Temmuz 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Ayasoyfa, Hep Ayasoyfa

Sonsuz bir sevdamızdı Ayasofya. Fatih’in emaneti, fethin sembolü, yüreğimizin genişliği… Edilen dualar, biriken umutlar nihayete erdi ve Ayasofya yine cami olarak hizmet vermeye devam edecek.

Dil ve Edebiyat dergisi, 139. sayısında; “Egemenlik, Bağımsızlık, Ayasofya” diyerek kapağına taşıdı Ayasofya özlemini. Dergide kapak konusu ile ilgili yazılardan paylaşım yapacağım.

“Ayasofya. 1.500 yıllık bir mabet. İlk inşa tarihi 532-537. Kutsal Bilgelik ya da İlahi Bilgelik anlamındadır Ayasofya. Hıristiyanyanlık tarihi süresince papa temsilcisi ile patrikin birlikte gerçekleştirdikleri tek ortak ayinin mekânıdır. Kimi yorumculara göre modern zamanların AB’sinin temelleri burada atılmıştır. Ayasofya, fethin kılıç hakkıdır. Bağımsızlık sembolüdür.” Üzeyir İlbak

“Ayasofya, onu yaptıran imparator tarafından, bir ibadethane, bir tapınak olsun diye yaptırılmıştır, yapan mimarlar da onu bir tapınak olsun diye yapmışlardır. Bir müze olarak yapılmamıştır Ayasofya.

O halde Ayasofya’yı, yaptırma amacı ve yapılma şekli ile ancak tapınak olarak kullanabilirsiniz. Bunca büyük mimar tarafından yapılan. Bizans'ın o parlak devrinde yaptırılan bir tapınağın başka bir amaçla kullanılması mümkün değildir; mümkün olsa bile doğru değildir.

Bugün. Ayasofya müzedir deniyor, aslında bu bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Çünkü: müzede bazı arkaik eserler bulunur ve sergilenir. Oysa Ayasofya’da böyle bir şey yoktur. Çırılçıplak Ayasofya'ya müze deniyor. O bizatihi, varoluşuyla müze-eserdir deniyorsa, zaten cami olsa da yine bir yanıyla anıt eser, müze-eser olacaktır.

Süleymaniye ve Sultanahmet de böyledir, İstanbul da bu anlamda müze-şehir, anıt-şehirdir. İstanbul’u müze-şehir saymak için nasıl boşaltmak gerekmiyorsa, bu düşünceler ışığında Ayasofya’nın müze-eser sayılması için camilikten çıkarılmasına gerek yoktur.

Bugünkü durumuyla, Ayasofya ne camidir ne müzedir ne de herhangi bir tapınak! Ayasofya'nın fiilî durumu, camilikten çıkarılıp çıplak kilise haline getirilmiş, ancak işleyen bir kilise görünümünde de olmayan, yani kilise olarak açılmaya, cesaret edilemeyen, cami ile kilise arasında bînamaz bir kilise iskeleti halidir. Pro-kilise veya post-kilise bir pozisyondadır zavallı Ayasofya. Bilmiyoruz, içine giren Hıristiyanlar ibadetlerini yapıyorlar ve yapabiliyorlar mı? Yapsalar bile iç rahatlığıyla yapamadıkları muhakkak. Çünkü: papazsız bir kilise düşünülemez. Bu haliyle, camilikten çıkarılmış, (vaktiyle kiliseymiş) denebilecek bir hatıra-kilise haline getirilmiş bina durumundadır. Ayasofya. Bilmeyiz, bu hal Hıristiyanları tatmin ediyor mu? “Cami olmasın da varsın böyle olsun razıyız” derler mi? Yoksa, bu daimî olması imkânsız durumu, onlara bir gün işleyen kilise haline getirmek cesaretini mi veriyor? Bütün bunlar bizim meçhulümüzdür. Yeterli bir anket yapılmadığına ve yapılamayacağına göre hep meçhul kalacaktır konu.” Sezai Karakoç

“Ve Ayasofya. Bizans tarihi süresince Bizans mülkünün ve İstanbul'un en büyük mabedi-kilisesi iken insanlık tarihini yeniden yorumlamaya zorlayan fetihten sonra şehrin baş camii ilan edilmiştir. İhtiyaç oldukça etrafına eklenen mimari yapılarla bir külliyeye dönüşmüş olan yapının fetihten sonra Hagia Sophia Kilisesi’nin mabet kimliği korunarak Fatih tarafından Ayasofya adıyla fethin sembolü ilan edilmesi ve ilk cuma namazının da burada kılınmasının sembolik anlamı unutulmamalıdır. Coğrafyaya mülke aidiyetinin sembolleri mekânlar üzerinden meseleye bakıldığında kültür, medeniyet ve siyasi tarihin kutsanmadan örnek eserlerin yüklendiği anlam ve diğer milletlere verdiği mesaj göz ardı edilemez. Bu anlamıyla Ayasofya’nın statüsü ve sembolik değeri tartışmasızdır.”

“Ayasofya’yı cami olarak görmek uzun bir rüyanın tahkiyesidir. Bu hikâyeyi kişisel tarihimde 1970’li yıllardan beri bilirim. İdeolojik bir duruştur. Siyasi getirisi olmuştur. Sağ-muhafazakâr siyaset buradan beslenirken İslâmcı hareket Ayasofya’yı temel bir söylem olarak önceledi. Ezana duyarlı her şair bir Ayasofya şiiri yazdı. Fetih, secde ve bağımsızlık ilişkisine aşina her Müslüman yazar ve bu coğrafya insanının inancına saygılı her bir muhafazakâr yazar bu konuda kalem oynattı. Ayasofya değerler hiyerarşisinde 20. asrın en önemli sembolü oldu. Bunun asli amacına döndürülmesi ve yüklendiği sembolik anlamıyla yaşatılması bu ülkeye, bu ülke insanına inancını hayatının anlamı olarak benimseyen her insanın birinci vazifesidir. Bir dönem Ayasofya’nın müdürlüğünü yapan rahmetli dost Halûk Dursun’un bu tespiti önemli ve anlamlıdır. Ona göre “Ayasofya’nın müze yapılması bir cinnet, boşluk ve kırılma döneminin eseridir.” Öyleyse bu yanlıştan artık dönülmelidir.” Taha Hüseyin

Fars Şiirinin Atası Semerkantlı Rudekî

Bizde çok fazla tanınan bir şair değildir Rudekî. Nimet Yıldırım’ın yazısı bu anlamda dikkat çekici bir çalışma olmuş. Hayatı, çalışmaları ayrıntılı olarak ele alınmış. Eserlerinden paylaşımlar yapılarak şairin şiirine de bir giriş sağlanmış bu yazı ile.

“Şairin ilginç maceralarla dolu olan hayatı, Rudek’in uzak bir köyünde başlayıp inişli yokuşlu bir seyir izleyerek aynı köyde sona ermiştir. Dikkat çekici bir gelişme de bu büyük söz ustasının öldüğü yıl (329/940) aynı bölgenin bir diğer köşesinde İran ulusal destanını yazacak olan ulusal şair Firdevsî’nin dünyaya gelmiş olmasıdır.

Rudekî’nin edebi kişiliği her tarafa ışık saçan bir prizma aydınlık kaynağı gibi çok parlaktır. Destansı şiir türünün aydınlık saçan en büyük ışık dalgası odur. Şu dizeleri bilgiyi yüceltir:

Gökler insanoğlunun başı üzerinde yükseleliden beri
Hiç kimse bilginin gizemine kayıtsız değildi

Akıllı kişiler her zaman
Bilginin gizemini her dilde

Derlediler ve bilgiye değer verdiler
Bilgiyi taşlara bile işlediler

Bilgi yürekte aydınlık saçan bir kandil
Her şeyden öte teninde bir kalkan senin.”

“Rudekî, Farsça ilk şiir söyleyen şair değildir. Ancak o Farsça’da olgun şiirler söyleyen ilk şair, Fars şiirini olgunluğa eriştiren ilk yetenektir. Kendisinden sonra gelen büyük şairler, onun Fars şiirini olgunlaştırdığı ve pişkinliğe eriştirdiğini söylerler. Rudekî’nin şiirlerinin çok olduğu bilinmektedir. Bazı kaynaklarda son derece yüksek rakamlar verilse de şiirlerinin en az 130.000 beyit olduğu kabul edilir. Bazı kaynaklarda 1.300.000 beyit şiiri olduğu da aktarılır.[13] Avfî, Rudekî’nin şiirinin yüz defter olduğunu söyler.”

“Rudekî’den kalan şiirler üç farklı kategoride değerlendirilebilir: “Saray şiirleri”, “aşk şiirleri” ve “özlem şiirleri.” Saray şairi yazdığı için bir hayli yüklü servet biriktiren Rudekî, asıl ününü elbette övgü şiirleri methiyelerinden kazanmamıştı. Rudeki’nin şiirlerinde tasvirleri son derece alımlı, görkemli ve anlamlıdır. Baharı betimlediğinde doğa herkese gülümsemekte, lale parıldayıp etrafa ışıklar saçmakta, misk gibi koku saçmakta, ağaçların dalları meltem esintisiyle sallanmaktadır. Hazanı betimlerken, hazan rüzgarı bir kimyager olmasaydı nasıl bir bahçeyi altın sarısı renge dönüştürürdü? Harezm rüzgârı altın sarısı yaprakları etrafa dağıtırken emirin kendisini ziyaret edenlerin eteklerine sarı sarı altınlar dökmesini andırır.”

Toplumsaldan Bireysele Ahmet Erhan Şiiri

Şair duruşuyla, şiire bakışıyla ayrı bir yeri vardı Ahmet Erhan’ın edebiyat dünyamızda. Protest bir duruşla söylediği şiirlerindeki derin lirizm Ahmet Erhan şiirinin en belirgin özelliğiydi. Dil ve Edebiyat’ta Zafer Acar, Toplumsaldan Bireysele Ahmet Erhan Şiiri isimli yazısında şairin şiirsel duruşunu ve mücadelesini derinlemesine işlemiş. Özellikle toplumsal gerçeklik bağlamında karşımıza çıkan şiirlerin şairin hayatıyla kesiştiği noktalara olan göndermeleri yazının dikkat çeken yönleri arasında.

“Ahmet Erhan daha ilk kitabıyla, şiir bütünlüğünün kabarık olacağını hissettirmiş. Öyle olmuş da. 1984’te üç şiir kitabı birden çıkarmış; bu, birçok şairin şiir bütünlüğüne denk. Kelimeleri titizlikle seçen, kuyumcu gibi çalışan saf-sembolist şairlere göre hep Sosyalist-Gerçekçi şairler daha çok yazmıştır. Konuşur gibi yazmak, estetiği ikinci plana itmek şiirin kolay üretilmesine, çoğaltılmasına ve şiir olmaktan çıkmasına neden olmuş çoğu kez. Bu tuzağa Nazım Hikmet de düşmüştür. Coşku metni köpürtür genellikle. Kimsenin püf deyince sönen şişme metinlere ihtiyacı yok.”

“70’li yıllarda sol devrimci hareketin içerisinde yer aldığı anlaşılan Ahmet Erhan, hemen her devrimci gibi zor zamanlar yaşamış; sağ-sol ve gizli hain ellerin arasında kalıp bedeller ödemiştir. Dört defa solcular, üç defa sağcılar tarafından kurşun yağmuruna tutulmuş. Örgütsel faaliyetlerde abi-kardeş dediğiniz birileri bile hain çıkabilir. Evet, solcuydu Ahmet Erhan, ama hangi fraksiyona bağlıydı bilmiyorum. Doğu Perinçek’e şiir ithaf etmiş, belki buradan bir yerlere varılabilir. Bunun şiir adına çok bir önemi yok tabii. Bir solcu şairin neden solcular tarafından kurşunlandığı sorusuna cevap vermek gerekiyor sanki. Solun da sağın da içinde birbirine düşman birçok fraksiyon var. Bu düşmanlık silahlı saldırı, suikast şeklinde de kendini gösterebiliyor. Ahmet Erhan, kimi zaman şiirini bir projektör gibi o günlerin sosyo-politik ortamına tutar: “Tabutunun başında bir arkadaşın/Oturduk seninle bir gece boyu/Kuşağımızın yaşadıklarını anımsatarak/Bir çocuk, içimizdeki bütün gülleri bir bir yoldu” (I. Cilt, 2014, 53), “Kuşağım, deyince bir çiçek/Yoluyor, yoluyor yapraklarını” (I. Cilt, 2014, 62), “Bir anda silah seslerine dönüşüyor/Ötede, bozuk bir musluktan damlayan suyun sesi” (I. Cilt, 2014, 54). Son ikilikte dönemin psikolojik ortamını yansıtan paranoyak bir şiir kişisi yaratmış Ahmet Erhan. Bu kişi bazen romantikleşiyor: “Acı, bir ırmak gibi/Doluyor yüreğime/Bardaktan boşanırcasına ağlamak istiyorum” (I. Cilt, 2014, 287). “Gül, benim için bir kere ağlar mısın?” (II. Cilt, 2014, 545). Bazen ümitsizliğe kapılıyor, kaçmak istiyor ütopik bir ülkeye: “Yaz günü palto giyerim/Ceplerim dolu dolu şiir/Gören beni deli sanır/Adım kaçığa çıkar/Keşke kaçsam/Keşke kaçabilsem şu dünyadan” (I. Cilt, 2014, 228). Osmanlı zamanında taşradaki divan şairleri, İstanbul hayali kurarlarmış; Servet-i Fünuncularla bu durum tersine dönmüş, İstanbullu şairler kaçmak temalı şiirler yazmışlardır. Bu, başkentteki değişen atmosferle ilgili bir durumdur. Ülke, Batılılaşma sürecinde her geçen gün bir kaosun içine çekilmektedir. Romantik şair tedirgindir, kaçmaktan başka bir yol bulamaz. Böylesi durumlarda realizme ihtiyaç duyulur. Ahmet Erhan, oldukça dengeli gitmiş, katı yanları olan Sosyalist-Gerçekçi şiiri romantik duyuş ve bireyciliğiyle yumuşatıp modernleştirmiştir, diyebiliriz. Kendisi de bizim bu tespitlerimize katılıyor: “Ben bireysellikle (aslında kişisellik demeliyim) toplumsallığın bileşke noktasında durdum hep” (Ekin Yay., 1993).”

“Şiirin biçimini pek önemsemeyen Ahmet Erhan, ilk şiirlerinden son şiirlerine dek ölüm ve aşk gibi iki ana temayı merkezine almış ve çok yönlü işlemiş. Hangisi daha güçlü aşk mı ölüm mü? Kişiye göre değişir bence. İnançlı biri için ölüm öte dünyaya açılan kapıdır, bir defaya mahsus olan ölüm tecrübesi son bulurken hayat-aşk devam eder. Fuzuli’ye “aşk imiş her ne var âlemde,” mısraını söyleten biraz da öte dünya inancıdır. İnançsız biri için ölüm yokluk demektir ve ölümün gücü karşısında her türlü hayat-aşk zayıftır, bir şekilde son bulacaktır. Ahmet Erhan’ın da aşka nazaran ölümü sarsıcı bir şekilde hissettiğine şahit oluyoruz.”

“İlk gençlik yıllarında şiirin gücüne inanıyor Ahmet Erhan: “AĞAÇ//Bu şiire girmek için/yıllarca bekledi/şu yaşlı ağaç./Kimse onu anlamadı./Yanından geçen/birini görünce/Usulca kıpırdanmasını bile/bir şeylere yormadı…/Yolun kıyısında duran/yapraksız, tozlu ağaç/işte bir şiire girdin./Artık yalnızca/bir ağaç/değilsin” (I. Cilt, 2014, 176). 80 Kuşağı özellikleri taşıyan bir şiir bu. Sonraları şiirin gücünden şüphe ediyor. “Sanki bütün başkaldıranlar ölmüş, başkaldırılar başka bir zamana ertelenmiştir. Şarlatanlar ve düzenbazlar kazanmıştır. Ve şiir, artık gülünç bir şeydir onlarca; sence, bütün yenilgilerin toplamı olmuştur… Sevgili okur, öyleyse bir daha görüşmeyelim demek, daha iyi değil mi?”

Mehmet Kaplan ve Denemeleri

Nuray Alper, Mehmet Kaplan denemeleri üzerine bir yazı kaleme almış. Titiz bir çalışma bu. Kaplan’ın ortaya koyduğu çalışmaları genel olarak ele aldıktan sonra yazarın denemelerini Şekil ve Kompozisyon isimli yazıları merkeze alarak işleyen Alper, özellikle dil üzerine özgün ve ufuk açısı tespitlerde bulunuyor.

“Onun yazıları, sorunu ortaya koyarken çözüme odaklanan bir deneme yapı sergiler. Örneğin, Kültür ve Dil kitabında yer alan denemelerde Kaplan’ın dil meselesi üzerinde büyük bir ciddiyetle durduğu ve “dil ve edebiyat”, “dilde aşırılık ve itidale dair”, “dil anarşisi, sebep ve çareleri”, “dil öğrenilir ve öğretilir” gibi yazılarında bunu ortaya koyduğu görülür. Bu yazılarda eğitim sisteminin olduğu kadar ülkemizin de en büyük problemlerinden biri hâline gelen dil konusu, bir şikâyet dairesi içerisine yerleştirilmez. Yazar ele aldığı dil sorunuyla Osmanlıca öğreniminin lüzumuna, bir durum ve tutum değişikliğine gidilmesinin zaruretine dikkat çeker. Öztürkçeciliği taassup hâline getiren edebiyatçıları ve öğretmenleri ikâz eder. İşte, Kaplan’ın denemeciliğini diğerlerinden ayıran en büyük fark da onda problemin problematiğe, sorunun sorunsala dönüşmemesinde gizlenir. “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” hadisinin bir yansıması olarak ortaya koyulan bu denemeler önce sorun üzerinde durur, sonra onun günümüz içerisindeki mahiyetini ispatlar ve daha sonra da çözüme yol alan bir yapı sergiler. Buradan hareketle ispatın, yazarın denemelerini özetleyen bir başka anlam alanı olduğunu söyleyebiliriz. Kaplan, ortaya koyduğu fikirleri nedeni, nasılı ve kökeni ile ele alır. Dolayısıyla onda kelâm iddia makamında kalmaz, daha yazılarının giriş kısmında ispatı mefkûre edinen bir dava hâline gelir. Okuduğumuz denemelerden tamamına yakınında, çevreden gelebilecek itirazlara karşı bu ispat ve teyakkuz durumu vardır. Bu nokta onun yazılarında bir plan, sistem ve nizam olduğu gerçeğini de ortaya koyar. Nitekim 1944 yılında kaleme alınan “Şekil” ve 1972 senesinde yazılan “Kompozisyon” yazıları buna örnektir. O, “Kompozisyon” yazısına öğrencilerin imtihan kâğıtlarından doğan karmaşıklığı şikâyetle başlar. Kaplan bu kâğıtlarda bir yığın bilgi olduğunu fakat öğrencinin lüzumlu ile lüzumsuz ayrımını yapamadığını, fikirlerini bir sıraya koyması gerektiğini bilemediğini izaha çalışır. Batı dillerinden alınan kompozisyon kelimesinin çeşitli şeylerin düzenli olarak bir araya getirilmesi olduğunu vurgulayarak bu disiplin ve düzen üzerinde durur. Düşünce karışıklığının önüne geçebilmek için çözüm önerileri sunan yazar için bir yazıda bilgiden daha önemli olan husus, onların tasnif edilmesidir. Kompozisyonu insan olmanın başlangıcı sayan Kaplan’ın disipline verdiği önem bu yazıda “kompozisyon derslerini insan olmanın başlangıcı sayarım” ifadesiyle de ortaya çıkar. Öyle ise düşünce yazılarının bir plan dairesinde ilerlediğini gördüğümüz Mehmet Kaplan için plan ve düzen, yazının ön şartıdır. Onun bilgiye, kültüre, örnek çeşitliliğine, orijinalliğe ve objektifliğe dayalı denemeleri bu sistem göz önünde bulundurularak yeniden okunduğunda, ortaya daha sıra dışı bir durum çıkacak, Kaplan için deneme türünün bir uğraşının ötesinde olduğu, tıpkı inceleme ve tenkit yazılarında yaptığı gibi farklı bir metot ortaya koymaya çalıştığı anlaşılacaktır.”

“Mehmet Kaplan mimariyi musikiden, resmi şiirden, tarihi edebiyattan ayrı düşünmez. Nitekim üzerinde durduğumuz şekil yazısında da “bir sohbet salonundaki sulh ve sükûnun ancak gökyüzünde olacağını” söyleyerek musikiyi tabiattan ayırmaz. Ona göre ses şekilleri vasıtasıyla musiki ruhu terbiye etmekte ve şiir de bu şekiller manzumesine dâhil olmaktadır. Yani musiki ile terbiye olan ruh, şiirin ahenkli tarafı ile de mutmain olur. Dikkat edilirse Mehmet Kaplan, üzerinde durduğu konuların birbirleriyle bağlantısını ortaya koyarak onları iç içe geçirir. Yazıda dinin kaynağı olarak gösterilen sanatın hikmetin kaynağı olarak da gösterilmesi bunu doğrular mahiyettedir. Yazar “şekil, sabit şekil; çok sıkı değişmez şekil, anarşiyi nizama sokan şekil sanatın esasıdır.” diyerek sanatta şekle önem verdiğinin altını çizer. Şekil yazısının düşündürdüğü bir diğer husus, Mehmet Kaplan’ın durağan ve çok sıkı değişmez şekil vurgusuyla, musiki bahsinde Eflatun’u zikretmesiyle, heykelin insandan daha ziyade insan üzerinde tesir bırakacağını söylemesiyle, idealize edilmiş sanat eserini bir önem olarak sunmasıyla, hülasa ele aldığı konular ve bu konuları izah biçimiyle mükemmelliğe ulaşmayı hedefleyen klasisizmi düşündürmesidir. Hatırlarsak Antik Yunan’ı temel alan klasisizm de şeklin kusursuzluğunu merkeze koyan bir akımdı. Onda da akılcılık, uyum, sınırlılık, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik ve bütünlük önemli bir meseleydi. Gerçekten de bu denemelerde mükemmel bir anlatıma ulaşmayı hedefleyen gizli bir ideal göze çarpar. Kaplan nizam ve şekil mükemmelliğine ulaşma çabasıyla bunu ortaya koyar.”

Hafıza ve Hatıra

Elif Sönmezışık; Hafıza: Bir Hatıra Sığınağı isimli yazısında “Unutma!” diyor bir tarihi gözler önüne sererken. Hatıraların zihnimizde yaptığı bir yolculuğa çıkıyoruz. Keyifli ve siyah beyaz bir seyahat bu.

“Doğu medeniyetlerinin mensupları, hatıraları kaydetmede Batı kadar azimkâr olsaydı bugün farklı bir dünyadan söz ediyor olabilirdik. Savaş günlüklerinin, ruznamelerin ve vakayinamelerin yanında, ilmî ve teknik gelişmelerin, tıp sıçramalarının ve icatların her birinin seyir defteri olabilseydi, edebiyatçılar şaheserlerini yazarken, sanatkârlar büyük eserlerini ortaya koyarken şahitlikler yazıya dökülseydi durum bugünden farklı olurdu. Mevcut altyapının dahi yeterince farkına varabilseydik, Endülüs’ün ileri medeniyetini temaşa ederek Rönesans açılımını tatbik eden Batı’nın Sanayi Devrimi’yle kendine mal ettiği icat ve gelişimlere itiraz etmede ve hakikati delillemede belki daha atik davranabilirdik.

Literatüre kazandırılmış her eser, toplum hafızasına dâhil olmuştur. Ve tecrübe edilmiştir ki “söz uçar, yazı kalır.” Tarihe şahitlik etmenin mesuliyeti ve görgü tanıklığının kefareti, dijital iletişim çağındayken bile idrakimizin hâlâ biraz uzağında ve kitap arkeolojisini henüz tamamlamamış mirasyediler olmayı sürdürüyoruz.

Medeniyetler, zihinlerde zuhur eder ve maddeyle kuşanır. Tasavvuru da kurgusu da ortaklaşa gerçekleşir. Bir zihin, bir madde, bir üslûp, bir yordam, bir yolla değil; ahenkli işleyen ancak birbirinden farklı birçoklarıyla kurgulanır ve vücut bulur. Ortak akıl, ortak fiil, ortak yordam, ortak fikirle biçimlenir ve ilerler. Bütün bunları kayda alan da yine ortak hafızadır, sonraya kalışı da aynı kanaldan yol bulur, sonraki nesillerin ortak hâfızasına kaydolur. Bu azmetmenin verimi ise ağız ve fikir birliğini yakalamak, mevcut mirasın ifadesi için bir sistem oluşturmak.”

 “Bugün geçmişle aramızdaki bu derin yarıklardan memnun olanlar ve olmayanlar arasında büyük ayrılıklar var. Bu şartlarda “biz”in tanımı da güçleşiyor. Öyle ki mirasın yalnızca bir kültür olarak kabulüne muhtaç kalıyoruz. Sanatının idrak edilmesini bırakın seyredilmesine bile razıyız. Bütün geçmiş kuşakların halis niyetlerle inşa ettiği unsurlara yabancı, verimini küçümseyen ve hiçleyen bakışlarla; hatalardan tecrübe çıkarmaya meyyal, ayrıştırıcı ve sorgulayıcı olmaktan uzak mutlak tâbi yaklaşımlar arasında şiddetli gelgitlerimiz var. Mirası medeniyete dönüştürme fikrini yeşertmek için hafızamızdaki kalıntılara biran önce ulaşmamız, silinmişleri geri çağırmamız gerekiyor.”

“Türkiye hafızasının silinmesi tecrübesinin ardından büyük bedeller ödedi. Kimlik ve aidiyet kavramları her kesime göre farklı çağrışımlar üretiyordu. Hâlen derli toplu bir fotoğraf vermekte ne kadar da zorlanıyoruz. Kişi hafızası için de farklı ne söylenebilir? Kötü hatıralarından kurtulmak ve daha sağlıklı düşünen bir insana dönüşmek için “hafıza silme/temizlik” terapisine yönelen biri, patolojik bir soruna yol açmadıkça kötü tecrübelerin öğreticiliğine de ihtiyaç duyabileceği gerçeğini gün gelip inkâr edebilir mi?

Her iki durum için de sık hatırlanması gereken bir telafi hâli hazırda mevcuttur:

Bir tabiat kanunudur; ne kadar yönünü değiştirirseniz değiştirin su akar, yolunu bulur.”

Dil ve Edebiyat’tan Bir Öykü

Kapıya Sual Olunmaz isimli öyküsü ile yer alıyor dergide Serpil Tuncer. Ne çok kapı varmış hayatımızda diyoruz öyküyü okurken. Tuncer’in su gibi berrak anlatımında yeni kapılar açılıyor önümüze. Kurgusu güçlü, mesajı açık bir öykü bu. Betimsel anlatımlar zihni diri tutuyor. Öykünün sonuna kadar bir kapıdan girip bir kapıdan çıkıyorsunuz. Bu duyguyu hissettiriyor yazar.

“Kapının kapı olmasıyla ilgili derdi yoktu demirdendi bir kere. Sağlamdı. Üzerindeki mavi yağlıboya onu nemden korurdu. Gelene açılır, gidene kapanırdı ve gıcırdayan menteşelerine kulak asmazdı. Ama annemin kapıyla bir derdi vardı.

Annem üstünü örten bütün duvarlardan kaçınırdı. Göğe mi aşıktı, rahatça soluduğu için havaya mı bilemezdik. Belki de gelen geçeni izleyerek gözlerini avuturdu. Kapının önünde, mühürlenip unutulmuş peri padişahının kızıydı annem. Eve girdiğinde içine kasvet çöker, kapının önüne çıktığından onmaz neşelere bürünürdü. Kimi zaman ocakta yemeğini unutur, kimi zaman da içeride çalan telefonun sesini duymazdı. Mevsimler değişedursun inadına değişmezdi annem. Geciktirmezdi dış kapıyla olan randevusunu.”

Sonra… Abim askere gittiğinde… Eve girmeme işini iyice abarttı annem. Geceleri de kapının önünde oturmaya başladı. Kayan yıldızları saydı o yıldızlar kaymaktan bıkıp usanana dek. Sinik gözlerine uyku çökesiye çekirdek kabuklarından bir yığın yapardı kendine. Semaverdeki çay, unuturdu kaçıncı kere demlenildiğini. Artık akşam yemeklerini de bahçede yer olmuştuk. Onu içeriye sokamayınca, mecburen biz anneme uyduk. Omuzlarımız üşümesin diye battaniye altında otururduk. Ola ki yağmur yağarsa büyük siyah şemsiyelerle… Elinden düşürmediği abimin eski fotoğrafıyla, içli içli kendine sızlardı annem.”

“Akşamları iş dönüşü yolumu uzatıp, annemi dünya gözüyle bir kez olsun görebilmek için mahallemize gider, evin önünden geçerdim. Anılarımdan arta kalan aynı gecekondu düşerdi gözbebeğime ancak değişmiş, dönüşmüştü pek çok şey. Demir kapı daima kapalıydı, bahçe kurumuş gitmişti. Hanımeli evdeki mutsuzluğu hissetmiş olmalı ki, bırakmıştı sağa sola serpilmeyi. Sardunyaların yerini dokununca ısıran kaynana dikenleri almıştı ve cüce şeftali, inadına aynı boyda kıs kıs sırıtmaktaydı.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

çelik çomak oynarken şehir kendi kendine

kendi halinde mes’ut, türkü çağıran dere

söyle kaç havan döver, kaç değirmen öğütür

al kırk yıl ıslanmamış kütüklerini götür

sırlı hayat; besmele, hamdele ve salvele

kasavettir gerisi, beyhude bir velvele…

bir dirhem baldan yoksun şehir, arı kovanı

caddelerinden geçmez bir tevekkül kervanı

Murat Ertaş

Martı uçtu, kanat açıldı uzak havalı seferinde

Şunun şurasında bunun burasında bir çentik

Olmadı sıyırdı geçti kimin kimsenin haberi

Biraz da haydi ağırdan alalım olur ya böylesi

Bir zamanda ihtimal haricinde olsa da belki

Olur ya yenilginin yenilgisinden daha başka

Şeyler de çıkabilir bu işin doğasında mevcut

Bakarsın değişmiştir rüzgârın yönü birden.

Nurettin Durman

kara bir yorgunluktu beni anlamayan dil

hangi dilden dökülse bu yorgunluk benimdir

artık sefer vaktidir sabah akşam susarım

susarım büyüdükçe hüznüm tütsülense de

şimdi yavan bir ömür düştü bana eyvallah

rüzgâr silahım benim aşıksam da kime ne

rüzgâr benim aşık benim maşuk benim kime ne

kime ne bir vapura yön değiştir demişsem

İsmail Aykanat

Şehrin sırnaşık duvarına yaslı tezgâhlar

Tezgâhta insan çürüğü nem çoktandır

Bir kese kâğıdında yüzler buruşacak buruştu

Çadırlar çözdü iplerini bu son bakıştan

Gün soğurdu pençemizde ıslık ıslık

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Koşuklar yağmalanıyordu dumanında

Hiç olmadığı kadar sisliydi günün yüzü

Kahinler bir hal seziyordu bu olanlarda

Güç bela haber yolluyordu bir ihtiyar

Tazıdan daha hızlı bir postacıyla. Ahşaptan

Kutunun içindeki neydi?

Kandırdı iblis koşanı, serapta oyalanırken o

Boşaldı emanetin kabuğu, oymalı kutu

Elmalar yağıyor bir bahçeye

Şehrazat!

Koşma toprağa

Dokunma elmalara

Yasaklı olduğunu söylüyor, ağzı olmayan elma

Konuşuyor uyarıyor dokunma

Halime Erva Kılıç

Benden düşmeni istemezdim

Akıl edemedim saçlarımdan yaptığım salıncağın kopacağını

Şimdi tutuyorum gözümdeki yaşları

Bende boğulma diye

Çatlayıp kuruyan kalbime akıtıyorum ki çiçekler açsın

Görmeye dayanamam solmuş vadilerde seni

Ve söz veriyorum

İzin vermeyeceğim içimin sızlamasına

Sarsıntılara şahit olmayacaksın

Bende huzurla kalacaksın

Elif Merve Kabadayı

Edebiyat Ortamı’nda Neyzen Tevfik Var

75. sayısı ile karşımızda Edebiyat Ortamı dergisi. Gerek dosya konuları olsun gerekse hazırladığı kitaplar ile okuyucularının beklediğine değen çalışmalara imza atıyor dergi. Bu sayının ağırlıklı konusu Neyzen Tevfik. Mehmet Aycı’nın hazırladığı Melâmî Bir Neyzen Tevfik Portresi isimli kitapta hediye ediliyor dergi okurlarına.

Dr. Timuçin Çevikoğlu’nun Neyzen (Tevfîk) Baba’nın “Ney”i isimli yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşmak istiyorum. Çevikoğlu, Mesnevi eşliğinde ney’in tarihi doğru bir yolculuğa çıkarıyoruz bizi.

“Ney, Tasavvuf Edebiyâtında “insan-ı kâmil”in, ya’nî birtakım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın sembolüdür. Ahmed Avnî Konuk, Mesnevî Şerhi’nde şöyle diyor:

“Ney’in yedi perdesi, insanın yedi a’zâ-yı zâhirîsine (görünen uzvuna) işârettir ki, beşerin fiilleri bu uzuvlardan sâdır olur (ortaya çıkar).” Bu düşünceden hareketle, ney ile sembolize edilen insan-ı kâmil’in vücûdunda Hakk’dan gayrı ne varsa her şey yok edildiğinden, O’ndan ortaya çıkacak fiillerin, ancak Hakk’ın mânevî etkisiyle gerçekleşebileceği söylenebilir. Aslında neyin üflenen üst ucu ve alt ucu da düşünüldüğünde, dışa açılan deliklerinin de boğumları gibi dokuz olduğu görülür. Niyâzi Sayın, ney ve insan-ı kâmil ilişkisi hakkındaki fikirlerini açıklarken şöyle diyor: “Ney, yapı olarak insana yakın bir duruma sahiptir. Kamışlıktan kopması bir insanın olgunluğa erişmesiyle alâkalıdır. Neyi alırsınız, kamışlıktan koparırsınız, kollarını kesersiniz, vücûdunda delikler açarsınız… Yâni insanı (da) olgun hâle getiren bir yapıcısı var. Onu da Hakk’ın kendisi olarak düşünüyoruz.” Ney, kamışlıktan kesilmiş, kurumuş, benzi sararmış, içi boşalmış, bağrına dağlanarak delikler açılmış; geldiği yerin özlemiyle yanıp tutuşan; ancak Yüce Allâh’ın üflediği nefesle hayât bulan, delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltilerle Yüce Allâh’ı zikreden bir dôstdur. Ney, duyanlara sırlar fısıldar. Bu sebeple ney, Mevlevîlerce kutsal sayılmış ve “nây-ı şerîf” diye anılmıştır.”

“Sümer toplumunda MÖ 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu sâza âid elimizdeki en eski bulgu, MÖ 2800-3000 yıllarından kalan bugün Amerika’da Phledelphia Üniversitesi Müzesi’nde sergilenen neydir. Ney’in o dönemlerde de dînî törenlerde kullanıldığı sanılmaktadır. Assomption râhiplerinden Thibaut’nun “esrârengiz, cezbedici, tatlı ve âhenkli bir ses” diye tanımladığı ve şu şekilde şiirleştirdiği ney sadâsı, her dönemde insanları derinden etkilemiş ve özellikle dînî duyguları çağrıştırmıştır: Kamışların üzerinden geçerken, kuşları uyandırmaya korkan tatlı bir meltemin kanat çırpınışları… Türklerin İslâmiyetten önceki dinleri olan Şamanizm, Animizm ve Totemizm’de mûsikînin çok önemli rolü vardı. Bu dinlerin tümünde törenler müzik eşliğinde yapılırdı. Örneğin çoğunlukla hâkim olan Şamanizm’de kam, baksı veya şaman denilen din adamları ellerinde kopuz ile dolaşır, dînî mesajlarını mûsikî yardımıyla iletirlerdi. Türklerin İslâmlaşma süreci X. yüzyıldan hemen önce başlamıştı. İslâmiyet ile birlikte zâten toplumda var olan mistik düşünce ve anlayış İslâmî bir kimliğe bürünerek, Türk tasavvuf anlayışının temellerini oluşturdu. Hoca Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu anlayışın Türk toplum hayâtına yerleşmesini sağlamışlardır. Müslüman Türklerin hayâtlarında da mûsikî her zaman yer almıştır. Özellikle tekke hayâtında, âyîn, cem, zikir, deverân gibi adlarla anılan dînî törenlerde mûsikînin rolü büyükse de birçok tarîkatin törenlerinde telli sâzların yer almasına cevâz verilmemiştir. Ancak hemen hemen bütün tarîkatlerin törenlerinde bendîr ile birlikte ney yer almıştır.”

“Mevlevîler, hîçbir san’atın insân rûhuna mûsikî kadar doğrudan doğruya ve içinden kavrayacak şekilde nüfûz edemediğine inanırlar. Mûsikî onlar için bir mânevî temizlenme, ferahlama ve yücelme vâsıtasıdır. Rûhu kir ve paslardan temizlediği gibi, ona batmış olan dikenleri de ayıklayarak tedâvî eder. Mûsikî ile temizlenmeyen rûh yükselemez, aksine yerdeki bayağı ihtiraslara bulaşarak kirlenir ve körelir. Gerçek mûsikî insana hayvânî hisleri hatırlatmak şöyle dursun, ona “sonsuz varlık”ı hissettirir, sezdirir. Bu sezgiyle onu O’na yaklaştırır ve nihâyet ulaştırır. Hz. Mevlânâ’nın neyzeni Kutbünnâyî Hamza Dede’den i’tibâren bugün hayatta bulunmayan ünlü neyzenler arasında Şeyh Kutbünnâyî Osmân Dede, Şeyh Mustafâ Nakşî Dede, Kazasker Mustafâ İzzet Efendi, Şeyh Saîd Dede, Neyzen Yûsuf Paşa, Neyzen Sâlim Bey, Neyzen Sâlih Dede Efendi, Neyzen Azîz Dede, Şeyh Hüseyin Fahreddîn Dede, Neyzen Tevfik (Kolaylı), Neyzen Emîn Dede (Yazıcı), Raûf Yektâ Bey, Halil Dikmen, Halil Can, Süleyman Erguner (dede), Emin Kılıç Kale, Hayri Tümer, Gavsî Baykara, Ulvî Erguner, Burhaneddîn Ökte, Aka Gündüz Kutbay, Selâmi Bertuğ, Ahmet Polatöz, Ârif Biçer, Polat Kale, Fuat Türkelman, Doğan Ergin, Ekrem Vural sayılabilir. Başta bugün Kutbünnâyî olarak anılan Neyzen Niyâzi Sayın olmak üzere yaşayan pek çok kıymetli neyzen geleneği geleceğe taşımaktadır.”

Rönesans-Fetih-Ayasofya ve Politika

Suad Alkan, Ayasofya merkezli bir yazı kaleme almış. Tarih sahnesindeki Ayasofya’yı her yönüyle ele alan bir yazı bu.

“Rönesans, insanî bir yol aramaya başlamakla, 16. yüzyılın sonunda batı için olduğu kadar, doğu için de bir taze kan hüviyeti taşımıştır. Barbarlığın ilânihaye sürüp gitmeyeceğini akıl eden reformcu Batı aydınları yanında, Doğu zaten yorulmuş ve insanı yeniden yorumlama iktidarını yitirmiş, zâhirdeki tecellilere bakmaktan bıkmış, gaipten sürekli bir işaret arama kaygısıyla kuşatılmış gibiydi. Rönesans’ı hazırlayan iki büyük sebep:

1-Batı’da Hıristiyan taassubunun dayanılmaz noktalara sükûtu,
2-Doğu’da ise İslam düşüncesinin şeyhûhet dönemine yükselişi;

Binaenaleyh Rönesans’tan sonra putlaştırılacak olan esbaba yapışmaya pek gerek görmez oluşudur. Batı’da Rönesans, kilisenin tabiata kapalı pencerelerini parçalayıp dışa bir açılışıdır. Doğu’da ise aynı yüzyıl içinde tabiattan tecerrüt ve iç kemâli hisarlarla ve surlarla dışa yansımaktan alıkoyma endişesi hâkimdir.Yani Batı kilise havasından kaçarken, Doğu sanki kilise havasına sığınmak ister. İç ve öz o kadar olgunlaşmıştır ki, halk bu özün çarçur edilmesinden ürkmeye başlar. Ferdî anlamda bu ürküntü, bireyin kendisinde de vardır. İnsan, doyuma ve kemale ulaştığını sandığı an, istikbal bir siyanürle silinir gözlerinden. Havf ve Reca dengesi bozulur. Doğunun esarete varan korkusu, içi, özü de tüketir. Ve 17. Yüzyılda durumu muhafazada Doğulu aydınlarla Batı skolâstikçileri müsavidirler. Çünkü Bizans, İstanbul’u kaybetmekle; Osmanlı Devleti de Kara Mustafa Paşa bozgunuyla dünyanın başlarına yıkıldığını sanırlar. Bizans kendi kemalini imparator ve imparatoriçelerin inhisarına terk etmesine mukabil, halk aynı ihtişamı paylaşabilmek için adeta yabancılara davetiye çıkarmaktaydı. Yani Bizans’ta olgunlaşmış olan medeniyet hadisesini halktan kıskanmak ve başkalarıyla ortaklaşmak haysiyetiyle Osmanlılara taban tabana zıt bir şekilde devletle halk arasında kutuplaşma vardı. Ve Bizans Fatih’le ve İslamiyet’in daha önce kalplerini fethettiği Bizans halkıyla fethedilir. O kadar ki, Fatih’in askerleri, surlardan başka tek müdafaa vasıtası kalmayan İstanbul’a gelip dayandığında Bizans Rumları, Katolik Roma ile birleşip birleşmemek meselesi üzerinde sonu gelmez bir ihtilaf ve niza içindeydiler. Rönesans da aslında aynı şeydir. Olayın derinliğinde görülür ki, batının kendi taassubunu parçalayıp tabiata dönüşü karşısında, en çok yorgun doğulu aydınlar sevinmişlerdir. Çünkü hadise kendileri için de bir Rönesans zemini hazırlayacaktır. Ve doğulu aydınlar, haçlı seferlerindeki kültür alış verişlerinin Osmanlı Devletinin altın çağında batı için had safhaya vardığını bilirler. Babası Sultan Murad 13 Şubat 1451’de ölünce 19 yaşında tahta geçen “Fatih” anadili Türkçe’nin yanında Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Babasından da devlet yönetimi konusunda dersler almıştı.”

“Kendimizde var olanla doğulu, bizim için gerekli olanla batılı. Sanat ve tekniğin dışında çağdaş bir hayatın sürdürüleceği düşünülemez. Ama üçüncü Selim’in ve ikinci Mahmut’un engellendikleri hareketi uygulamak isterken batılılarca devlete musallat edilen siyasi parti hüviyetli uygar Patrona Haliller ve Kabakçıların deşifre edilmesi gerekiyor. Üçüncü Selimi devirir gibi genç cumhuriyeti de devirmeyi hedef ittihaz edinen terör analiz edilmeli. Medya buna taraftar değildir. Taraftar olanlar da beceremez intibaını veriyor. Doğudan daha çok öğreneceği olan insaniyetçi batının bu hürriyetler döneminde şuurlu Müslümanların Ayasofya için hissettiklerini ve düşündüklerini hesap dışı tutması kendisinin de aleyhinedir. Hiçbir sosyal ve tarihi hadise, kültür sorununun dışında halledilemez.”

Hüseyin Akın ile Babam ile Mersedes Üzerine

Hüseyin Akın’ın yeni şiir kitabı Babam ile Mersedes üzerine bir söyleşi yer alıyor Edebiyat Ortamı’nda. Sorular İsmail Karakurt’tan.

“Yazmak benim için konuşmanın yerini alan bir şey. Konuşmak da daha çok koşmaya benziyor. Koşarken insan nasıl etrafındaki birçok ayrıntıyı kaçırır ya da teğet geçerse konuşurken de öyledir. Konuşan insan sözcüklerin anlam derinliklerinden uzak kelimeler ormanında koşup durur. Konuşmakla konu arasında irtibat gittikçe azalıyor. Konuşmada murat ettiğimiz şeyi gerçekleştirebileceğimiz başka bir enstrümana ihtiyaç var. Bu enstrüman da “yazmak” özellikle de “şiir yazmak”tır. Şiir yazmak hayatın arkasından laf yetiştirmek değil (ki bu düzyazının ve konuşma dilinin işi) hayatın yüzüne karşı henüz yaşıyorken bir çift söz söylemektir. Yazmak için durup dinlenmek, koşmak yerine dinelmek gerekiyor. Konuşmak için koşmaya ihtiyaç var. Yazmak hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için durmayı, dinlenmeyi ve dinelmeyi gerektirir. Benim yansıttığım manzaraya belki fanilik telaşı da denilebilir. Ölmeden, henüz vakit varken, sur üfürülmeden dünyanın yüzüne karşı bir çift söz söyleyebilme telaşı. Yani başka bir ifadeyle bir tür yetişememe tedirginliği. Onun için daha çok vaktim olsun diye her şeye erken kalkıyorum. Düşünmeye, özlemeye, affetmeye, sevmeye ve diyeceğim şeyi demeye.”

“Sözcükler bir noktadan sonra şiirde benim kontrolümden çıkıyor dersem bana ne dersiniz bilmem. Hayata oyun olarak baktığım doğru. Bu biraz da fanilik sıkıntısını hafifletmek için geliştirdiğim bir savunma mekanizması. Şiirde sesin en az söz kadar önemli olduğunun farkındayım. Benim şiirimde formu belirleyen içeriktir. Yeni şeyler söylemek iç dinamizmine ait bir durum. Eski ile yetinmek insanı kendi çevresinde dönüp dolaşmaya mecbur eder. Sustuğum zaman kulağıma ansızın gelen fısıltıları bir armağan olarak değerlendiriyorum. Dedim ya acelem var; insanım, valizim hazır, her an gidebilirim. Giderayak ne söylesem kârdır. Modern hayat bir nehirde iki kere yıkanmamaya insanı zorunlu kılıyor. Ona yetişemezseniz ne dediğini anlayamayacağınız bir dünya var karşınızda. Dünya sadece dönmüyor, dönüşüyle bizi de döndürüp sersemleştiriyor. Bütün bunlar yeni dünyanın ve yeni zamanın halleri. Modern aygıtlarla modern hayata direnmeye çalışıyoruz. “Kem âlatla kemâlat olmaz” diyenlere “normal, vasat insan olsak yeter, kemâlattan geçtik” diye cevap veriyorum. Hasmımıza da laf anlatmak durumundayız. Dostumuzun dilini bilmek yeterli değil bu zamanda düşmanınızın da dilini bilmek zorundasınız.”

“Dörtlükle yazmanın tüketilen bir klişe olduğuna inanıyorum. Ben farkında değilim, ama benim hece ile yazdığımı söylüyor şiir eleştirmenleri. Şiire oturduğum zaman böyle bir şeyi tasarlamıyorum ki hiç. Beşli dizeler söyleyeceğim şeyi daha rahat söyleme imkânı sağlıyor. Mısralara daha geniş bir dolaşım alanı bahşediyor. Bağıran kafiyeye alan açmadan “dur” diyor. Uzak ve iç kafiyelerle, iç seslerle şiiri örmeye çalışıyorum. Günümüzde ben ve benim gibi yazanlara “Yeni Hececiler” diyorlar. Yedi hececiler olur da Yeni Hececiler olmaz mı? Olur tabi.”

“Şiirsel zaman diye bir şey var. En azından benim kişisel şiir literatürümde böyle bir şey mevcut. Kimi zaman bugüne dair bir yaşamışlığı, kimi zaman düne ait bir yaşanmışlığı, bazen de geleceğe dönük bir yaşanacaklığı şiirime katmaya çalışırım. Güncel olayların bütün zamanlara hitap eden kimi kesitlerini şiirime kolaj yaparım. Fakat muayyen bir zamanla mukayyet bir hadiseyi anlatmak değildir amacım. Geçmişteki bir ismi ya da kelimeyi şimdiki zamanla buluşturup şiirime taşımamın esprisi de budur. İthaf şiirlerde geçen arkadaş isimleri de şairin şiirsel zamanına şahit olan isimlerdir. Şiirimin ayağı istiyorum ki her daim yerde olmasın, yerle gök arasında da dolaşabilsin, hatta göğe kurulabilsin.”

Engin Elman ile Afrika’nın Yapayalnız Lalesi Üzerine

Engin Elman’ın Afrika’nın Yapayalnız Lalesi ilk kitabı. Beğenerek okuduğum bir kitaptı bu. Öyküyü ciddiye alan, mesaisini öyküye harcayan bir yazar Elman. Günümüz edebiyatına kıymetli öyküler armağan etmeye devam ediyor. Edebiyat Ortamı’nda Elman, Yunus Nadir Eraslan’ın sorularını cevaplandırmış.

“Kitap yayımlatma sürecinin meşakkatlerini bilirsiniz. Öykülerin uzun yıllara yayılan kaderleri oldu. Kitabın yayımlanma süreci de uzun bir sabır halinde olmayı gerekli kıldı. Acımasızca öykü katleden bir insanım. Bir âna, bir duruma, bir fotoğrafa, bir meseleye, bir çelişkiye, bir çatışmaya zihnim yoğunlaştığı anda öyküyle yüzleştiğimi hissederim. Bu yoğunlaşma anları hayatın olağan akışına geçtiğim anda silinmeye başlar. Öykü o anda kaderine terk edilir. Kayıt altına alınır ve zihnin tozlu raflarına bırakılır. Uzun bir süre içimde taşıdığım bu mikro parçacıklar bir taşma anını bekler. Sonrası nasip kısmet… Kitabın yayımlanma süreci uzun bir bekleyiş olduğu gibi, basıldıktan sonra bana gelmesi, ilk karşılaşmamız da epey uzadı. İlk olarak, bir öğretmen arkadaşım bulup bana imzalatmaya getirdi. Elime aldığımda içimden “çok beklettin muhterem” deyip tebessüm ettim.” 

“Günümüz öyküsü bütünlüklü yapısını parçalayarak yazarların zihinsel dağınıklığını da metne yansıttığı mikro ölçekli bir görünüm çiziyor. Başı sonu ortası belli olan öykü anlayışının kırıldığını görüyoruz. Buna da “anlatı” diye bir isim konuldu. Biçimsel öykü anlayışını sürdüren bir damar da var. Gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı, amenna. Gök kubbenin altında söylenecek sözü farklı biçimde (kendimize has-özgün) nasıl ifade ederiz kaygısıyla yazılan öyküleri kastediyorum. Buna saygım var. Fakat okuru kalbinden tutmayan metnin etkisini uzun süre koruyamayacağını düşünüyorum. Yani biçimsel denemeler, sağlam bir içerikle doyurulmadığı takdirde öykü kelime iskeletinden öteye gidemiyor. Muhtevanın, okurun tam kalbinin merkezinden geçmesi gerekir. Türler arası geçişlerin oldukça revaçta olduğu bir zaman dilimindeyiz. Bütün disiplinlerin katı kuralları esniyor ve disiplinler arası yeni türler deneniyor. “Bir Film Karesi” isimli metne ne denilir buna bir şey diyemem. Bir odanın içine sinmiş olan dağınıklığın rutubetli kokusu ve keskin bir yalnızlığın bende uyandırdığı irkilme haliyle döküldü kelimeler.”

“Öyküyü o kadar uzaklarda aramamıza gerek yok. Burnumuzun önünü görmemiz yeterli. Ülkemize sığınmış dindaş kardeşlerimize söylenmedik söz kalmadı. İnancımıza göre bizim için belki bir kurtuluş vesilesi olacak bu imkânı ne kadar doğru değerlendirdik bilemiyorum. Kardeşlik hukukunu kendi aramızda ne kadar yapabiliyoruz, düşünelim. Bir dolmuşta onlarla karşılaştığımda onlardan üzerime sinen ağır bir kederin fısıltılarını işitiyorum. Bunlar görsel bir kayıt olarak zihne gidiyor.”

Mehmet Aycı Portresi

Bir portre yazarının başka bir portre yazarını anlatışına şahit oluyoruz Edebiyat Ortamı’nda. Fahri Tuna, Mehmet Aycı hakkında yazmış “Muzip Bir Sus İşareti” diyerek.

“Adanalı Karacaoğlan. Garacaoğlanımız. Kırk’lan’mışlarımızdandır. Kitaplarının sayısı da kırkı geçti üstelik. Çok yazmıyor musun? sorusuna verdiği cevap şahane olduğu kadar da düşündürücüdür: Otuz yıldır kütüphanesine kapanmış benim gibi biri için kırk kitap çok olmadığı gibi az da sayılabilir. Bence arkadaşlar az yazıyor! Mehmet Aycı’nın bu güzel tespiti bana, Vizyon Dergisi’ne röportaj veren Barış Manço’ya, dergi muhabirinin niçin saçlarınız uzun? sorusuna verdiği cevabı hatırlattı: Benim saçlarım uzun değil hanımefendi, başkalarının saçları kısa. Elhak Mehmet’e hak veriyoruz. Barış’a da tabii. Şiirleri serbest midir Mehmet Aycı’nın, hece mi yoksa aruz mu? Halk edebiyatına mı dâhil edilmelidir, Divan edebiyatına mı? Cevabını yine Mehmet’ten alalım: Bunlar akademik ayrımlar. Beni hiç bağlamıyor! (Son yıllarda duyduğum en akil ve arkaik cevaptır bu.) Eyvallah yiğit adam. Ölçülü ve uyaklı şairdir. Ama takılmaz bunlara o. Aileden şairimiz o bizim. Hece şiiri bende kalıtsal, aileden gelen bir şey, kulağıma söylenen ninnilerle başlıyor; yedili mi sekizli mi on birli mi diye ayırmak meleke haline gelmiş sözleri de ona ait. Ailemizin şairi olması da biraz da bundan mıdır acep. Türk toplumu yapmakta mahirdir, bizim Mehmet’imiz yazmakta; ne güzel. Kalabalıklarla fotoğraf paylaşımı aldatmasın sizi; çekildiği adasında bir başına yaşıyor Mehmet. Oradan güleryüzlü neşideler gönderiyor bizlere. Ne güzel. Hakkını ödeyemeyiz. ‘Cı’ eki meslek ekidir, severim. Güzel dil Türkçe der. Eyvallah. Katılırız. Aycı da öyle. Ay yüzlü şiirler denemeler portreler bağışlıyor okuruna. Cömert şair. Aycı yazıcı o.”

“Bütüncül bakan, bütüncül gören, bütüncül yazan adam. Otuz yıldır kütüphanesine kapanmış olması korkutmasın sizi; hiç de didaktik değildir. Yazar, Konuşur. Der. Dedi mi, dedi ki, dedi ği kitaptır. Kitap adam. Aykitap. Aycıkitaplar. Aycıkitapları. Şifa, huzur, zihne anahtar. Lirik birer Aycı masalı ondan okuduğumuz her şey.”

“Gönlü bir tebessüm atölyesi adeta. Bay tebessüm, ay tebessüm, aydan tebessüm. İki Yüz cümle bile yetersizdir onu anlatmaya. Kısacası, Böyle Biliriz biz onu. Affetsin. Muzip bir sus işaretimiz o. Yazdık, sustuk.”

Edebiyat Ortamı’ndan Bir Öykü

Sadık Yalsızuçanlar’dan öykü okumanın değerini ve önemini en iyi bilenlerdenim dersem abartmış olmam. Doksanlı yılların başından bu yana onun öyküleri ile hemhal olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Elbette daha da önemlisi 1996 yılında Sivas’ta çıkardığımız Martı dergimiz için bir öykü istediğimizde kendisinden “Kuş Uykusu’nu göndermişti bize. Dergimizin ilk sayısının kapağında Sadık Yalsızuçanlar’dan bir öykü ile çıkmıştık. O yılları düşünün. Üniversiteli birkaç gencin çıkardığı derginin kapağında usta bir yazarın öyküsü arzı endam ediyor. Dergimiz o ilk sayının gücü ve heyecanıyla öyle bir coşku ile yol almıştı ki bugünün çok önemli edebiyatçıları da dergimizde büyük bir mutlulukla yer almıştı.

Var olasın Sadık Ağabey.

Edebiyat Ortamı’nda Salih’in Teri isimli öyküsü ile karşımızda Sadık Yalsızuçanlar. Tadımlık bir paylaşım yapacağım. Devamı dergide.

“23 Nisan caddesinde, Devlet Hastanesi’nin karşısındaki durakta bekle” demişti babam. Evden çıkarken hava bu kadar sıcak değil miydi? Boğuluyorum. Arabalar vızır vızır… Eski bir bmc tozu dumana katarak geliyor. Toz ve gürültü bırakarak geçerken arkasındaki yazıya bakıyorum: O gülüşe sigara az geldi. Ben gençliğimi yaktım. Uzaklaşırken alttaki yazıyı güçlükle seçiyorum: Ben Atilla İlhan değilim, belki de sen bana mecbursun… Bilemeyiz kelimesini de yakalıyorum. Lan oğlum, adamın adı iki t, bir l ileydi. Bunu bi türlü size anlatamadı. Kendi kendime konuştuğumu düşünürken kasketli, şalvarlı iki yaşlı geçiyor. Biri bağırarak bir şeyler anlatıyor : “Öyle diyon amma, bunun avradı öyle çirkindi ki, kimse, ‘senin ananı avradını’ diye küfretmezdi…”

“Gece onikiden sonra bir şey yiyip içmek yasak. Doktor, ameliyatta ikinci sırada olduğumu söylemişti. Erkenden uykum geliyor. Sabah seslere uyanıyorum. Kahvaltı dağıtılıyor. Bana vermiyorlar. Babam çıkageliyor, “annen de gelecek oğlum” diyor. Az sonra sedyeyle geliyorlar. Giysilerimi çıkarıp arkadan iple bağlanan ince, mavi bir önlük giydiriyorlar. Sedyeye uzanıyorum. Babamla vedalaşıp gidiyorum. Ameliyathane buz gibi. Tepemde ışıklar, aletler, genzimi yakan ilaç kokusu… Başucuma orta yaşlı, mavi önlüklü, maskesini çenesine indirmiş bir kadın geliyor. Adımı, yaşımı soruyor. Kaçta okuduğumu… “Kolunu serbest bırak” diyor. İğneyi yerleştiriyor. “Birden ona kadar say bakalım.” Saymaya başlıyorum: Bir, iki, üç…”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Canımı sığdırabileceğim bir ölüm bulursam kapını çalacağım

Bak bu sefer diyeceğim… hayır hayır sözümü bitirmedim

Kaç ölümü terkettim biliyor musun, yoksa sen de şair misin

Sayamaz mısın yoksa hayatıma sığmayan hayatını

Erdal Çakır

Çok kurtlar döktüm

Bir daha, bir daha dökeceğim

Ne uzun kaşınıyor felek

Huyumu ödleklere hiç vermeyeceğim

Halk olmak hala mümkün

Ömrüm olsun pare pare ineceğim

Sırayla herşeyin yeri var

Her devlete diyorum yakışır bir şamar

Şamar mı öpücük mü ha ha

O kadar cambazoğlu değilim

Karnımda çok pislik olmalı

Korkutmak çünkü en güzel marifetim

Benim işim bu, anla

Ali K. Metin

Geldiğim yer çok uzak değil yürüyüş mesafesi

bu kırgınlığı sese kavuşan bir yorgunluğa say

bir yanardağ gelir ve usulca bir dağı telafi eder

say ki bunlar da senden taburcu olan kuşların sesi

Bir anlama gelirken vazgeçen kelimeler gibi

sürdürülebilir süngü yarası düzensiz fiillerim

yine de istatistiklerim küsurat bırakıyor şiire

oysa eve ekmek götürüyor gibi yorgun ellerim

Mustafa Könecoğlu

Fethi abi demişti sıcak süt iyi gelir

Seviyesi altından olanlar denizlerin

Git git bitmeyen gözler denizden daha derin

Bakacak hiçbir yeri olmayan yıllar için

Meğer tüm fotoğraflar orada çekilirmiş

Sustukça başımda bekleyen heykel gibi

El değmemiş saatler önümde dikilirmiş

Hüseyin Akın

yaralardan yer kalmaz artık

hatırla ki hatırlayayım

denilen hitabın dilimize gelmesine

bu nefesin bu zehrin açtığı yaralardan

mahzun çığlıklarımız doldurur

yükselir ve doldurur semayı

insan olarak çıkaramadığımız

dua sesleri

çığlık olarak dökülür dudaklarımızdan

perçemimizden yakalandığımızda

insan olarak tutunamayız yaralarımıza

Ali Sali

doksan iki, aralık’ın on beşi miydi, neydi

şimdi olduğum gibi görüyorum her şeyi

emeği olduğu gibi görüyorum

askerliğimi yaptım

pili yok radyoların artık

sanki bütün akşamlar bende batmış

kanı biliyorum bütün kansızlıkları

diyelim yaşadığım her şey kara

diyelim öldüm

ne nara gittim ne kara

İsmail Karakurt

İtiraf ediyorum yaralarımı ben açtım

Kabuğu düşerken duyduğum sevinçten

Kan bağımı değişsem suç bağımla

Ne kadar zormuş bir dili dilsiz götürmek

Kırık yağmurlar bahçesine.

Gökhan Akçiçek

gözlerin çeyrek asırdan alınmış ülke

kapanmış gülü gri sonsuzluğun

kirlidir çocuk yüzündeki takvim

gümüş geçmişteki şövalye nerde

Tarık Özcan

kuytusunda içimizin

saklı durur hep

bir mavi gök

bize bizden yakin

yüreğim avucumda

koşuyorum sana sende

bir avuç gökyüzü

şimdi yüreğim

Hüseyin Gök

Sabahlarımız boyunduruk altında

Dağılır güneş

Adımlarımızın karanlığında

Nefes nefeseyiz ateşte

Sanki içindeymişiz gibi

Şu gelişmemiş memleketlerin…

Esirlerden daha fazla değil

İbrahim Nasrallah

Ihlamur dergisinde Mustafa Özçelik Dosyası

Ihlamur dergisi gönüllerde yer eden dosya konularına devam ediyor. 92. sayısına ulaşan dergiye gönül rahatlıyla en vefalı dergimiz diyebiliriz. Mustafa Özçelik dosyası ile karşımızda dergi.

Derginin giriş yazısından:

“Temmuz ayında dosya sayfalarımızı Mustafa Özçelik’e ayırdık. Mustafa Özçelik denince akla Yunus Emre geliyor, Nasreddin Hoca geliyor, şiir geliyor, şuur geliyor. Rahmetli Cemil Meriç der ki: Hangi Türk aydınına biz neyi kaybettik diye sorarsanız, Topraklarımızı kaybettik cevabını alırsınız. Fakat aynı soruya Cemil Meriç’in vereceği cevap şudur: “Türkiye Ruhunu kaybetti. Toprak mı? En değersiz şeyimizdir belki de! Belki de en değersiz şeyimizi kaybedince her şeyimizi kaybettiğimizi anladık. Ruhumuzu…” Anadolu Selçuklu Devletinin dağılması, Moğol istilaları karşısında bir düzenin olmadığı bir dönemde yaşayan Yunus Emre: “Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için” diyerek Anadolu irfanını mayaladı. Cemil Meriç’in söylediği gibi toprak bugün kaybedilse de o kurucu ruh yine devlet kurmayı başaracaktır. Mühim olan bizi biz yapan değerlere sıkı sıkı sarılmaktır. Yunus Emre o kaotik dönemde bunu başardı. Anadolu irfanının, kültürünün ses bayrağı oldu. Mustafa Özçelik de çağlar öncesinden gelen bu geleneğin sesi oldu. Yeni nesillere “Bizim Yunus’u”, Nasreddin Hoca’yı anlattı.”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Eskişehir’in Sakarya kıyısındaki bir köyünde, Günyüzü’nde dünyaya, şiire, insanlığa merhaba dedi Mustafa Özçelik. Nasreddin Hoca ile hemşeri, Yunus Emre ile komşu, Seyyid Gazi ile amcaoğludur. Taptuk Emre’lerin ruh ikliminde tevarüs, tekemmül, temellük etti gün be gün. Sonra da çağı kuşanıp şair kalbi elinde düştü yollara, bize dizeler sunmaktadır heybesinden ılgıt ılgıt esen rüzgârlara karışan.

Dünyasını Atasoy Müftüoğlu, şiirini Karakoç’la, Pakdil’le, Zarifoğlu ile birlikte besledi, birlikte yeşertti, birlikte büyüttü. Mavera’nın paltosundan çıkan altın çocuklardan birisi de odur.

Vefalı adamdır. Nasreddin Hoca’yı da yazdı, Battal Gazi ve Mehmet Akif’i de. ‘Bizim Yunus’u da. Hatta ‘Bizim Yunus’un dostlarını da. Bizin Yunus’un –belki deyaşayan en büyük en kadim en diri dostunun o olduğunu söylemeliyim.

Hüzün şairidir de o. Kalbi hüzünlüdür bin yılın, bin yılların olan bitenleriyle. Ve şu enfes dize de onundur: Bizde hüznün adı Ayasofya’dır.” Fahri Tuna

“Dizelerini 18 Martta Akif’ten okurken… Akif’ gibi Necip Fazıl, Ziya Osman Saba, Arif Nihat Asya, Behçet Necatigil…vb şairlerin de önemi ve duruşundan bahseder aynı kitabında Özçelik. Şairin niteliklerini Ziya Osman Saba’ya atıfla; “Söylediği her özelliği içselleştirmiş, o şekilde bir karaktere sahip ve o şekilde yaşayan bir şairdir. Hangi şiirine baksak karşımıza mümin, mütevekkil, sabırlı, dünya kirlerinden uzak, münzevi dünyasında şiirleriyle kalbimize dokunan bir şair portresi görürüz” derken, Ziya Osman Saba nezdinde şairin niteliklerini sayar. Şair, belki de yazar, yani ehli kalem; tevazu sahibi olmalıdır ona göre. Yunusca yaşamalı, öyle ömür sürmeli ve dervişce kucaklamalıdır hayatı. Nedir bu Yunusca yaşamak; Özümüzle yüzümüzün bir olmasından, ceddimizden gelen niteliklerin benimsenmesinden, duru bir gönül ile yaşam gailesini taşımaktan ve en çok da Türkçe yazıp Türkçe yaşamaktan söz eder Özçelik. Bu önemli ve arkasından gidilesi bir tavırdır.” Ayşe Ünüvar

“Mustafa Özçelik üstadımız ile ilk tanışmam sanırım yaşadığım şehirde düzenlenen bir şiir etkinliği vesilesi ile oldu. Sesinin tonu ve Türkçe’nin bütün inceliklerine özen gösteren diksiyonu ile şiirlerinde gezinip duran müziğin onun konuşmasına bile sirayet ettiğini gördüm önce. Konuşması beni çok etkilemişti. Yani konuşmuyor da adeta şiir okuyor gibi çıkarıyordu kelimeleri ağzından. Başta “Ellerimde Bir Demet Karanfil” olmak üzere hangi şiiri niçin yazdığına yönelik soruları ise hiçbir zaman sormadım kendisine. Çünkü o şiirlerin okuyucusu bendim. Benim öyküme karşılık geliyordu kimi yerler. O bana yetiyordu. Herkes bir şarkıyı, bir şiiri kendi öyküsüne yaslanarak yorumlamalı bence. Hep öyle düşündüm. Netice itibariyle modern şiir okudukça çoğalan, genişleyen bir spektrum. Bizim yapmaya çalıştığımız modern müzik türleri de böyle düşünülebilir. İçinde taşıdıkları öykülere karşılık buldukları müddetçe yaşıyor onlar da. “Ellerimde Bir Demet Karanfil”deki öyküyü ben hep içimde taşıdım. Dinleyenler de muhtemelen kendi öykülerine benzeyen acıları tarif ettiği gerekçesi ile şarkıya bağlanmışlardır. Aslında Mustafa abi ta başında o şiiri yazarken, şarkısını da içine bir yere kodlamış bence. Ben o kodu çözebilecek yaşanmışlığın öznesi oldum belki. Yaşadıklarımı yaşamasaydım, şiirin içindeki müziği ortaya çıkartamazdım muhtemelen. O yüzden Mustafa Özçelik’e “Ellerimde Bir Demet Karanfil”i yazıp tarihe not düştüğü ve acılarımızı şiirleri ile kardeş kıldığı için teşekkür borçluyum.” Selçuk Küpçük

“Mustafa Özçelik ile ilk defa Manisa’da yapılan Yunus Emre Sempozyumunda tanıştık. Konuya hâkimiyetini belli oluyordu. Öğle yemeğinde beraberdik uzun sohbetler ettik Naci yengin Hocam da yanımdaydı.

Mütevazı kişiliği insanı kendine yakınlaştırıyordu. Bize Yunus Emre kitabını hediye etti. Kültür ve sanat âleminden bahsettik, ortak dostlarımız söz konusu oldu. Hem kitabını okudum ve yeni kitaplarını da aldım, kendisini takip ederek, yazılarını okuyarak istifade etmeye çalıştım. Arada çeşitli iletişim araçlarıyla da haberleştik. Gördüm ki kendisi iç huzurunu yakalamış, bir dava adamıydı. Bu dava öyle son zamanlarda yer ettiği gibi, haşarı ve kabadayı bir özellik arz etmiyordu. O milli kültürümüzü ve sanatımızı özümsemiş, bir irfan adamıydı. Kendinin şair oluşu, nazik ve insancıl yaklaşımını tamamlıyordu. Çok iyi bir Yunus Emre uzmanıydı, Hayatında, Yunus’un söylediklerini düstur edinmişti, sık sık ona başvuruyor ve onunla ifade buluyordu. Yunus Emre, Battal Gazi, Nasreddin Hoca gibi kitaplar yazmıştı, Onlar, kültürümüzün temel değerleri olan kimselerdi ve bizi, gençlerimizi âtinin aydınlık yarınlarına çıkaracak yapı taşlarıydı.” Celil Altınbilek

“Özçelik, ancak gönülden gelerek ve “aşk”la yapılanların, söylenenlerin, yazılanların... diğer gönüllere ulaşabileceğini ve onlarda yankılanabileceğini iyi bilen yazarlardandır. “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” diyen Yunus Emre’nin mütevazılığı ve “Hiçlik” denizinde attığı kulaçlarla yol almayı sürdürür. “Ölmeden evvel ölme”nin yolculuğudur onunki. “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun.” öğüdünü veren Şems-i Tebrizî’nin deyişine de karşılık gelir bu hâl.

Mustafa Özçelik, kültürümüze ait değerlerin, ortaya konan eserler aracılığıyla insanlığa aktarılmasının ne büyük bir sorumluluk olduğunun bilincindedir elbet. Bununla birlikte, bu sorumluluğu yerine getirirken atacağı her adımın nedeni olan “Allah”ta yok olma bilincini de taşıyan bir yazardır.

Tüm bunların yanında Özçelik’in, edebiyat gibi ruha şifa ve ışık olan bir sanat dalında farklı türlerde eserler ortaya koyarken, hem kendi ruhundaki derinlikleri keşfetme yolculuğunu özveriyle sürdürdüğünü hem de bu eserler sayesinde diğer insanların ruhsal açıdan kendilerini tanımalarına vesile olduğunu söylemek mümkündür.” Ezgi Fatma Açıkgöz

“Özçelik, Anadolu irfanının yoğurduğu bir derviş naifliği ile gönülleri fethetmiş usta bir kalemdir. Onun şiirlerinde ve yazılarında geleneğin ve mensubu olduğu İslam medeniyetinin nefesi vardır. Bu nefesle, yaşadığı çağın anlayışı çerçevesinde dünden emanet aldığı sözünü yepyeni bir şekilde ve kendine has üslubuyla bugüne ve yarına söylemiştir. “İşte gelip geçtin ömründen / Yüzün buğday sarısı sözün efgân” diyen şair, Yunus’un bu çağdaki sesi gibidir.

Onun Yunus gönlü, kendisini tevazuun her kula nasip olmayacak zirvelerine taşımıştır. Mustafa Özçelik bu naifliği ve nezaketi ile hem şiir burcunun muvazzaf şairi hem de şiirlerinde dağda rüzgârlarla, çölde ceylanlarla konuşan hilm kapısının zamane dervişidir. Onun kaleminden akan kelam pınarları okurlarının gönlünü bugün olduğu gibi yarın da ferahlatacaktır...” Halit Yıldırım

“Mustafa Özçelik’in çocuk kitapları kültürel değerler ekseninde milli ve evrensel erdemleri, duyarlıkları çocuklara ve gençlere aktarmayı hedefleyen eserlerdir. Didaktik yönün ve değer aktarımının her şeyden daha çok öncelendiğini gördüğümüz bu çocuk kitaplarında dil ve anlatım, estetik kaygı, düzeye uygunluk gibi çocuk kitapları için olmazsa olmaz unsurların da ihmal edilmediği veya edilmemeye çalışıldığı görülmektedir.

Özçelik’in çocuk kitapları siyah beyaz basılmaktadır ve bu durum çocuk dünyası açısından görsellikteki çekiciliğin düşmesi anlamına gelmektedir. Kitapların renkli basılması, ilkokul düzeyindeki ve ortaokulun ilk dönemindeki çocukların ilgisini daha da artıracaktır. Öte yandan renkli baskıların yüksek maliyeti yüksek satış fiyatına sebep olacağı için hem yayıncı hem alıcı için başka bir sorun oluşturacaktır. Çocuk edebiyatı alanında yapılan akademik çalışmaların da gösterdiği gibi ülkemizde çocukların dünyalarına ve düzeylerine yönelik kitaplar hem nicelik hem nitelik bakımından genellikle yetersizdir. Mustafa Özçelik, alandaki bu açığı gören ve bu açığı kapatmak için çaba sarf ederek on altı eserini çocuklara yönelik yazan bir yazardır. Hemen hemen her ilkokul ve ortaokul kitaplıklarında, kütüphanelerinde kendine yer bulan, çocuk dünyasına girebilmeyi başarmış Mustafa Özçelik’in yeni çıkacak çocuk kitaplarını da merakla beklemekteyiz.” M. Tuğrul Çolak

“Şair Özçelik, şiirlerinde dupduru bir dil kullanıyor. Yazarken gereksiz sözcüklere asla yer vermiyor. Bu hususta adeta dikkat kesiliyor. Şiir yazarken kenarda köşede kalmış, başka bir tabirle söylemek gerekirse, hayatiyetini kaybetmiş Arapça ve Farsça kelimelere meyletmiyor. Türkçenin mevcut imkânlarıyla şiir yazıyor. Fakat bu durum onun şiirlerinin kolay anlaşılabileceği anlamına da gelmiyor. Çünkü onun şiirleri güçlü imgelere yaslanıyor. Edebî sanatlardan istifade ediyor. Bu tarz şiirleri anlamak için belli bir şiir bilgisine sahip olmak gerekiyor. Vasat okuyucu, derin okuyucuya göre o şiirlerden daha az nasiplenebiliyor.”

“Şair Özçelik’in şiirde şahsına münhasır bir üslûbu var. Onun şiirleri, serbest tarzda yazan diğer şairlerin şiirlerine hiç de benzemiyor. Zira kendine ait özgün bir imge ve hayal dünyası var. Onun içindir ki şiir yazarken taklitten alabildiğine uzak duruyor. Kendi şiir kozasını kendi örüyor. Başka bir söyleyişle kendine özgü rengârenk bir şiir evreni inşa ediyor” M. Nihat Malkoç

“Bence asıl mübalağa, bizden önce yaşayıp da yeryüzüne kalıcı eserler bırakmış kimseleri erişilemeyecek, ulaşılamayacak görmektedir. Her insan biriciktir ve hepsi kendi çağının insanıdır. Elbette bizden önce yaşamış ünlülerin üzerinden yüzlerce sene geçmiş ve bu yüzlerce senenin biriktirdiği itibar ile tarihe mal olmuşlardır. Henüz yaşamakta olan birisinin böyle bir avantajı bulunmadığından, onu öncekinin yanına oturtunca, evvela bir hoşnutsuzluk doğmaktadır kimilerinde. Ama biraz daha dikkatli bir nazarla bakıldığında esasen yoktur insanların birbirinden pek farkı. Nitekim Allah nazarında üstünlük de takva ile yani Allah’a karşı mesuliyet şuuru ile ölçüldüğüne göre, artık ortada bir mesele kalmamış olmalıdır. Diğer bir deyişle şimdi ben Mustafa Özçelik için çağdaş Yunus Emre dersem kimse bundan başka manalar çıkarmamalıdır.

Şunu gönül rahatlığıyla söylüyor ve her zaman sözlerimin arkasında duracağımı da açıkça ilan ediyorum. Eğer Yunus Emre bugün aramızda yaşasaydı, sizce nasıl bir şiir yaratırdı? Serinkanlı biçimde böyle düşünüldüğü vakit bana hak verenlerin çoğalacağını var saymak istiyorum. Bugünün Türkçesini konuşan okuryazar bir Yunus Emre de, bence Ateş Denizi gibi bir esere imza atardı. İşte bütün mesele budur.” Metin Önal Mengüşoğlu

“İlk yazı ve şiirlerini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin koridorlarında okuduğumu hatırlıyorum. Daha sonra 1990’lı yılların başında Müştehir Karakaya, Nurettin Durman gibi abi ve dostların yönetiminde yayımlanan Kardelen dergisindeki yazılrından hatırlıyorum Mustafa Özçelik’i. Bizlerin de Müştehir Karakaya, Zekeriya Erdim, İbrahim Yıldırım, Ahmet Kaplan gibi dostların desteği ile yazı ve şiir yazmaya başlamamızda etkileri olmuştur.

Aradan yıllar geçti, bereketli yıllar, kitapla, şiirle, yazıyla, Hoca Ahmet Yesevi, Türkistan’la, aşkla Yunus’la geçen yıllar... Mustafa Özçelik üretmeye biz ürünlerini okumaya devam ettik. Her ne kadar kendisini şair olarak tanısam da Yunus Emre üzerine yazdığı yazıları daha çok tercih ettim. Bu tercihimde Yunus Emre’nin sözlerinin çocukluğumdan itibaren ninni gibi kulağıma fısıldanmasının payı var mıydı bilemem.” Naci Yengin

“Her şeyden önce ben onu hep Yunus’tan Âkif’e uzanan bir şiir çizgisi üzerinde gördüm ve öyle tanıdım... Bu çizgide ortaya çıkan bir Necip Fâzıl coşkusu, bir Cahit Zarifoğlu zarâfeti ve bir Sezai Karakoç sezgisi elbette onun yürüyüş yolunu aydınlatan fenerler olmuştur. Siz bu isimlere doğunun ve batının şiir yüreği taşıyan bilgelerini ekleyebilirsiniz elbette... Mevlânâ gibi, Fuzûlî ve Şeyh Gâlib gibi, Sa’dî gibi, Muhammed İkbâl gibi, Rilke gibi, Neruda gibi, Goethe gibi... “İfşa” sadece yayınladığı şiir kitaplarının ilki değil; bence onun yürüyüş çizgisinin ve hayata bakış noktasının “ifşa”sıdır. Nitekim, sonraki yıllarda kaleme alacağı şiir kitaplarının isimlerine bakılırsa bu çok daha iyi anlaşılacaktır: Güneş ve Ayna, Serenat, Dünyanın Tenhasında, Gül ve Hançer, Bir Irmak Düşü, Dilim Ol Söyle ve Ateş Denizi... Neden bilmiyorum ama isim olarak bile baktığımda Güneş ve Ayna beni Mevlânâ’ya götürürken, Ateş Denizi beni Şeyh Gâlib ile buluşturur...

Mustafa Özçelik şiirini merak edenler, yukarıda ismen zikrettiğim şairlerin yanı sıra Âkif İnan’ı, Erdem Beyazıt’ı, Bahattin Karakoç’u, Atilla İlhan’ı, Faruk Uysal’ı, Nurettin Durman’ı, Adem Turan’ı, M.Atilla Maraş ve Şakir Kurtulmuş gibi şairleri de tanımış olmaları gerekir diye düşünüyorum...” Rıdvan Canım

“Mustafa Özçelik, bütün unvanları ile birlikte bence en çok “şair” unvanına sahip bir isimdir. Şiir ile başladığı yazım serüvenine diğer türlerden eserler katılarak alanını genişletmiş fakat şiir damarını asla bırakmamış, bu alanda eserler vermeye devam etmiştir. Şiir, onun için bir bakış açısı, olaya, nesneye, mekâna ve kişilere bakış açısıdır. Şiirle tarih tutup, şiirle şerh eder toplumsal olay ve olguları.

Mustafa Özçelik şiiri; eşya, kişi ve olayları ele alırken lirik türe yakın bir seslenişle okuru kucaklar. Her şeyin özünün sevgi olduğu düsturu ile Yunusvari bir aktarımı yeğler. Tabiat unsurları, mekânları, kişileri ele alırken özdeki “güzellik” unsurundan hareketle bunları aktarır. Tasavvufî unsurlarla bezeli şiirlerinde kimi zaman alegorik aktarımlarla eşyayı, mekânı ve kişileri konuşturur, bir nevi “hâl tercümesi” yapar. Bu durum, tasavvufun irfanî geleneğiyle ilintili olması, konuya vâkıf olma açısından önem teşkil etmektedir.

Dilim Ol Söyle eserinde Özçelik; “Bildim niye mutludur bir köpük/Denizin üstünde/Hangi sırra ortak olur da martılar/Sulara koşuyorlar” s.9 ifadesinde ve “Gölge yok ayna vardı/Şimdi anne kucağı sarıldığım bu toprak” s.26 ifadeleri Özçelik’in eşyaya, olaya ve durumlara şiirden nasıl baktığının bir özeti niteliğidir. Sırrın peşinden giderek hakikate râm olmak durumunun şiire yaslanmış hali bu kısımlar, Özçelik’in şiirlerinde peşinde olduğu durumdur. Bu eser özelinde, diğer tüm şiirlerinde benzer ifadeler ve yaklaşımlar gözlemlenmektedir.” Bilal Can

“Mustafa Özçelik de Mavera gibi köklü bir dergide başladığı yazı yolculuğu boyunca bereketli ve gümrah bir pınar gibi eserlerini akıtır kendinden sonra gelen kuşaklara. Sorumlu ve bilinçli bir mümin duyarlılığı ile sorgulamalar yaparak, yaşadığı çağda, yaşanılan tüm sorunlara değinmeye çalışır, çözümler üreterek yol açar, yol gösterir yazıları ile naif ve dokunaklı şiiri ile.

Bilecik Yazı Atölyesi’nde Mustafa Özçelik hocamla yol arkadaşlığımız oldu, kendisini kıymetli bir abim gibi gördüğümü ifade edebilirim. Sohbetiyle, sözüyle adeta sizi her konuşması terapi eder. Size moral verir. Aynı zamanda insan sarrafı olarak, insanın kumaşından anlar. Asırlar öncesinde yaşamış Piri Yunus gibi gönülleri imar eder, tıpkı Asr Suresi’ndeki ayetler gibi Hak’kı, sabrı tavsiye eder. İnsanlığı iyiliğe, güzelliğe, erdeme, soylu duruşlara, irfani sohbetlere çağırır şiiri ve yazıları ile. Eserlerinin lise ve üniversitelerde okutulması gerektiğini ısrarla tavsiye ediyorum.

Üstada hayırlı bereketli bir ömür diliyorum. Kalemi, kelâmı, sohbeti, daim ve bereketli olsun efendim, dostlukla, sevgiyle…” Selvigül Kandoğmuş Şahin

“Yunus’u bir dağa benzetir. Ve onun eteğine tutunanları, zirvesine çıkmaya çalışanları anlatır. Ballar balını buldurmayı niyetler. Her fırsatta Yunus’un yeniden beşikteki bebemize ninni, aşığımıza türkü, toplumumuza ilahi olmasını arzular. Onca malın gönül darlığımızı gideremediğini; onca kitap, dergi, gazetenin bizi hakikatin bilgisine ulaştıramadığından duyduğu üzüntüyü hissettirir. Birleşmeden “Bir” olana gidilemeyeceğini söyler. İşte Yunus’u “Bir” eğitmenin sınavını vermiş, rehber alınması gereken bir değer olarak sunar.

Yunus’taki aşkın her şeyden önce bir insan meselesi olduğunu, hala çağdaş olduğunu, sözleri eskimeyen bahtlı şairlerden olup hala içimizde olduğuna dikkat çeker.

Dili hep değerlerimizi söyler. Savaşta Fatih’i kaybetmek neyse kültürde Fuzuli’yi kaybetmek de odur, diyerek kültür dünyamızın beslendiği geleneği devamsamak gerektiğinde ısrarcı olur.

Nasreddin Hocamızın mutasavvıf yanına, bilge yanına değinir. Hocanın zekiliğini kurnazlıkla karıştırmamak gerektiğinin altını çizer. Nasreddin Hoca bilgelik ve hocalık görevini her kesim arasında sürdürür. Hocayı bu yüzden camide, dergâhta, kahvede, misafirlikte, devlet adamlarının yanında, tarlada, bahçede görmenin mümkün olduğunu gösterir. Bulunduğu mevkilere rağmen halktan biri gibi nasıl yaşanılır örnekler. Hoca’nın eğiticiliği tatlı dil ve güler yüzle yapmasının İslami bir davranışa örnek olduğunu çünkü asık suratlılığın dinden onay alamayacağını Hoca üzerinden anlatır. Nasreddin Hoca ve benzeri inanç ve kanaat önderlerinin doğru olanı bulmada önümüze büyük bir imkân olduğunu bu cümlelerle anlatır “Yazmanın Büyülü Dünyası” adlı kitabında.” Süheyla Karaca Hanönü

“Aşkın olduğu yerde “gül ve bülbül” vardır. Derinden derine kanayan yara ve sabır vardır, kan kırmızısı güller vardır. Özçelik de bu mitolojiden faydalanmıştır. “Hicran içinde inleyen bir bülbülüm ben/Artık gülistanını göster bana” diye seslenir.

Özçelik’in şiirinde resim vardır. Tüm şiirleri tuvale aktarabilirsiniz. Birçok dizede renkler, çiçekler, denizler, ırmaklar, dağlar vardır. Halk şiirinde olduğu gibi güzellik somuttur. Ancak her kavramın bir çağrışımı vardır. Bu yönüyle Özçelik, geleneksel olanı modern bir anlayışla sunmayı başarmıştır. “Bir Irmak Düşü” çiçek bahçesi gibidir. Baharı bekler sürekli ve bahar onun rüyasıdır. Belki de yeniden dirilişi beklemektedir şair. Yaseminler, ıtır kokuları, kiraz bahçeleri, incir ve zeytin, laleler, Afrika menekşesi, yediveren gülleri, karanfiller, sarmaşıklar, fesleğen bahçeleri ve daha nice çiçeklerle süslenmiş bir resim sunar Özçelik. Anlam dünyamıza göstergelerle yaklaşır, görünenden görünmeye götürür, düşündürür.

Mustafa Özçelik’in dili ırmaklar gibi temiz ve duru akar. Yunus’u arar, yollara düşer, bir derviş edasıyla gönlünü aşk makamına sunar. Boynunu İsmail gibi aşkın kılıcına sunan bir teslimiyeti vardır. Özçelik’in şiirlerinde çilenin tekâmüle erişiyle varılan aşk makamından ezgiler vardır. “Bir Irmak Düşü” bu makamın ezgisidir, yanıp kavrulan bir gönlün terceme-i hâlidir.” Ali Bal

“Tasavvufun engin okyanusundan beslenip eserlerine yansıtan edebiyatçılarımızdan birisi olan Özçelik’in çağdaşlarını kuru ve dikenli diline rağmen onun dilinde aşk dolu gönül dolu bir iklim vardır. Günümüz ediplerinin çoğu tasavvufun nimetlerinden nasipsizdir. Burada edebî körlük olduğu gibi kasıt da vardır. Tasavvufa karşı olanların dilinde kaos ve bunalım varken bu büyük imkandan yararlananların metinlerinde dinginlik ve bilgelik vardır. Elbette bu da lütuf meselesidir. Bu ikilemi anlatacak en yerinde kavram nasiptir. Özçelik bu nasiplilerdendir. Kabukta kalmayıp mananın sırrına erenlerdendir. Bu sebepledir ki erenler kendine el vermiş maneviyat dünyamızın yıldızlarıyla ilgili kalem oynatma ruhsatını kazanmıştır. Meselesi hakikat olanlara Hakk’ın armağanı ilimden payına düşeni almış, yıllara meydan okuyacak yollara girmiştir. Yol uzundur elbette. Lakin yolda olmanın güzelliği çekilen bütün çileleri rahmete dönüştürmektedir. Çileler de oldurmak olgunlaştırmak içindir. Yolbaşçıların “Ballar balını buldum kovanım yağma olsun.” demesi boşuna değildir. Ballar balını bulanların hâlinden de kâlinden de bal damlar. Bereket yayılır. “Kan var bütün kelimelerin altında.” diyenlere inat “Aşk’’ var bütün kelimelerin altında.” nidası duyulur. Vahiy dengesini gözeten şairlerin şiirlerinde hayat, nefsinin esiri olanların eserlerinde hezeyan vardır. Özçelik bu ince çizginin fevkinde kelimelerine ruh veren kâmil bir şairdir bana göre.” Mahmut Bıyıklı

“Mustafa Özçelik’in 1972 yılında henüz lise öğrencisiyken yazdığı ilk makalenin ardından ilk şiirleri de 1975 yılından itibaren dergilerde görülmeye başlanır. Mavera dergisinde Cahit Zarifoğlu ile yaptığı mektuplaşmalar Özçelik’in hem şiirinde hem de gönül dünyasında Yunusca bir derdin izlerini derinleştirmiştir. Üslup olarak kendisini Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’a daha yakın görse de şiirin sesinde ve ruhunda Yunus’un etkisini görebiliriz. Özçelik’in bu alanda ilk yayınlandığı eser tespit edebildiğimiz kadarıyla 1984 yılında yayınladığı Yunus Emre Biyografisi’dir. Yunus Emre’yi daha çok İslami bir temelde ele alan bu çalışma önceki birçok çalışmaya da bir zeyl bir şerh olarak düşünülebilir. Bu eserinden daha kapsamlı hali 1991 yılında Yunus Emre ismiyle yayınlanmıştır. Daha sonra sırasıyla Yunus Emre Divanı’ından Seçmeler(1997), Bizim Yunus(2007), Nasihatler Kitabı(2013), Dilimiz Yunus Söyler/Yunus Emre’ye Adanmış Şiirler(2012), Yunus Emre’nin Dostları(2014), Yunus Emre Menkıbeleri(2016) isimli çalışmaları yayınlanmıştır. Özçelik’in yayına hazırladığı Yunus Emre’nin Şehirleri, Yunus Emre Şiir Değerlendirmeleri gibi pek çok çalışması da bulunmaktadır. Pekçok kurum ve kuruluş tarafından eserlerinin farklı isimlerle basıldığını da eklememiz gerekiyor. Mustafa Özçelik tüm bu çalışmalarından dolayı Eskişehir Sanat Derneği Yunus Emre Araştırma ödüllerini (2008) almıştır.” Yunus Emre Altuntaş

Sanat Felsefesi Üzerine Derkenar

Muhammed Enes Kala, sanat felsefesi üzerine yazmaya devam ediyor. Ihlamur’da merakla beklediğim yazılar arasında Muhammed Hoca’nın yazıları. Sanata bakış açımıza çeki düzen veren ve altyapısını felsefenin ve hakikatin oluşturduğu sahih yazılar bunlar.

“Sanat, insanî bir faaliyet sahası olarak hem insanı arar hem de insanîliği. Bu arayış fertten topluma, toplumdan tabiata, tabiattan Yaratıcıya varan mütemmim halkalara gebedir. Tolstoy, sanatın, insanı ferdi yaşamından bütün insanlığın ortak yaşamına yücelten ve bu işi ortak inanç ve bilgiden daha ziyade ortak duygu aracılığıyla yaptığından bahseder. Söz konusu ortak duygu, sanattan sadır olan tesirin ortak yaşandığı bir küre olduğu gibi, sanat eserinin cazibesinin kaynağı olarak da karşılık bulur. Bir sanat tecrübesi, sanat eserine ulaştığı anda insanlığın ortak paydasını seslendirir. İnsanlar ortak duygu vasıtasıyla o sanat eserini temaşa ederek veya terennüm ederek eserin sanatçısını götürdüğü yere ulaşmaya çalışır. Ulaşmanın ulvîleşmeyi ima ettiği göz önünde tutulursa insani faaliyet olan sanatın, muhabbet ekseninde insanı, insanîliğe yönlendirebileceğini de görebiliriz. Onun dışında şayet sanat, muhabbeti ayaklar altına alırsa, ne idüğü belli olmayan, duruluktan ve insanîlikten uzak seçkinci bir tavırla elitist grupları ayrımlaştıran ve yabancılaştıran bir hale bürünüverir. Yabancılaşan sanat, kendi gayesinden, insanî olan hasletlerden, toplumu inşa edicilik işlevinden ve evrensel bir çağrıyı inşa edici zemininden uzaklaşmış olur.”

“Sanatın insanı hakikatle karşılaştırdığı ileri sürülebilir. Sanat, evvela her sanat eseriyle yakalanmaya çalışılan bir idealdir. Kendisinde güzel olanı saklar. Dolayısıyla doğal olarak her sanat eseri güzeli bulmaya çalışır. Sanat eseri güzeli bulmaya çalışırken sürekli bir arayış içerisindedir, biteviye değişir, dönüşür ve başkalaşır. Sanat eseri, hitabında ve muhataplarının dimağında dinamikliğe sahiptir. Sanatı arayan, sanatla birlikte güzeli arayan sanat eserinin özünde o halde bir dinamiklik söz konusudur. Ancak sanat eseriyle aranan, sanatın kendisindeyse bir dinamiklik yoktur. Sanat sürekli aranan bir maksudu ifade eden şekliyle ideal olan dünyadadır. Tam burada çelişik bir hali sunar gibi görünen cevvallik ve durağanlık arasındaki telife işaret etmek gerekir. Sanat durağan, sanat eseri cevvaldir. İfade edeceğimiz telifin anlaşılamaması, arkasında sanat alanı için önümüze görecelilik (relativizm) sorununu çıkarır. Zira sanat eserinin sürekli dinamik olmasından, sürekli değişmesinden, dönüşmesinden onun cevvaliyetinden sanata adım atarak kendimizi bir anda sanatın göreceliliğinden bahsederken bulabiliriz. Bu bakış açısı aslına bakılırsa kendisinde hatalar barındırır. Sanat göreceli değildir, dahası sanat eseri de göreceli değildir. Ne var ki sanat eseri özneldir. Öznel olduğu kadar da biriciktir. Yani bir sanat eseri ortaya konulduktan sonra onunla aynı olan bir ikincisini ortaya tüm insanlık bir araya gelse koyamaz. Sanat eserinin öznelliği bize insanlık içinde yer alan tikel insanların öznelliği gibi görünür. Nasıl ki tikel insanlar tümel olan insanlığı aramaya koyulan yolcular gibi görünürse, sanat eseri de sanat hazinesinde saklanan güzeli arar, hep arar. Bu arayışları bize bir tür hakikat arayışı olarak görünür.”

“İnsan her şeyden önce “vicdan”ıyla “mevcudat”a yönelerek, oradan “Vacibu’l Vücûd”a yükselişin imkânlarını arar. Bu yüceliş bir “vecd” halini insana sunarak, “vicdan”ı “Vucûd” ile buluşturur. “Vecd” kaynaklı buluşma zemini evvela karşımıza sanat olarak çıkar, hem sanatkâr hem de estet için. Hatırlamakta fayda var; Poul Morand, Neuvelles Litteraires başlıklı yazısında, maddeye ve zevke tapıp ölümden korkan batı medeniyetinden tiksindiğini, Mutlak Varlığa teslimiyetle ölüm tecrübesini adeta bir tekâmül mektebi olarak gören doğu insanına imrendiğini yazıyordu... O halde ölümü de sanat kılan yani buluşma eşiği olarak gören bir sanat tecrübesinin izlerini sürmek oldukça değerlidir.”

Metin Kayahan Özgül’den Sekmeler

Metin Kayahan Özgül’ün sekmelerini merakla ve keyifle takip ediyorum. Öyle sekmeler yaşatıyor ki Özgül bizlere, zihnimiz oradan oraya bitmesin denen bir seyahati yaşıyor. Buraya birkaç örnek almak istiyorum.

İyi Örnek

 Orhan Midhat, 1329-1330’da çıkardığı Musavver Mâlûmât-ı Nâfia Mecmûası’nın ilâvesi olarak, kendi romanını forma forma yayınlar. 15. sayıda 15. formayı verdikten sonra, dergi tatil olunur ve tefrika yarım kalır. Böyle bir durumda yazardan beklenen nedir? Şansına küsüp romanını unutması mı? Basılmamış kısımları da ekleyip romanını kitaplaştırması mı? Her iki tercihin de bizde epeyce örneği var. Oysa Orhan Midhat bambaşka bir yol izler. Kapananın yerine, muvakkaten Beni Okuyunuz adlı bir dergi çıkarılır ve 18. sayıda roman sona erene kadar, formaları bu yolla dağıtır. Romanın adı mı dediniz? Hiç önemli değil. Bunca fedakârlıkla basılmaya da okunmaya da değmeyebilir ama, şu yazar tavrı yok mu, işte o önemli...

Keziban’a Mektuplar

 Emmim kızı çoktandır meydanlarda yoktun, Korktum hasta olmandan, son sohbette yoktun. Bağrını deldin acı sözlerle babanın. Keziban ne kötüydü o sözler, amanın. “Estikçe” yazmasına mı kızdın acaba? Yoksa o “cinli minli” sinemaya mı? Ha! N’olur sanki, gülmeğe ihtiyacımız var Güldürürse güldürsün, kalbe kahkahalar Neşenin mimikleri yüzlere yayılır... Merak etme kız, yine saygıyle anılır. Unutulmasına o unutulmaz ama, Senin unutulmandan korkarım Keziban. Emmime selâm söyle e mi, tarafımdan Sen ona, o bildirsin canım insanlara Akrabalığa kadar vardırılan bu yakınlaşmada Keziban Ataç’ın kızı, Dökmeci’nin de amca-zâdesidir. Eh, biz okurlara da Keziban’ın mahalleden arkadaşları olmak kalıyor. Hayranı ama mesafeli... Mesafeyi aşanı “mahallenin nâmusu” adına pataklamaya âmâde...

Hani Anı?

İ. Galip Arcan’ın Yaş 70 (1965) adlı kitabı hemen her biyografisinde ve hâtırat türünden bahsedilen hemen her “kaynak”ta anı kitabı olarak zikrediliyor. Bir meraklısı da kapağını çevirip, üstadın birkaç tiyatro anısını okumaya kalkışmamış; bundan adım gibi eminim. Nereden mi biliyorum? Kapağını çevirselerdi, iç kapakta kocaman “Fanteziler” yazısını görüp şübhelenecekler ve sonrasında da bunun bir şiir kitabı olduğunu, Arcan’ın son yirmibeş şiirini içerdiğini anlayacaklardı. İlgimizin derecesine varın siz karar verin.

Ihlamur’dan Bir Hikâye

Erhan Çamurcu’nun Çay Kaynıyordu isimli hikâyesi var Ihlamur’da. Erhan Çamurcu ve çay; birbirini tamamlayan bir ikili. Hikâyede de bu samimiyet hemen göze çarpıyor. Sıcak ve hayat kokan bu hikâyeden paylaşım yapacağım. Devamı Ihlamur’da.

“Adam; gülümseyerek ‘merhaba’ dedi kadına, ‘oturabilir miyim acaba’ Kadın başını kaldırıp bakmadı adama ve ‘oturamazsınız’ demedi, adam gülümseyerek ‘teşekkür ederim’ dedi, oturdu. Adam bir süre etrafı seyretti neşeyle; mangallardan yükselen et kokularını, fokurdayan semaverleri, arsız ve şuh kahkahaları ve plastik topların ardından koşarken bir yukarı bir aşağı inip kalkan irili ufaklı göğüsleri gördü. ‘Buyurmaz mısınız’ dedi adam; buyurmadı kadın; duymamıştı adamı, elindeki kitabın boş sayfalarında başka hayatların gizemleri peşinde kaybolmuştu. ‘Hanımefendi bisküvi alır mısınız…’ kadın sağ kulağında bir titreşim hissetmedi, başını sağa çevirip adamın elinden bisküviyi alırken ona gülümsemedi ve adam ikramı geri çevrilmediği için sevindi. Adam gazete okudu; başbakan ne demişti, dolar ne zaman düşecekti, sel felaketinden zarar gören yüzlerce insan geceyi nerede geçirecekti ve cinnet geçirerek üç çocuğuyla karısını öldüren adam üçüncü kattan atlayıp neden ölmemişti. Adamın canı sıkıldı ve yüzü buruştu, gazeteyi sinirli birkaç mırıldanmayla katlayıp sol yanına bıraktı.”

“Çay kaynıyordu ve tezgâhın üzerinde kurabiyeler vardı. Tadına baktı, sıcak ve tazeydi. Kadın kurabiyeleri ve çayı salona götürdü ve adam gülümsedi kadına. ‘Ellerine sağlık karıcım, kim bilir ne çok uğraştın bunlara.’ Kadın aynı sahtelikle karşılık verdi adama; ‘Kaç tane kocam var benim, ellerimle besleyeceğim seni…’ Adam karısına gururla baktı, mutlu oldu; kadın bunca emeğine değdiğini düşünüp mutlu oldu. Eee, neler yapmışlardı bakalım bütün gün… Adam, akşama kadar evrak taşımıştı odadan odaya ve kadın evde çocuklarla ilgilenmişti işte…”

Ihlamur’dan Şiirler

sobanın üstünde güğüm
güğümün içinde su
içinde
dağların yorgun yolcusu

neler görüp geçirmiştir kim bilir
kayalardan atlamıştır
kimi zaman kimi eğlenip derelerde,
yamacına bir yaprağın
tutunmak istemiştir belki de

Oya Gündüz Aksu

Meydanlardan kitaplara çağırdım
Antenler telefonlar zincirler tükenip biterken
Toplu sesler çıkardım içimden
Dağlarda yankılandı
Meydanlarda uğuldadı da
Sen duymadın

Sanki biz göçebeydik
O insan bu insan
Hepsinin içinden geçtik
Duymadılar

Şimdi bize sunulan yırtık resimler
Ve parçalanmış binlerce hayat
Çok alıngan bir çocuk oluyor gökyüzü
Dokunsan ağlayacak
Kadınların
Bir mendilde kalıyor gözyaşları

Mustafa Özçelik

Fetih ve Eyyübe’l - Ensarî

Medeniyet İlim Kültür Eğitim ve Dayanışma Vakfının bir bülteni olarak çıkan Medeniyet, 52. sayısına ulaştı. Tam anlamıyla bir kültür-sanat dergisi var elimde. Bilinçli, mesajı ve derdi olan medeniyet, her satırı ile yarına kalacak notlar düşüyor sayfalarına.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım, kapak konusu da olan Fetih ve Hz. Halid Ebâ Eyyübe’l – Ensarî ve Kabri Hakkında isimli yazıdan olacak. Yazıyı Ahmet Zeki İzgöer kaleme almış.

“İstanbul'un Müslümanlarca fethinin kaynağı ve ilk hazırlıkları, Peygamber (s.a.v.) efendimiz dönemine kadar uzanıyor. Şunu hemen ifade edelim ki, İstanbul sadece Müslümanlar tarafından kuşatılmış değildir. Daha önce de, 447 yılında Batı Hun İmparatoru Attila Çekmece'ye kadar gelmiş, Avarlar 612 ve 629 yıllarında Sasanilerle işbirliği yaparak İstanbul önlerine kadar ulaşmışlar, ancak başarılı olamamışlardı. Bulgarlar, Ruslar ve Macarların da sonraki tarihlerde başarısız olduklarını biliyoruz.”

“İran, Suriye, Filistin ve Mısır'ın fethinden sonra sıra İstanbul'a gelmişti. Hz. Osman'ın (r.a.) halifeliği döneminde Müslüman birlikler “deniz” üzerinden ilk seferlerini 655'te yaparlarken, ilk “kara” kuşatması da Hz. Muaviye (r.a.) devrinde 669'da gerçekleşmişti. İşte bu kuşatmalardan birinde, hicretten sonra Peygamber efendimizi evinde misafir eden Ebâ Eyyub el-Ensarî de yer almıştı. İlerleyen yaşı ve artan hastalığından dolayı surlar önünde vefat ederek kendi adıyla anılacak olan Eyüp civarında defnedilmişti. Ona ve diğer sahabelere olan sevgi ve saygı, günümüze kadar eksikliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Eyüp Sultan hazretlerinin bulunduğu yer, her gün yüzlerce ziyaretçinin uğrak noktalarından biri olma özelliğini hâlâ sürdürmektedir.”

“İstanbul'un fethi, başta Hz. Ebâ Eyyube'l-Ensarî olmak üzere kuşatmaya gelen pek çok gazi ve şehitlerle, yine başta Ayasofya Camii olmak üzere birçok mukaddes mabet ve binaların yanı sıra, şehre ait hatıralarla tarihteki yerini almış bulunuyor. Eyüp Sultan Türbesi, insanlar tarafından ziyaret edilmesine rağmen, Ayasofya Camii hâlen müze olma özelliğini koruyor. Bir gün tekrar açılması ve yeniden ihyası en büyük temennimizdir.

Diğer taraftan Eyüp Sultan hazretlerinin yaşlı hâline rağmen Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müjdesine erişebilmek için fetih aşkıyla İstanbul'a gelişi, vefatı, defni, tekrar doğduğu ve yaşadığı topraklara dönememesi, semte adını vermesi, adına türbe, cami, imaret gibi mekânlar yapılması ve yüzyıllarca Müslümanlarca ziyaret edilmesinin ne anlamlara geldiği üzerinde önemle durmalıyız. Ayrıca Akşemseddin'in mezarın yerini keşfi meselesinde, maddiyat kadar maneviyatın da ne kadar ehemmiyetli olduğunu unutmamalıyız.

Günümüzde sıradan, monoton, tekrardan ibaret bir hâle gelen hayatımıza kalıcı ne gibi eserler bırakabiliriz, bunları ciddi bir şekilde düşünmeliyiz.”

İkbal ve Akif'e Göre Nesillerin Eğitimi

Şakir Diclehan, nesillerin eğitimini Akif ve İkbal’in görüşleri ışığında değerlendiriyor. Özellikle Akif’in nasıl hayat sürdüğünü az çok bilenler bile eğitim sistemimizde bir Âkif modelinin olması halinde üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir problemin olmadığının farkında. Bu, içimizde bir umut olarak kalmaya devam etsin. Ben yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Pakistanlı büyük düşünür ve şair İkbal, Batı eğitim sisteminin içine bizzat girdiğinden ve kişisel deneyimlerine dayanarak gözlem yaptığından, Batı'yı derin ve esaslı bir üslupla kritik etmekte, böylece aksak ve eksik yönlerini ortaya koymaktadır.

Ona göre Batı eğitim sistemi dine, ahlâka ve kişiliğe karşı kurulmuş bir tuzak ve komplodan başka şey değildir. Bu, öyle bir düzen meydana getirmiştir ki diri, canlı ve ayakta dimdik duran bir kişiyi eriterek onu, dilediği biçime sokan bir asit gibidir. Kimyevi hiçbir maddede bulunmayan bir güç ve etkinliğe sahiptir. Yalçın kayaları, toprak kümelerine çevirebilen bir nesnedir adeta. Doğu'nun tertemiz ve bozulmamış gençliğine bazı öğütlerde bulunurken İkbal, şunları söyler:

“Sana okuttukları şu ilme sakın inanayım deme. Çünkü Batı'nın eğitim düzeni, bütün bir milletin ruhunu öldürebilir.”

“İkbal'in, Batı dünyasından inancı bozulmadan dönmesinin nedenleri arasında çok sağlam bir İslâmî inanç ve eğitim içinde yetişen ailesini saymak mümkündür. İkbal işte böyle bir ailenin gözetimi altında büyümüştür. Avrupa'ya gittiğinden Doğu ile Batı arasında kapatılması güç ayrılık ve uçurumları yakından izlemiş, hayatın imkân ve şartlarının insana daha kolay ve rahat bir ömür sürme fırsatını sağladığını fark etmiştir.”

Bunun yanında İkbal'in çağdaşı olan Mehmet Akif'in yaşama tarzında Batılı düşüncenin rolü olmakla beraber onun Avrupa'yı gezip görmesi, Birinci Cihan Harbi sonrası yıllarına rastlar. O da birçoklarının düşündüğü gibi çocuk eğitiminde yanlış yöntemlerin uygulandığını söyler. Doğu ve Batı eğitimi arasındaki farklılığa işaret ederek şu görüşlere yer verir Akif:

“Hayır beyim, cahilâne bir taassup şevki ile söylemiyorum. Bendeniz mukallitliğin bu tarzını insanlıkla telif edemem. Siz, çocuklarımızın kafasına bir şapka geçirmekle akvam-ı medeniye (uygar milletler) arasına girdik zannediyorsunuz. Lakin bu, pek batıl bir zandır. İçi, peri masalları ile umacı hikâyeleri ile harap olan bir kafa, dışına kasket geçirmekle mamur olmaz. Benliğinizi feda etmemize mukabil ne kârımız oluyor? Mahdum Bey'in (çocuk yaşındaki bir insanın), bir Frenk (Avrupalı) çocuğuna, dimağında böyle hurafeler için hiçbir hücre-i kabul yoktur. Umacı nedir, belki hiç bilmez. Lakin bu âlem-i hayatta (günlük yaşamda) kendisini rehberlik edecek o kadar hakâik-i fennîye (müspet gerçekler) bilir ki, ihtimal ki ben yaşta iken biz bilmeyiz.”

“Doğu dünyasındaki gençlerin bir kısmı mümin geçiniyor. Fakat ne ölümün sırrını biliyor ne de Allah'tan başka bir Galib-i Mutlak olduğuna inançları kalmıştır. Batı âlemi, bu nesli savaşsız ve darbesiz ele geçirmiş, böylece bilim, fen, din, siyaset, akıl ve kalp şekillerinin tümü, maddenin etrafında dönüp dolaşmaktan öteye geçemiyor. Günahlara karşı cüretkâr olan bu nesil, kaskatı kalpleri, haramdan sakınmayan gözleri, uyaran ve ders veren olaylardan etkilenmeyen gönülleri vardır. Yaşamları, donuk, sönük, hareketsiz ve hiçbir anlam ifade etmiyor.”

İkbal`in ve Akif'in üzerinde durdukları ideal nesil, hemen hemen aynı özellikleri taşımaktaydı. Akif'in “Asım'ın Nesli” şeklinde nitelendirdiği, İkbal'in ise kendi oğlu “Cavid”in kişiliğinde somutlaştırdığı bu nesil, tertemiz, hiçbir kötülüğe bulaşmamış ve dünya dengesini yeniden kuracak bir güce sahiptir. Savaş olduğu zaman saldırılarıyla aslanlar gibidir. Barışta ise ipek kumaş gibi yumuşak ve pürüzsüz bir dokuya sahiptir. Akif, şöyle diyordu bir şiirinde:

Asımın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek
İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek

Yeni nesilden ümitli olduğunu söyleyen İkbal ise bu konudaki görüşlerini şu şekilde özetlemekteydi:

“Hazret-i Ebu Bekir'in salabeti (manevi güç, iman ve dayanıklılığı), Hazret-i Ali'nin kuvvet ve cesareti, Hazret-i Ömer'in adaleti, Hazret-i Osman'ın hayâsı, Ebu Zer-i Ğifari`nin fakrı, Selman-ı Farisi'nin sadakati onda toplanmıştır.”

Kelime Hassasiyeti

Mustafa Özçelik, kelimeleri kullanırken takınılacak tavırlardan hareketle ne tür hassasiyetlerimiz olması üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Medeniyet’te. Dilimize sahip çıkmak, kelimeleri kullanırken gösterilen hassasiyette yatıyor.

“Değiştirilmek/dönüştürülmek istenen bir toplumda en büyük savaş aslında kelimeler üzerinden yürütülür. Eğer bunun farkında olmaz ve karşı bir hassasiyet içinde mücadele vermezsek dilimizdeki kelimelerin ya birer birer kaybolup gittiklerini ya da anlam değişmeleriyle asıllarından, bağlı oldukları düşünsel ve metafiziksel bağlamdan koparıldıklarını görürsünüz. Bu durumda ortaya çıkan sonuç şudur: Diliniz fakirleşir. Boşluğu yabancı kelimeler doldurur. Anlamları değişen kelimeler ise yeni bir zihniyetle konuşup yazmanıza ve yaşamanıza sebep olur. Dolayısıyla bir değişim başlar. Dilinizle/kelimelerinizle birlikte siz de değişmeye başlarsınız.”

“Bir vahim durum ise yine gündelik hayat içerisinde davranış kalıplarımızı ifade eden kelimelerdeki değişikliklerle ilgilidir. Buna örnek olarak da “Kolay gelsin.” ifadesini verelim. Şüphesiz bu, yabancısı olduğumuz bir kelime değildir. Karşılaştığımızda bir işle meşgul olan bir kimsenin yanından ayrılırken bu ifadeyi bir iyi dilek sözü olarak her zaman kullanmışızdır. Ama şimdilerde durum hiç de böyle değildir. Bir mağazaya girerken de ayrılırken de yolda biriyle karşılaştığımızda ve ayrıldığımızda yahut telefon konuşmalarında söze “Kolay gelsin”le başlıyor ve yine onunla bitiriyoruz. İyi güzel de kaybolan kelimelerin farkında mıyız dersiniz? Bazılarını sıralayalım: “Selâmünaleyküm, hayırlı işler, hayırlı günler, Allah'a ısmarladık…” Örnekler çoğaltılabilir ama sonuç şudur: Zihniyetimizle, düşünce dünyamızla ilgili kelimeler birer birer hayatımızdan çekiliyor ve yeni bir zihniyeti ifade eden kelimeler onların yerini alıyor.”

“Millet, sadece aynı topraklar üzerinde yaşayan insanlar topluluğu demek değildir. Millet, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu demek olduğu için millet tarifine ayrı topraklar üzerinde yaşayan fertleri de katmak lazımdır. Bu yüzden milletin sınırı ülkenin sınırlarından çok daha geniştir.”

Millî Şuur

Ali Bal, yazısında milli şuur üzerinde duruyor. Tarihte, sanatta, edebiyatta kısacası hayatın her alanında milli bir şuura sahip olmanın üzerine dikkat çeken bir yazı bu.

“Peki, “millî şuur” kavramı etrafında neler denilebilir? Bunun da bir sınırı var mıdır? Nereden başlamalı, neleri içine almalı? Bir neslin inşasında “millî şuur” ne kadar etkilidir? Bu sorularla fikrimizi açalım.

Evvela, bizi millet yapan unsurları bilmeli ve korumalıyız. Sonra bu unsurları korumak, geleceğe aktarmak en büyük sorumluluktur. Nedir bu unsurlar? Başta dildir. Evet, bizi buluşturan, bir yapan, millet yapan en önemli unsur dildir, Türkçedir. Türkçemizin güzelliklerini bilmeli, yaşamalı, yaymalıyız. Bunun için masallardan destana, hikâyelerden romana, şiirden düzyazıya her alanda edebî ürünlerimizi okumalıyız. Edebiyat tarihimizi var eden ediplerimizi bilmeliyiz. Dilimizin en kıymetli eserlerini başucumuzda bulundurmalıyız. İslâm öncesi dönemden başlamak üzere destanlarımızı öğrenmeliyiz, okumalıyız. Destanı olmayan bir toplum millet değildir. Destanların kıymetini bilmek gerekir. Bir neslin yetişmesi için örnek kahramanlara ihtiyaç vardır. Bunu örnekliği destanlardan başlamak üzere takip etmeliyiz. Modern dünyanın uyduruk kahramanları yerine, çocuklarımız kendi kahramanlarımızla yetişmeli. Bunu ancak destanlarda bulabiliriz. Oğuz Kağan'ı bilmeliyiz, her alanda bu kahramanın anlatıldığı eserler ortaya koymalıyız. Televizyon, sinema ve tiyatroda bizim millî kahramanlarımız anlatılmalı.”

“Milletimizi var eden ve ona kimlik kazandıran, diğer milletlerle aramızdaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirdiğimiz maddî ve manevî değerlerimizle uyumlu nesiller yetiştirmeliyiz. Bir toplumu millet yapan ve onun birliğini sağlayan millî kültürdür. Millî kültürü oluşturan ögeler şunlardır: dil, din, gelenek ve görenek, sanat, zihniyet, tarih.”

“Burada ifade etmeye çalıştığımız şey, edebiyatımızda bir dönem olan “Millî Edebiyat” değildir. Başlangıcından günümüze bizim dilimiz, dinimiz, hayatımız, kültürümüz, sanatımızın konu edildiği bir edebiyatı gündeme almalıyız. Her nesil bu müfredatın içinden geçmelidir. Dilimizin “ses bayrağı” olan büyük şairlerimizden şiirler ezberleyemeyen, bu şiirleri yorumlayamayan, hemen her döneme ait şiir metinlerini ve nesrimizi okuyamayan, anlayamayan bir nesil olmamalıdır. Hakiki “millî edebiyat” da bu olsa gerektir. Divan şairlerini okumalıyız, Tanzimat ile birlikte biçimi ve muhteviyatı değişen edebiyatımızı okumalı, Âkif ile Fikret'i mukayese edebilmeli, Cumhuriyet dönemini bilmeliyiz. Necip Fazıl ile Nazım'ı devrin ruhunu özümseyerek okumalıyız. Saplantılardan uzak durmalı, dilimize hâkim olmalı, sanatımızın inceliklerini bilmeliyiz. Merhum Âkif ile başlayan yolda Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi üstatları takip etmeliyiz, eserlerini okumak için kitap okuma grupları oluşturmalıyız. Şiir ezberlemeli, masal anlatmalı, destan okumalıyız.”

Kanayan Bir Yaradır Doğu Türkistan

Çin zulmü Doğu Türkistan’ın üzerinden eksik olmuyor. İçimiz kanayarak izliyoruz yapılan zulümleri. Gündemden düşürülmemesi gereken bir hassasiyete sahip bir mesele Doğu Türkistan. Medeniyet dergisi; Doğu Türkistan’daki zulme canı gönülden ses olmuş, yürek olmuş. Bu hassasiyeti toplumun her kesiminden görmek istiyoruz. Tebrikler Medeniyet.

 Mustafa Gülali, Doğu Türkistanlı Araştırmacı-Yazar Musa Abdulehed Er ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Durumlar çok kötü.” demek durumun vahametini ifade etmede çok çok yetersiz kalacaktır. Anlatılabilecek bir zulüm, işkence, baskı, vahşet değil orada yaşananlar. Ne diller müsaade eder buna ne yürekler ne vicdanlar. Neler olmuyor ki oralarda? Acının, elemin, vahşetin bin bir türü yaşanıyor.

Biliyorsunuz, Çin, Türkistan'ı 1949 yılında Rusların işbirliği ile işgal ettikten sonra Doğu Türkistanlılara zulmetmeyi bir gün bile durdurmadı. 71 yıldan bu yana Doğu Türkistanlılar da Çin işgalini asla kabul etmedi ve işgale karşı imkânları ölçüsünde bazen pasif bazen aktif bir şekilde direndi. Bugün de direnmeye çalışıyor.”

“Çin. Uygurları zihnen ve fiziken esaret altına almak için her türlü yola başvurmaktadır. Küresel emperyalizmin ayak oyunları her yerde aynı karakteri göstermektedir. Rejimin adı komünizm de olsa emperyalizm de olsa faşizm de olsa başka bir izm de olsa fark etmiyor, öyle veya böyle hepsi de aynı noktada buluşuyorlar söz konusu İslâm, Müslümanlar ve Türkler olunca.”

“Malumunuz, Doğu Türkistan'da İslâm, okullarda öğretilmemektedir. Yasak çünkü. Buna karşılık insanlar da dinlerini ailelerinden öğrenmeye çalışmaktadır. En küçük bir İslâmî kelam, düşünce, hareket dahi yasaktır. Ailede bile buna müsaade edilmemektedir. Yemekten önce besmele çekmek, yemekten sonra elhamdülillah demek, sair zamanlarda Allah demek yasaktır. Cezası da çok ağırdır: hapis, işkence, sorgusuz infazlar, esir kampları… Dini nikâh da yoktur. 50 maddelik bu yasada yok yok. Hangi birini söylemek lazım bilmiyorum.”

“Basın çok, özgür ve tarafsız basın yok. Maalesef ki yok. Çin diyorsunuz özgürlük diyorsunuz. Çin diyorsunuz basın özgürlüğü diyorsunuz. Tüm medya ve yayın kuruluşları Çin komünist yönetiminin denetimi altında. Çin Komünist Partisi'nin onayı olmadan hiçbir gazeteci aleyhte yazı yazamaz, haber yayımlayamaz. Orada yaşanan olaylar ve Çin'in yaptıkları basında asla yer almaz/alamaz. Dolaysıyla oradan sağlıklı haber almak da imkânsız. İnsanların internet ya da telefonla yurt dışındaki akrabalarıyla irtibata geçmeleri de yasaktır. Eğer irtibata geçerseniz polisler derhal baskın yapıp sizleri işkence kamplarına götürürler, sorgusuz sualsiz ceza verirler. Bu durumda kimler yok ki? Uygur, Kazak, Kırgız başta olmak üzere bütün soydaşlarımız bu kamplarda işkenceden geçiriliyor. Bunlar arasında bilim adamları, sanatçılar, sporcular, din adamları, doktorlar, profesörler vs. var.”

“Çin virüsü oradaki kardeşlerimizi de çok etkiledi. Şubat ay içeresinde 137 olduğu bilgisini almıştık, daha sonra ne oldu bilmiyoruz. 15 kişinin öldüğünü biliyoruz. Tahminler ise bundan çok daha fazla. Vuhan kentinin karantinaya alındığı 23 Ocak'ta tüm uçuşlar durdururken Doğu Türkistan'a uçuşlar devam etti. Böylelikle 10 bin Çinli Vuhan'dan Doğu Türkistan'ın Urumçi şehrine iniş yaptı. Doğu Türkistan'ın Artiş şehrindeki bir otelde 90 kişinin karantinaya alındığı haberini yabancı basından öğrendik. Ondan sonra da zaten sağlıklı bir bilgi alamıyoruz.”

Gücün Kimde Olduğunu Bil

Yusuf Mir’at, bir zamanların meşhur çizgi filmi He-man’dan hareketle aslında basitmiş görünen ama çok da masum olmayan algılara gönderme yapıyor yazısında. “Gölgelerin gücü adına” sözünden hareket ederek ele alıyor konuyu.

“Çocukluğumuzun aslında hiç de masum olmayan çizgi filmi. Ne diyordu: “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık…” Hatırlıyorum, derdim ki: “Ben de büyüyünce HeMan olacağım. Ve kılıcımdan çıkan kıvılcımlarla âleme düzen vereceğim.” Sonra büyüdükçe işin aslını anladım tabi. Islah etmek öyle “gölgelerin gücü adı” ile olmuyormuş.   

Ve “âleme nizam verme” de kolay iş değilmiş. Buna girişen her kişi bir müddet sonra “sonuç” görmek istiyormuş… muş… muş. Ee, öyle kolay mı? Somut sonuçları göremeyince de “Ben fert olarak yapacağımı yaptım.” düşüncesiyle vazgeçiyor insan. Ye’se düşüyor. Hayatının bir döneminden tatlı ve hatta çocukça hatıralar sayfasına kaydediyor o mücadeleleri. Peki ya nasıl olmalı? Aslında sorunun ideal cevabını bu yazıyı yazanın da bildiği söylenemez ama ben kendime şu sonuçları çıkardım: Bir kere “gölgelerin gücü adına” değil, “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adına/adıyla…” Çünkü… Gölge de ne ki! Şimdi bir ünlemle, açıklamaya bile gerek duymadığım husus çocukluğumda sorgusuz kabullendiğim bir güç unsuru idi. O sebepten yukarıda “hiç de masum olmayan” ifadesini kullandım. İdrak etmiş olarak şimdi bir daha: Bismillahirrahmanirrahim…”

“Peşimizden nesiller geliyor, farkındayız değil mi? Biz, bir medeniyeti salt kendi girişimimizle kendi ömrümüz ve imkânlarımızla ihya edecek değiliz değil mi? Yoksa hâlen “He-Man”ler miyiz içten içe? O sebepten ey “müslih” kardeşlerim! Sonucu Rabden bekleyerek ama süreci “selin önündeki bir saman çöpüne” döndürmeden bir yaklaşım ortaya koymak gerek. Biz bir anlık sendelemeyle bu zelil noktaya düşmediğimiz gibi bir anlık sıçramayla da buradan çıkamayacağız. Belki şimdi bizim koyduğumuz taşla üç asır sonraki nesillerimiz ihya olacak belki beş asır sonraki. Bir bakalım geçmişe… Sizce Tanzimat Dönemi çok mu uzak? Ya da 17. yüzyıl? Bana elimi uzatsam dokunacakmışım gibi geliyor. Tıpkı geleceğini umduğum üç ya da beş asır sonrasında olduğu gibi…

Ummak… Ne güzel bir kelime! Aslında yukarıda bahsettiğim yaklaşımı, sadece bu kelimeyi yeşertmek ve taze tutmak için bile benimsemeyi öğrendim: “Ummak…”

Medeniyetten Şiirler

Hayâllere sorar oldum yurdunu
Gözümün menzili şimdi düş oldu
Bak ne hâlde koyup gittin ardını
Rüzgâr esti, yağmur yağdı, kış oldu
Kanatlandı gönlüm, yersiz kuş oldu

Sevdasız atmaya ürken yüreğim
Kederden ömrümü yerken yüreğim
Tüyden bile hafif derken yüreğim
Ağırlaştı, bin okkalık taş oldu
Kanatlandı gönlüm, yersiz kuş oldu

İsmail Ammar

Derdimi kül edip geceye sersem
Hasretin tozunu yüzüme sürsem
Tutku zindanında esir düşersem
Göklere sığınan kuş eyle beni

Aynada aksimi hakikat sandım
Ateşte üşüdüm, sularda yandım
Karanlığa küstüm, aşka dayandım
Çocuk uykusunda düş eyle ben

Sadettin Yıldız

Kafesinde volkan taşır her yiğit
Dirisi mert olur, ölüsü şehit
Bunlar çakal, bunlar tilki, bunlar it
Kurt dediğin ulur, ürümez oğlum

Zaman biter, ismin gelir seninle
Ne başını yere eğdir ne inle
Sustur arzı, yine kalbini dinle
Beden çürür, yürek çürümez oğlum

Ayhan Yavuz Açıkgöz

YORUM EKLE
YORUMLAR
Halit Yıldırım
Halit Yıldırım - 1 ay Önce

Dergileri gündeme getirmek ve gündemde tutmanın karşılığı olarak teşekkür kelimesi kifayetsiz kalıyor ama bu vefalı duruşunuza teşekkür etmekten başka bir şey de elimizden gelmiyor. Kalemin ve kelamın susmasın ey dost....