Temmuz 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Yahya Kemal ve Zweig’in İstanbul’u

İstanbul deyince aklımıza hemen Yahya Kemal gelir. Onun bitmek bilmez sevdasıdır bu şehir. Onun dizelerinde daha bir can bulur İstanbul.

Türk Edebiyatı dergisi 561. sayısından yapacağım ilk paylaşım Adem Polat’ın “Evrenselliğin İflasında Zweig’ın Konstantinopolis’ini Yahya Kemal’in Türk İstanbul’uyla Okumak” isimli yazısından olacak. Bir şehrin iki farklı bakış açısı ile nasıl ifade edildiğine şahit oluyoruz bu yazı ile. Elbette bizim gönlümüzden Yahya Kemal’in dizelerindeki İstanbul geçiyor.

“İstanbul bir rüya mıdır yoksa tarihin şiddet sahnelerinde Fatih Sultan Mehmet Han’la suçlanacak, damgalanacak bir şehir midir? Üzerine kapanmış tarihi estetiğin sadece Batı ile var olduğu zannedilmesine karşın Şark için kıymetinin daha da arttığı bir Türk İslam yurdu olarak görmenin bahtiyarlığı mıdır? O şehir, Yahya Kemal’in “Erenköy’ünde Bahar”ını hak edecek bir medeniyet düzeyine şairin dillendirdiği yüksek estetik birleşenlerle erişmeyi hak etmemiş midir yoksa?

Elbette İstanbul, medeniyeti nadide nakışlarla Şark’a mahsus örmenin başka bir yoludur. O, herkese benzemekle beraber kültürünü asırlardır kendisiyle kader birliği yapmış bir milletin hafızasından alır. İşte burada İstanbul’un fethini uygarlık bağlamında mesele edindiğimizde, Batı’dan Doğu’ya bakan Avrupamerkezci düşüncenin her koşulda evrensel kabul gören algı perspektifinin bir takım metinler üzerinden çatırdadığını görmek mümkündür. Bu bağlamda rasyonelleştirme yeteneğini kendinde gören Avrupamerkezci böyle bir saplantı, kendi tarihi dışındaki entelektüel düşünceye ihanet ederek yok edecektir. Bahse İstanbul ve fetih konu edindiğinde Stefan Zweig’ın Konstantinopolis’i ve Yahya Kemal’in İstanbul’u bir aidiyet duygusunu dahi aşabilen tarihî değer alanına nasıl bakılabileceğinin trajik örneğini temsil eder.”

Zweig, İstanbul’un fethini anlatırken daha başlangıçta benzer şekilde Hammer’ın Osmanlı tarihine girerken Osman Bey’in bir idam sahnesiyle iktidara geldiğini vurgulayan ifadelerini, benzer bir ağızla Fatih için söyler:

“Genç Mehmet, yönetimi devralınca, ne kadar acımasız ve ne kadar kararlı bir lider olduğunu ispatlayacak ilk eylemini gerçekleştirir. Hanedan içinde iktidarına karşı olanları ortadan kaldırmaya niyetli olduğunu, henüz reşit olmayan şehzadelerini hamamda boğdurarak gösterir.” Dikkat edilecek olursa, Hammer’in iktidar ve şiddet öğesini bir milletin tarihinde daha başlangıçta kullanması ve mal etmesi, Zweig’ın da meşru iktidar vurgusuyla birleşerek Doğu toplumlarına yönelik bir medeniyet algısının olumsuz ve gayri meşru tanımına imkân sunar. Ortaçağ monarşilerinde henüz çoğulcu bir demokrasinin var olmadığı düşünüldüğünde Zweig’ın siyasi tarihe bakışının Patristik dönem karanlık Orta Çağ’ı ve dahi Batı Yeni Çağ’ını ıskaladığı gerçektir. Zweig’ın yaşadığı dönemdeki varlık krizinin ve entelektüel hapsedilmişliğinin temel kaynağı Alman nasyonalizmi, onu anlatı dilinde diğer eserlerinde rahatlıkla görülebilecek bir umutsuzluk fikrine sürüklese de bunları yetkin şekilde ifade eden anlatıcı, Batı siyasi tarihine karşı aynı objektifliği gösterememiştir. İstanbul’un IV. Haçlı seferinde profan barbarlar tarafından yağma edildiğini, cinayet ve tecavüzlerle değerli sanatının zarar gördüğünü galiba bilimsel olarak unutmuştur. Bizans’ın Düşüşü’nde bu tarihi olayı anlatmaya dili varmamış olmalı ki İstanbul’un fethinden önce sanki söz konusu şehrin kaderini Katolik ve Ortodoks kiliselerinin barışmasının belirleyeceği sihirli ve uhrevi bir cennetin krallığı olarak şöyle tarif etmiştir: “O Aralık günü, muhteşem görünümüyle adeta bir tiyatro sahnesi gibiydi. Kiliselerin barışması, mermerlerin, mozaik süslemelerin ve bugünün camisinde artık göremediğimiz ışıltılı süslemelerin arasında, görkemli ve büyük bir ayinle kutlanır. (…) Sayısız kandilin aydınlattığı bu olağanüstü büyüklükteki kilise, insanlarla dolup taşmaktadır. (…) İlk kez o gün bu simgesel binada Papa’nın adı yankılanır. Bu dev kubbeler, ilk kez hem Latince hem de Rumca ilahilerle çınlar.”

“Şüphesiz zarif olan şeyler de vardır. İstanbul bu zarafetini, sadece umumi çehresindeki güzelliklerle toplamakla beraber bir şaire şiir ve nesir dilinde ilham veren sihirli bir varlığı hatırlatır. Zweig, yitirilmişlik duygusuyla Türk-İslam şehri İstanbul’a kin kussa da Doğu ona Yahya Kemal ile bir mana verir. Şehir, yaşayan ikinci bir kişi gibidir. Uçtan uca Yahya Kemal ile bir hatıra ormanına dönüşen İstanbul’un fethinin şiirlerin dışında da bir anlatım retoriği vardır. Yahya Kemal’in 1942’de verdiği bir konferansın konuşma metni olan “Türk İstanbul”, fethin tarihi, toplumsal ve sanatsal arka planını anlatması ve Zweig’la çağdaş olması bakımından manidardır. Şu söylenebilir ki bu çağdaşlık İstanbul’un sanatkârane anlatımı noktasında Zweig’ı saplantılı bir şovenizme sürüklerken, üslubunda o bilindik Zweig metinlerinin aksine saldırganlık dikkatten kaçmaz. Oysa sanatında İstanbul’u görkemli bir mana dünyasında kurgulamış Yahya Kemal, daha ifadelerin başında “beşeriyet” kavramını kullanarak, İstanbul’un insanlık için nasıl bir zarafet içerdiğini belirtmeye çalışır.”

“Yahya Kemal’in İstanbul’a bakışı, kendi devrini oluşturan şartları görmezden gelmeyen bir adamın medeniyet adına toparlanması yüzyıllar alan serüveni için önemlidir. Başka bir deyişle o, muhayyilesi toprakla tam bir uyum göstermiş toplumunun İstanbul adına inşa ettiği kıymetlerin içinden bakar. Şiirinde çoğu sıklıkla bahsedilen semt, sokak ve mabetler dahi zerre miktarınca veya muazzam bir bütünün parçaları olarak umumi çehresiyle Türk-İslam kültürünün, mimarisinin, şiirinin ve musikisinin büyülü atmosferi bağlamında yapı taşı niteliğindedir. Braudel’in metodolojik olarak vurgulamaya çalıştığı; “ortaklaşa hayatın tüm geniş biçimlerini, ekonomileri, kurumları, toplumsal mimarîleri, nihayet uygarlıkları, özellikle uygarlıkları anlıyorum; yani dünya tarihçilerinin hiç kuşkusuz cahili olmadıkları, ama bazı şaşırtıcı öncüler hariç, çoğu zaman tarihçinin çevresinde suç ortaklığı yaptığı içinde vakit geçirdiği istisnai bireylerin eylemlerini açıklamak için veya sanki açıklamak için konulmuş gibi olan bir dip örtüsü olarak gördükleri tüm gerçekleri anlıyorum.” ifadeleri dikkate alındığında, Yahya Kemal’in İstanbul’unun bir kültür menşei ekseninde doğduğu ve geliştiği hemen fark edilecektir. Hâlbuki Zweig, Avrupamerkezci bir medeniyet tasavvurunun güdümünden kurtulamaz. Biraz fazla heyecanlanarak fundamental bir köktenci ruhla konuşan Zweig, Bizans ahalisinin fetih sırasındaki siyasi mağlubiyete sürüklenişini şöyle anlatır: “Surların neresinde bir gediğe rastlasalar, aziz tasvirlerinden birini oraya asarak bu azizin kendilerini dinsizlerin saldırısından ve dünyevi silahlarından koruması için dua ederler. (…) Son ve büyük taarruza karşı koyabilirlerse hem bütün Hristiyanlığa hem de Avrupa medeniyetine kazandıracakları onurun ne kadar yüce olduğunu söyler ve eğer yenilirlerse de onları neyin beklediği konusunda malumu ilam eder. (…) En nihayetinde beklenen sahne başlar. Avrupa tarihinin belki de en dokunaklı, bir çöküşün en dehşetli anları gelmiştir artık. (…) Burada Bizans ruhu tanrıya yakarıyor; Patriğin güçlü ve insanları kendisine katılmaya davet eden sesi yükseliyor. (…) Batı dünyasının ölümsüz sesi olan bu müziğin bu kubbe altında son bir kez daha yankılanmasını sağlıyordu.”

“Sonuç olarak Batı entelektüelinin kendi uygarlığıyla tesis ettiği münasebetin siyasi tarihle sık sık giriştiği hesaplaşma veya imtihan, çoğunlukla talihsiz bir imkânsız evrenselliğe dönüşür. Yine bu durum, tıpkı Zweig’la aynı yüzyılı paylaşan E. M. Cioran’ın genel yazınsal tarzında var olan insana dair vurguladığı evrensel kin, nefret, sevgi veya siyaset-din-bilim kavramlarına yönelik fikirlerin orijinal insan problemini ele alış şekli ve entelektüel tavrına rağmen; bilakis söz konusu İstanbul’un fethi olunca insan felsefesine ait düşüncelerin birden bire başka bir şeye dönüşmesinin ortaya çıkarttığı çelişkilerde de görülür. İstanbul, Zweig gibi Cioran’ı da spekülatif insan düşüncesini derhal terk etmeye zorlar. Dolayısıyla söz konusu entelektüel zihin, kendi medeniyeti adına Napoléonlar, Charlemangeler veya Şarlkenlerden bahsedilen sitayişi, İstanbul’un fethinde bir kine dönüştürmeye ayarlanmış saat gibidir. Neyse ki İstanbul, yine de büyük bir şairin erişilmez sevgilisidir; mazide de, âtide de Doğu’nun kendi üzerine kapanan efkârına “aylarca hayal içinde kalan” bir Yahya Kemal’i âşık etmiştir. Belki bu yüzden sarih olarak şehre bakan Yahya Kemal, yaşadığı çağ ve öncesinin gerçekliğini kaçırmadan hayalden hayale dalmıştır.”

Freud İle Tanpınar, Yas Ve Melankoli

Freud ve Tanpınar isimleri yan yana gelince akla ister istemez rüya alemine doğru bir yolculuk geliyor. “Freud İle Tanpınar, Yas Ve Melankoli” isimli yazısında Fatih Baha Aydın, rüya bahsinden yola çıkarak birçok psikolojik açılım yapıyor iki yazar arasında.

“Freud’un 1900 yılında yayımladığı Rüyaların Yorumu, psikanaliz alanında açtığı çığırın dışında birçok sanatçı için de gözlerinin önündeki perdeyi kaldıran bir eser olmuştur. Rüya, güzel sanatların her alanı için çok zengin bir tema olması hasebiyle Freud öncesi sanatçılar için zaten çok verimli bir konuydu. Fakat rüya belki de onlar için masallar alemine yolculuktu, metafiziğin bir cüzüydü, insanın kendi dışındaki dünyaya gizemli bir seferdi. İnsan uyurken bedenini terk ediyor olmalıydı, ve rüya denen vakıa da bu ufak ölümün kucağında açmış bir bahçe gibiydi.”

“Tanpınar’daki Freud etkisini sadece bu “rüya” kelimesi ile sınırlamak mümkün değil. İlk bakışta dahi psikanalizin derin etkisini onda rahatlıkla görürüz. Metinlerinde nevroz, bilinçdışı, narsizm gibi kelimeler, pek çok durumu açıklamak için karşımıza çıkar. Bazen psikanalize dair görüşler, elbette Tanpınar’ın sanatçı süzgecinden geçmiş halleriyle, yarattığı karakterlerin ağzından dökülür. Mahur Beste’de “Şark yok, şark öldü. Bizler yetimiz. Unutmaktan başka çaremiz yok. Yetimlikten kurtulmak için unutmalıyız.” diyen Sabri Hoca’yı da; Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde “Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır.” diyerek arkadaşını paylayan Doktor Ramiz’i de örnek olarak verebiliriz. Fakat Tanpınar’daki Freud etkisini sadece yüzeyde aramamak gerek. Sanatçının özellikle romanlarında psikanaliz, basit bir motiften çok daha fazlasıdır. Onun için bu yeni çalışma sahası, belki Batı’daki çağdaşlarında olduğu gibi, bireyi ve toplumu anlamaya yarayan kıymetli bir araçtı. Hayri İrdal’ın babasını beğenmemesini de, genç Cumhuriyet’in imparatorluğa bakışını da bu bağlamda Freudyen bir nazarla okuyabiliriz.”

“1917 yılında yayımlanan “Mourning and Melancholia” makalesi ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü karşılıklı okuduğumuzda, etkileşimin gücü hakkında bir fikir sahibi olmak mümkün. Freud’un tanımladığı şekliyle “yas ve melankoli” ile Hayri İrdal’ın sözleri arasında şaşırtıcı bir benzerlik var. Freud’a göre yas ve melankoli, birbirine benzeyen fakat aralarında önemli farklar bulunun iki ruh hâli. Yas, sevilen birinin yahut soyut bir idealin ölümü karşısında verilen bir tepkidir. Yas duyan insan, kaybettiği “şey”in, diğer bir ifade ile yokluğunu hissettiği objenin ne olduğunu bilir ve buna kuvvetli bir özlem duyar. Bu kederli ruh hâli neticesinde dünya ona çorak ve manasız gelir. Fakat bu yas süresi zarfında kendine olan bakışı değişmez. Sorumlu dış dünyadır. Belki hayat belki kader suçlanır. Kendisinden koparılan şeyin ne olduğunu bilir ve sadece bunun getirdiği tabii bir hüzünle yaşar... Yas duyan insana müdahale gereksizdir çünkü zaman onu telafi edecektir. Fakat Freud’a göre melankoli çok daha farklıdır, yıkıcıdır, patolojiktir, tedavisi lazım gelen bir durumdur.”

Victoria Rowe Holbrook İle Walter G. Andrews üzerine

31 Mayıs 2020’de kaybettiğimiz Walter G. Andrews’in Divan Edebiyatı çalışmaları bu alana ilgi duyan herkesin malumu. Mücahit Kaçar’ın Holbrook ile gerçekleştirdiği söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Walter benden 13-14 yaş büyük. Hiç ara vermeden okuyup erken yaşta hoca olmuş. Hâlbuki ben çok başka bir serüven yaşadım. Dolayısıyla Türk edebiyatıyla ilgilendiğim dönemde Walter Hoca’dan haberim yoktu. Yani ben doktora çalışmalarıma ilk başladığımda İran şiiri üzerine çalışacaktım ancak İran’a gittiğimde devrim oldu ve ben de geri döndüm. Princeton’daki hocalarım; “İstanbul’a git, orada çok kütüphane var, bir konu bulursun, belki İran’daki durum da düzelir.” deyince ben de Türkiye’ye gelerek çalışmaya başladım. Ancak öncesinde Türk edebiyatı okumamıştım. Geoffrey Lewis’in Turkish Grammar kitabından yavaş yavaş Türkçe öğrenmeye başladım. Demek istediğim, normal bir Türk edebiyatı eğitimi alarak bu yola girmedim. Dolayısıyla Walter Hoca’dan haberim yoktu. Aslında kimseyi tanımıyordum. Kütüphanede araştırma yaparken bir Amerikalının yani Walter G. Andrews’in kitabını gördüm. Sanırım Boğaziçi Üniversitesi’nde Divan Edebiyatıyla ilgili tek kitaptı, divanlar filan yoktu. Yapısalcılığa dayanan bir yöntem kullandığını gördüm ve ben daha çok anlamı asıl alan bir zevkle çalıştığım için çok fazla önem vermedim. Doktora tezimi bitirdikten sonra Columbia Üniversitesi’nde doktora-sonrası çalışmalarım sırasında Şerif Mardin, Walter G. Andrews’in Poetry Voice, Society’s Song (Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı) kitabını hediye etti. Sanırım kitabın henüz piyasaya çıkmayan, Şerif Hoca’ya review için gönderilen bir nüshasıydı. Böylece 10 yıldan sonra tekrar yolumuz kendisiyle kesişti. Edebiyatın daha çok sosyal boyutlarına odaklanan çok güzel bir çalışmaydı. Ona bir mektup yazdım ve kendisini şimdiye kadar tanımadığım için utandığımı, kitabını ne kadar beğendiğimi ifade ettim. Bir aradan sonra özgünlük hakkında ilk makalemi yayınlayacaktım ancak hakemlik yapan Walter’ın hocası James Stewart Robinson ve Walter Feldman isminde bir asistan makalenin yayımlamasına karşı çıktılar. Walter aklıma geldi. Makaleyi anlar diye ve ona mektup yazarak ne yapmam gerektiğini sordum. Walter, o sıralarda New York’ta olacağı için oraya gittiğinde doğrudan dergi editörüne giderek bu makalenin yayınlanması gerektiğini söylemiş. Bu hiç kimsenin yapmayacağı bir iyilikti. Walter hep öyle idi, yardım sever, iyilikle dolu bir insan.”

“Bütün çalışmaları, her makalesi çok değerlidir. Hoca çok iyi bir araştırmacıydı. Mehmet Kalpaklı ile Nejat Black ile beraber Batı’da herkesin divan şiiri çevirilerini okuyabilmesini sağlayan zeki ve dikkatli bir şekilde hazırlanmış Ottoman Lyric Poetry yayınladı. Yine Mehmet Kalpaklı ile beraber yayınladıkları Age of Beloveds: Love and the Beloved in Early Modern Ottoman and European Culture kitabı bambaşka bir ufuk ve bambaşka bir seviyededir. Hiç kimsenin yanaşmadığı Doğu Akdeniz’de aşk meselesini ele aldı. Sevginin bütün türleriyle ele alındığı bu kitap çok cesurcadır. Ben de şaşırmıştım açıkçası kitabı okurken, çünkü görünüşte Walter çekingen olan ve bu konulardan konuşan biri değildi. Ama kitap çok güzel oldu. Venedik, Genoa ve Osmanlı arasındaki kültür paylaşımını çok güzel ele almıştır. Çok önemli bir kitaptır ve keşke özellikle de Avrupa tarihi çalışanlar tarafından daha fazla okunsa.”

“Ben buraya ilk geldiğimde divan şiiri çalışacağımı duyanlar; “Allah akıl versin.” derken ve bu edebiyatı kötülerken ben neden çalışmaya devam ettim? Belki kadın olduğumdan haksızlığa karşı hassasiyetim var, burada bir haksızlık hissettiğim için merak ettim ve üzerine gittim. Walter ile bu konuları konuşmadığımız için neleri yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum.”

Türk Edebiyatı’ndan bir hikâye

Dergiden dikkat çekmek istediğim hikâye; Tuncay Günaydının Zincirleme Mutluluk Denemesi isimli hikâyesi olacak.

İnsanın içine dokunan bir hikâye bu. Hayatın içinden. Bir demet mutluluk sunan kalbe ve huzuru aşılayan. Günaydın’ın rahat bir anlatımı var. Yaşıyor gibi yazmış. Bu da cümlelerin hepsinde bir hayat belirtisi olduğunu gösteriyor. Ağızdan çıkacak bir harfin ne kadar değerli olduğunu anlatan sıcak bir hikâye.

“Arif’e devlet otuz yedi yaşındasın diyor. Bu yanın derdinden kurtulmuş ninesi “Sen ihtilalin kışında doğdun.” diyordu evvel zaman içinde. Arif devletten yana tavır koyup yaşını soranlara otuz yedi diyor.

Evi insanı yormayan bir yokuşun ortasında, sekiz katlı bir apartmanın beşinci katında. Doğu cephesinden öğlenleri güneş görüyor. Kuzey cephesinden özellikle kışları duvarların içine bile nüfuz eden rüzgârlara göğüs geriyor. Arif evini bu yüzden seviyor şimdilik. Maaşının üçte birini mutlu olmaya çalıştığı bu eve kira olarak veriyor.

İşte bu tür sebepler yüzünden Arif, kapının zilini çalarken mutlu olmaya çalışanların başka iş yapmaması gerektiğini düşünüyordu. Mutlu olmaya çalışanlar kirada oturmamalılardı, ödenecek borçları olmamalıydı, hanımları ya da kocaları yüzlerinde billur bir avize gibi taşımalılardı mutluluğu.”

“Hanımıyla ilk tanıştıkları gün kumpir yemişlerdi. Kumpiri hiç sevmezdi oysa. Arif olanı severdi, zorla olanı değil. Kumpir zorla olandı gözünde. Kıymalı patates, olan. Aslında Arif içine patates giren her yemeği severdi. Hanımıyla ilk defa kumpir yediğinde az önce güldüğü gibi gülmüştü. Bizim oraların patatesi sapsarı olur, o aklıma geldi, demişti gülüşünün sebebi için. Geçersiz bahaneler sunduğunun farkında değildi. Artık gülüşünün sebebi sorulmuyordu. Eskime etkisi.”

“Hanımı boş fincanı alırken “Çocuğu artık doktora götürelim Arif, bak onun yaşındakiler her şeyi konuşurken bizimki tek kelime etmedi daha. Herkes sorup duruyor niye konuşmuyor diye.” dedi “Tamam” dedi Arif, “Haftaya izin alayım, götürelim.”

Mutfağa giden hanımının kaybolduğu kapıya baktı uzun uzun. Söylese miydi acaba “Ben beş yaşıma kadar tek kelime etmemişim.” diye. Bunu hanımına şimdiye kadar niye söylemediğini bilmiyordu. Arif’in babası da altı yaşına kadar konuşmamıştı. Arif’in söylediği ilk söz, anasının şalvarından asılıp “Bana ekmek ver.” olmuştu. Anası şükürler olsun Rabbime diye fakir fukaraya torba torba patates dağıtmıştı. Arif hepsini hatırlıyor bunların. Zamanı hatırlamaya başladığı yaşlarda konuşmaya başlayınca insan, Arif gibi oluyor.

Halının üstünde uyuyup kalan Arif’in kızı, babası gibi geç konuşacaktı anlaşılan. Arif kızını kucaklayıp yatağa yatırdıktan sonra kızının kulağına eğilip “Ne zaman konuşacaksın bilmiyorum kızım ama konuşunca ilk sözün baba olsun.” dedi. Yanaklarından öpüp üstünü şefkatle örttü.

Sonra çıkıp vincin karşısında keyifle sigara içti.”

Türk Edebiyatı’ndan şiirler

Farz et ki
               bu çıktığın da bir düş seferi
Her sahnesi
                  bir başka rüyanın eseri
Bir perdede
                   Puşkin’in şiir martıları
Bir perdede
                   Dostoyevski’nin incileleri

Tacettin Şimşek

Derken

Sınırları arşınlayan bir mülteci gibi

Çektim kendimi içime

Solgun yaprak nasıl titrerse rüzgârda

Karda

           Ve darda kalmış duyguların miyavlaması

Yurtlarda Ülkelerde

           Duyuldu uzaklarda

Anadolu’da

          Bir ses duydum yalnızca

Selim Tunçbilek

İnsan kâfir oluyor sana bakınca

İnsan mümin oluyor, Allah’ım şükür

-Hangisi güzel?-Hepsi, sen olduğundan

Hadi ova ol şimdi süreyim atlarımı

Hadi yayla ol şimdi –Sıcak basıyor:

Dağlarını aşayım, vadilerini

Bir uçtan uca…

Mehmet Aycı

Muştular deriyorum bahar güllerinin dallarından

Akmescit yoluna Kazan’a Demirkapı’ya

Kafkas dağlarında uçan kartallara

Kazak bozkırlarına Semerkant’a Buhara’ya

Çegan Tepesine, Seyhun ve Ceyhun’a, Hazar’a

Erişelim diye bir kutlu bayrama

Mekke’nin Medine’nin Kudüs’ün yazgısı alnımda

Bağdat çiçekler misali kokuyor burnumda

Kutluyorum bayramını şehr-i İstanbul’un

Bülbüller ötüyor Konya’da Erzurum’da Bursa’da

Gül kokuyor Şiraz’ın İsfahan’ın Tebriz’in bahçeleri

Aşk ile köpürüyor Fırat’ın Dicle’nin suları

Kabil’den Kandehar’dan Karaçi’den bir ses yükseliyor

Bir ses yükseliyor tarihin duvarlarından

Bir kitap gibi okuyorum Tunus’u Cezayir’i Endülüs’ü

Selam ediyorum Kahire’ye Filistin’e Beyrut’a

Mehmet Baş

Köşemizde hacimsiz rüyaların reçetesi

Gerçekleri defediyor seslerden

Karikatürde İngilizce kehanetler

Silahlar el değiştiriyor

Kurşunlar ayıklanmış yalnız

Can verdiğimiz verimsiz deltalar

Ölü topraklarda dinazor çağı daralmış bir hayat;

Mutluluğu çıkardı yüz haritamızdan

Boylamlar kenarda bekliyor dert içeri

İnsanlar kendine çekilmiş

Birimiz başkasının gürültüsü

İçimiz F tipi kapalı kurtuluşa

Yağmurlara inanıyorum

Bir de sesimi borç aldı kuyular

Rıdvan Yıldız

Ayıp ettin Muallâ

Brütüs de ayıp etmişti hatırlarsan

Gerçi Cesar da az alkolik değildi

Arena kıpkırmızı inliyorken bir akşam

O gitti, Merlin’in önünde eğildi

Ama sen Muallâsın Muallâ

Tırnak makasın bile vardı, cımbızdan başka

İmparator değilken beyaz giyerdin

Ah Muallâ, saçların lepiska

Ayıp ettin Muallâ

Ben seni vurdum evet

Ama sen de çok çabuk öldün

Hadi öldün, onu anladım da

Bıyığıma niye güldün

Biliyorsun ben çokça Romalıyım

Az biraz Yozgatlı

Krematoryuma bakarak yazdım bu şiiri

Ah Muallâ, cesedin ne kadar tatlı

Ali Tavşancıoğlu

Kaosun Kutsal Kitabı

A Kalemler dergisi 28. sayısına ulaştı. Kayseri’den ses veren A Kalemler’den yapacağım ilk paylaşım Mustafa İbakorkmaz’a ait. Benim de severek okuduğum bir kitaptan bahsediyor İbakorkmaz. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Sel Yayıncılık tarafından Işık Ergüden Çevirisiyle 2016 yayınlanan Kaosun Kutsal kitabı sırf isminden dolayı ne kadar dikkatimi çektiyse iki kere satın almışım. Biri ilk çıktığı dönemde, diğeri epey sonra. Zaten kitabı okumam da aldığım ikinci nüshaya nasip oldu. Semih Gümüş, “Albert Caraco, düşünme biçimimizi etkileyebilecek pek çok düşünür gibi uzağımızda kalmış. Bu ülkenin bu gün yaşadığı kaos ve toplumun bütün moral değerlerini acımasızca yok eden siyasal düzeni, Caraco’nun sert düşüncelerine sahici bir karşılık veriyor.”

“Kitap boyunca Nietsche gibi karamsar bir nihilistin, iflah olmaz bir müntehirin ruh halini takip etmek mümkün. Yıllar yılı intihar düşüncesiyle yaşayan, dolayısıyla hayatı katlanılmaz, dünyayı yaşanılmaz bulan karamsar bir ruh, Kaosun Kutsal kitabında hayatla ve dünya ile hesaplaşır. Hayatı ve dünyayı karşısına almasının, bir an önce çekip gitme telaşına düşmesinin nedeni onun umutlarını tüketen, karamsarlığa iten insanlardır. Bu nedenle münzeviliğinin, öfkesinin sebebi açıktır. Kaosun Kutsal Kitabı’nda ise öfkesinin sivrilttiği bir kalem vardır. Dolayısıyla dünya üzerinde gereksiz gördüğü kalabalığa öfkesini kusarken sarsıcı, tam da Işık Ergüden’in “Bir Ahir Zaman Peygamberi, Sınıflandırılamaz Düşünür Albert Caraco” başlığını taşıyan giriş yazısında belirttiği gibi cümleleri bir dinamit lokumuna dönüşür. Zihinlerimizde havai fişek gibi fırlar ve patlar. Fakat, kitabı dikkatle okuduğumuzda yine girişteki yazıda belirtildiği gibi her türlü ırkçılığa bir karşı çıkış olarak değerlendirebilir miyiz? Caraco’nun insan kalabalıklarından nefreti bir kinaye veya ters köşe yapma, zıddını kastederek öğretme işlevini mi üstlenmiştir? Yoksa gerçekten insanlara karşı bir nefret mi söz konusudur? Bu ayrıca üzerine düşünülmesi gereken bir konu.”

“İki büyük dünya savaşına şahitlik etmiş bir Yahudinin, herhangi bir etnik, milliyetçi gerekçe göstermeden kitlesel ölümlerden, soykırımlardan medet uman kurtuluş reçeteleri ise faşizmin ötesine geçmiş bir faşizm düşüncesi taşıdığını gösteriyor. İster istemez Caraco’nun biz dediği insanların kimler olduğunu işte burada merak ediyoruz. Böcek ya da uyurgezer olarak tanımladığı “O” insanlar toplu olarak öldüğünde dünya kime kalacak? Caraco’nun sıkça bahsettiği biz ve onlar ikilemine bakarak, kendini dâhil ettiği bilinçli, uyanık, böcek olmayan/yani insan olan bir azınlığın var olduğunu görebiliyoruz. Onlar söz konusu olduğunda yazarın adeta midesi bulanır. Hor görür, küçümser ve aşağılar. Dünyayı yaşanılmaz kılan onların varlığıdır. Nasılsa ben onlardan değilim, üstün vasıflarla donanmış bir azınlığa dâhilim diye düşünerek kendini teskin etmez. Zaten böyle oluşu onu avutmaz. Böceklerin varlığına tahammül edebilirken böcek gibilerin yaşamasını problem, ölümlerini çözüm olarak görür. Bu açıdan bakıldığında Caraco’nun büyük vicdani sorunları olduğu gibi mantık sorunları da yaşadığını görürüz.”

Topraktan Betona

İnsanlığın yaşam sürecini açıklayan birçok ifade vardır. Topraktan Betona da onlardan biri. Aslını kaybetmek gibi bir acıyı anlatır bu ikili.

A Kalemler’de Pınar Alkış, Topraktan Betona isimli yazısında insanlığın yaşadığı büyük değişime değiniyor.

“İnsanlar çoğaldı sonraları... Dalından meyve toplayan çocuklar büyüdü, onların da çocukları oldu. Onlar da büyüdü onların da çocukları oldu derken çoğaldı işte. Onlar çoğaldıkça toprak da coştu, sanırsın bildi başına gelecekleri, bildi de çoğaldı. Verdi özünü dallara, dallardan insanlara... Kimse korkmasın istedi toprak, ben hepinize yeterim, dedi ama gel gör ki nerede toprağın dediğini duyan. İçlerinden birini korku sardı bile 'ya bir gün toprağın verdikleri yetmezse bunca insana!' diye.

"Doğru demiş de mi dede? Bak işte yetmiyor artık."

"Halt etmiş öyle diyerek."

Hem yeterdi yetmesine de adam toprağın bunca bolluğunu paylaşmak istemedi. Ne verirse bir tek kendine versin istedi. Sabah biraz çalı çırpı toplayıp geldi nefes nefese. Hanım, hele şu bahçeyi çevirelim, dedi. Karısı şaşkın, ne bilsin, olur mu öyle şey. Hem daha önce görmemiş hiç kimsede böyle bir şey. Görenler ne der sonra. O şaşırana kadar adam bahçeyi çevirdi bile. İlk zamanlar gelen sordu, giden sordu, gören sordu, duyan sordu; neyin nesi bu, diye. Çocuklar yine koşup geldiler bahçeye ama çalıdan giremediler içeriye, gerisin geri döndüler. Zaten bir onlar üzüldü, bir onlar şaşırdı olanlara bir de toprak...”

“Toprak insana küstü, insan toprağa. Zamanla verimsiz, çorak diye diye yok ettiler toprağı, beton yığınına çevirdiler dünyayı. Bozdular karınca yuvalarını. Şunu iyice bil evlat, başına bir şey geldiyse bil ki karınca yuvası bozmuşsundur. Neden mi? Karıncalar, toprağın kıymetini iyi bilirler de ondan. İncitmeden adım atıp incitmeden taşırlar her bir zerresini... Toprak da bağrında yuva açar onlara. Karınca yuvası bozarsan bil ki toprak incinir. Bilemediler işte bilmediler...

Çoğaldıkça çoğaldılar, sığamadılar dünyaya. Evlerin üstüne evler yaptılar ama birbirlerinden habersiz yaşadılar. Sonra da hapsoldukları betonların arasında özgür olduklarını sandılar...

İnsanların elleri vermekten kaçtı hep, ellerini başkasına uzatmaktan kaçtılar.”

“Şimdi herkes betonların arasında kaldı işte. Betonlardan yine betonlara açılan pencerelerde nefes alıyor herkes aslında aldıklarını sanıyorlar ya neyse. Toprağa dokunmak için can atıyorlar ama nafile. Toprak, sadece can verenlere kucak açıyor artık. Kimseye fazlasını vermiyor, adil bir şekilde bölüştürüyor hem de tıpkı onların istediği gibi. Sadece bedenlerinin sığacağı kadarını veriyor herkese. Yine kendine yakışan şekilde herkese yeterek...”

Pencere

Melike Çelikin Pencere isimli hikâyesi cümlelere nefes aldıran bir anlatıma sahip. Hem de çiçekler eşliğinde. Dünyaya açılan bir pencere var karşımızda. İçten ve kuşatıcı bir dil ile aktarılıyor tüm duygular.

“Sardunyalarım renk renk açmıştı, kırmızı, pembe, beyaz. Bahar ne sessiz gelmişti bu yıl. Erik dallarının bembeyaz cümbüşünü bile göremeden gelip geçiyordu. Erguvanlar da şimdi Bebek sırtlarını sarmış olmalıydı. Nakış nakış ne de güzel yakışırdı İstanbul’a. Baktıkça gönlüm genişlerdi. Her seyrimde kendime erguvani renkte bir elbise almaya niyetlenir, haftalarca arayıp istediğim gibisini bulamayınca hayalimi bir sonraki bahara bırakırdım. Boğazın en parlak, en işveli zamanlarıydı şimdi.”

“Pencereyi kapat üşüdüm, dedi. Ali Amca’yı hatırlıyor musun, şu küçük çay bahçesi olan. Gidip baksak mı bir ihtiyacı var mı diye, yasaktan sokağa da çıkamıyordur, dedim. Çoluğu çocuğu bakıyordur, şimdi hastalık mı kaptıracaksın bize, dedi. Pencereyi kapatmadım. Yolun sağ çaprazında kalan çocuk parkına ilişti gözlerim. Oğlanlar parka gitti mi eve dönmek bilmezlerdi. İlk bisikletlerini, ilk patenlerini, ilk dostluklarını hep burada deneyimlemişlerdi. Şimdi park çocuk sesine hasret sararıp solmuştu sanki. Sıcak yaz akşamları bizim de az kahrımızı çekmezdi. Termoslarımızı doldurup çekirdek, kek, poğaçalarımızı yanımıza alıp saatlerce laflardık parkta. Neslihan yarın akşama da patates salatası yapsan bol yeşillikli, bol limonlu, demiştim bir akşam. Bu sefer kız benden söylemesi diye sevinmişti. Kestane renginde uzun saçlı kız çocukları tüterdi burnumda. Annem depresyon ilaçlarından başını kaldıramayınca bir gün anneannem oturup tüm kız kardeşlerimle benim saçlarımızı budamıştı. Kız çocuğu dediğinin saçı kısa olur ki büyüsün, serpilsin diye avutmuştu bizi. Okula başlayınca en çok kırmızı kurdeleli saçlar boynumu bükmüştü. İçimde öksüz kalan kız çocuğunu ancak kendi kızımla büyütebilirdim ama o da olmadı. Yıllarca, bayramlarda süslenen, okul merasimleri için pembe, beyaz elbiseler giydirilip ellerinden tutulup şenliğe götürülen çocuklar kaldı hasretimde.”

A Kalemler’den şiirler

Secdeler sıvalı dualarla sesin gıcırtısında
İnsan şiddetle doyuruyor açlığını
Ay mekânsız adres gece dilinde
Gün görmemiş kuşları dağlar beklesin
Yeni çıkacak sesleri yıldızlardan

Ölüm terlemesinde kaybederken bir şeyi
Ne konuşur insan şuursuz nesnelerle
Yaşayan kirlenirken kanlı gırtlağında
Budanmış sözler bir dileğin çürümesi
Neye uzansam tükenmiş ağızlarda hevessiz bir yaşam

Rıdvan Yıldız

Bir çocuğun cesareti, annesini ezen tanka karşıysa;
Bu suçtur bayım! Gizleyemezsiniz..
Düşük yaşam kaliteleri hastalık ile taçlanırken,
Coğrafi kader deyip izleyemezsiniz.

Toprak içine almaya utanırken bir kansızı,
Zalime çevrilecek alevden oklar bir gün ansızın…

Alaaddin Ünal

Hayata direndiğinin yarısı Afrika için.

Boyundan posundan usanma hiç.

Bilirim, kaburgaların incedir bir kadının saç telinden

Hak vermezse, baş vermezse kimse gövdene

İçindeki siyah çocuk, ilk seni iyileştirsin.

Ağız dolusu güldüğümüz fotoğrafları kurut defterinde,

Kelimeler üzengi, nasırlı ellerinde.

Yıldızlar asırlarca serpecek şifanı siyah çocuklara.

Kara kıta oğlundur artık, ümidin şiir.

Yaz be adam... Yaz çünkü:

Ömür kısa, uzun şair...

Emre Karasu

Kelime, Silah ve Salgın

Hece Öykü dergisinin 99. sayısının ön yazısında Rasim Özdenören yaşadığımız günlerin karmaşasına kelime, silah ve salgın bağlamında bakıyor. Kelimeler güçlü olursa diğer güçler yenilecek. Aksi olursa dünya bir kaosa sürüklenmeye devam edecek. Her şey insanın elinde.

“Belli ki insanın elinde en etkili araç olarak kelime bulunuyor. Bu olgu nasıl yorumlanmalı? Hangi yorum doğru? Hangisinin doğru olduğunun tespitini zamana veya tarihe bırakmak acaba ne sağlar? Son tahlilde tarih de bir yorumdan ibaret değil mi? Tarihsel olguların kendi orada değişmeden kalır. Ama onların yorumu ilanihaye değişerek devam eder.

Kelime ve silah…
Ya da:
Anlam ve eylem…
İnsanının iki çözüm aracı: biri zihin gücü, biri bilek gücü…
Bilek gücünün yönetimi zihin gücünün dirayetinde yürütülmedikçe insanın anlamsız savaşı veya savaşın anlamsızlığı sürüp gidecek gibi görünüyor.”

Sevgi Soysal’ın Kadınları Üzerine

Her zaman farklı gelmiştir Sevgi Soysal bana. Üslubuyla, cesurluğuyla, kadınlara bakışıyla ve dünyanın ortasındaki tenha duruşuyla. Onu okurken zamanın içinde bir gezide gibi hissedersiniz kendinizi. Safiye Gölbaşı, Sevgi Soysal’ın öykü kadınları üzerine bir yazısı ile yer alıyor Hece Öykü’de. Yazarın kitaplarından hareketle, örnekler eşliğinde ilerliyor Gölbaşı’nın yazısı. Yazının merkezinde Tutkulu Perçem, Tante Rosa ve Barış Adlı Çocuk kitapları var.

“İlk öykü kitabı, 1968 yılında, çerçeve öykü tekniğiyle yazdığı ve en çok ses getiren öykü kitabı Tante Rosa izler. Yaşama veda ettiği yıl olan 1976’da ise Barış Adlı Çocuk ismini verdiği son öykü kitabı okurla buluşur.

Sosyal bu üç öykü kitabında da sözü uzatmadan, lafı dolandırmadan, akıcı bir dil, ironik bir anlatım, zengin mizahi bir üslup ve bazen yoğunlaşıp bazen seyrelen bir şiirsellikle hep kadınları ama daha çok gitmek isteyen kadınları yazar.”

“Tutkulu Perçem’deki anlar ve sahneler Tante Rosa’da yerini olaylar zincirine bırakır. Tutkulu Perçem’de kısmen birbirine benzeyen, isimleri olmayan, değişik mekânlarda, farklı yaşam kesitleriyle karşımıza çıkan kadınların aksine Tante Rosa’da tek kadın vardır, tek bir kız çocuğu ve tek başına bütün ‘kadınca bilemeyişleri’ simgelemektedir. Üstelik Tante Rosa gitmek istemekle kalmayıp gerisinde üç çocuk, bir çocuk, bir koca, margarita ekili bir bahçe ve kaz kızartmalı Pazar günlerini bırakarak gitmiştir de.”

“Tante Rosa At Cambazı Olamadı diye başlar kitap, ancak sayfalar ilerledikçe görürüz ki Tante Rosa rahibe de olmaz, aforoz edilir. Katolik de kalamaz. Sıradan bir eş normal bir anne zaten hiç olamaz. Mezar bakım firmasını da işletemez, bir vestiyer bir tuvaletçi, bir pansiyoncu ya da mesela İngilizlere makbul bir gelin de olamaz.”

Barış Adlı Bir Çocuk’ta öne çıkan öykü de ‘Eskici’dir. ‘Eşya’dan kurtulmaya çalışan bir kadının öyküsü anlatılır. Yalnız kendi evindeki eşyaları değil topyekûn tüketim çılgınlığını alıp götürecek bit ‘eskici’yi bekler kahramanımız ve şöyle der: ‘Ne zaman gelecekti bu eskici? Televizyon ruhsatı ödeme kuyruğuna zincirlenmiş forsaları ne zaman kurtaracaktı?’

Diğer Şeyler Üzerine Toplantı

Hece Öykü’nün 99 sayı toplantısı Ali Necip Erdoğan’ın Diğer Şeyler kitabı üzerine yapılmış. Bu kitap üzerine o kadar çok yazı okudum ki kitabı okumuş kadar oldum diyeceğim ama kitap zaten şu anda elimde. Okuyorum da. Ayrıca Ali Necip Erdoğan gibi değerli bir dost ve öykücünün kitabının bu kadar ilgi görmesi beni çok mutlu etti. Daim olsun.

Toplantıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım. Sorular Emin Gürdamur’dan.

Soru: Ali Necip Erdoğan’ın derdi nedir?

Hatice Bildirici: Ne güzel bir soru. Derdi olmayanın yazıyla çiziyle ne işi olur? Böyle yekten sorulunca kafamda beliren en net cevap –klişe görmeyin ne olur- hakikati bulmak, oldu. Onu her yerde aradığı gibi Diğer Şeyler’le kurmacanın imkânları içinde de aradığını düşündüm.

Tuba Dere: ... Elbette Ali Necip Bey’in öykülerinde temel anlamda ortak noktalar var, hatta kitapta birbirine benzeyen öyküler yer alıyor ama yazar öykülerinde okuru başka bir dünyaya çekiyor ve bu, bizim içinde yaşadığımız, tanıdığımız, gerçek yaşamda var olan dünya değil. Kurgusal zemininin kayganlığına bakarsak neredeyse fantastik bir alem. Bunu öykü başladığı andan itibaren hissediyorsunuz. Sanki yazar sizi, kuralları onun tarafından belirlenen, zahmet çekmezseniz kazanamayacağınız bir oyuna davet ediyor.

Soru: Ali Necip Erdoğan’ın üslubu hakkında neler söylemek istersiniz?

Hatice Bildirici: Diğer Şeyler’de “diğer zamanlar” ve arayış, üsluba tesir eden temalar. Başka bir zamana geçme, başka bir âleme yönelme hâli öykülerde benim dikkatimi çeken temel unsur hatta. Modern zamanın köşeye sıkıştırdığı yerden sıyrılıp, âdeta bir isyan biçimi olarak başka bir âlemde arayışını sürdürme, kahramanların ve anlatıcının bir tercihi. Yola çıktığı yer hepimizin aşağı yukarı aynı biçimde algıladığımız dünya iken Diğer Şeyler’in kahramanları bu dünyayı terk etme, gerçeğin üstüne çıkma eğilimdedir. Bu da öykülere çok katmanlılık kazandırıyor.

Tuba Dere: Erdoğan sözün tohum olduğunu, bu tohumun her duyanın-düşleyenin zihninde farklı biçimlerde açacağını bilerek imge ve metaforlarla anlatmış öykülerini ve anlamın çeşitlenmesini istemiş diye düşünüyorum.

Rüveyda Durmaz Kılıç: Kafası yorgun ama derdini sadelikle konuşan bir yazar. Günümüz öyküsünde yerini iyi bulmuş ve yerini koruyacak olan bir kitap. Günümüz öyküsünde yerini iyi bulmuş ve yerini koruyacak olan bir kitap. Nostaljik, yerel ya da mahalli değil. Alanını, kitlesini oldukça geniş tutan ve modern insanın yaşamına girebilecek karşılıkta Diğer Şeyler.

Soru: Sizce farkı veya benzerliğiyle Diğer Şeyler, günümüz öyküsünün ne yanına düşer?

Hatice Bildirici: Tahkiyeden daha çok bireyin iç dünyasına yönelmesi, gerçeğin diğer yüzünü ve incelikleri araması bakımından çağdaşları ile benzer bir yere bakıyor bu öyküler. Günümüz öyküsünden ayrılan tarafı ise soru sormaya davet etmekteki inadıdır bence. Felsefenin yüzünü hep görüyoruz bir siluet olarak arkadaki camda.”

Tuba Dere: Her yazarın hatta her kitabın özgün olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Bu nedenle yazarları ekollere, akımlara dahil ederken de temkinli davranmak isterim. Diğer Şeyler’de geçmişten, gelenekten, metinlerarasılıktan beslenen öyküler var. Öykülerin içerisinde özellikle zamanın, hayatın, aşkın yorumu bizi tasavvufî derinliğe götürüyor ama bunlar aynı zamanda modern öyküler. Biz Ali Necip Erdoğan öykülerinin kendine mahsus bir yerde durarak kendi okurunu yaratacağını düşünelim. Ali Necip Bey’e bereketli bir yazı yaşamı diliyorum.

Handan Acar Yıldız ile Karanlıkta Patlama Üzerine

Handan Acar Yıldız, Hece Öykü’de son kitabı Karanlıkta Patlama üzerine yapılan söyleşide Banu Altınova’nın sorularını cevaplandırmış.  

Bir şairin poetik yazılarını, öykücünün de kuram üzerine yazılarını çok önemli buluyorum. “Yaptığı işi ciddiye almak, konunun merkezine inmek, yol yordam oluşturmak” olarak görüyorum bu tür çalışmaları. Handan Acar Yıldız da öyküler üzerine düşünen, kafa yoran, mesai harcayan bir yazar. Dergilerdeki yazılarından sonra şimdi Karanlıkta Patlama ile karşımızda. Dünya edebiyatından seçtiği öykülerin incelemesini sunuyor bizlere Yıldız. Bir atölye hassasiyeti ile cevaplanan soruları öykü yoluna girmek isteyenlerin mutlaka okumasında fayda var. Ben altını çizdiğim bir bölümü buraya almak istiyorum.

“En başından beri çok severek, beğenerek okuduğum her metnin başında oturup biraz bekledim. Kitaptan önce eleştiri tarihinde metne hangi açılardan yaklaşıldığını görmeye çalıştım. Sıra dışı bir şey yapmak değildi amacım. Bütün bakış açılarını aynı anda dikkate almaktı. Bazen bütün bakış açılarını beraber dikkate almak, farklı bir bakış gibi görülebilir. En büyük referans noktam, metnin kendisiydi.”

Hece Öykü’den üç öykü

Günümüz öyküsünün kalbi Hece Öykü’de atıyor.  Birbirinden değerli öykücüler var yine dergide. Üç öyküye dikkat çekmek istiyorum.

Cihan Aktaş- Bir Dinlenme Anı, Kısacık

Cihan Aktaş öyküsü okuyorsanız yoğun bir anlatıma kendinizi hazırlamanız gerekiyor. Bir kesiti öylesine yoğuruyor ki anın pozunu zihninizde büyüterek okuyorsunuz öyküyü.

“Aynı şey değilmiş, ‘hasta’ kolay kolay hayal ettiği müşfik hoşsohbet kadın olamıyordu. Kötü değildi, kötü veya iyi olup olmadığı anlaşılmayacak bir yerden herkese aynı şekilde bakıyor, aynı sözlerle şikâyet bildiriyordu. Ölüm korkusu yüzünden çığlıklar atıyordu gece gündüz. Geceleri, Özden Hanım onu bir ihmalinden dolayı sorumlu tutan bakışlarla beliriyordu yanlarında. Sıklıkla, ne değişti peki Dilnaza, eskiden de aynı şekilde uykusuz kalıyordum, bu saatte burada olmamalıyım ben, diyordu uykulu gözlerini oğuşturarak.”

Esra Özdemir Demirci - Hamle   

Esra Özdemir Demirci’nin Hamle isimli öyküsü var dergide. Bir mahalle öyküsü. Bir film sahnesi gibi. Sokaklar, çocuklar, yaşamlar ve beklenen hamle. Merak unsuru diri tutuyor öyküyü. Bir yağmur, çokça hüzün, bir hamle…

“Yağmur yağarken susardı İhsan. Pencere önünde bağdaş kurar, titreyen elleriyle yağmur damlalarına uzanır, sessizliğe gömülürdü. Bir tek yağmur sustururdu onu. Bir tek ona saygı duyar, onu dinler, onunla dinerdi. İhsan’ı güldürürdü yağmur, çatık kaşlarını düzeltirdi. Her damlaya birer hatıraymışçasına özlemle bakar, parmak ucuyla onlara dokunur ve sonra arkasını dönerdi. Arkasında boş bir çerçeve vardı. Onu dışarı doğru uzatır, yağmur damlalarıyla doldurmak isterdi.”

Soner Oğuz- Mustafa

Öykünün isminden gelen bir cazibesi yok değil. Hemen yakalayıverdi beni. Soner Oğuz Mustafa isimli öyküsü ile karşımızda. Mustafa hepimizin karşısında. Sıcak bir hikâye bu. Aile sıcaklığı, sevinç, hüzün iç içe. Ve boğaza düğümlenen kocaman bir acı.

“Anası ‘Mustafam’ diye ünlüyor. Semiha içine içine bağırıyor adını. Mustafa, ahlatın en tepesinin de üzerinde. En çok da Semiha’nın kendini duymayışına şaşırıyor. Mustafa yükseldikçe yükseliyor. Bir bulut oluyor. Ağlıyor. Yağıyor. Karışıyor toprağa. Mustafa o gün yakalarda ve profillerde bir fotoğraf yalnız. Alt yazılarda bir rakam. Herkesin profilinde bir Mustafa oluyor. Milyonlarca Mustafa gülüyor ülkede. Mustafa eşittir milyon kere Mustafa.”

Libya’da Neler Oluyor?

Dünyanın Libya politikası hız kesmeden devam ediyor. Herkesin bir hesabı var açık ya da gizli. Türkiye yine üzerine düşen görevi layığıyla yapıyor ve Libya’da hak yerini bulsun diye gayret ediyor.

Sebilürreşad dergisi temmuz sayısının kapağında “Hakem Değişti” diyerek Libya olayına farklı bir bakış açısı getiriyor. Fatih Bayhan’ın bay yazısından:

“500 yıllık bir geçmişe sahip olduğumuz Libya’da, hayatın normale dönmesi ve Batı’nın asırlardır bitmek bilmeyen bölgede egemen olma hayalleri Türkiye’nin hamleleriyle kesintiye uğramıştır. Batı’nın Libya üzerindeki hayallerini ilk defa 1500’li yıllarda düşürmeye başlayan Osmanlı uzun yıllar süren mücadele de kazanan taraf olmuştu. Osmanlı o yıllardaki mücadeleye kendiliğinden girmemiştir. Libya halkının daveti ve yardım istemesinden dolayı Osmanlı bölgedeki gelişmelere dahil olmuştur. O yıllarda kıtalarında sıkışıp kalan Avrupalılar, ekonomi de büyük ölçüde Müslüman Doğu’ya bağlıydı. Ticaretin dünya ölçeğindeki büyük çarkı İslam coğrafyasında dönmekteydi. Baharattan ipliğe çeşit çeşit kalemleri Müslüman tüccarlardan alan Batılılar bunu kabullenemiyorlardı, sindiremiyorlardı ve üstüne de devamlı aç gözlü olmalarındandır ki gözlerini Doğu’nun kaynaklarına dikmişlerdi.”

Evet bildiğiniz gibi oyun devam ediyor, ABD yine bildiğiniz gibi hakemlik yapmaya girişti. Ne yazık ki artık oyunun kuralı da hakemi de değişti. Türkiye 500 yıl olduğu gibi, Doğu’nun da, Müslüman coğrafyanın da ezilmesine fırsat vermeyecek. Hakem değişti!

Tefekkür Kapısı

Daima açık olmasını dilediğimiz bir kapıdır tefekkür kapısı. Recep Garip, Tefekkür Kapısı isimli yazısında gönül mimarlarının yol işareti ile ilerleyen bir yazı kaleme almış.

“Yaşadığınız iklim neyse, elde edeceğiniz ürün de o iklim şartlarıyla oluşur, beslenir, büyür ve kemale erer. Böylelikle iklimlerin her birinin sunduğu ikramlar da farklı özelliklere, değerlere ve kıymetlere haizdir. İçinde yaşadığınız cemiyetin, toplumun, milletin ve devletin teşekkül ettirdiği sanat, edebiyat, şiir, felsefe ve ilim de bunun gibidir. Bulunduğu şartların tadını, tuzunu, rengini, kokusunu, ahengini, estetiğini, musikisini ve resmini taşır.

Asırların birikimiyle oluşan kültürün içinde var olan bu değerler manzumesiyle gelenekler, müesseseler ve mektepler; toplum aklını, hafızasını, anlayışını, ahlakını, inanışını bireylere hayatın içinde var olan her hadiseyle evden, cemiyete, cemiyetten toplumun her kesimine, bazen eğitim ve öğretimle, bazen görerek, dinleyerek, şahit olarak ve bazen de ikazla, uyarıyla, hatırlatmayla kazanılır. Cemiyetin topyekûn halde büyük bir değirmende öğütüldüğünü söyleyebiliriz. Bu öğütülme durumu zorlayıcı değil, bizatihi toplumun ortak aklı, kabulü ve onayıyla uygulandığını ifade edebiliriz. Her birimizin bu değirmen yolunda, taşları arasında öğütüldüğümüz muhakkaktır. İster kendi cemiyetinizde, isterse başka bir cemiyetin insanı da olsanız, yaşadığınız iklimin şartlarına uymaktan başka bir çare olmadığını da kabul edersiniz.”

Ebu Hanife Kufe’de yetişti. Kumaş ticaretiyle uğraştı. İlme teşvik edenin Şabi olduğu rivayet ediliyor. Birçok hocadan ders almış en uzun süre hocalığını Hammad İbni Ebi Süleyman yapmıştır. İlmi hocası vasıtasıyla dört büyük sahabeye dayanıyor. Hz Peygamber›in vefatından sonra Kufe’ye yerleşmiş olan Ali İbni Ebu Talip ve Abdullah İbni Mesut’tan ilim alan Mesruk İbnu›l-Ecda (Ö. 63), Alkame İbni Kays (Ö. 62) ve Şureyh (Ö. 80)›den Şa›bi ve İbrahim en-Nehai (Ö. 96)’den ders almışlar. Onlardan da Hammad İbni Ebi Süleyman vasıtasıyla Ebu Hanife, ilim ve hikmeti almıştır. Hammad’ın herhangi bir sebepten dolayı şehir dışında olduğu zamanlarda Ebu Hanife, vekâleten talebelere ders verirdi. Hatta fıkhi meselelerde sorulan sorulara cevap bile verirdi. Hocası Hammad geldiğinde o sorulara verdiği cevapların çoğunu tasdik ederdi.

Talebesi Züfer şöyle naklediyor; «Ebu Hanife›nin derslerine devam ederdik, Ebu Yusuf ve Muhammed İbni Hasan da bizimle birlikte okurlardı. Biz Ebu Hanife’nin görüşlerini yazardık. Bir gün Ebu Hanife, Ebu Yusuf’a hitaben: “Ey Yakub vay haline! Benden her işittiğini yazma. Ben bugün böyle düşünüyorum. Yarın onu bırakabilirim. Yarınki görüşümü ertesi gün terk edebilirim” dedi.” (İbnu Muin, Tarih, II. Cilt, sh. 607; Bağdadi, Tarih, XIII. Cilt, sh. 402)

Yine onun: “Bu bizim söyleyebildiğimiz en güzel sözdür. Kim bizim sözümüzden daha doğru bir söz getirirse, o hakikate bizimkinden daha yakındır” dediği; “Senin bu verdiğin fetvalar doğruluğunda hiç şüphe olmayan hakikatler midir?” diye sorulunca da: “Bilmiyorum belki de yanlışlığında hiç şüphe olmayan yanlıştır” şeklinde karşılık verdiği nakledilmektedir. (Bağdadi, Tarih, XIII: Cilt, sh. 352)

İkinci örneğimiz son yüzyılda toplumumuzun dili, kalbi, anlayışı, idraki olan Mehmet Akif Ersoy’a bir göz atalım; İlk derslerini “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim” dediği Babası Temiz Mehmet Tahir Efendiden aldı. Edebiyat Hocalığını Muallim Naci yaptı. Abbas Halim Paşanın desteğini gördü. Zamanının edebiyatçılarıyla beraber oldu. “Sıratımüstakim” ve “Sebilürreşadı” yayınladı.

Necip Fazıl Kısakürek’in edebiyat, kültür, sanat eğitimini dönemin ünlülerinden Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki, İbrahim Aşkî Efendi, Hamdullah Suphi Tanrıöver vardı. Nazım Hikmet Ran’la da aynı sınıftaydılar. Hatırlatmakta yarar vardır ki, Seyyid Abdulhakim Arvasi hazretleriyle olan ünsiyeti hepsinin fevkindedir. Ayrıca 5 yaşlarındayken dedesiyle günlük gazeteler okuduğunu kendisinin nakillerinden öğreniyoruz.”

Cemil Meriç’le örneği tamamlamış olalım; 1928 yılında İlk ve ortaokulu Reyhanlı Rüştiyesinde, Arapça, Fransızca, Kur’an, tecvit (Kur’a-ı Kerim’i uygun telâffuzla okuma), ahlâk derslerini tamamlar. Buradaki Türkçe öğretmeni Ömer Halim Bey şiirde yol gösterici olur. “Benim üniversitem” diye ifade ettiği Antakya Sultanisinde Fransız ve yerli hocalardan özel dersler alır. Ali İlmî Fânî’nin kılavuzluğunda Divan edebiyatının sihirli dünyasını burada keşfeder. 1936’da İstanbul’a giderek bir yıl Pertevniyal Lisesine devam eder. Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu öğretmenlerindendir. Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi ile bu süreçte tanışır.

Bilindiği üzere edebiyatı ve bedii sanatları birbirinin tamamlayıcısı olarak görmekteyiz. Şiirden, sanata, ilimden irfana açılan kapılarda tahammüllü olmak, ustalardan feyiz almak, onlarla aynı ortamda bulunmak, dinlemek, gelişmenin, büyümenin anahtarıdır. Kuşkusuz bu büyük coğrafyanın şiire bakışı bir hikmet bakışıdır. Hikmet aramanın, hikmete ulaşmanın yollarındandır şiir ve sanat. Duyguları, hisleri en kısa yoldan dildeki ustalıkla ifade edebilme sanatıdır şiir. Türk edebiyatı zengin irfan sofrasına sahiptir. Aruz, hece ölçüsü ne kadar bizimse, serbest şiirin de bize ait olduğu –bizleştiği- gerçeğiyle şiir bahçemizin zenginliğini göz ardı etmemeliyiz.”

“İsimlerinden bahsedelim-bahsetmeyelim şiirleriyle, edebi eserleriyle bir uygarlık dokuyucusu olduğumuzu kabullenelim. Mehmet Akif’in şiiri İslam, vatan kokarken, Arif Nihat Asya bayrak diye yakarır. Necip Fazıl’ın çilesi ömrünün anlamıdır ve bir davanın, bir idealin “çile” şiirleridir. Sezai Karakoç geçmişten dersler çıkartarak Kur’an ve sünnet merkezinden bir diriliş meşalesi yakarak sevgiliye seslenir, idealin, inancın şiirini yazar. Özdemir Asaf’ın şiiri, ince ve latif bir esintiyi çağrıştırırken, Turgut Uyar’la hüzne yolculuklar yaparsınız ve Ahmet Haşim güneşin batışıyla yorgun çıkartır basamakları. Nazım Hikmet’in şiirinde aşk burcu burcu yankılanır, memlekete dostluk selamları ulaştırır.”

Ömer Seyfettin-Ziya Gökalp’in “Millet”, “Milliyet” kavramları ışığında Türkiye’nin Arap sorunu

Böyle görkemli bir başlığı şerh edecek derinlikli bir yazı yer alıyor Sebilürreşad’da. Hem konunun hem başlığın hakkını veriyor Lütfi Bergen. Son yıllarda ortaya koyduğu çalışmalar ile millet-milliyet kavramlarına hatırı sayılır bir açılım getiren Bergen’in bu yazısı da önemli noktalara temas ediyor. Zihninde kavram karmaşası yaşayanların mutlaka okumaları gereken bir yazı.

“Ömer Seyfettin “Millî Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli Siyaset” başlıklı makalesinde Osmanlıcılık fikir akımını eleştirir ve onu Türklüğe zararlı bir ideoloji olarak değerlendirir. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı, bütün Osmanlılara mülkiyet, güvenlik, dokunulmazlık hakları verirken; 18 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı da kanun önünde eşitlik ve “yasal vatandaşlık” statüsü vermiştir. Ömer Seyfettin bu gelişmenin “Türk” milletinin statüsünü aşağıya çektiğini düşünmektedir. Yukarıda zikri geçen makalede müellifin Osmanlıcılık fikrine karşı sert bir karşı duruş koyduğu görülmektedir:

“Meşrutiyetten önce derin bir uykuya dalmış olan Türkler, On Temmuz’da şiddetli bir sarsıntı ile uyanınca şaşaladılar [10 Temmuz 1324 (23 Temmuz 1908) İkinci Meşrutiyetin ilan edildiği tarihdir.]. Bu sonuç gayet doğaldı. Saatlerce uyuyan bir adam daha uykusuna doymadan uyandırılırsa ne yapar? Kendini toplayamaz. Sebepsiz bir korku ile ürker. Gözlerini oğuşturmak ve davranmak ister. Özetle, aptal bir mahmurluk. On Temmuz’dan sonra geçen bir ay dengesiz bir sarhoşluktan başka bir şey değildir. Her sokak başında bir nutuk veriliyor, herkes kardeşlik ve eşitlik ilkelerine gerçekmiş gözü ile bakarak söylediğinin anlamını pek iyi bilmeyen hatipleri bütün kuvvetleriyle alkışlıyorlardı. Geçmiş, tarih, örf, çevre, din, adet, gelenek, eğilim vesaire bütünüyle ihmal ediliyor, hatta en bilginler bile bu toplumsal olguları hatırlatmıyorlardı. Mutlakiyet zamanında Avrupa’da çalışan Genç Türkler başarı kazanmak için milliyetçiliklerini saklıyorlar, Avrupa’nın ve Türk düşmanlarının pek hoşuna giden ‘Tanzimat’ ülküsüne sarılıyorlardı. Yapılmak istenilen inkılabı, sözde yalnız Türkler yapmıyorlardı; bütün Osmanlılar, yani Rûm, Bulgar, Sırb, Ulah, Yahudi, Arnavud, Ermeni ve diğer Osmanlılar. On Temmuz’un adı ‘Osmanlı İnkılâbı’ idi. Arnavutlar bu hareketten kendilerine yine milli bir şeref çıkarıyorlardı. Mebusan Meclisi açılınca; milletin gönderdiği adamlar görüldü. Bu bir papatya tufanı idi. Sarık, sarık. Fakat bu sarıkların sahipleri değişmişlerdi. Onlar da eşitlik ve kardeşlik ilkelerini gerçekmiş sanıyorlar ve tutkularını asla belli etmiyorlardı. ‘Tanzimat’ kavramı bütün gözleri kör, bütün kulakları sağır etmiş, vicdanları uyutmuştu. ‘Türk, Türkler, TürkIük, Türkiye’ kelimeleri ağıza alınmıyor, hatta en etkin yazarlar, Osmanlı ülkesine, Avrupalıların ‘Türkiye’ dediğine kızıyor ve Türkiye’de hiç Türk olmadığını iddia ediyorlardı (…) Rûmların, Bulgarların, Sırbların, Ermenilerin, Arnavutların milli ülküleri, milli edebiyatları, milli dilleri, milli gayeleri, milli teşkilatları vardı. Ve bu milletler gayet kurnazdılar. ‘Biz samimi Osmanlıyız’ diye Türkleri kandırıyorlar, Türklere dillerini, edebiyatlarını, teknik kitaplarını bile bozduruyorlar, hatta coğrafya ve tarih kitaplarından ‘Türk ve Türkiye’ kelimelerini sildiriyorlardı. Türkler kendi milliyetlerini inkâr ederek Osmanlılık kuruntuları içine düştükçe, aksine bu Hristiyan unsurlar Patrikhanelerinin etrafında, eşi görülmemiş bir kenetlenmişlik ve milli onurluluk ile toplanıyorlar ve milli birliklerine daha belirgin bir şiddet veriyorlardı. Genç Türkler Hristiyan unsurların bu iki yüzlülüğünü sezmekte gecikmediler. Fakat seslerini çıkaramıyorlardı. Boşo ve Kozmopolidi gibi zeki, kurnaz, yılmaz, Yunan komitecileri Mebusan Meclisi kürsüsünde fesat koparıyorlar, zavallı Türkler de onların ülkülerinden, gayelerinden habersiz, bu din ve kan düşmanlarını alkışlıyorlar, alkışlıyorlardı. Halkın, tabakalarının uyuşukluğu aydın, kesimde de görü1üyordu (…) Genç Türkler’i düşürmek için kapsamlı bir faaliyetle kuduran Boşo ve Kozmopolidi Efendileri gayesiz, emelsiz, tutkusuz, ülküsüz olan Türkler, gayet büyük vatanperverler gibi alkışlarlarken, onlar yardakçıları ile birlikte, ‘Kutsal Balkan İttifakını’, bu son asır ‘Haçlı Birliğini’ teşkil ediyorlardı. Bizi Rûmeli’de gafil avlayan bu uğursuz ittifakın temellerinin Türkiye’de kurulduğunu felaketten sonra anladık.” (Ömer Seyfettin, 2005: 29-30).”

 “Ziya Gökalp “milliyet” kavramını kavmiyet ve ulus (nation) anlamıyla kullandıktan sonra pragmatist bir yaklaşımla Rusya ve Çin hükümetleri altında yaşayan Müslüman Türklerin “milliyetçilik” yapmasını önermekte ve milliyetçiliğin bir silah olduğunu ifade etmektedir. Ancak bu düşünce milliyetçiliğin daha küçük milliyetçiliklere de ilham kaynağı olabileceği riskini kabul etmek istememektedir. Nitekim “Milliyet ve İslamlık” makalesinde bu hüsn-ü zannını da ilan eder:

“Müslüman kavimler arasında ise, bağımlılık ve bağımsızlık gibi durumlar bulunmadığı için, ‘milliyetçilik düşünceleri’ Müslümanlar arasında anlaşmazlıklar çıkmasına yol açmaz.” (Gökalp, 1992: 80).

“Ancak Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler” makalesinde Türkçülerin aynı zamanda “ümmetçi” olduğunu ifade ederken Arapların ve diğer Müslüman unsurların “millet” olduklarını ileri sürmektedir: “Türkçülük aynı zamanda İslâmcılıktır. Yalnız Türkçüler, İslâm ümmetçisi olarak kendilerini İslâm Milliyetçileri’nden ayırt ederler. Çünkü İslâm kavimlerinde milliyet duygusunu yok eden, böyle tabii olmayan bir birlik kurmayı bugün ne Türkler, ne Araplar, ne Hintliler (Pakistanlılar), ne Afganlar, ne Berberiler, ne Farslar kabul edebilirler. Türkler millî ülkülerini kuvvetlendirmek için, dindaş ve vatandaşı olan hiçbir kavme karşı ‘millî kin’ aşılamağa çalışmadılar.” (Gökalp, 1992: 44). Ziya Gökalp, Millet ve Vatan makalesinde de Araplara “millet” adı vererek “milliyet” kavramını kaybeder: “Sosyal gerçeklere bakarsak görürüz ki, bir İslam Ümmeti, bir Osmanlı Devleti, bir Türk Milleti, bir Arap Milleti var. Bu yargıların gerçeğe uygun olması için gayet tabiidir ki, deyim olarak ‘ümmet’ kelimesinin bir din ile sıkı bağları bulunan insanların hepsine, ‘devlet’ kelimesinin bir hükümetin idaresi altında bulunan insanların bütününe, ‘millet’ kelimesinin aynı dili konuşan insanların toplamına, kullanılmış olması gerekir. Bu kelimelerin bu manalarda deyim olarak kullanılmasını kabul edenler için yukarıdaki yargı doğru ve gerçeğe uygundur (…) İslamcılar diyorlar ki: ‘Millet kelimesi, sizin ümmet dediğiniz anlamı karşılıyor. Bu kelime ayrıca Arapça’da mezhep anlamına gelmektedir.’ Bu itirazlara karşı denilebilir ki, dilin büyüklüğü, her kelimesinin bir anlamı ve her anlamın da bir tek kelimesi bulunması ve özellikle de her anlamı karşılayacak kelimelerin mutlaka mevcut olması ile mümkündür (…) İşte bunun içindir ki, bir dine bağlı olan insanların bütününe ‘ümmet’ ve bir dile bağlı olan insanların tamamına da ‘millet’ denilmeğe başlanmıştır. Madem ki, çoğunluk bu kelimeleri bu anlamlarda kullanıyor, siz de bunu elbette kabul edeceksiniz. Deyim konusunda güçlük çıkarmak hiç doğru bir hareket değildir.” (Gökalp, 1992: 65-66).”

Nietzsche’yi istismar etmek!

Nizameddin Duran, “Nietzsche’yi istismar etmek!” isimli yazısıyla yer alıyor dergide. İslamiyet ve Nietzsche gibi iki kavram birlikte kullanılıyor yazıda. Bunun kaynağı da Roy Jackson’ın, “Nietzsche ve İslam” adlı kitabı.

Nıetzschenin şahsiyeti ve düşünceleri üzerine çeşitli maksatlarla şu veya bu şekilde pek çok iddianın ortaya atıldığı ve pek çok yorumun yapıldığı bilinmektedir. Bunun en vahim olanı, hiç şüphesiz bilimsel bir maskeyle yapılanıdır.

Roy Jackson’ın, “Nietzsche ve İslam”, adlı eseri, Nietzsche ile ilgili yaptığımız tez çalışmasında karşımıza çıktı. İlim dünyasında eşine rastlanmayan yorumları bu eserde gördüğümüzü söyleyebiliriz. Konuyu çığırından çıkartan ve mecrasından saptıran ifadeleri dehşet içinde okuduk… Nietzsche konusunda yaptığımız tez çalışmamızda;

“Nietzsche’yi ve görüşlerini anlamak ve anlatmaktan çok, onu araçsallaştırarak dogmatik zihniyet ve ideolojiye payanda kılmaya matuf çalışmaların bizim konumuza ve akademik çalışmalara katkısının olmayacağı kanaatindeyiz. Örneğin medeniyetler arası çatışmacı bir perspektifle Nietzsche üzerine yapılan çalışmaların2 akademik ve ilmi bir hüviyet taşımadıkları müşahede edilmiştir. Biz daha çok polemiklerden uzak, ilmi ve bilimsel verilerle ve konunun dışına çıkmadan ortaya konan eserler üzerinde yoğunlaştığımızı belirtelim.”3 Diyerek yaklaşımımızı ortaya koymuştuk.”

“Akademik görüntü ve hassasiyetlerin ortaya koyduğu ağırlık ve ciddiyetten uzak bir havailik ve bağnazlıkla meydana getirilen adı geçen eserin daha birinci başlığında, önyargılar içinde boğulan çatışmacı bir ruhun hâkim olduğunu; “ Medeniyetler Çatışması: Tartışmanın Geçmişi ve Çalışmanın Ana Hatları” diyerek göstermiştir:

“Nietzsche, özellikle İslam üzerine nadiren konuşsa da, İslam’a bir din olarak hayranlığı, Hristiyanlığa karşı yaptığı eleştiriler ile ters düşmektedir” dedikten sonra Nietzsche’nin neden İslam’a karşı bu kadar cömert davrandığını sorgulama girişimi, yazarın esas itibariyle durduğu yeri açıkça göstermektedir.

Kitaba girer girmez daha birinci sayfasından itibaren İslam’a ve onun değerlerine karşı gardını almış bir zihniyetin İslam dini adına verebileceği hangi sahih bilgilerden bahsedilebilir? İslam’ın tarihine, coğrafyasına, düşüncesine, ilim adamlarına, Peygamberine karşı önyargılı yaklaşımı, getirdiği Kur’an’a ve Peygamberin davasına muhatap o yolun tüm yolcularına karşı bir şartlanmışlık psikolojisi içinde hücum edişiyle yazar, neredeyse çalışmasının ana konusu olan “Nietzsche ve İslam”ı unutmuş olduğunun farkında bile değil! Bu yüzden, Nietzsche’nin İslam’la ilgili bir ünsiyetinin nasıllığı, İslam dinini kabul veya ret noktasında bir tahlilinin olup olmadığı meselesine hiç değinmemiştir. Yine bu yüzden kitap boyunca İslam’la ilgili objektif bir değerlendirmenin ötesinde saldırgan, çatışmacı ve yok edici bir tarzı, bir üslubu tercih etmiştir.”

“Roy’un, gerçekten Nietzsche’nin İslam’a nasıl baktığını öğrenmek ve kitabında işlemek gibi bir derdi olsaydı, Nietzsche’nin, İslam Dini ile ilgili yorumlarında İslam’ın, Hristiyanlıktan etkilendiğini, hem de çok Tanrıcılığı içine sokan Pavlus’un Hristiyanlığından esinlenerek/etkilenerek bazı değerleri onlardan aldığını iddia ettiğini ve “Peki, Muhammed’in sonraları Hristiyanlıktan ödünç aldığı tek şey neydi? Pavlus’un icadı, yani onun sürüler oluşturmak için ruhbanlık zorbalığını tesis etme araçları ve yollarıydı; ölümsüzlüğe inancı; -yani ‘kıyamet’ doktriniydi...”dediğini bilirdi. Budizm’e ve özellikle İslam’a yakın durması konusunda, bunun sebebi olarak, “Nietzsche, İslam’ı ve Budizm’i, hayatın nevrozu olarak dine kötek çekerken ihtiyaç duyduğu bir sopa olarak kullandı”ğını söyleyen araştırmacıların olduğunu da…

Nietzsche’nin dine, özellikle İslam’a olan bu bakışını ve değerlendirmesini bilseydi veya görmek isteseydi, “Nietzsche’nin neden İslam’a karşı bu kadar cömert davrandığı” yönündeki cümlesini kurmazdı.”

Batılı bireyden Müslüman ferde özne olmak…

Abdülaziz Tantik, “özne” olma kavramı üzerine bir yazı kaleme almış. Dinin insana kattığı değere dikkat çeken bir yazı bu. Müslüman olmakla kazanılan kimliğe işaret ediyor yazar.

“İnsan, özne olarak diğer varlık türlerinin hepsinden farklı bir yerde durmaktadır. Özne dendiğinde iki kavrama gönderme yapılır: Mutlak Ben/Özne olan Tanrı ve İnsan… Tanrı, varlığı ve failliği ile benzersiz ve biricikliği yanında eşi ve benzeri olmayan olarak tanımlanır. Dolayısıyla varlıktan fazla ve aşkınlığı tartılmaz olandır. İnsan, özne olarak Mutlak Özne’nin küçültülmüş ve sınırlandırılmış hali gibidir. O yüzden insan, mukayyet olarak Özne kabul edilmektedir. Bu insan ile Tanrı arasındaki farkı gösterir. Çünkü Mutlak Özne; her şeye gücü yeten ve dilediğini yerine getiren ve buna engel oluşturacak herhangi bir gücün varlığının olmadığı bir zemine işaret eder. Ama özne olarak insan; kendini aşan bir durum ve olgu ile sürekli karşılaşma ve kendi yapacağı şeyi her zaman gerçekleştirme imkânı bulamayan, bulduğu zaman da yaptığı şeyin hesabını verecek olan öznedir.

Bu temel gerçekliği vurguladıktan sonra, insanın diğer yaratılmış varlıklarla ilişkisi ve tarihsel serüvenini tartışabiliriz. El-Kitap, bize varlığın insana musahhar kılındığını haber verir. Yaşamın kendi seyrini izlediğimizde de bu hakikati gözlemle kanıtlayabiliriz. İnsanın hayatının kolaylaştırılmasında varlığın ‘boyun eğiciliği’ açıktır. Varlık ile insan arasındaki temel ayrım; varlık, bir ‘buradalığa’ aittir ve sonrası yoktur. Kendine ait bir gelecek ve şimdisi olmayan, kendisine yüklenen amacı gerçekleştirmeye matuf bir özelliğe sahiptir. İnsan, özne oluşu ile birlikte bir fazlalığa sahiptir. Yani varlığı ve ‘buradalığı’ aşan bir boyuta sahiptir. İnsan, yeryüzüne indirildiği andan itibaren, burada bir imtihan olgusu ile karşı karşıya kalmıştır. Bu imtihan olgusunun kendisi için hazırladığı bir yaşamın içselleştirilmesine göre hayatını düzenlemeye davet edilmiştir. Her gönderilen peygamber ve ilk insan, ilk peygamber olan Âdem (as) de dâhil, insanlara şunu söylemiştir: burada siz bir imtihana tabi tutuluyorsunuz, bu imtihanda size gönderdiğim emir ve nehiylere uyduğunuzda ve şeytan ile nefsinizin ayartıcılığına kanmazsanız, size sonsuz bir yaşam vaat ediyorum. Hata yaptığınızda size tövbe/dönüş kapısı açıktır. Af dileyerek kendinizi bağışlatabilirsiniz. Son Peygamber Hz. Muhammed ile gönderilen vahiy sona ermiştir. İnsanlık rüştüne ermiş, bugüne kadar yaşadığı serüven onu pişirmiştir. Artık gönderilen bilgi ile birlikte yaşamını sürdürecek ve yaşamı barış içinde yaşayacak bir dünyayı kurma sorumluluğu insan/özneye yüklenmiştir. Bir ayrıcalık olarak El-Kitap/ Kur’an korunmaya alınarak indirildikten kıyamet gününe kadar insanları aydınlatmaya devam edecektir. Ama insan, nankör ve cahil oluşunu unutarak yaşamı bir savaş alanına dönüştürmenin hatasına hep düşmüştür. Bu kendisine verilmiş akli yetiyi, doğru bir zeminde kullanamadığını gösterdiği halde, her işini akli olarak yaptığı gibi bir kanıya duçar olmuştur. Kur’an’ın sesini duymaz olduğu halde, ruhunu da arama gibi bir derdi olmamıştır. Uzun bir aradan sonra Hristiyanlığın yanlış yorumu yeryüzünün bir köşesinde insanları yormuş ve yorgunluğa duçar kıldığı için ‘yeni arayışlar’ ortaya çıkmıştır. İşin garibi, Müslümanların kurduğu medeniyetin elde ettiği birikimi, birikim üzerinden hareket ederek yeni bir düşünce biçimi yaşamı ‘fazla/aşkınlığından kopartarak buraya ait yeni bir dünya kurmanın arayışını ortaya koymuştur. Artık özne, burada ve buraya aittir. Eğer varsa bir sonsuzluğu da burada elde etmeye çalışacak bir duyguya sahiptir. İşte Batılı öznenin başladığı zemin tam olarak buradan yola çıkar…”

“Özgürlük özne için vazgeçilmez bir özelliktir. Yalnız batılı özne özerklik üzerinden özgürlüğü kurduğu için kendi dışından bir kopuşu içeren bir yaklaşıma sahip olarak kendi dışındaki her şeyi kendi için anlamlı olduğu kadar anlamlı kılıyor. Bu yüzden hiçliğe kapı aralayan bir seçeneği hep gizinde tutarak hiçliğin normalleşmiş bir kültürü inşa ettiğini gözlemleyebiliyoruz. Batılı öznenin yalnızlığı ve yabancılaşmasını bu çerçeve içinde düşünmek anlamlı olacaktır. Müslüman fert ise özerlik üzerinden değil bütünleşme üzerinden varlıkla bir bağ kurduğu için barışık olabilmeyi kolaylıkla başarabilmektedir. Bu yüzden çatışma yerine uyum öne çıkmaktadır. Batılı öznede ise çatışma eksendedir… Hemen ‘iyi de bugün Müslümanlar böyle değiller’ diyenlere Batılı kültür hegemonyasının sonuçlarına dayalı bir kültürel psikolojiye yaslandıklarını söylemekten başka seçenek kalmıyor. İslam, açık bir şekilde insanı yeryüzünün aşkın varlığı, fazla olanı ve öte/ahiret yurduna ait oluşunu apaçık bir gerçeklikle ifade eder. Buna uygun olacak bir müslüman ferdi ise Müslümanların tarihsel sürekliliği içinde her zaman ve zeminde bulabileceğimizi biliyoruz. Bugün de aynı duygu ve düşünceye sahip kişiler var aramızda…”

Sebilürreşad’dan bir şiir

Mecburen şiir yazıyorum

Şairlikten değil abi

Herkes bir alıngan

Yüzlerine söylesem

Kravatları gibi dökümlü durmuyor

Çok sayın bayların

Makyajdan çürümüş bayanların

Hayatları bir piyes

Üstlerinde etek dö piyes

Der gülerdik eskiden

Şimdi hepsi aynı

Dijital kocaman küpeler var kulaklarında

Sağırlar diyaloğu

Cahiller platformu

Şiir yazacağımdan değil abi

Yani benimkisi iletişim sorunu

Belki de kum saatinde kalan son birkaç kum tanesi

Öldü mü diye nabzına bakılan insanlık

Marketlerde “açlık oyunları”

Sosyal medya koyunları

Embesil marslılar

Ben yapmadım o yaptı

Kıçından arttırılmış gerçeklik

Hepsi inanmak için

Söylenecek yalanı bekliyorlar

Akılsız ama fikirli, beyinler iğdiş

Twitter dergah, bunlar derviş

Harıl harıl çalışıyor Google hazretleri

Vardiyada tanrı üretim merkezleri

Orwel’in romanı film oldu

Ben sanki içinde figüran abi

Nasıl anlatayım bilmem ki

Ofislerin çöp tenekelerine

Buruşturulup atılan evraklar gibi

Kadınlar tanıyorum

Üzerlerinde ne yazdığı önemsiz

Afişlere inanan

Güzel koktuğunu sanan

Toprak ateş ve sudan habersiz

Vitaminlerle besleyip çocuklarını

Severken dizi seyreden

Söverken aşkım diyen

Bu küçük kadınlar yüzünden

Desem abi

Dudaklarımı infaz ederler vallahi

Şahan Çoker

  

YORUM EKLE