Temmuz 2019 dergilerine genel bir bakış-4

Şiar’da Hakkı Özdemir söyleşisi

23. sayısına ulaşan Şiar dergisinde Serap Kadıoğlu bu sayı Hakkı Özdemir ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yazarlık yolunda emin adımlarla yürümek isteyenlere birçok ipucu var yazıda. Ufuk açıcı cinsten dediğim bu söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Edebiyat sadece bilgi işi değil. Bilginin görgüye dönüşmesi gerekiyor. Buna edebî zevk diyebiliriz. Nedîm’in ‘Haddeden geçmiş nezaket yâl ü bal olmuş sana’ mısraındaki gibi, bilginin de haddeden geçmesi gerekiyor. Sözün yazıdan güçlü olduğu devirlerde muhit hadde imiş. Şuara meclislerinden tekkelere kadar geniş bir yelpaze, muhitin edebî zevkin oluşmasındaki rolü aşikârdır.”

“Bütün edebiyatların aslî kaynakları arasında din başta gelir. Dolayısıyla kutsal kitapların edebiyat üzerindeki etkisi büyüktür. Türk edebiyatının kaynağında Kur’an, Batı edebiyatında İncil vardır. Kur’an’la İncil’in üslubu, tavrı farklıdır. Kur’an şiir, İncil roman üslubu, tavrı gösterir. Buna bağlı olarak Türk edebiyatı- Arap ve Acem edebiyatı da öyledir- bir şiir edebiyatı olarak gelişir. İslâm öncesi Türk edebiyatının da şiir ağırlıklı olması gelişimi, adaptasyonu hızlandırır.”

“Tüm güçlüklere rağmen eskiden olduğu gibi yine pek çok dergi çıkıyor, dergilerin idealizmi her şeye rağmen sürüyor. Her dergiye yüzlerce yazı, şiir geliyor. Dergilerin yeni sayısını merakla bekleyen okurlar da var. Fakat arada geçişkenlik yok gibi. Çoğu dergici kendi dergisi dışında olup bitenlere ilgisiz. O yüzden bi tartışma, yani müsademe-i efkâr oluşmuyor. O işler artık sosyal medyaya kaydı gibi.”

Kadın-Adam

Feride Turan’ın Şiar’da yer alan yazısı Kadını “Adam”dan Saymadılar, toplumsal bir çözülmenin kadına yüklediği anlama cinsiyetler bağlamında bakan bir yazı. Toplumsal cinsiyet eşitliği gibi  kavram karmaşası yaşanan bir meseleye önemli açılımlar var yazıda.

“Adam, birilerine sadece ‘erkeği’ çağrıştırsa da aslında kelimelerin temel anlamı aksini söyler. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne baktığımızda ‘adam’ kelimesinin temel anlamının, yani sözlükteki 1 numaralı anlamının ‘insan’ olduğunu görürüz. Ve 9 anlamından sadece 2’si ‘erkek’ cinsiyetini karşılamaktadır.”

“Toplumsal cindiyet eşitliği” adı altında en büyük saldırı; manevi değerlerimize, dinimize yapılmaktadır. Bütün erkeklere ‘En hayırlı mü’min; eşine karşı ahlâkı en iyi olandır.” Ve bütün evlatlara da ‘cennet anaların ayakları altındadır.” diyerek kadını ulvi bir makama taşımıştır Hz. Muhammed (SAV). Altıncı  yüzyılda söylenmiş ‘Bütün insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir.’ hadis-i  şerifi ise sadece toplumsal cinsiyet bağlamında değil, insan hakları çerçevesinde değerlendirildiğinde de insanlığın, günümüzde dahi henüz bu seviyeye ulaşamadığı gün gibi aşikârdır.”

“Ne iniz ne ciniz, tıpkı erkekler gibi ‘beniâdem’iz. Hem de evelallah ‘adam gibi adamız.’ Fakat heyhat, kadını ‘adam’dan saymadılar! Yine de ‘adam’lık bizde kalsın! İlla birilerine ‘adam değil’ diyecekseniz hainlere, milleti alçakça vuranlara deyin.”

Orhan Tepebaş’tan Korsan Haritaları

Orhan Tepebaş Şiar’da bir yazı dizisine başlıyor. Korsan Haritaları’nın ilk bölümü yer alıyor bu sayıda. İlk yazıdan da anlaşılacağı üzere Tepebaş derin mevzulara girecek. Merakla bekliyor olacağız. Özgünlükten bahsediliyor ilk yazıda. “Geleceğe sadece ve ancak özgün olanlar kalacaktır.” Ayrıca yazıda, nasıl özgün oluruz sorusunun da yanıtı var örnekler eşliğinde.

Şiar’dan şiirler

el ayak çekilince usulca geleceğim
sen eski bir hikâyeye başlayacaksın kaldığımız yerden
dizinin dibinde soluksuz dinleyeceğim
gümrah bir fidan büyüyecek büyüyecek tam ortamızda
titreyen kalbinden öpeceğim
baba seni bekliyorum Üsküdar Marmaray’da.

Fatma Esti

kimse sormuyor bana
tuzunu tenimle taşıdığım gençlik denizini
beklemeyi öğrendiğim yayla kahvelerini
kasım üzümlerinin sihirli serinliğini
nar fidanının neden çiçek açıp meyve vermediğini
kimse sormuyor bana

heyhat!
merakla sadece bir kez yürünen
bir ada yoluymuş hayat
anladım

Orhan Tepebaş

Fakat bilmiyorum tafsilatını bu itimadın
Tetkik edilirken müşterek inkârlarımızın hicabı
Utanan simaları şükran bil
Ne yazık ki Rindane
Kalp kalbe her zaman karşı değil

Gazi Balcı

Yum sözlerini geceden
Tut esmer rüyasını nehrin
Sonra bendler yıkılmış yıkılmamış kime…
Ne baykuşlar çöreklenirken bıçaklanan şehrin…
Uykumuza düşen, kaide taşlarına yazılıp
Ne de sarnıcında pul pul ışıldayacak tebessümdür bize

Kavuşmak
Sancılı bir ölümü soyunmuş kovasından
Susmak bize çizilen kesin bir yol mu değil mi?
Gidilen ve siz
Yine üçe kadar saydınız
Sonu bitmeyen maviye boyadım ben
Ellerim bulut beyaz
Hepsi bu

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Gri ve titrek ışığın altında
Yitirdik bizden önce yürüyen bedenimizi
Korku haykırışlarıyla ürperir sessizlik.
Puslu aydınlığa koşarken yalınayak
Katran kuyularında eksilir her bir ayak.

Ahmet Demir

Ümran Bir Şehir ve Ümraniye

Şehir ve Kültür dergisi 60. sayısından paylaşacağım ilk yazı Mehmet Mazak’a ait Ümran Bir Şehir ve Ümraniye adlı yazıdan olacak. Mazak, kendisindeki Ümraniye’yi anlatarak başlıyor yazısına.

“Ümraniye ile ilk tanışmam 1992 yılında gerçekleşti. Henüz üniversitede okuduğum dönemde Ümraniye’de öğrenci yurdunda kalmaya başlamıştım. 1992’nin Ümraniye’si İstanbul’un merkezine, Boğaziçi’ne, Üsküdar’a çok yakın olmasına rağmen şehrin varoşu diyebileceğimiz, yolları çamurlu ve modern şehircilik anlayışının çok gerisinde bir yapıya sahipti. Üniversite sonrası iş hayatına atıldıktan sonra 1998 yılında Ümraniye’den ev almak nasip olmuş burada oturmaya başlamış biriyim. Yirmi yılı aşan bir süredir Ümraniye’de oturan ve bu şehrin havasını teneffüs eden biri olarak Ümraniye’nin ümranlaşmasına şahit olan biriyim.”

Daha sonra zamanla gelişen Ümraniye’den tarihi süreç içinde ve tarihteki yerine de vurgu yaparak anlatıyor Ümraniye’yi.

“Asıl adı “Yalnız Servi” olan Ümraniye 1877- 1878 yılında Osmanlı Devleti ile Rusya arasında meydana gelen 93 Harbi’nden sonra İstanbul’a göç eden muhacirlerin 1884 yılında gelip yerleşmesiyle ilk önce mahalle, ardından da köy haline gelmiştir (1906). İmparatorluğun diğer yerlerinde örnekleri olduğu gibi 93 Harbi sırasında gelen muhacirlerin boş arazilere yerleştirilmesiyle kurulan köylere “gelişmiş, bayındır, mamur” anlamına gelen “Ümraniye” adı verilmiştir. Yalnız Servi’de 93 Harbi’nden sonra gelen muhacirlerin gelip yerleşmesiyle ve akabinde köy haline dönüşmesiyle hem “Muhacirköy” ve hem de “Ümraniye” olarak anılmıştır. Muhacirlerin iskan edilmesinden sonra Sultan II. Abdülhamid’in Ser-musâhibi Mehmed Cevher Ağa (ö. 1909) burada yaptırdığı cami ve mekteple Ümraniye’nin kurulması ve gelişmesine çok önemli katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Cevher Ağa “Ümraniye’nin bânîsi/kurucusu” olarak desek abartılı olmaz.”

“Ümraniye’de baktığımız zaman tarihi yapı olarak Hekimbaşı Köşkü bulunmaktadır. Sultan Abdülaziz’in Av Köşkü ya da Yusuf İzzettin Köşkü olarak da bilinen Hekimbaşı Küçük Hayrullah Efendi (1817-1866) tarafından, Mimar Sarkis Balyan’a yaptırmış olduğu Hekimbaşaşı Köşkü günümüzde varlığını sürdürmektedir. Ümraniye’de ikinci ve şehir için en önemli tarihsel yapı olarak karşımıza Cevher Ağa camii çıkmaktadır. Ümraniye’nin can damarı olan Alemdağ Caddesi üzerinde bulunan Cevherağa Cami, H.1315/M. 1899 yılında Sultan II. Abdülhamid Han döneminde, sultanın yardım ve emriyle Sarayın Ser-Muhasibi Cevher Ağa tarafından yaptırılmıştır. Tek minareli ve tek şerefeli olan bu cami hala günümüzde işlevselliğini devam ettirmektedir.”

Küçük Ayasofya'nın sakinliği

Nidayi Sevim’in bir seyyah hassasiyeti ile yaptığı İstanbul gezileri devam ediyor. Bu kez Küçük Ayasofya’yı tanıtıyor bizlere.

“İstanbul’un Sultanahmet semtinde, Cankurtaran ile Kadırga arasında yer alan Küçük Ayasofya Camii, zaviye-medrese, türbe, hamam ve sıbyan mektebinden oluşan külliyenin merkezini oluşturur. Sıbyan mektebi zamanımıza ulaşmamış, külliyenin az ötesinde, Kaleiçi Sokağı üzerinde bulunan hamamı (Çardaklı) ise metruk vaziyettedir. Cami, mahalleye ve hemen yakınında bulunan caddeye de ismini vermiştir. Sultanahmet meydanına çok yakın bir konumda, surlara 25 metre mesafededir. Yanı başından demiryolu hattı geçer. Vaktiyle Bizans kilisesi olan yapı, 15. Yüzyılın sonları veya 16. Yüzyılın başlarında, Sultan II. Bayezid dönemi, Topkapı Darussaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiştir. Külliye bu caminin etrafında şekillenmiştir.”

“Tarihte pek çok onarım gören Küçük Ayasofya Külliyesi, 1937 ve 1955’teki iki büyük restorasyon geçirdi. 2003 yılında tekrar onarıma alındı ve çalışmalar 2007 yılında tamamlandı. Hakikaten etkileyici, şaşırtıcı ve sıra dışı bir yapı ile karşı karşıyayız. Yukarıda da belirttiğimiz üzere İstanbul'da kiliseden çevrilme pek çok cami vardır. Lakin Küçük Ayasofya Camii'nin yeri bir başkadır. Güzellikler meşheri diyebileceğimiz bu mabedin ne yazık ki ziyaretçisi pek azdır. Ne zaman uğrasam ortalıkta dolaşan bir kaç yabancı turistten başka kimse yoktur.”

Göbeklitepe

Muhsin İlyas Subaşı bizleri 12 bin yıl öncesine bir yolculuğa çıkarıyor. Son yıllarda Türk ve dünya kültürün gündeninde olan Göbeklitepe’yi anlatıyor Subaşı.

“Şanlıurfa’da keşfedilen bu yeni arkeolojik malzeme belki de dünyanın ilk yapılarının kalıntılarını çıkardı ortaya. Üstelik bu farklı bir yapılaşma örneğiyle. İlkel insan dediğimiz soyumuzdan bu adamların tonlarca ağırlıktaki taşları uzak mesafelerden getirerek, yontup şaheser desenlerle bezemek suretiyle ayağa kaldırmaları medeniyet olgusunun insanın ilkel duygularında da olsa var olduğunun işareti olarak görülmektedir. Çünkü bu taşların hem bütünlüğünü koruması hem de yontulup şekillendirilmesi zekâ ile estetiği birleştirme arzusunun ifadesidir. Beslenme ihtiyacını ot ve av hayvanlarından sağlayan bu insanların böylesine üstün beşeri örnekler göstermeleri başka türlü izah edilebilir mi?”

“Göbeklitepe, Neolitik Çağ’a ait bir tapınaktır. Tarih öncesi dönemlerden biri olan ve Cilâlıtaş Çağı olarak da bilinen Neolitik Çağ’dan günümüze kalan tarihi alanın yaşının 12.000 olduğu düşünülüyor. Bu da M.Ö. 10.000’lerden beri var olduğu düşünülen alanı; Malta’daki M.Ö. 3600’lerden kalma megalitik tapınaklardan, Stonehenge ve Mısır Piramitlerinden daha yaşlı kılıyor ve dünyanın bilinen en eski tapınağı yapıyor! Pek çok kaynakta yerleşim yeri olarak kabul görse de bilim insanları tarafından yapılan Göbeklitepe araştırmaları, bu noktanın avcı-toplayıcıların inanç sistemleri doğrultusunda oluşturdukları bir buluşma noktası, avlanma ve dönemin önemli bir ihtiyacı olan takas için inşa edilmiş bir nokta olduğunu gösteriyor.”

Balkonsuz evler

İsmail Bingöl, balkon, ev, şiir, edebiyat bağlamında bizlere bir şehir kültürü yazısı sunuyor. Elbette Sezai Karakoç’un Balkon şiiri eşliğinde yapıyor bunu. Evlerle insanların bir ruhta birleştiğine şahit oluyoruz. Balkonsuz evler, daralan ruhlar, yitip giden mimari ve betona yenilen insanlık var Bingöl’ün yazısında.

“Evler de insanlar gibidir. Dostları tarafından terkedildiklerinde, yalnızlıklarıyla ölürler. İşte bu ölenler, içimizdekileri bir nebze olsun dökme fırsatı verdi bize... Ölüme daha fazla haksızlık etmeyelim ve sözü yine onunla kapatalım. Hem de, ölümü her an yanı başında hissettiğini mısralarında dile getiren bir Hâk âşığının... Sümmâni’nin bir dörtlüğüyle...

Gönül ne beklersin virân köşkünü
Geldi geçti ömrün ne hayaldesin
Felek bir gün vurup tarumâr eyer
Geçti Süleymanlar ne hayaldesin”

Sıyrık’tan Şiirler

2. sayısı ile karşımızda Sıyrık. Nam-ı diğer helezonik deliler. Hangimiz akıllıyız ki diyerek çeviriyorum dergisinin sayfalarını.

Uyursun bir gece ya da öyle zannedersin
Sesin çıkmaz göz perdelerin de oynamaz ya
Nefes almaktan başka her bahşedilenden aciz kalırsın
Ve tekrar tekrar sorgulamazsın, tek çarenin çaresizlik olduğunu
Acizlik senin ile her yolda her asfaltta yürüyor
Attığın adım oluyor yahut ayakkabına giren bir taş
Yürürken yuttuğun bir toz, bir sinek
Acizlik yürüyor seninle
Ama susturuyor acizane bedenin
Ve afetlerin eşlik ediyor, iptilaların, kederin
Ufak ve iki tane pencereden görünüyor fikirlerin
Bir çiviyi, mermiyi, demiri arıyor mütehammil kefenin

Mücahit Toprak

Şimdi söz,
Uzun boyunlu taşeron leyleklerin gagasında
Adına pek rastlamadığımız diyarlara uçmakta
Fakat söz bâki.
Öksüz kalmış tek sualim şudur ki:
Alın yazında göremediği insanların, ben olabilir miyim?

Abdurrahman Güzel

Kıvrak kavradı kırdı
Bardaklarımı
Soğuk su yaktı
Ellerimi
Güneş rüzgâra sıcak es
Dese eser yani
Yani biraz da lider
Aksanı bozuk olsa da
Sansürsüz hava şartları
Yola düştüm yola kuzeyden esti
Güney güneş güneyden güneş
Es

Ceylan Kuşak

Sen geliyorsun
Gereksiz kelimelerden arındırılıyor aşk.
Ve dahi anlamlar yükleniyor arka balkonda.
Temiz ve sürekli oluyor.
Bir poşet tütün kırıyorum ince ince.
Ellerimde dün öldürdüğüm adamın kanı var.

Sefa İyidoğan

Senin zikrin,
Bende modern çağda dervişlik
Ve gölgesi tarafından ele geçirilmiş olan benim.
Ey demeyeceğim sana,
Atma beni ateş çemberinin dışına.
Uzak olma bana, Ey Sevgilim!

Gülsena Kuş

Hece Taşları’ndan şiirler

Aylık şiir dergisi Hece Taşları, 53. sayısına ulaştı. Tayyib Atmaca’nın yayın yönetmenliğinde çıkan dergide şiir derginin tümünde varlığını hissettiriyor.

Beni çağırma çöle, ben zaten oradayım,
Bilmem bu çöl nerdedir, bilmem ben neredeyim?
Işık tut yollarıma Senden Sana gideyim.
Bir vuslat kapısı aç, ötesini nedeyim,
Beni bana bırakma dergâhına al beni,
Üzerime örtü yap o sıcacık gölgeni.

Bak, kuşların dilinde benim çığlıklarım var,
Ah, çöllere düşsem de üstüme gelir dağlar,
Dolunay geceleri hayallerime doğar.
Acımazsan halime, yüreğime dert yağar.
Her gece kaderini kendi eliyle dokur,
Saatlerin yönünü çevir bana doğru kur.

Muhsin İlyas Subaşı

Yalnız sen hissedersin aşkımın şiddetini
Eyvâh ki yanan gönlün demeye kelâm bilmez

Gözlerinden akar hep aşkıma her cevâbın
Şükür ki âşık için bakarken ihrâm bilmez

Âh bu gönül aşk ile kaybetti varlığını
Yazarken ve söylerken sözünde nizâm bilmez

Ekrem Kaftan

Ezel akdini bozmak yakışmaz gül kuluna
Hazine olur canım, kurban olsam yoluna

Niyaz makamında naz, yakışır her âşığa,
Maşuku nurdan olan, meyleder mi ışığa?

Sergül Vural

Böyle konuşmadık bu değil sözün
Maskeler kayboldu görüldü yüzün
Toprak değil meğer ateşmiş özün
Her gün biraz daha ağlattın beni
Sükut-u hayale uğrattın beni

Ahmet Yıldırımtepe

Çıralar sıra sıra, yanıyor nâr içinde
Akıl seferde mahpus, kanıyor kâr içinde
Gitme gönül peşine, her muştu var diyenin
Kim olduğun unutma, sakın ağyar içinde

Emine Savaş

Üniversite Okumak

Ay Vakti dergisi 181. sayısına ulaştı. Dopdolu içerikle okuyucularını bekliyor dergi. Dosya konusu okumak ve yazmak üzerine birçok yazı yer alıyor dergide.  Derginin Yayın Yönetmeni Selami Şimşek’in Üniversitede Okumak adlı yazısından paylaşımlar yapacağım.

“…Üniversiteyi kazanmak ve hayallere ulaşmakla iş bitmiyor. Asıl iş bundan sonra başlıyor. Eğer bir öğrenci sırf diploma almak için, mezun olduğunda iş sahibi olmak için bu sıraları işgal ediyorsa problem yumağı başlamış oluyor.

Çünkü üniversite okuyan genç, hayatının en verimli, en kaliteli zaman dilimindedir. Bir dilimi etkili bir şekilde değerlendirip sahasında kendisini her bakımından iyi yetiştirip dahası millî ve manevî değerleriyle donanarak herkese güven veren, pozitif enerji dağıtan, geleceğe umut dağıtanbir genç mezun olduktan sonra ne iş yaparsa yapsın başarıyı yakalayacaktır.”

“Gün ışığında nasıl bitkiler büyüyor, gelişiyor, ürün veriyorsa, üniversiteli bir genç de gün gibi aydınlık ortamı iyi değerlendirerek geleceğine daha güvenli, daha rahat, daha umutlu bakabilecektir. Evet bu sözü unutmayalım, üniversitede okumak güneşle aydınlanmaktır.”

Yahya Kemal ve Aziz İstanbul

Mehmet Atilla Maraş, Yahya Kemal’in gözünden İstanul’a bakıyor şiirler eşliğinde. Kısa bir özgeçmiş ile başlıyor yazı. Daha sonra Yahya Kemal’in İstanbul’unu anlatıyor. Daha sonra Rindlerin Ölümü şiirinden hareketle Hafızın Kabri’ne bir yolculuğa çıkıyor.

“Yahya Kemal’in Hafız’ın kabrini anlattığı ‘Rindlerin Ölümü’ adlı şiirinde, hiç görmediği bu kabri görmüş kadar gerçekçi anlatımıyla da büyüleyicidir. Gerçekten de o koyu kırmızı gül kokuları ve servilerin serin gölgesindeki kabrinde ebedi uykusunu uyumaktadır.”

“Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin güçlü temsilcilerinden olan Yahya Kemal; Fransa’da yöneldiği millî tarih düşüncesiyle Osmanlı tarihi ve edebiyatını incelemiş, çocukluğunun geçtiği Balkan şehirlerinin kaybından duyduğu acıyla, Osmanlı tarihi ve kültürünün bir aynası olarak gördüğü İstanbul’u manevî iklimi ve doğal güzellikleriyle yansıttığı şiirleriyle Türk edebiyatında saygın bir yer almıştır. Cumhuriyet dönemi Türk şiiri, Yahya Kemal’le başlar.”

Bir Mendil Sallanıyor Kudüs’e

Feride Turan, Ay Vakti’nde  elindeki mendili sallıyor Kudüs’e doğru. Dualarla, yaşanmışlıklarla, geçmişle, günümüzle biriken bir özlemle, büyüyrn bir öfkeyle Kudüs’e selamlar gönderiyor. Dünyanın neresinde olursa olsun mazlum coğrafyayı unutmamak gerek. Yazılan her cümle, gönderilen her dua onların yanında olduğumuzun bir kanıtı.

“Mesafeler ihanet eder mi? Gözden ırak diye gönülden de mi ırak olmalı Kudüs? Mesela gözden ırak ama gönle yakındır Irak. Mesela şimdi çok uzaklarda Medine; oysa ‘Yarın kalmış gençliğimi alarak / Yaşlı gözlerle sonsuz ufka dalarak / Gönlümü bıraktım Medine’de / Bir kış ikindisi.”

Yaraları sarar bir mendil, gözyaşını siler, hüznü damıtır. Yırtılır gece ve ‘âh’larla çevrili ucu. Nakış nakış Kudüs işlenir tam da kalbine gecenin. Taşınır kalbin üstünde sonra. Çünkü kalbe yük değil bir mendil.”   

Ay Vakti’nden şiirler

Şehitler, her biri Ulubatlı Hasan
İman dolu göğsünü siper etmiş millet
Ey haçlı piyonları, bu ne alçaklık, zillet
Mekr  yüklü bulutlar
Ülkemin semasında tutunmaz, kovulur
Ve salalar
Ve ezanlar okunur

Allahu Ekber
Allahu Ekber

Şeref Akbaba

nasıl öldüğümüzü nehir söylüyor
gömüldüğümüzü halkası sönen taş
bütün söylevleri ülkesizlik üstüne
karanlıklardaki ay üstüne
gün görmemiş kemiklerimiz üstüne

kaygıdır uyandığımız periyot
gece günün dişli çenelerinde
amansız canlı cansız

Semra Saraç

Cemre gel artık, sadrım toprak,
Etim , iliğim, kanım, ateşte katık;
Gel, sadrım toprak gibi çatlayacak!

Güven Fatsa

En çok denizini özledim kıtalarının
Döndüğünün yollara uğramazdı yalnızlık
Elini unutmuşsın mavi aynasında baharın
Gövdemi bıraktım yüzün yüklü bir akarsuya
Bozuk bir saat gibi duvarda asılı kalsın
Senden başkasına akarsa kalbim

Hüseyin Çolak