken çiçeği

Köpükler başından aştı taşların

Göklere bağrını açtı pembe elmalar

Keyif çattı tülden ağında örümcek

Ödesin borcunu dedi kaysı dalları

Başladı ballıbabanın ilk lirikleri

Çıldırdı can erikleri ve ötekiler

Gül yüzünün nurundan

Yarası görülmeyen bahçe’lerinde

Hasan Akay

Boğmayan denizde kulaç atmanın ne anlamı

Ölmeyeceğin savaşta kılıç tutmanın

Soluklarımızı toplayacağız bir kenarda

Isınmak için güneşin telleri

Isınmak için seçtiğim kitap

Sesimdeki telaş için ısınmak

Kaç yüzü var sesimin konuşurken görünmüyor

Görünmüyor kıyamette tek bir kul

Bir tek kul el-Beytte ameline kim güvensin

Sümeyra Yaman

Suyun akışı yanıltmaz ben de hafızadan bildim

Geçmesin diye mahzunluğun

Sönmüş saçlarına değmesin diye

Sakladım ve düşürmedim

Zaman yoktu taşıtlar giriyordu araya

Trenler sağır,

Trenler sağırdır bunu herkes bilir

İnsanlar geçip gidiyordu seni adımlarından bildim

Yaslıydım güneş tepedeydi,

Mızrak omuzda

Selman Ertaş

yüzmeyi hatırlamasaydı kırlangıç balığı

bir deniz hayal ederdim durgun

yorgun düşerdi ressam

uçan ağaçlar çizerdim mavi sadece mavi

belki çıkmazdı en büyük yangın

hazırlanmadan yıldızlar geceye, yürümeliyiz kumu dağı

yoksa akmayacak su

beyaz cüceler dökülecek karnından göğün

dönüşemem bir kelebeğe unutursam suyu

Yasemin Zengin

Alpay Doğan Yıldız Mahalle Mektebi’nde

54. sayısına ulaştı Mahalle Mektebi. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Alpay Doğan Yıldız ile yapılan söyleşiden olacak. Alpay Hoca ile fırsat buldukça görüşüyoruz. Aynı şehri paylaşmaktan mutluluk duyduğum isimlerdendir Alpay Doğan Yıldız. Öykü üzerine çalışmaları dikkate değer bir titizlikledir ve birçok ufuk açıcı boyutu da vardır hocanın öyküye yaklaşımının. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım. Sorular Cem Ergener’den.

“Edebi metin (şiir, hikâye, deneme vb.) olarak değil de bir konu hakkında yazı yazmak anlamında ortaokulda ve lisede yazılar yazardım. Okul yarışmaları, belirli günler ve haftalar için öğretmelerim yazı yazmamı isterdi. Bilirsiniz, seksenli yılların ortalarında ortaokulda dönem ödevlerini elimizle, dolmakalemle yazardık. Ben yatılı okudum, ortaokulda bir deftere sevdiğim, şiirlerden yazdığımı hatırlıyorum. Edebiyatı ortaokuldan, liseden itibaren severdim. Sivas Pamukpınar ve Ankara Hasanoğlan öğretmen liselerinin iyi kütüphaneleri vardı. Hasanoğlan’da edebiyat öğretmenim derse Türk Edebiyatı dergilerinin özel sayılarını (Namık Kemal, Mehmet Akif) getirirdi görmemiz, okumamız için. Dergiyi okul içindeki bayiden almaya başladım. Çok sevdiğim ve Pamukpınar’da da öğretmenim olan meslek dersleri öğretmenim Türk Yurdu dergisini getirirdi. Sonra, sanırım Kültür Bakanlığının çıkardığı Milli Kültür dergisini hatırlıyorum. Bu dergilerdeki yazıları okurdum. Lise iki ya da sonda) Yunus Emre yılı vesilesiyle bir yazı yazmamız istendi. Okullara bu tür yazılar gelir bilirsiniz. Kendimce bahsettiğim dergilerdekilere benzer dipnotlu falan bir yazı yazdım. Meğer serbest, deneme türünden bir yazı isteniyormuş. Böyle bir yazı yazan arkadaşa ödül verdiler. Bana da emeğim için ödül verdiler. Yine o yıllarda İsmail Gaspıralı hakkında Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi için lise öğrencilerinden istenen bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. Yazımdan dolayı beni dergiye bir yıl ücretsiz abone yaptılar.”

“Ben üniversitede edebiyat okutan biriyim. Öğrencilerine faydalı olamaya çalışan biriyim. Edebiyatla ilgili yazdıklarımızın bize eleştirmen kimliği de vermesi sizin takdiriniz, teşekkür ederim. İlk yazılarım yukarıda bahsettiğim vesilelerle ortaya çıktı. Yüksek lisans ve doktora sürecinde öğrencisiniz, hatta doçent oluncaya kadar. Yazdıklarınız akademisyen kimliğiniz gereği bir gün önünüze geliyor. Yazma konularımız yukarıda bahsettiğim genç hocalarımızın ortamında belirirdi. Yeni bir kitap çıkar, okuruz, bunun hakkında yazsak denirdi. Yahut bir dergi özel sayı hazırlayacaktır, söz konusu ortamdan yazı istenir, bize de iş düşer ve yazardık. Bir de şu var biliyorsunuz, yüksek lisans ve doktoranız sizin peşinizi bırakmaz, bu konularda yazmanız istenir. Yüksek lisansta Selim İleri, doktorada 1923-1950 dönemi popüler roman çalıştım. Bu konularda yazdım. Sonrasında şöyle; okuduğunuz, beğendiğiniz bir kitapla; birkaç kitabını okuduğunuz bir isimle ilgili yazmak istiyorsunuz. Bazı yazılar da talep ediliyor. Doktora sonrası bahsettiğim ortamdan kopmak zorunda kalmam nedeniyle beni besleyen çok önemli bir damarım tıkandı. Samsun’dan ayrılınca, haftanın en az üç dört günü uğradığımız gerçek anlamda bir kitapçıdan da mahrum kaldım. Tokat’ta iki arkadaşla 650 öğrencinin Yeni Türk Edebiyatı ve diğer birkaç dersini yüklenmişken takip edebildiğim kadarıyla yeni edebiyatı izlemeye çalışıyorum.”

“Medya ile hele sosyal medya ile pek ünsiyetim yok. Yalnız instagram hesabım var, üç yayınevini ve hepsi onu geçmeyen hesabı takip ediyorum. İşim olursa arama motorundan belli konulara bakıyorum. Elektronik ortam üzerinden eleştiri yazılarına, dergilere, söyleşilere kolayca ulaşabiliyorsunuz. Kimi televizyonlarda çok güzel kültür sanat ve eleştiri programları; kitapların, yazarların konuk olduğu programlar var. Elektronik ortamda yayın yapan kültür sanat siteleri var. Çok güzel işler yapıyorlar. Bir yazarla yapılan bir söyleşiyi, bir yazar/konu hakkında düzenlenen toplantının konuşmalarını istediğiniz zaman dinleyebiliyorsunuz. Ama sosyal medyanın yönlendirici, emeği, değeri anlamayan hoyrat yönü eleştiri dünyasına da etki ediyordur. Emeği, eseri anlamadan, belki okumadan bir yazar/eser hakkında yapılan bir paylaşım, yorum yazarı ve özellikle diğer okurları etkiliyordur.”

“Mustafa Kutlu; diliyle, anlatımıyla bütün modern hikâyemizin en iyi hikâyecileri arasında. Türk kısa hikâyesi denince akla gelen ilk isim Sait Faik’tir. İkinci sıra tartışılır belki ama biz Sabahattin Ali diyelim. Mustafa Kutlu da kısa hikâyeci olarak bu iki isimle yan yana oturmayı hak etmiş bir isimdir. Ama o, çok iyi okuduğu bu iki isimden daha farklı bir şey yapmak ister. 1979-1990 arasında yazdığı meşhur beş kitabıyla klasik edebiyatımızın anlatma geleneğinden beslenerek modern hikâyeler yazar. 2000 sonrasında ise halk edebiyatımızın anlatma imkanlarından beslenen uzun hikâyeler yazar. Her iki dönemde de kısa hikâye yazmayı sürdürür. Ellilerden itibaren Türk şiirinde olduğu gibi anlatısında da farklı eğilimler, tarzlar etkili olmuştur. Mustafa Kutlu bunları bilir. Ama o “açık, gürbüz, yalın” bir dil ile hikâye yolunda yürümeye karar vermiş, buna inanmıştır. Nurettin Topçu’nun “sabırlı, azimli, lakin gösterişsiz, nümayişsiz” ilkesi üzerine inandığı yolda yürümüştür. Bu onun anlatımın en önemli yönlerindendir. Yalınlık, sadelik içinde sanat eseri hüviyetine sahip eser ortaya koyabilmek sanatta belki en zor olan yollardandır. Yine, yazdığı dönemde pek çok yönelim moda olurken onun edebiyatta içeriğe değer vermesi önemlidir. Hem içeriğe (Hikmet’e) hem söyleyişe (Ahenk’e) önem veren bir sanatçıdır Mustafa Kutlu. O, Anadolu insanın taşradaki ve Anadolu’daki son elli yıllık macerasını hikâye eder. Bazıları onu taşra hikâyecisi zanneder ama öyle değildir. Hikâyelerinin çoğu da şehirde geçer. Taşrayı ve şehri iyi tanır, çünkü çocukluğundan itibaren hayatın içinde, hikâyesini anlattığı insanların arasında olmuştur. Anlattığı insanları sever. Okuyucuya da sevdirir. Okuyucuyla muhabbet eder. İyide, güzelde direnir. Umudu, merhameti, adaleti… öne çıkarır. Tabiatı, toprağı gösterir. Bu işin bir tarafı. Diğer taraftan şunu da söylemek lazım. Nasıl ki Necip Fazıl, düşünce dünyası olarak içinde bulunduğu camianın iyi, en iyi şiirleri yazabileceğini gösterdiyse Mustafa Kutlu’da içinde bulunduğu camianın iyi, en iyi hikâyeleri yazabileceğini göstermiştir.”

İnanç Kalbin İlacıdır

Muhammed Enes Kala, Mahalle Mektebi’nde Dini İnanca Dair -Bir Gerekçelendirme Denemesi- ile yer alıyor. İnanç ve inancın insan hayatındaki yerinden bahsediyor Muhammed Hoca. Kalbin işlevini de buna eklersek insanın yaşamaktaki gayesine de ulaşıyoruz yazıdan.

“Olması gereken Tanrı-insan-alem arasındaki hem derece hem de mahiyet farklarının kabul edilmesidir. Ancak bu durum kabul edildiği takdirde, insanın bir üst varlık olarak Tanrı inancına ihtiyacı kendisini derinden hissettirebilir. Yine ancak bu durumda insan-alem ilişkisi, insanın aleme tahakkümünden çıkıp, hikmet merkezli emanet yaklaşımına dönebilir. Yani varlık, bilgi ve değer alanları anlamlı ve tutarlı biçimde birbirinin rakibi olmaktan çıkar, refiki olurlarsa kaosun değil, kozmosun mümkün müsebbip durumu kendisini hissettirmiş olur. Alem-insan-Tanrı arasında cereyan edecek kozmik düzenliliğin ve irtibatın imkanlarının ise insanlar tarafından ilim, ahlak, sanat, felsefe ve din tarafından keşfedilip inşa edilmesi beklenir. İnsanlık işte tam da bu arayışta tecelli eden haller bütünü olarak karşımıza çıkar.

Kuşkusuz bu hallere “insan halleri”nin de mukabil olması gerekir. İnsanın hallerinin vatanı ise kalbidir. Kalp aynı zamanda inancın, düşünmenin ve hissin de meskenidir. Sadece bu değil, tefekkürün, tedebbürün, teşekkürün ve nihayetinden tezekkürün vatanı da kalptir. Aklın düşünmesi tefekkür, iradenin düşünmesi tedebbür, hissin düşünmesi teşekkür ve tüm bunların meydana geldiği kalbin düşünmesi ise tezekkürdür. O halde, tezekküre insanı ulaştırmayan, tefekkür, tedebbür ve teşekkürün sol tarafı eksik kalır. İnsan, kalbiyle inanır, kalbiyle düşünür, kalbiyle eyler, kalbiyle hisseder. O halde kalp, insanlığın neşet ettiği merkezdir. Beşer, kalbiyle insan olur ve ufuk yolculuğuna başlar, Allah’a kulluğa yol alır. Kalp, beşerde bulunan insanlığın kozasıdır. Bu anlamda ancak bir kalbi olduğunun bilincinde olanlar, kelebeğin ihtişamını temaşa ve terennüm edebilirler.”  

“Beşerin fıtratı gereği nakıs, muhtaç ve aciz olduğunu söylemiştik. İnsan, eksik olduğu için tamamlanmak ister. İlgi ve iletişime geçme becerisiyle insan, nakıs olan tabiatını tamama evirmek için mücadele eder. Bu noktada yöneldiği belki ilk şey, alemde karşısına çıkan eşya/nesnelerdir. Nesne, insanın karşısına bilgi ve sahiplik nesneleri olarak çıkar. İlkinin verdiği tatmin akli, diğerinin ise nefsidir. Ancak nesne tabiatı itibarıyla sonlu, sınırlı ve cevval olduğu için, vaat ettiği tatminin de sonlu, sınırlı ve değişken kalacağı açıktır. Fakat beşer, gerçek tatmini bu evrede yakalamayı murat eder ve bunda ısrar da ederse, trajedilerle karşılaşır. Eşya tabanlı elde ettiği tatmin, alev koru gibi sönmeye yüz tutacağı için her zaman “daha”sı talep edilecek ve nihayetinde bu “daha”nın sonu gelmeyecektir. Burada kalmak ucu bucağı görülmeyen karanlık bir dehliz tecrübesini beşere yaşatacak ve insan talep ettiği iç huzuru bu evrede yakalayamayacaktır.”

“İnsanın bilgi kaynakları birbirinin mütemmimleri olmak koşuluyla tevhidi bir hiyerarşi oluşturur. Vahyin ön gerekliliği akıldır, aklın ön gerekliliği ise duyulardır. Duyunun beslemediği akıl ve aklı muhatap almayan vahyin, bütüncül yapıyı haiz olamadıklarından ötürü insan için bir anlama sahip olmaları pek mümkün olmaz. (Kala, 2019, 25-27) Akıl hem duyu hem de vahiy verilerini işleyerek yol ve yön bulur. Duyunun verilerini işleyerek akıl, felsefe-bilim, vahyin verilerini işleyerek ise felsefe-din alanlarında işleyişini sürdürür. O halde insan, fizik ve metafizik sahalarında “veri”si olan dolayısıyla ayakları sağlam basar şekilde ilerlemek, metafizik sahaya ait meselelere dair boş spekülasyonlardan kendisini kurtarmak istiyorsa, duyular kadar, vahye de muhtaç olduğunun idrakinde olmalıdır. Söz konusu vahyin, akli ve olgusal gerçekliklere aykırı değil, bilakis onlarla birlikte manasını ve değerini bulup yücelten ama onlara da aşkın bir mahiyete sahip olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Şu hususu da eklemekte fayda görünmektedir. Nübüvvet nuruna muhatap olma yetisi, herkeste bilkuvve olarak bulunur ancak bilfiil hale gelmesi önce insanın bilinç ve iradesine sonra Allah’ın lütfuna bağlıdır.”

Çocuk, Ünlem ve Şair

Mustafa Könceoğlu, Çocuk, Ünlem ve Şair isimli yazısında şiirdeki şairin dünyasındaki çocuğa şiirsel bir dokunuş yapıyor. Şairlerden ve kitaplardan örnekler var yazıda. Küçük Prens de bize eşlik ediyor tüm gizemi ile.

“Türk şiirinde saf bilginin geri istenmesini mümkün kılan poetik tavrın ve çocuğun gözünü yeniden kazanma çabasının belirginleştiği şairlerin en önemlisi Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Elbette diğer şairlerin birçoğunda, şair olmaları bakımından, benzer poetik tavrın, çabanın izini sürebiliriz. Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür diyen Necip Fazıl, Her şeyim çocukluğum diyen Cahit Zarifoğlu, Çocuklar dünyayı alacak ellerimizden ölümsüz ağaçlar dikecekler diyen Nazım Hikmet, Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor diyen Edip Cansever, Çocuk olmuyor Çin’e benim şarkılarım diyen Ülkü Tamer, Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır diyen Ece Ayhan, Çocuk ki kaybolmuş bir şiirin nakaratıdır diyen Haydar Ergülen ve daha nice şairde çocukluğa dair o derinlikli yasanın işaretlerini görmek mümkündür. Fakat Fazıl Hüsnü Dağlarca’da çocukluğun şaire tamamen el koyduğunu, onu adeta kendi içinde hapsettiğini, şairin neredeyse bir ömür çocukluğun dört duvarı arasında, bile isteye, kaldığını görüyoruz. Bu açıdan, Dağlarca, çocukluğunda mahsur kalmış bir şairdir dense yeridir. Oktavio Paz’ın söylediği gibi, çocuğun gözündeki saf bilgiyi geri kazanma anlamındaki imgesel arı duruluk, onun bütün şiirlerinin özüne yayılmış temel izlek durumundadır: Çıkamaz çocukluğundan dışarı/ Kimse./Oynamamız bundandır./Kara toprakla binlerce yıl./ Çıkamaz çocukluğundan dışarı/Kimse./Bundandır sevmemiz kiraz ağaçlarını./Çıkamaz/ çocukluğundan dışarı/Kimse/Kardeşliğimiz bundandır/Mavi sularla binlerce yıl./Çıkamaz çocukluğundan dışarı/Kimse/Bundandır inanmamamız/ Kocaman bombalara.(Dört Yapraklı Çiçek) Çocuk ve Allah’taki şiirler, bu poetik yansımanın zirveye ulaştığı bir destan mahiyetindedir. Valery’nin şiir bir ünlemin gelişmesidir sözünü, Fazıl Hüsnü Dağlarca, sanki çocuk kelimesine uygulamış, çocukluğu şiir atlasının boylamlarına doğru uzatıp sürekli geliştirmiştir. Şair, çocukluğa şiir; şiire de çocukluk ekmiştir bir anlamda. Çocukluğun dışına çıkmadığı gibi, çocukluğun sözünden de çıkmamıştır. Çocukluktaki berraklığın şiirine ve hayatına biçim vermesine cömertçe müsaade etmiştir Dağlarca, tıpkı Fransız yazar Saınt-Exupery’i gibi.

Saınt-Exupery, savaş pilotu olmak gibi kendi açısından muhteşem zıtlığa rağmen, içindeki çocuğun bakışına ve saflığına teslim olanlardandır. Sadece Küçük Prens değil, tüm diğer eserleri de aynı duruluğa yönelik bir arayış mahiyetindedir.”

Mahalle Mektebi’nden Bir Öykü

Merve Koçak Kurt öyküsü okuyorsanız kendinizi çiçekli ve şarkılı bir yolculuğa hazırlayın. Öyküde bunlar olmasa bile arka fonu hissedenler bunun ritmini hemen yakalayacaktır. Ben yazarın öykülerini okurken bir bahçedeymişim gibi hissediyorum kendimi. Çok çiçekli, çok sesli ve çok renkli bir bahçe.

Döndün, Ay Dolandı isimli öyküden tadımlık bir bölümü buraya alıyorum. Devamı Mahalle Mektebi 54’te.

“Döndün. Yüzüme baktın. Son bir kez…
Ayın ışığı dolandı yüzüne. Sonra bir ateş ayinine dönüştü kelimeler içinde.

Vakit az kalmıştı. Azar azar eksiltmiştin aslında kendini. Dal budak salmak istemedin o yüzden hiç. Ayrılık provaları yapıp duruyordun. Şimdiyse gerçeğe dönüşüyor işte düşün. Dilinden dökülenle kalbinden dökülen aynı olsaydı, hayat ayrı bir şeye benzeyecekti. Senin için… İmkân ve ihtimal yoktu buna, en azından şimdilik. Çünkü gidecektin.
Bazen o kadar çok kırılır, o kadar çok parçaya ayrılırdık ki; her parçamız cam kırığı gibi, bir yana dağılırdı. Durduğumuz yerde duramazdık. Dünyanın bir ucuna gitmek isterdik. Gittiğimizde, sanki kendimizi geride bırakacakmışız gibi.
Seni birazcık anlıyorum ama. Belki ben de aynısını yapardım, yerinde olsam. Yaşadıklarını yaşasam... Gitmenin, aslında kalmanın anlamlandıracağı çoğu şeyden kaçmak için bir fırsat olduğunu görmüştün. Burada seni belirsiz bir gelecek bekliyordu. Bütün sıfatların elinden alınmış, yalnızlığın neredeyse bir tecride dönüşmüştü. Önce tek başına bırakıldın, sonra dışlandın. Çaldığın bütün kapılar tek tek kapandı yüzüne. Oysa herkes biliyordu ki, bir şey yapmamıştın sen. Kendini akladıktan sonra da, çoğunun yaptığı şeyi yapmak istedin.
Gidecektin. Giderken, seni buraya bağlayacak olan fazlaca bir bağ yoktu. Geçmişin ayak izleri belki biraz, o kadar…”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Bisiklet tozu kadar ince ve güzelsin dünya
Kırmızı ışıkta üzerime gelen tehlike
Geçip giderken yanımdan hatırladım seni dünya
Hatırladım bisiklet yolunda, akan sularda
Elimi tutan sakin balıkları, yosunları
Yulaf tarlasını bekleyen ihtiyarı hatırladım

İbrahim Gökburun

Bir de desem ki bilmediğimden ne hakla sözün tesiri

Böyle gelmiş böyle gider bu sirkin eğlencesi

Hamudunu tutmuşlar silsilesi bir dağın ucundan öbür

Bırakır mı sanıyorsun ey cahil sözün de kesenin de

Hakkı var yamçık duruşun her bir surette

Çomar bostanı sahranın orta yeri susuz kıraç yoz

Bul birini tak tasmayı götür ardınsıra

Budur işte hanpaların ağız dolusu devlet dedikleri

Elbet derim ki bu düzenin bir sıkımlık

Noktasız dikkat heceli karatı bir dirhem ederi var

Hakkı olana hakkı verilmeli el hak

Atın önüne eti, itin önüne otu koymuşlar gör sen şenliği

Hıdırellez çingenesi misali savurmuşlar yönetmelik tüzük mevzuat

Handisi oylum çıkarmaz cesedinin ağırlığından

Her nasılsa tulum çıkarır cebinden ağam beyim paşam

Bal tutan parmağında bin sinek kamaşır salyasından

Yunus Emre Altuntaş

çıldırmış bir şiddetle söylüyorum adını

bedenimi kurumuş tütün rengi sarıyor

senden ümit kesmedim, yalnız şu:

tam belinden kırılmış bir fideyim

ölürken bile seni anlamıyorum
Bayram Zıvalı

şimdi sıska günlerinden geçiyoruz güzelin

caddelerde bir gül yetişecek gibi sorunsuz

bakıyoruz betondan kuşkağıdına yapışan kuşlara

değil bir çöl ahalisi burası, değil gergin kemikleri içinde

kitapuzakta, ve çok uzaklarda bir müjde tebessümü

değil okul duvarları ile sarmaş dolaş bir bağırış

içinde koyu kâbuslar, evet içkin bir dünya tarihi

süresiz bir bulantı hali hep karşıya geçemeyenlerde

uzakta arıyorum demişti, hani o keskin söz neydi

cennet bahçeleri için vakitsiz ayin senayosu

beş gün için bir hazırlık bir boğuşma bir savaş

kitapuzakta, kitap devrilen bir dünyanın uzağında

Zeki Altın

Gözlerim izlere izlere dökülüyor vakitler hazan

Kır çiçekli taçlarımız solmasa vitrinlerde

Etekleri çimlere bulaşmadan dönmeli kız çocukları

Aydınlığa tuttukça feri ışıldayan oğlanın, gafliğine

Göz dikmeseydi sokak serserileri üstelik

Hiçbir evlat boşluğundan asılmayıp lise kapılarında

Bal arıları yuvalanmış kerpiç bir evi

Taşlamasın hiç kimse duvarlarından

Anılar yunmuş yosunlu avlusunda memleketin

Hüzünlü kuyusuna gurbetçilerin sinmiş anılar…

Sıddıka Zeynep Bozkuş

M harfinin omzunda kelebeğim

Serçe kovalıyor gibi koynum kalaba

Bir yılan ıslığı, mezarlıkta pandomim

Dünyaya geldim, merakımı yendim

Gezecek başka yer var mıdır Tanrım?

Çok güzeldi her şey kaybettim izimi

Son kez bakıyor gibi resimdeki evler

Uzak bir zamana anahtar teslimi

O yaklaşan gurbet, o şaşkın bellek

Hani gelen gideni ağlatır derler

M harfinin dibinde oturmuşum

Bir numara büyük geliyor gölgem

Atılan bir sözcük kadar berduşum

Bir “garip” şiirinden kovulmuş gibi

İyelik ekine sığınan Âdem.

Hüseyin Akın

Mahfel’den Öykü Soruşturması

Artık şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Mahfel dergisi adım adım kendini ispatlayan bir dergi oldu. Dergide her yönden bir açılım dikkat çekiyor. 10. sayıdaki şiir soruşturmasından sonra 11. sayıda öykü soruşturması ile okuyucularının karşısında. Soruşturmadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Öykü sizin için ne anlam ifade ediyor? Eskiler öyküyü romana hazırlık olarak görürdü, bir yazar öykü yazdığı vakit roman yazmaya hazırlanıyor sayılırdı. Peki şimdi değişen ne? Niçin öykücü olmak bu kadar önemli bir hale geldi? Bu durum ileride de devam ettiğinde öykü, edebiyat dendiği zaman akla gelebilecek bir tür olmaya devam edebilecek mi?

Mutat bir söylemle soruyu cevaplayacak olursam: “Roman yazamadığım için öykü yazıyorum” diye cevap verebilirdim buna. Uzun soluklu metinlere sabrım olmadığı, bir olay ve o olayın ruhumdaki etkisi çabucak parlayıp söndüğü, geniş tematik sündürmelere sabrım olmadığı için öyküyü tercih ediyorum diyebilirm. Bu günlerde Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler”ini okuyorum. Aman Allah’ım. Dostoyevski’nin soluğunun bu çağlarda yaşayan bir insanın soluğuna, metin inşa edebilme soluğuna nasıl uyarlanacağını aklım almıyor. Geniş geniş anlatılar, ayrıntılar, konunun dışında gibi gözüken ama muhakkak konunun içinde yer alan öykülemeler, karakterlerin derinlikli ruh tahlilleri, metnin içinde sanki bir yüksek lisans tezi monte etmişsiniz intibasını bırakan ara metinler, Binbir Gece Masalları’nın çerçeve anlatıları gibi birbiri içine giren katman katman öykülemeler... Bu en azından şimdilik bende zor gözüküyor. Öykülerin, hele de küçürek öykülerin sabrıma hitap ettiğini düşünüyorum. Öykülerin ileride de olacağını, tahkiye etmenin her daim olacağını, insan olduğu sürece bir şeyi literal anlatmanın da her daim olacağına inanıyorum. Dilin olduğu, dilin insanla yeryüzüne indiği, yaratıldığı ve insana bahşedildiği yerde öykü, hikâye, bir şeyleri severek anlatma, birine bir şeyler anlatma her daim olacaktır. Ahmet Sarı

Öykü de denebilir ama ben “hikâye”yi tercih ediyorum. Benim için hikâye, harflere emanet edilmiş bir sesin sizinle genelde bir olay etrafında insallık halleri üzerine konuşması. Üç beş sayfayla kurulan bir dünyada yeni bir insan tanıyor; onun dertlerine, mutluluklarına, hayallerine ortak oluyoruz hikâye ile. Onun hikâyesi üzerinden kendi hikâyemize bakıyoruz. Hikâye dünyasında olup bitenleri anlatan ses bizi o dünyaya çekebilmişse, “dil”inde bir tat varsa o hikâyenin bizim için bir anlamı oluyor. Eskiden hikâyeden romana geçen pek çok yazar biliyoruz. Daha kısa metinler olan hikâye ile anlatma becerisi kazanan pek çok yazar buradan romana geçmiştir. Bu günümüzde de oluyor. Hikâyeden romana geçmek tek başına kıymet ifade etmez. Hikâyede kalmak da kıymetsizlik değildir. Asıl mesele iyi hikâye ve iyi roman yazabilmek. İyi bir şey yaptığınızda ve bunu insanlara ulaştırdığınızda karşılık buluyor. Günümüzde iyi hikâyeciler var ve onların hikâyeleri okurlara ulaşıyor. Okur da itibar ediyor. Hikâye yazıldığı müddetçe elbette var olmaya devam edecek. Ve hikâye yazılmaya devam edece. Çünkü mahiyeti itibarıyla hikâye, yazma niyetinde olanların cesaret edebileceği, deneyebileciği bir edebi tür. Deneyip, nitelikli bir şeyler oluşturmaya başlayanlar yürümeye devam edecek. Alpay Doğan Yıldız

Yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Etrafımdaki herkes öykücüydü. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum. Yazınsal serüvenimde öykü dışında hiçbir türde yazmayı düşünmedim. Önce el yordamıyla sonra üzerinde kafa yorarak, emek vererek, türler içinde kendimi ifade edebileceğim en donanımlı imkân olarak belirledim.

İçtenlikle söyleyeyim ki öykü yazmak benim için bir arayış, bir sığınma ama daha çok bir paylaşma demek. Bir şeylerin eksikliğini, özlemini, acısını, mutluluğunu duyan insanlarla birkaç sayfada aynı havayı koklamak, aynı esintileri hissetmek, aynı tıkırtıları duymak arzusu. Bunları duyan, hisseden insanların varlığını tutanaklara geçmek istiyorum. Benim için öykünün doğduğu ân, ya çok mutlu olduğum anlar ya da çok karamsar, umutsuz olduğum anlar. Sıradan, huzurlu bir günümde tek bir satır yazamam. Bir oturuşta bitirdiğim öyküm nadirdir. Daha çok, bir şiir yazar gibi, cümle cümle, paragraf paragraf yazarım. Necip Tosun

Öykü benim için ne anlam ifade ediyor önce oradan başlayalım. Benim için roman yazmak ya da araştırma-inceleme-kuram yazmak ne ifade ediyorsa öykü de onu ifade ediyor. Söyleyeceklerim vardır, bunlar konu ve temayla ilgilidir; söyleyeceklerimi ifade etmem içinse bir forma ihtiyacım vardır, bu da biçimle ilgilidir. Yani neyi nasıl söyleyeceğim beni seçmem gereken türe yönlendirir. Öykü de bunlardan biridir. Eğer anlatacağım konu, çatışma, mesele ya da her neyse öykünün formlarına uyuyorsa onu tercih ederim; onun sınırlarını aşıyorsa romana yönelirim; belki de anlatacaklarımı en iyi ifade edecek tür tiyatrodur, onu bile yazabilirim. Yani demek istediğim şu ki: Türler içerik ve biçimin buluşmasıyla ortaya çıkan ifade formlarıdır. Hangisini seçeceğine yazar kendisi karar verir, bir türün başka bir türe üstünlüğü olduğuna inanmıyorum. Elbette hepsinin ifade kalıpları, imkânları, değer yargıları kendine göredir ama türler arasında üstünlük yarışı yapmak, şiiri kutsamak, öyküyü yüceltmek, denemeyi gömmek vs. bana saçma geliyor. Edebiyatla ilgilenen biri için zaten hepsi bizimdir, önemli olan neyi, nasıl anlatacağımıza hangi türün uygun olabileceğini seçebilmektir. Öykü yazan birinin romana hazırlanıyor olması tezi evet eskide kaldı. Böyle bir tezin olması saçmaydı zaten. Roman ve öykü, daha doğrusu kurmacaya dayalı metinler aynı yoldan ilerler, birinin diğerine göre özellikleri, sınırları, imkânları farklıdır ama yürüdükleri yol birbirine benzer. O yüzden biri diğerine basamak teşkil etmez, sadece birbirlerine karışarak akarlar, romanla başlayıp öyküye dönen, öykü yazıp araya roman sıkıştırıp yeniden öykü yazan çok yazar var. Neticede hepsi kurmaca. Bununla birlikte şiir, deneme, araştırma inceleme vs. gibi olaya dayalı olmayan metinlerle olaya dayalı metinleri aynı anda yürüten var. Edebiyat zaten böyle bir şey. Öykücü olmanın önemli hale gelmesi fikrini öykünün önemli hale gelmesi diye ifade edersek daha doğru olur diye düşünüyorum. Öykü önemli hale geldi çünkü çok yeni bir tür. Zamanla daha da gelişip varlığını zenginleştirecek mi, kendini yeni bir türe ya da forma dönüştürecek mi, hatta tutunamayıp ölecek mi bilmiyoruz. Tıpkı diğer mit, efsane, destan gibi türlerin zamanında çok kullanılıp şimdi değişmesi, dönüşmesi, ölmesi gibi. Türler, insanın ve toplumun ihtiyaçlarına göre doğar, şekillenir, büyür, ölürler. Öykünün de çizgisi kendine göre olacaktır. Nasıl olacağını ise en iyi zaman bilir. Senem Gezeroğlu

Günümüzde öykücü sayısındaki artışı sosyal medya ile özdeşleştirebilir miyiz? Sosyal medya -mesela 140 karaktere sığdırdığı hayatlar- romanın önünü kesmiş olabilir mi? Bununla birlikte ilk zamanlar adına ‘kısa roman’ denilen bu türün gelişmesiyle birlikte ‘küçürek öykü’, öykünün olması gereken bir formu mu?

Roman hâlâ tüm dünyada en çok okunan tür, hiçbir şey onun önünü kesemedi. Bunun bir nedeni de –ister popüler kültür ürünü olsun, ister edebî– romanın biçimiyle ilgilidir. “Küçürek” kadar çirkin bir sözcük olamaz. Öyküye biçim veya uzunluk dayatamazsınız. Kısa roman tamamen başka bir meseledir. Mehmet Erte

Öyküdeki küçülme meselesine ise biraz farklı bakıyorum. Öncelikle belirteyim ki küçürek öykü, şark toplumları olarak hazzettiğimiz ve hiç de yabancısı olmadığımız bir tür. Şark edebiyatının kadim metinlerinden: Mesnevilerden, hikmetlerden, masallardan, kıssalardan vs. küçürek öykü benzeri kısa ve etkili metinlere aşinayız. Modern manada küçürek öykü oldukça zor bir tür. Her şeyden evvel keskin bir yaratıcı zekâ istiyor. Oldukça riskli. Cortazar’ın boks metaforuyla izah ettiği üzere, okur üzerinde istenilen etkiyi yaratmada öykü, romandan daha riskli. Bu bağlamda düşündüğümüzde küçürek öykünün riski katbekat artıyor. Türün ayırt edici özelliklerine dikkat ediyorsanız; birkaç cümleyle öykünün atmosferini çizip finalde beklenen o şok etkisini okura yaşatabiliyorsanız; öykünüz bittikten sonra da okurun zihninde beş on dakika daha devam ediyorsa başarılı bir küçürek öykü yazmış olursunuz. Yoksa metni kısa tutmakla küçürek öykü yazmış olmazsınız. Mustafa Soyuer

Kısa roman zaten hep vardı. Hoffmann mesela novellalar yazdı. Pek çok yazar, uzun hikâye kaleme aldı. Ama bugün, dediğim gibi iletişim/aktarım ortamları çeşitlendi. Bu ortamların, türler üzerinde kimi etkileri oldu. Bu kaçınılmaz bir şey. Olumsuz olarak görmüyorum bunu. Aksine türlerin gelişmesine, zenginleşmesine katkı verebilir diye düşünüyorum. Sadece uzun hikaye veya kısa romanlar artmadı, mesela küçürek öyküler de çok yazılır oldu bu süreçte. Sadık Yalsızuçanlar

Edebiyat dünyasında uzun soluklu romanlara alışkınız. Romanlarda toplumun sorunları irdelenirken bir yandan da çözüm aranıyordu. Şimdi ise uzun soluklu öykülere ve romanlara uzağız. Bunun sebebini gün gün değişen toplumsal sorunlara bağlayabilir miyiz? Mesela gecekondu sorunu uzun yıllar gündemde kalmıştır. Şimdi sabit bir gündem olmaması insanları öykü yazmaya itmiş olabilir mi?

Hikâye, kendi imkanları nedeniyle hayatın daha kısa parçalarına yoğunlaşıyor. Daha kısa insanlık “hal”- lerini önümüze getiriyor. Görülen, hissedilen bir hal, bir mesele üzerinden kısa hikâye inşa edebilirsiniz. Roman ise çok sayıda insanın hikâyesini ortak bir hikâye etrafında bir araya getirmeyi gerektiren, daha uzun soluklu çalışmayı gerektiten bir tür. Bu kolay, herkesin cesaret edebileceği ve becerebileceği bir şey değil. Eğer daha az roman, daha az iyi roman yazıldığını düşünüyorsanız bunun sebebi gün gün değişen toplumsal sorunlar değildir. Değişen toplumsal sorunlar varsa bunlar yazılmayı bekliyordur tam aksine. Alpay Doğan Yıldız

Bahsedilen uzun soluklu romanların oluşum süreçlerini incelerken yazarlarının biyografilerine de vâkıf olmak gerekli. Genelde uzun soluklu romanların yazılış süreçlerinin çok sancılığı olduğu ve yazanın hayatı ile fazlaca paralellikler içerdiği bilinir. Bunda yazanın hayatın farkında oluşu ve gözlem gücü oldukça etkili bir durum. Örneğin “Karamazov Kardeşler” romanında hayatınız boyunca karşılabileceğiniz neredeyse tüm insan tiplerine rastlamanız, olayları okumanız, Dostoyevski’nin hayatı nasıl gözlemlediğine dair muazzam bir hayranlık oluşturur. Dolayısıyla öncelikle bahse konu romanlara rastlayamamızda en büyük eksiklik gözlem gücünde. Sonra da çağın hız ve hazza bağladığı yaşamlarımız. Bir romanı yazmak için yıllarca sürecek bir uğraşı göze almak kolay değil. Halbuki kolay tüketilebilecek bir metni ortaya koymak bir sonrakini beklemek konusundaki zaman aralığını daraltıyor ve yeni bir eser için baskı kaçınılmaz oluyor. Bu durumda belki hazza esir olmamış bir çaba ile kolay tüketilemeyecek metinler kaleme almak konusunda gösterilecek çaba ve aşılacak bir tembellik, gündem ne kadar yoğun olursa olsun anlatılacak uzun soluklu eserleri de mümkün kılacaktır. İşin öykü kısmına gelinirse; son zamanlarda gündeme bağlı öykü üretimi arttı, bunu kabul ediyorum. Örneğin Covid-19 salgını günlerinde çokça salgın öyküsünün yazılması böyle bir şey. Biraz da fırsatçılık gibi oluyor sanki. Elbette acımasız olmak istemiyorum, eminim çok nitelikli metinler de kaleme alınıyor gündeme bağlı olarak. Ve bu yanlış değil, kaldı ki kaçınılmaz da. Sorunumuz gündemin öykünün yönünü belirlemesi. Ve yineliyorum uzun soluklu bir roman yerine öyküye yönelmek gündemden çok –elbette çoğunlukla- tembellik ve göze alınamayan uzun süreçle alakalı. Galip Çağ

Öykünün, modern insana sunduğu ilk cazip yanı kısa oluşudur. Öykü bu özelliğiyle modern insana bir okuyuşta bitirebilme şevki ve hissi verir. Uzun okumalarda olduğu gibi okuyucu metinden durmaksızın kopmaz. Ve okuyucudan kısa bir zaman dilimi talep eder: bir otobüs yolculuğu, bir metro veya uçak yolculuğu gibi. Bu da modern insanın aradığı bir şeydir. Öykünün modern insana sunduğu ikinci cazip yanı, onun yüksek yaşam ritmine, temposuna, gerilimine denk düşen yoğun anlatımıdır. Öykünün modern insana sunduğu bir başka cazip yönü de anlam açıklığıdır. Yani öykü, insanı, toplumu, yaşananları yalın, dolaysız bir şekilde anlatır. Kısaca muhatabına bulmaca çözdürmez ve sonuca hemen ulaşır. Ayrıca öykünün “hikâye”si çoğunlukla gündelik hayata denk düşer. Bu anlamda öykü modern insanın dünyasını kolaylıkla yakalar. Böylece metin-okur ilişkisi hızlı ve etkin gerçekleşir. Bu yüzyılın “Öykü Çağı” olacağı görüşündeyim. Öykü içinde bulunduğumuz hız çağına sadece ayak uydurmakla kalmıyor, hızın hikâyesini de yazıyor, ritmini tutuyor ona yoldaş oluyor. Necip Tosun

Biz, hazırı çabuk tüketen bir toplumuz. Metne yedirmeye çalıştığımız bu “bir şeyler anlatma kaygısı,” metni niteliksizleştirirken; konusunun da önemini yitirmesine sebep oluyor. Maalesef bu her dönem böyle olmuştur. Günümüzde de bu tip sosyalojik çıkarım içeren hikâye konuları belki azdır ama yok değildir. Fakat hikâyeyi sırf bu nedenden ötürü ele alıp da, “romanda konu bitti öyküye yönelelim” gibi bir düşünce ile karşı karşıya bırakmak yanlış olur. Çünkü her ne kadar konu bakımından kısırlık yaşansa da öykünün de anlattığı bir alt metin, bahsettiği bir ana olay vardır. Cumhuriyet Dönemi hikâyecilerinden özellikle toplumcu gerçekçi bakış açısıyla hikâyelerini oluşturmuş olan Orhan Kemal, Sabahattin Ali gibi isimlere baktığımızda, ağalık rejimi, işçilik, köy ve köylü sorunları gibi birçok sosyal çatışmaları incelediklerini görüyoruz. Bunlar romanları olduğu kadar hikâyeleri de olan isimler. Günümüz hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’da mahalle ve samimiyet konularını, Nihan Kaya’da çocuklar, var olma istekleri, kadınlar ön plandadır. Bunlar da çatışması ilgi uyandıran, kendi içinde çözülmesi gereken düğümleri barındıran konulardır. Sözün özü: Hikâye, herhangi bir romana alt metin veya hazırlık değil, bir küçük kardeş gibi görülebilir. Akrabalık bağları aynı olan ama farklı mizaçta iki birey… Selim Baki

Uzun soluklu ifadesinden kasıt kelime sayısı mı? Böyle düşünüldüğünde uzun soluklu öykülerin ya da romanların hâlâ olmayışı fikrine katılmak biraz zor. Bu yazardan yazara değişen bir olgu. Her öykücü gündemini kendi oluşturur bence. Gecekondu sorunu, başka toplumsal meseleler, bireysel konular ya da toplumun başına gelen ve alışılagelmedik yeni problemler ve öykücünün çokça aşina olmadığı bir şey hakkında geliştirdiği bir duyarlılık onun meselesini ve öykü konusunu oluşturmaya kâfidir. İnsanları yazmaya iten şey, bu temalardan herhangi birisidir. Yeter ki bu şey yazarı ve yazar bu konuyu bir yerden yakalamış olsun. Sabit ya da değişken olan öykücü, gündemi es geçmemesi gereken kişidir aynı zamanda. Belki de başarısı ya da halkı yakalamış olma ihtimali buna bağlı olarak artıyor, demek yanlış olmayacak. Bu soru eğer romanların ve öykülerin içeriğine dair bir eleştiriyi, tenkidi barındırıyorsa belki farklı yönden düşünülebilir. Yani mevcut eserler, bu noktada gündemi ve insanın gündelik acılarını, sorunlarını ne kadar merkeze alıyor sorusu etrafında ayrıca konuşulabilir. Şeyma Subaşı

Bu soruya diğer cevaplarımda da değindim ama bir iki şey ekleyerek cevap vereyim. Ben insandan ve onun iç sesinden ve onun öyküsünden bahsettim. Öykü demek insanın kendisidir dedim ama şimdi ki hal bu hal değildir. Artık çağın öyküsünü kâh seyrediyoruz kâh dinliyoruz. Adına modernizmden sonra milenyum dediler şimdi de bilgi çağı, sanal çağ, uzay çağı vb. gibi adlar veriliyor. Bir misal vererek sözümü tamamlayayım. Biz ayakları yerde olan insanlar olarak artık uçakları yadırgamaz olduk. Uçaktan yeryüzüne bakıyoruz. Ya da sanal turlarla uzaydan dünyaya bakıyoruz. Ben uçaktan ilk baktığımda aşağıda dağları küçücük, ovaları küçücük, yolları ip gibi gördüm ama insan göremedim. Oysa insan şimdi transhümanistlerin pençesinde Tanrı rolüne zorlanıyor. Bir şeye yukarıdan bakmak had meselesidir izan meselesidir. Biz topraktan bakmaya aşina insanlarız. Çünkü topraktan doğar toprakta ölürüz. Bizim öykümüz toprağa ekilidir. İnsan neye zorlanırsa zorlansın bir şey asla değişmeyecek: An olacak insan o an içindeki zamansız evrende kendiyle baş başa kalacak ve iç sesini duyacak. O ses hiç susmayacağı gibi insanda öyküsüyle her daim var olacaktır. Yusuf Ziya Kibar

Yirmi Dört Saat

M. Emin Asaroğlu, Yirmi Dört Saat ile Mahfel’de. Zamanın akışının sesi hissediliyor yazıda.

Ses, yorgun ve hırıltılıydı. İşi bitmişti. Gün aydın, gökyüzü maviydi artık. Sahile inmek ve nefes almak istedi. Bir yokuştan aşağı bitkin adımlarla ilerledi. Çabucak bıraktı kendini bir bankın üzerine. Dalgalar ağır ağır çarptı dalgakıranlara. Boydan boya bir katliamdı bu. Ses, sadece izledi. Dalgaların o son anında hatırladı sara hastası bir çocuğun yüzünü ve duydu hırıltılı nöbetlerini. Ölüm zaten ağzından köpükler saçar, dedi. Ayağa kalktı ve yürüdü. Ne güzel, dedi iç geçirirken. Ne güzel çocuklar, etraf pırıl pırıl, sokaklar kalabalık. Yaşamak, dedi olgun bir tavırla, bu olmalı. Ses gençti. Dünyada ilk günüydü. Ama eserine bakarak gurur duydu. Tam bir ustalık eseriydi. İnsanlar, hayvanlar, böcekler bile ona teşekkür edecekti.

Henüz bilmiyordu gündüzün geceyle kavgasını. Gök, gözlerinin önünde soldu. Daha bu “sabah”ı boyamıştı; kurumamıştı sokaklar, caddeler, camlar ve aynalar. Artık, tan yerinde kızıl bir şeytan oynaşıyordu. Dişlerini sıktı ses ve anladı, ömür-ölüm ne kadar birbirine girift. Gökyüzü yani güzel ve narin kadın, salıverdi gözyaşlarını. İlk damlalar seyrek ancak azimli. Şehre düşen ilk damla, evine dönen genç annenin kucağındaki bebeğin yüzüne düştü. Gökyüzü ağladı. Çünkü biliyordu; ölüm geceye gelirdi hep, biliyordu ölüm ve gece iyi anlaşırdı ve çok iyi biliyordu birazdan bir “ses” daha yitip gidecekti.

Felsefe ile Komşu Edebıyatçılar mı: Salâh Birsel

Beyza Özkan’ın bu yazı serisini ilgiyle okuyorum. Edebiyat ile felsefenin kardeşliğini yazarlar üzerinden işleyen, oldukça derinlikli açılımları olan yazılar bunlar. Bu sayıda Salah Birsel konuğumuz.

“Salâh Birsel’in adı çoğu kimse tarafından bilinmez. Bilinmemesine ilişkin pek çok neden ileri sürülebilir. Akla gelen ilk nedenlerden birisi de Salâh Birsel’in adının lisedeki edebiyat derslerinde geçmesi, bunun dışında bir yerde duyulmamasıdır. İkinci bir neden de Salâh Birsel’i okurlar ve akademik anlamda edebiyat eğitimi alanlar dışında kimsenin bilmemesidir. Bu nedenlerle birlikte bugün kişilere Salâh Birsel kimdir? diye bir soru sorulduğunda nasıl bir cevapla karşılaşılmaktadır? ‘’Deneme, günlük gibi düz yazı türlerinde kalem oynatmış bir kişi’’, ‘’lisede edebiyat derslerinde yapılan sınavlarda yazar – eser eşleştirmelerinde gördüğüm bir kişi’’ demekle birlikte Salâh Birsel’in birkaç eserini ezbere bildiklerini ancak okumadıklarını dile getiren cevaplar görülmektedir. Ezbere bildikleri eserler de akıllarında kolayca kalabilecek, hafızalarını zorlamayacak eser isimleridir. Kendimden örnek vermek istiyorum: Salâh Birsel’in ismini ezbere bildiğim eserleri arasında Boğaziçi Şıngır Mıngır’ı, Kahveler Kitabı’nı ve Kendimle Konuşmalar’ı biliyorum. Ancak bildiğim ve okuduğum eseri Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’dir. Kendimden verdiğim bu örnek, yazımın işleyişini çiziyor ve şu noktada yazımı işleyeceğime karar veriyorum: Salâh Birsel’i anlatırken önceki yazı dizilerimde yaptığım gibi kendisini kısaca tanıtarak edebiyat ve felsefe ilişkisinin eşiğinde anlatacağım. Ancak burada önceki yazı dizilerimden farklı olarak bir iş görmek istiyorum: Salâh Birsel’i Kurutulmuş Felsefe Bahçesi isimli denemesi odağında aktararak yazarı siz okurlara takdim edeceğim.

Salâh Birsel kimdir? Basit bir cevapla deneme, günlük, düzyazı yazardır. Ancak Salâh Birsel, bu cümlenin içini fazlasıyla dolduran bir edebiyatçıdır. Başlangıçta Hukuk Fakültesinde okumuş ancak oradaki eğitimini yarıda bırakmıştır. Hukuk bölümünden sonra yüksek öğrenimine felsefe bölümünde devam etmiştir. Ancak bundan önce okullarda tarih ve yazı derslerine girmekte, öğretmenlikle geçimini sağlamaktaydı. Öğretmenliği süresince tarih ve yazı dersleri verirken her fırsatta konuyu edebiyata getirir, şiirler okurdu. Birsel’in bu edebiyat sevgisi, felsefe eğitimi almış olması kendisini çok önemli bir noktaya getirmiştir. Yazarın edebiyatla beslenmesinde onun edebiyat çevresiyle kurduğu ilişkinin önemli bir rol oynadığını söylemeden geçemeyiz. Birsel’in edebiyat çevresine dâhil olması ‘’kahveler’’ vesilesiyle olmuştur. Burada kastedilen kahve ile şu anlaşılmasın: Kâğıt oynanan, tavla atılan bir mekân olan kahve. Birsel’le birlikte kastedilmeye çalışılan kahve, pastane ve kıraathanelerdir. Salâh Birsel için kahve kültürü, o kadar önemlidir ki bunu kendi ağzından şu şekilde öğreniriz: “Bazıları kahveleri küçümser. İnsan orada üniversite eğitimi görmez ama bir kültür edinebilir.”

“Salâh Birsel, bilindiği üzere denemelerinde, yazdığı edebî türlerin mantığına uygun olarak kalem oynatmaktadır. Dili kendi emrine amade kullanmakta ve yeni kelimeler türeterek üslubunu sürekli taze ve yeni tutmaya gayret etmektedir. Nitekim Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’nde de kendisinin üsluba ne kadar önem verdiği görülecektir. Salâh Birsel’in yazmış olduğu bu deneme, çiçek ve doğa sevgisinin işlendiği, bunun yanında bu sevgiyle birlikte doğa-insan ilişkisinin anlatıldığı bir denemedir. Bu bölümde “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi” özelinde Salâh Birsel’in edebiyat-felsefe ilişkisinde nerede durduğundan söz edeceğim. Birsel, denemeye ilk olarak çiçek sevgisinin birçok ulus tarafından içselleşmiş bir şey olduğundan bahseder. Bu noktada Japonların çiçeğe saygılarından örnek verir. Nitekim Japonlara göre doğanın özüne yakın olmak, insanın özüne yakın olmak demektir. Öyle ki yol üzerinde rastladıkları çiçeklere dahi dokunmazlar ve çiçekleri koparmak, bir parmağın kesilmesine kadar giden bir yolu göze almak demektir. Bu durum Birsel’in denemesinde verdiği bir imparatoriçenin ağzından da aktarılmaktadır: “Seni koparırsam, elim seni kirletir.” Çiçek kopartmanın çiçeğin kendisine, bizzat da doğanın kendisine zarar vereceği fikri Birsel tarafından okuyucuya hissettirildikten sonra Birsel, denemede Çinlilerin de Japonlar kadar çiçeklere ve doğaya olan sevgisinden bahseder. Çinliler, doğaya bir sağlık evi gözüyle bakmaktadır. Doğanın hiçbir hastalığı iyileştirmese de kendini beğenmişlere iyi geleceğine inanmaktadır. Peki, Çinliler de Japonlar da çiçekleri koparmaya karşı oldukları hâlde çiçeklere karşı nasıl bir davranış sergilemektedir? Denemesinin başında çiçeklerin koparıldığını ancak rastgele koparılmadığından bahsetmektedir Birsel. Her dal, her sap özenle seçilmektedir. Ancak çiçekçilerin yüzü, çiçekleri çok kopardıkları vakit kızarmaktadır. Bunun sebebi de söylediğimiz gibi çiçeklere dokunduğumuzda elimizin onları kirletmesi, yani kirletme kaygısıdır.”

“Bütün bunlar etrafında söylemek gerekir ki Birsel’in denemeciliği, edebiyat ve felsefe ilişkisi içerisinde bir köprü görevi görmüştür. Deneme, Birsel için hem düşündüklerini aktarım aracı, hem de bir düşünme aracı olmuştur. Öyle ki deneme, edebiyat ve felsefe arasında gerilmiş ince bir iptir. Deneme yazarına düşen görev de bu ipte yürüyebilmeyi başarabilmektir. Bu durumda denemeyi yazan kişi, bir söz ve düşünce cambazıdır. Bu düşünce cambazı, dili kullanmayı bilmelidir. Dili iyi kullanması, onun dilimize yeni kavramlar kazandırmasıyla olanaklıdır. Nitekim bir kavram kazandırmak, bir kelime türetmek, düşünme becerisini de etkilemektedir. Salâh Birsel’e baktığımızda görmekteyiz ki onun dili sürekli yenilemesi, işlemesi ve bu yolda çaba harcaması bir nevi dili felsefe yapmaya hazır bir konuma getirme çabasıdır. Ancak dili keyfî bir şekilde işlemek, felsefe yapmaya hazır bulunma hâlini ne derece etkiler? Böyle bir tutum, ancak felsefeyi soyutlaştırır. Aksi bir durum da olursa yani keyfî bir kullanımdan vazgeçilirse felsefe, somut bir zemine kavuşur. Bugün Birsel, bu deneme ile birlikte aslında şunu söylemektedir: Dilinizi işleyin, dilinizin işlenmesine katkı sağlayın ve bu şekilde çalışmalarda bulunun. Denemeler, bu doğrultuda birer basamaktır. Edebiyat ve felsefe ilişkisinin kurulmasında önemli bir köprüdür. Bir şeyi daha eklemektedir: Doğaya hükmetmekten, doğayı kirletmekten vazgeçin ve kendinize dönün. Bahçelerinize dönün ve orada içinizi dinleyin, bütünleşin. Böylece hayata ve kendinize dokunacaksınız.”

Semih Gümüş ve Eleştiri Sanatı

Eleştiriyi bir sanat gibi işleyen Semih Gümüş hakkında yazmış Onur Uzer.

“Semih Gümüş’ün, “Modernizm ve Postmodernizm Edebiyatın Dünü ve Bugünü” adlı eleştiri kitabında modernizmden postmodernizme uzanan süreçte yaratıcı yazınsal yazının yalnızca öykü ya da roman içinde değil, eleştiri içinde çizildiği ve kat ettiği yolda çözümlenmeyi beklediğini anlatır ve ekler: Çözümlenmesi gereken eleştiri aradığımızdır elbette. Daha önce de çeşitli dönemlerde görülmüştür ki yazınsal değerlerin keşfi ve yeni arayışlar geçmişten görece bağımsızlaşmakla olasıdır. T.S. Eliot’un, “Her kuşak kendi tercümesini yapar” sözü, gene edebiyatın doğasından gelmektedir. Gümüş’ e göre yeni zaman kültürü olarak postmodern düşünce ve davranış biçimlerinden de bağımsız yazarak kendini inşa ettiğini ifade eder. Edebiyatın 1980 sonrası değişiminin bir geç modernizm dönemi olarak çözümlenip tartışılmaya açılması gerektiğini düşünmektedir. Postmodernizmin endüstri sonrası toplumla özdeşleştirilmiş düşünme ve yaşam biçimleri olarak anılmasıyla düşünsel ve sanatsal kültürle özdeşleştirilmiş iki kavram olarak değerlendirilmektedir. Anthony Giddens’ın “Postmodernizmin, eğer bir anlamı varsa en iyi biçimde, edebiyat, resim, plastik sanatlar ve mimarideki stil ve akımlara işaret etmeyle sınırlandırılmalıdır.” ifadesi sınırlı yaratıcılığın anlamını göstermektedir. Gümüş’e göre modernizm, klasiğin kabuğunu kırarak edebiyat dünyasına merhaba dese de postmodernizm şemsiyesi altında yoluna devam eder. Klasik olmayan modernizm, halatı kopmuş bir sandal gibi düşünüp karar vermediği denizlere açılır, sonunda bu yüzden azalır. Eleştirinin modernizm sarmalında Semih Gümüş, Dostoyevski’den Kafka çıkarmak, hem klasik olanı yeni bir düzeyde canlı tutmanın önemini anlatır. Yaratıcı ve düşünsel yeniliklerin zorunluluğu bu değişimin ördüğü nedensellikten alıp edebiyatı postmodernizmin dayanılmaz hafifliğine bırakır. “

Mahfel’den Şiirler

Dudaklarımdan dökülen Haziran çiçekleri

yoluyorum birer birer bütün yapraklarını

yanaklarındaki esrik öpücüğü suluyorum

evet karşımdasın ve kısık dudakların ve

kısık gözyaşlarınla ellerimin arasındasın

seni büyütüyorum bir geceyi yaratana kadar

seni ıslatıyorum bir gündüzü karşılayacak kadar

hiçbir rötarı kabul edemez bakışlarım

hiçbir duvarı aramıza sokamaz eyyam reisleri

sesli özlemlerimle aşıyorum onları ve

şevval’den geçip zilkade’ye saklıyorum seni

Muhammed Münzevî

sana göğsümdeki ırmağın

                    sevincini getirdim gülibik

çiy tanesiyle irkilen yaprağın

dağ yollarına müjdelediği sabahları

kırılmış kaval kemiğinin morluğunda

sesimle besledim sesinin çılgarını

sana sürgün edilmiş toprağın

buğday kokan bahçesini getirdim

açıldı yar koynunda aşkla yekinen çiçek

Ahmet Özdemir

asmakatta oturan gözü pek adam

aslında kadın

deliriyor

bu bir

dilimin ucunda sevgilim

fiyasko olmalı

içinde fellicita’nın geçtiği şarkıyla sevişseydik

çıkıp gelirdim yanına

ama sen azeri ezgisi seviyorsun

güya beni de seviyormuşsun

hiç inanasım gelmiyor

bari sen mutlu ol derken bile

yakıyor

gözlerimi açamıyorum

Hatice Kübra Öktem

Şimdi sökemiyorum astığım yerden

Ey Haliç geri ver sevgimi geri ver anahtarımı

Aziz İstanbul lütfen fısılda kulağıma

Galata ve Kız Kulelerinin kavuşacağını

Sen söyle biz de kavuşacağız

Bir yolcu olarak uğradım şimdi gidiyorum

Bir bavulum bile yok

Pılım pırtım anılarımdan başkası değil

Belki son kez geçiyorum Galata’ndan

Son bir bakış atıyorum ferini bırakıyorum gözlerimin

Asaf Ağar

Bir mektuba sarılıyorum ben sevda diye

Kanmadım başkasına

Yeter bana yürekli bir oda

Padişahı değil, kölesiyim ben onun

Bin ateş yanar da sevda kül olmaz

Hüda bilir her işi!

Bu uğurda yananı gülsüz komaz

Hüseyin dediysek sevdası kadar Hüseyin!

O sevda ki, unutturur perileri

Yâr eder sineye çoban değneğini

Geriye iki beyaz tel kalır

Peri saçı mı ne!

Hüseyin, bir ateş yak

Beni çağır dara düştüğünde

Seda Şaffak

Ben bir uçurtma yalnızlığında, kızılcık yutup kanı emdim içime

Bileklerim kalın pişmanlığın bildirisi

Gözlerim kötü medyumların kara içi

Doğru aşkı bulana kadar, kaç yanlışa saplandık Orfeas?

Gecenin bu saatlerinde en sevdiğim yeri bir çöl işgal eder

Ben Tanrının yazgısında, yeşeremeyen bir ağaç

Kovuğuma bassam da kabuğu, etim kabuğa pekişmez

Çeşit çeşit aynalardaki oyuklar, gitme diyemiyorum Orfeas

Umutsuzluğun alkışını yapıyor arkamda adamlar

Dantelden bozma kanaviçe süsümü, gezdiriyorum saçlarımda

Nokta koysam da çatlağın yeryüzündeki hayatına

Bitmiyor yerkürenin sancılı doğumu

Orfeas şarkını duyamıyorum…

Emine Gündüz Menteş

sonsuz bir ipin ağzında irileşen su

serin rüzgârların saçlarını kısaltıyor

zencefil kokulu uykuları bölüyor kaygı

arılanan, filizlenen her güzellik

kesin bir ifadeyle uzatıyor zarif boynunu

Ayşe Gönenç                                                                                                  

YORUM EKLE