Temmuz 2019 dergilerine genel bir bakış-3

Peyami Safa’yı tanıyalım

Temmuz dergisi 33. sayısının arka kapağında bir Mursi portresi ve Ali Emre’nin Mursi için rahmet duası notuyla yazdığı şiir ile çıktı. Bu hassasiyet önemli. Dergi demek tarihe not düşmek demektir. Temmuz dergisi zaten bu hassasiyetini ilk sayısından bu yana net bir şekilde ortaya koyuyor.

Temmuz’dan yapacağım ilk paylaşım Murat Koç’un Peyami Safa üzerine kaleme aldığı yazıdan olacak. Salt bir biyografi değil bu. “Doğu ve Batı Arasına Sıkışan Bir Düşünür” diyerek bize zengin iki medeniyetin nüvesini eserlerine taşıyan Peyami Safa’yı anlatıyor Koç. Peyami Safa’nın nasıl yetiştiğine, ne tür zorluklarla mücadele ettiğine zamanın şartları eşliğinde şahitlik ediyoruz.

“Peyami Safa, bu toplumun ruh ve ahlak bunalımı içinde bocaladığını düşünür. Freud ve Darwin’in görüşleri ve I. Dünya Savaşı’nın toplum üzerinde yarattığı tahribat nedeniyle sosyal yapının yıkıma uğradığını, hızlı Batılılaşma sürecinin toplumu manevi değerlerinden uzaklaştırdığını ifade eder. Batılılaşmaya, Batı’yı taklit etmeye karşıdır.”

“1939’dan sonra yazdığı metinlerde, spiritüalist ve metafizik ağırlıklı görüşleriyle Batı’yı adeta maddeden ibaret görür Safa. Buna rağmen özellikle felsefi bağlamda Batılı düşüncenin etkisinden kolay kolay kopamamış, çoğu zaman eklektik bir karakter sergilemiştir.”

“Kıvrak bir zekâya sahip olan Safa aynı zamanda oldukça polemikçi bir yapıya da sahiptir. Yazın hayatının hemen her döneminde o yılların etkili isimleri ile ciddi polemikler yaşamış, gündemden düşmeyen kalem kavgalarının bir parçası olmuştur. Hatta bu tartışmaları Atatürk’ün edebiyatçılarla oturduğu sofralarda bile sürdürmüştür.”

Murat Güzel söyleşisinden üç nokta

Ali Emre, şair-yazar Murat Güzel ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

 “Şiir ilk ve daimi göz ağrım. Önem bakımından diğer alanların üstünde bu anlamda.”

“Şiir, öykü yazan dostlarımız kendi eserleri, kendi sanat anlayışları üzerine de derinlikli bir şekilde düşünmeye, bu düşüncelerini kamuyla paylaşmaya pek yanaşmıyorlar doğrusu. Hâlbuki bu tefekkürü gerçekleştirebilseler, bundan en büyük kârı yine kendi eserleri elde edecek.”

“Zamanın nabzını tutanlar ayakta kalmayı da başardı. 90’ların ikinci yarısı ve 2000’ler kadar hareketli olmasa da edebiyat mahfilleri epey canlı görünüyor gözüme. Birçok iyi kitap yayınlanıyor . Bunların bazıları üstelik genç kuşaklara ait, bir “ilk kitap” yani. Şiirlerine ödev duygusunu yedirebilmiş isimlerin daha başarılı olduğunu düşünüyorum ben. Kendi kişiselliklerine gömülmüşlerin ise kalıcılaşmaları içi gerekli iletişimi başaramayacaklarını öngörüyorum.”

Temmuz’dan dört şiir

Çıkardılar Yusuf’u kuyudan, Yakub’un yanında melek gördüler
El etek öpenler Nil’i yatağından fırlatan pek bir bilek gördüler

 Cesur kızlarla geldin bilge analarla, çölü ağlatan şen yiğitlerle
Zehirden bezenler, çalışkan arılarla bezenmiş petek gördüler

Ali Emre

ve bir yuva ile sığınak
arasındaki farkı
çok erken yaşta
öğrendi çocuklar

kötü bir haber gibi
bak
uçuyor kuşlar

Tunay Özer

Sevda nedir bilmiyenin vay halına vay
Okula giderken arabanın radyosundan türkü dinliyoruz oğlumla
Türkü dinleyen tüm işçilerle baba-oğul oluyoruz böylece
Türkü dinleyen esmer türkü dinleyen çirkin
Ekmeğini kirli ama namuslu ellerle bölen işçilerle tüm
Kardeş oluyoruz

Sadık Koç

Dedim sana
Alnımızda ince bir tül gibi yayılan kibir
Kalbimizin umut senfonilerini ufuklardan söküp atıyor
Fırtına güçlü ve iblisin avuçları
İnce bir nakış gibi
Seherlerimizi dolaşıyor
Kış uykusu kuş uçuşu
Ta Sibiryalar falan

Mahmut Yavuz
 

Hayâlı, kayalı, hakka dayalı dergi; Açıkkara

Bir Tayyip Atmaca marifeti ile karşı karşıyayız. Bu ilk değil elbette. Edebiyat dergilerinin yanında dilinin sivri yanını sergilediği dergilerde de sık sık gördük onu. Acı patlıcanı kırağı çalmaz sözünü doğrularcasına Kırağı ve Patlıcan gibi hediyeleri oldu edebiyat dünyasına.

Şimdilerde Açıkkara ile taşlamalar yapıyor haşlanacak kişilere, olaylara. Bir hiciv dergisi olan Açıkkara’nın kaptan koltuğunda Tayyip Atmaca var. Her şiirde ya da yazıda ayrı bir taş, ayrı bir bakış, ayrı bir sert duruş var. 17. sayısına ulaşan dergiden paylaşımlar yapacağım.

Emniyet kemeri vakası

Tacettin Şimşek özellikle çocuk edebiyatı alanındaki çalışmaları ile tanınan bir isim. Açıkkara’da keyifli bir yazı ile yer alıyor.

“Beni bilen bilir. Öyle kuralcı falan değilimdir. Yanlış söyledim aslında. Kurallardan hoşlanmam diyecektim. Bakın, bunu söylerken kuralsızlığı savunmuyorum. Kurallar bence de olmalı. Yoksa düzen sağlanmaz. Tipik bir “Herkes kurallara uymalı, ben hariç.” mantığı.

Kural deyince mesela trafik kuralları. Kırmızı ışık önemli, yanınca durmalı. Ama uzun yolda, o hız limiti nedir Allah aşkına? Böyle deyip gazı kökleyince ne oluyor? Radara yakalanıyorsun. Al başına belayı! Hız limitini yüzde otuzdan az aşmışsan cezası ona göre. Yüzde otuzdan fazla aşmışsan ona göre. Vallahi evlat acısı gibi geliyor insana. Neyse konu o değil.

Konu şu: Hiç evirip çevirmeden söyleyeyim, kurallara uyum göstermede biraz zorlanıyorum. Biraz dediysem, bayağı zorlanıyorum aslında.

Söz gelişi şu emniyet kemeri… Taktım mı sanki boğuluyorum. Bir cendereye sıkışmışım da nefes alamıyorum sanki. Böyle olunca da ne yapıyorum, her Türk gibi kestirme bir yol buluyorum.

Bakın, tekrar söylüyorum, bu davranışımın doğru olduğunu asla savunmuyorum. Hatta bunun yanlış olduğunu da biliyorum ama ne yaparsın, huy işte…

Türk usulü çözüm ne peki? Söyletmeyin bana, herkes biliyor, emniyet kemerini arkadan takar, önüne oturursun. Gerçi bunu kemer takmadan yapanlar da var. Bir demir halka bu iş için yeterli. Eskiden bu tür çözümler yoktu, çünkü arabalar bu kadar akıllı değildi.

Akıllı evler, akıllı telefonlar derken, şimdi arabalar da akıllı. Emniyet kemerini takmayınca başlıyorlar ötmeye. Dıt dıııt dıt dıııt dıt dıııt! Kulak tırmalayan bir ses...

Diyelim ki kemer takmamakta inat ettin, bu defa daha yüksek sesle, dııııt, dıııııt, dııııt dııııt...

Yahu, tamam anladık, anladık da sana ne oluyor kardeşim? Takarım takmam, seni ne ilgilendirir? Kazın ayağı öyle değil işte. İlle de kemeri taktıracak. Sıkıysa takma! Uyarı daha yüksek perdeden tekrarlanacak.”

Bu röportaj başka…

Mehmet Pektaş’ın Sokak Röportajları tam Türk usulü bir mizah olmuş. Günlük hayatta sıkça rastlanan ama dikkat edilmeden göz ardı edilen bir incelik var sözlerde.

“Teyzeciğim bir soru sorabilir miyim?” Kadın çok kibar şekilde:

-“Elbette sorabilirsiniz canım.” dedi.

-“Adalet hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?” dedim.

-“Ah yavrucuğum hiçbir şeyin tadı kalmadı

artık. Eskiden böyle miydi?” Bir an umutlandım:

-“Eskiden nasıldı teyzeciğim?”

-“Eskiden her şey çok güzeldi. Komşuluk

vardı, samimiyet vardı?”

-“Adalet?”

-“Hangi birini söyleyeyim, kız istemenin

âdeti ayrı, nişanın ayrı, düğünün ayrıydı. Doğumun, ölümün bile âdetleri vardı. Mesela ben

nişanlıyken oğlan evinden getirilen koç kınalı

değil diye az daha nişanı atıyorduk.” Ben adalet

diyordum, kadın eski âdetleri anlatıyordu.

-“Cem kapat kamerayı.” dedim. Ağzıma geleni söyleyecektim kadına. Yaşına hürmeten

sustum.

Açıkkara’dan şiirler

 Âlem Rabb’ini anar, o şeytanı zikreder
Ne söylersen aldırmaz sanma anlar fikreder
Tükürsen sıfatına rahmet diye şükreder
Bu arsızın ne yüzü kızarır ne utanır

Bilmez ki bu toprağın altı var gireceği
Bir çetin mahkeme var bir hesap vereceği
Daha ne acı bir son bekliyor göreceği
Ne bilsin geçer akçe şeref, haysiyet, onur

Halit Yıldırım

Gazeteler sefil, irin kokuyor,

Medya aralara fesat sokuyor,

Günahlara kirli çarşaf dokuyor,

Bu zamanı nasıl hayra yorayım?

Elde telefonlar hüküm sürüyor,

Edep, ahlak ekranlarda çürüyor,

Ayaklar hep günahlara yürüyor,

Bu zamanı nasıl hayra yorayım?

Ümit Bayram Yalçın

Yarış atı gibi büyür çocuklar,

Oyuncak yerine çanta kucaklar,

Yüksek binalarla kentler, bucaklar,

Nefes alıp oynayacak parkı yok.

Muhtaç insan sebat eder çalışır,

Kul elinde kul olmaya alışır,

Ücra yerde bir hâneye ulaşır,

Kafasını sokacağı barkı yok.

Hacı Musa Tuncer

Edebiyat Ortamı’nın yeni kaptanı Sadık Yalsızuçanlar

Edebiyat Ortamı dergisi 69. sayısına Sadık Yalsızuçanlar yönetiminde çıktı. Arif Ay gibi bir ustadan sonra herkesi hoşnut eden bir isim oldu Yalsızuçanlar. Nice bereketli ve renkli sayılar diliyorum.  Yayın Kurulu’na Yunus Nadir Eraslan da dahil olmuş. Anlayacağınız Edebiyat Ortamı dergisi emin adımlarına devam edecek.

‘Modern Şiirin Parolası’

Mustafa Karadavut, Modern Şiirin Parolası’nı yazmış. Günümüz şiirinin bir nevi kendi dünyasındaki şifrelerini vermiş Karadavut. Modern şiirin birçok parolaya ihtiyacı var çünkü modern şiir de modern çağ gibi kendi içinde çetrefilli bir dünya.

“Şiiri okuduktan sonra bir yere koyamayışımız, anlamlandıramayışımız bizleri deliye döndürüyor olabilir. Bu onun kötü bir şiir olduğu anlamına gelmez. Bu bizim doğru yerde olmadığımızı gösterir şiir karşısında. Konuştuğumuz bir dili, anlamlarını bildiğimiz sözcükleri görünce hemen kavrayabileceğimiz yanılgısına düşüyoruz modern şiiri. Modern şiirin karşısında savunmasız kaldığımızda savunmaya geçip onu hafife almaya kalkışıyoruz çoğu zaman.”

“Güzel sözlerimiz yok mu? Var, hem de çok. Nerede onca söylenen güzel söz? Duyuyoruz ama göremiyoruz. Güzel sözler medeniyetinin çocuklarıyız. Sadece güzel sözler medeniyetinin çocukları mıyız? Hayır. Güzel ameller medeniyetinin de çocuklarıyız. Tevârüs ettiğimiz güzel sözlere şahit oluyoruz hâlâ; lâkin aynı sayıda güzel amellere şahit olamıyoruz. Demek ki güzel amellerin bir kısmı terk emiş / ediyor, hem de hızlı bir şekilde. Kâl ile hâl makası hiç bu kadar açılmamıştı.”

Toplum ve müzik

Didem Özüyılmaz, Timuçin Çevikoğlu ile müzik ve toplum merkezli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Hayatını müziğe adamış bir isim Çevikoğlu. Programlar, etkinlikler yanında müzik alanında kaleme aldığı kitapları ile işinin hakkını veren bir müzik adamı olan Çevikoğlu’nun söyleşisinden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Mûsikînin bütünüyle gizemli ve sırlı; yani bütünüyle mistik bir anlatımı var. Bu sırlı sanat, sırlı duyuş ve düşünüşleri mükemmelen ifade edebilme, aktarabilme imkânı sunar. Bu sırlı duyuş ve düşünüşlerin sözle ifadesi mümkün olamıyor çünkü adı üstünde bunlar sır; sır oldukları için bilinmiyor ve bilinmediği için de ifade edecek kelimeleri yok. Diğer taraftan mûsikî bir dil ve aslında cümle mahlukata hitap eden, etki eden bir dil; doğrudan rûh ile mana ile ilgili hecesiz kelimesiz bir anlatım.”

“Mevlevihanelerde Türk mûsikîsinin hem pratik hem de teorik eğitim-öğretimi yapılıyordu ve düzeyin çok yüksek olduğunu anlıyoruz. İlmî çalışmalar da var; 17. yüzyılda Kutbünnâyi Osman Dede’nin çalışmaları var. 18. yüzyılın sonlarında kendisi de büyük bir bestekâr olan Sultan III. Selim, Hammamizâde İsmail Dede’yi yetiştiren Nâsır Abdülbakî Dede’den bir nazariyyât kitabı ve bir nota yazım sistemi hazırlamasını istiyor. Sarayda çok kıymetli müzikçiler var ama Sultan bunu bir Mevlevî şeyhinden istiyor. Son müzikologlara, hatta bugün kullandığımız teoriyi oluşturan şahsiyetlere bakarsanız onlar da müziğin ilmini son Mevlevîlerden öğrenmişler. Repertuarı bugüne aktaranlar da onlar.”

Mustafa Aydoğan şiiri

Edebiyat Ortamı’nda Mustafa Aydoğan şiiri üzerine iki yazı yer alıyor. Ahmet Hakan Karataş, Aydoğan’ın Kurdela şiirini tahlil etmiş.  İsabetli bir karar bu. Şairin öne çıkan ve adını ve yüzünü ağartacak bir şiiri Kurdela. Tahlile dergiden ulaşmak mümkün. Önemli tespitler var yazıda.

Ben Aydoğan’ın Kurdela şiirinden bir bölümü buraya alacağım.

“Trenler geçiyor düş tünellerimden
Senin göğünde parçalanan nar gibi trenler
Koşuyorum çıkmak üzereyim işte çocukluğumdan
Baba, neden her şey dışımızda ve hızlı bu kadar

Kızım açmış toprağın bütün kapılarını
Kayıp kurdelasını arıyor prensesin”

Yavuz Balı da Mustafa Aydoğan Şiirinde Mekân ve Coğrafya isimli yazısı ile Aydoğan şiirinin kapısını aralıyor. Başlıklar halinde hazırlanmış, emek verilmiş bir çalışma. Şiirler üzerinden çözümlemeler yapmış Balı. Dar mekânlar, geniş mekânlar, açık mekânlar, kapalı mekânlar tek tek ele alınmış.

Coğrafya olarak da İslam coğrafyası ve Türkiye coğrafyası başlıkları yer alıyor.

“Mustafa Aydoğan’ın şiir coğrafyasında Türkiye’yi de görmek mümkün. Anadolu bilhassa İstanbul şairin şiirinde temas ettiği coğrafyalardır. Yaşamak II adlı şiirinde “Konya kül içinde ebedi bir kor” olarak tarif edilir. Çünkü o coğrafyada Mevlana sönmeyen bir ateştir iklimleri ısıtan.”

“Şairin asıl şehirlerinden birisi olan İstanbul’un da şiirde yer yer adının geçtiği görülmektedir. Milenyum çağında İstanbul kaskatı gözleriyle vıcık vıcıktır: Kaskatı gözleriyle / Vıcık vıcık sıcaktan İstanbul”

“Mustafa Aydoğan şiirinde mekân ve coğrafya rast gele şiire konulmuş değildir. Bu mekân ve coğrafya onun şiirini derinleştiren, zihni ve kalbi olarak okuyucuyu manaya daldırıp çıkaran bir görev üstlenmektedir. Şaire şiirde bu mekân ve coğrafyaları bilinçli bir şekilde kullanmıştır.”