Temmuz 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Ihlamur’da Doğu Türkistan

Dünyanın kanayan bir yarasıdır Doğu Türkistan. Geçmişten günümüze kadar devam Çin zulmü altında yaşama mücadelesi veren Doğu Türkistan halkı, dünyanın sessizliği ile baş başa bırakılarak hayatta kalmaya çalışıyor. Bir tarafta mazlum bir halk, bir tarafta dünya ekonomisini avcunun içine almış Çin. Kapitalist sistem elbette oyunu Çin’den yana kullanıyor ve mazlum bir halk Doğu Türkistan’da akıl almaz işkencelere uğrayarak yaşam mücadelesine devam ediyor.

Ihlamur dergisi 80. sayısında “Türk Edebiyatı’nda Doğu Türkistan” soruşturması hazırlayarak bu konudaki hassasiyetini derginin sayfalarına taşımış.

“Edebiyatın konusu insandır. Edebiyat insanı tüm derinliği veya sığlığı içinde gösterir, onu görünür kılar. Bu haliyle edebiyatın kelimelerle yapılan resim sanatı olduğunu da söyleyebiliriz. Doğu Türkistan’da da insana dair hadiseler yaşanmaktadır. Ve bu hadiseler en uç noktalarda cereyan etmekte, işitenlerde hayret duygusunu uyandırmaktadır. İnsanın insana ettiğini kimse etmemiştir. Doğu Türkistan’da da aynı durum söz konusudur. Orada yaşanan vakalarda insanoğlu bir taraftan en zalim yönünü ortaya koymakta diğer yandan da bu zalimlikten ötürü insan evladının tüm direnç gücü ve hatta yenilgisi, dramı ortaya çıkmaktadır. Bu haliyle yaşananlar edebiyatın tabii sahasındadır ve onun tarafından ele alınıp ete kemiğe büründürülmeyi çoktan hak etmiş bulunmaktadır.”

Abdullah Mollaoğlu

“Türk kültürünün gölgesinin düştüğü, Türk izinin silinmemecesine kazındığı ve kısaca Türk’ün bulunduğu, temas ettiği her coğrafya üzerine Türk edebiyatında çalışmalar yapılmalıdır elbette. Bilinmelidir ki “edebiyat” ile “tarih” kol kola ilerlediği takdirde zorlukların üstesinden gelebilir. Tarih yazımının gerekliliğini günümüzde alan dışı kişiler dahi berrak bir şekilde görebilmektedir. Tarih ile bezenmiş edebiyatın gerekliliğinin de idrakine varılmaya başlanmıştır. Bu sebeptendir ki bu hususta gelecekte geçmişte olduğundan daha fazla edebi eserler çıkacağına inanıyorum. Çıkmalıdır da…”

Hakkı Suat Yılmazer

Bir romancı olmama rağmen Doğu Türkistan konusunda pek fazla edebi eser okuma fırsatım olmadı. Ben daha ziyade Doğu Türkistan coğrafyasının sosyolojisiyle ve tarihiyle ilgili çalışmalara ulaşmaya gayret ettim. Doğu Türkistan’ın sosyolojik yönden Türkiye’ye diğer Türk ülkelerine kıyasla daha fazla benzediğini fark ettiğimde bu benzeşimin sebeplerini kavramak istedim.

Metin Savaş

Doğu Türkistan ile ilgili birkaç makale okudum sadece. Bu da benim eksikliğim mi desem ya da yeteri kadar eser kaleme alınmamış olmasından mı desem bilemedim. Zira roman yazarı olmam hasebiyle mütemadiyen roman okumak, tahlil etmek, kendimce neticelere varmak durumundayım. Çünkü dünya ölçeğinde romanlar yazmak için çok çalışmam gerektiğinin farkındayım. Sadece Rus ve Fransız klasiklerini bitirmek dahi insanın yıllarını alıyor. Samimi olmak lazım, mahcup olduğumu da belirtmek durumundayım. Önümüzdeki ay, sayenizde, bu alanda birkaç eser okuyacağıma söz veriyorum. Bu sebepten sizlere de teşekkür ederim.

Kürşat Yozcu

“İki tarihî, bir de dönem romanı yazmış biri olarak, kendi adıma öne süreceğim ilk sebep, yeterli ve doyurucu “kaynak” ya da “malzeme” eksikliğidir. İster Doğu Türkistan’ın tarihinden kesitler alın, isterseniz günümüz Doğu Türkistan’ına ilişkin bir eser yazacak olun, ne yazık ki size yardımcı olacak ve yol gösterecek bilgi azlığı söz konusu. Doğu Türkistan’ın Çin hegemonyası altında olması ve dolayısıyla kaynaklara (kişiler, hatıratlar, yaşantılar vb.) ulaşmadaki zorluk ve sıkıntılar sebebiyle, bu konuya el atma hususunda yazarlar biraz çekingen oluyorlar sanıyorum. Bu temel sebebin yanı sıra birçok ikincil sebepler de ortaya konulabilir tabii. Ne var ki bu ikincil sebeplerin de belirleyicisi yukarıda vurguladığım malzeme eksikliğidir. Yani birinden “helva” yapması isteniyorsa, bu helva için gerekli malzemelerin de el altında olması şart. Yazarlarımızı ilgisizliğe, cesaretsizliğe ve hevessizliğe iten de bence bu eksikliktir.”

Ş. Adnan Şenel

“Bunun, tabiî ki, doktor elinden çıkma bir reçetesi yok. Fakat, bendenizin, Doğu Türkistan dendiğinde aklıma gelen iki mübârek isim vardır ki, onları sarf-ı nazar eyleyen bir Doğu Türkistan çalışması, daha işin başında iddiasını kaybeder. O isimler, Yûsuf Hâs Hâcib ile Kâşgarlı Mahmûd atalarımızdır. İkisi de bugün Kâşgar toprağında yatmaktadır. Bu işe soyunan kişi, maksadı Yûsuf Hâs Hâcib ile Kâşgarlı Mahmûd’u anlatmak olmasa dahî, üslûbu, bakış açısı ve hikmete yönelen duruşu ile, onlardan beslenmiş olmalıdır. O vakit, Doğu Türkistan mes’elesinin bugüne akseden çâresizliğine ve bîkesliğine, pek ciddî ve ağrıyı giderici ilâçlar bulunacaktır.”

Turgut Güler

‘Kıraathane Notları’

Alper Narsa’nın Kıraathane Notları devam ediyor. Bu kısa notlar bilgi veren, hatırlatan notlar.

“Enver Paşa ile ilgili yapılan en büyük haksızlık Çanakkale Zaferi hususudur. Sarıkamış’ta “Tek kurşun atmadan şehit olan 90.000 bin askerimizin” sorumlusu olarak gösterilir Enver Paşa. Bu rakam hiçbir şekilde doğru değildir çünkü Sarıkamış Harekâtı’ndaki toplam asker sayımız zaten 78.000’dir! İlginç olan şu ki, Sarıkamış münasebetiyle yerden yere vurulan Enver Paşa’nın ismi Çanakkale Zaferi’nden söz edilirken hiç zikredilmez. Oysa her iki harpte de Enver Paşa Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili’dir. Yani Sarıkamış’ın da Çanakkale’nin de bir numaralı askerî sorumlusu Enver Paşa’dır! Bu haksızlığın giderilmesini murat etmekten daha doğal bir şey olabilir mi?”

“Refik Halit Karay muhteşem bir hikâyecidir. Ancak onun çok iyi bir romancı olduğunu söylemek pek kolay değil. Bunda sanırım merhumun geçimini yazarak sağlamak zorunda kalmasının da etkisi vardır. Bazen keşke diyorum, Refik Halit o 150’likler Listesi’nde olmasaydı da yurtdışına sürülmeseydi. Keşke İstanbul’da kalıp devam ettireceği memuriyetinin sağladığı konforla daha acelesiz yazsaydı romanlarını…”

“Ötüken Neşriyat kurulduktan bir süre sonra Nihal Atsız’ın “Bozkurtlar’ın Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” adlı kitaplarını tek bir ciltte ve “Bozkurtlar” adıyla yayımlamaya başlamış. Kitap satışının tıpkı günümüzde olduğu gibi gayet iyi gittiği o günlerde Atsız’ın telif ödemesi de yayınevi mensuplarınca merhumun evine gidilmek suretiyle teslim ediliyormuş. Paraya tamah etmediği bilinen Atsız telif ödemesi yapılan bir gün şöyle demiş: “Bu ne kadar çok para çocuklar. Beni müteahhit mi edeceksiniz!”

“Sabahattin Ali’nin kitaplarının telif hakkı süresinin bitmesinin ardından yaşananları, yayınevlerinin hücum harekâtlarını görünce bundan yaklaşık altı sene sonra karşı karşıya kalacağımız manzarayı rahatlıkla gözlerimin önüne getirebiliyorum. Sait Faik 1954 yılında öldü çünkü. Evet, altı sene sonra da Sait Faik’in eserlerinin telif hakkı süresi dolacak. Ve bence bu defa daha büyük bir gürültü kopacak.”

“Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın romanlarını günümüzde Ötüken Neşriyat yayımlıyor. Dağcı’nın Türkiye’deki ilk yayıncısı ise Varlık Yayınları idi ve eserlerin Türkiye Türkçesine aktarımı ile basıma hazırlanması işini de Ziya Osman Saba üstlenmişti. Saba Dağcı’nın eserlerini – Dağcı’nın tabiriyle – ütülemişti. Ancak bu bilgi Cengiz Dağcı’nın hiçbir kitabında yer almaz nedense. Bunun sebebi Ziya Osman’ın mütevazılığından da kaynaklanmış olabilir. Ancak her iki ismin de artık hayatta olmadığı göz önüne alınırsa bence artık bir değişiklik yoluna gidilmeli ve Cengiz Dağcı’nın eserlerinin yeni basımlarında kitabın künye sayfasında mutlaka Ziya Osman Saba’nın ismi de zikredilmelidir.”

Dağın ardındaki öğretmen

“Devleti temsil eden, halk ile sürekli temas halinde olan, halk içindeki en önemli devlet görevlisi öğretmenlerimizdir. Devletin kırsal bölgedeki en önemli birimi okullar, devleti temsil eden de öğretmenlerdir. Öğretmen, devletin halk içindeki eli ayağıdır. Öğretmen ile halkını aydınlatıp, gelişmesini sağlar. Özellikle kırsal bölgelerde öğretmenlerimiz sadece okulda öğrencilerini okutmakla kalmaz. Bölge halkına da rol model olur. Halk birçok konuda öğretmene danışır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarım toplumu olduğu yıllarda bu olgu göz önünde bulundurularak köy enstitüleri kurulmuştu. Öğretmenler sadece eğitim vermek değil, bölgedeki tarımı daha bilimsel metotlarla yapılması için de halka vizyon götürecek şekilde eğitiliyordu. Köy enstitülü öğretmenler tarım, hayvancılık, meyve yetiştiriciliği gibi konulara da hâkimdi.”

Oydas Köyü Uludağ’ın arkasında kalan, şehir merkezine yüz kilometre uzaklıkta bir dağ köyüdür. Civar köylerde ve dağ ilçelerinde okul yokken ilkokul bu köye yapılıp eğitim öğretime başlamıştır. Bu sebeple köyün ismi “Yazıbaşı” olarak değiştirildi.

İşte Yazıbaşı Köyü’ne bir öğretmen geldi. Köy halkını da çocuklarını da ilimle, bilimle tanıştırdı. Halkın yanında devleti temsil etti. Köy halkı devleti Sabahattin Öğretmen’le yanında hissetti. Lakin ekonomik sebepler, yanlış devlet politikaları ve bir sürü farklı sosyal sebepler nedeniyle köyden şehirlere göç arttı. Köylerde nüfus azaldı. Devlet Yazıbaşı Köyü’ndeki okulu kapattı. Birkaç köydeki öğrenciyi bir köye toplayarak taşımalı sisteme geçti. Yaklaşık yirmi yıldır Yazıbaşı Köyü okulsuz ve öğretmensiz. Artık köyde cuma akşamları, pazartesi sabahları İstiklâl Marşı okunmuyor. Köyün nüfusu azaldığı gibi devletin köydeki nüfuzu da azaldı.

Yusuf Koşar

Medeniyet Bülteni’nde aile kurumu soruşturması

Medeniyet Bülteni’nin her yeni sayısı bir önceki sayısının bir adım önüne geçiyor. “Bir bültenden çok ötede” bir çalışma ile karşı karşıyayız. Titiz hazırlanmış bültenin Temmuz 2019 sayısında değineceğim ilk çalışma birçok yazara aile kurumu ile ilgili yöneltilen sorulardan oluşan soruşturmadan olacak.

“Medeniyet ve kültür tabii olarak aileyi de içine alıyor. Eğer bir medeniyet krizi varsa bundan ailenin de etkilenmesi kaçınılmazdır. Öte yandan ailede başlayan dejenerasyon medeniyet krizinin başlatıcısı veya tetikleyicisi de olur. Yumurta ve tavuk gibi bir karşılıklı doğma doğurma ilişkisinden söz edilebilir. Bizde medeniyet krizinin başlangıcı haylice eskiye gider. Teşhis ve tedavide hatalarla dolu olan Osmanlı yenilik hareketinin bu krizde önemli rolü olmuştur. Bugün Batıl tipi modernleşmeyi hedef hâline getirmiş millet parçası ile Müslümanca çağdaşlaşma peşinde olan millet kesimi arasında çetin bir mücadele vardır. İslâmcılara göre İslâm dünyasında bir medeniyet krizi mevcuttur ve bunu sağlığa kavuşturmanın yolu ferdin ve toplumun bütün hayat alanlarında İslâmlaşma hareketini en uygun yöntemlerle sürdürmektir.”

Hayrettin Karaman

“Aile, bizim kültürümüzde toplumun ilk ve temel müessesedir. Aileden topluma, toplumdan da devlete doğru giden zincirin ilk halkasıdır. Ailesiz bir toplumu düşünmek mümkün değildir. Aile, insanı hayata hazırlayan ve sosyalleştiren en tabii ve kurumsal bir yapıdır. Medenileşme dediğimiz hadise samimi, hassas ve köklü bir kişiliğin en uygun şartlarda insanın eğitimi ve gelişimi ile sağlanmaktadır. Bunun da gerçekleşeceği münasebet ağı ve kurumsal düzeni ailede sağlanmaktadır. Ahlâk dediğimiz anlayış ve kurallar topluluğu, ailevi ilişkileri ortaya çıkardığı gibi, aile içi münasebetlerin her seviyede gerçekleşeceği sosyal zemini hazırlar ve bu temel, toplumsal münasebetleri de belirler ve düzenler. Her şeyden öteye, ahlâk temelli sosyal münasebetler, en etkili ve sağlıklı gelişimini aile ortamında bulur. Zaten, aileyi de güçlü ve hayati bir müessese hâline getiren, bu ahlâkî ve duygu yüklü dünyanın gerçekleşmesidir.”

“Aileyi kendi inanç, ahlâk ve kültür değerlerimiz ye yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Önümüze konulan ve bizimle hiç ilgisi olmayan sistem, kavram ve tarihi olayları, kendi bilgi ve yaşama sistemimize göre yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Sosyal imar ve yapılanma çalışmaları, öncelikle insandan başlamak zorundadır. Bunun yolu da, ailenin sağlıklı ve kültürel-ahlâkî misyonu ile yeniden etkin bir hâle getirilmesidir.”

Sami Şener

“Aile hem İslâm medeniyetinin hem de Türk töresinin toplumsal teklifidir, yapıtaşıdır. Son yüzyıl içinde ciddi bir atomizasyon süreci yaşayan aile kavramı evet, çekirdek aileye küçülmüş daralmışsa da akrabalık kavramı fiiliyatta güçlü işlerliğini sürdürmektedir. Türkiye toplumu hâlen aile bağları güçlü sosyolojisiyle dünyada örnek bir yerdedir.”

“Ailenin yaşadığı kriz evet, totalde medeniyetin yaşadığı krizdir. Çünkü aile medenî haritamızın yapıtaşıdır. Aile mikro evrendir. Siz aileyi bozarsanız nükleer bir bozulma başlatmış olursunuz, yani zincirleme olarak her şey zarar görür.”

“Dünyanın değişik sınavları var. Biz tüm bu imtihanlara karşı güçlü ve sabırlı bir duruş sergilemeliyiz. Özellikle televizyon dizileri, aile ilişkilerini imha etmeye yönelik kurgulanıyor. Maalesef bu konuda ne TV yönetimleri ne sivil toplum grupları etkin değil, üzerlerine düşen görevi tapmıyorlar.”

Sibel Eraslan

“Film, sinema, internet, televizyon gibi teknolojik ürünler, insanların ve insanlığın yararına kullanıldığında amaca hizmet ederler. Tabii ki şunu unutmamak gerekir: Merhum Akif Emre'nin söylediği gibi, her teknolojik kavram ve araç, üretildiği medeniyetin ruhunu taşır. Bu araçları kullanırken elbette dikkatli olmak gerekir. Aynı şekilde sıraladığınız kavramlar, modern Batı'nın ürettiği seküler, insan zihnini ve doğasını parçalayan kavramlardır. Batı bu kavramlarla hem kendini hem de ötekileştirdiği dünyayı mahvetmekte. Batı, özellikle aile kurumunu ortadan kaldırıp her türlü sapıklığı, sapkınlığı öne çıkararak insan türünün sonunu getirmektedir. Bu küresel bir projedir. Bu projeyi tanımadan onunla mücadele etmek mümkün değil. Üstelik bu proje insanlık yararına olabilecek her tür teknolojiyi kullanarak insanlığın sonunu getirmeye çalışıyor. Sıraladığınız kavramların her biri bir makale, söyleşi konusu olabilecek yoğunlukta kavramlardır. Bu kavram ve olguların neredeyse tamamını siyonizmin “goyim” ötekileştirmesi/düşmanlaştırması üzerinden okumak da mümkün.”

Muharrem Balcı

“Aile; modern, çağdaş, seküler hayata kurban edilmekte. Ulu çınar çatırdamakta. Köklü medeniyetimizin hâkim olduğu dönemlerde ailelerimiz sağlamdı, dimdik ayaktaydı, kaleydi, çınardı, hayattı, huzur ve mutluluk kaynağıydı. Sorunlar yok muydu? Vardı elbette. Her şeyi idealize etmeye gerek yok. Lakin bugünkü facia yoktu, sorunlar toplumsal/küresel boyutlara ulaşmıyordu, kendi kurumsal kimliği içinde tolere edilebiliyordu. Sebeplerini tek bir nedene bağlamak belki doğru olmayabilir, ama şunu rahatlıkla söylemek mümkündür: Bir kurum veya kişi kuruluş ve var oluş gayesinin dışında kullanılırsa bozulmalar, çözülmeler, çatırdamalar, sapkınlıklar başlar. İşte bugün aileler, gerçek fonksiyonunu icra edemiyorsa sebebini bu kilit ifadede aramak lazımdır. Ailelerin zihnî, fikrî, ahlâkî ve dinî sarsıntılar geçirmesi iyi tahlil edilmelidir. Sorunlar, maziden kopuk ele alınırsa reçete yanlış yazılır. Eğer tedbir alınmaz, eğer sorunlar mazinin kutlu aydınlığında giderilmeye çalışılmazsa sonuç oldukça vahim bir hâl alır. Toplum, millet, devlet olarak dünya sahnesindeki iddiamızı kaybederiz. Canımız gider, kimliğimiz gider; ahlâkımız, namusumuz, medeniyetimiz, huzurumuz, hanemiz, devletimiz, saadetimiz gider. Bunları abartılı ve afaki ifadeler olarak görmemek lazımdır. Tarih bunun belgeli ve bilgili apaçık şahididir.”

Mustafa Seçkin

Nedir evllilik?

Medeniyetin sayfaları arasında Dursun Ali Tökel de var. Evliliği ve boşanmayı sorgulayan bir yazı kaleme almış Hoca. Nietzsche, Ahmet Mithat Efendi ve Nabi de yoldaşlık ediyor Tökel’e yazısında.

Nietzsche soruyor evlenmek isteyenlere: “Gençsin ve çocuk sahibi olmak, evlenmek istiyor‑ sun. Ben de soruyorum sana: Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın? Muzaffer misin, kendi kendine boyun eğdiren mi‑ sin? Duyularına hükmeden misin, erdemlerin efendisi misin? Bunu da soruyorum sana.” Soruları görüyor musunuz? Bu büyük filozof “Sana uygun birini buldun mu?” diye sormuyor. Soru şu: “Bir çocuk istemeye layık mısın?” Bu ne demektir? Yani baba olmaya hazır mısın? Bir baba olmanın alt üst edeceği duygularına hâkim olmaya hazır mısın? Peki, o zaman nedir evlilik?

“Evlilik: İki kişinin onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben… Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben evlilik diye.” Bu ne demek? Nietzsche, evliliği hiç de mutlu olma seansı olarak çizmiyor. İki kişinin daha üst birisini yaratma arzusuna gönderiyor evliliği, yani onun tabiriyle diyelim üstinsan yaratmaya, yani Çocuk'a… İdeal bir çocuk yetiştirmeye diyelim: “Yaratana susamışlık, Üstinsan'a yönelen ok ve özlem: Konuş, kardeşim, evlilik istemenin özlemi bu mudur? Böyle bir istem ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.” Arzuları sadece kendi egolarının tatmini ve bireysel çıkarları olan evliliği, yani daha yüce bir amaç için oluşturulmamış dizgeyi lanetliyor Nietzsche ve buna iki kişilik ruh yoksulluğu diyor: “Ah, bu iki kişilik ruh yoksulluğu! Ah, bu iki kişilik ruh kirliliği! Ah, bu iki kişilik sefil huzur.”

“Nietzsche'nin de Ahmet Mithat Efendi'nin de bizi çağırdığı bir hakikat var: Eylemlerinin sadece kendi hazzın ve keyfin belirlemesin, bir eylemde bulunmaya karar verdiğinde muhakkak daha yüce, daha aşkın, daha müteal niyetlerin olsun. Mesela evlilik kararı verdiğinde bunu sadece kendin merkezli yapma! Doğacak çocuğuna hatta doğacak nesillerine anne baba seçtiğini de unutma. O doğacak çocukların milletin, dinin hatta bütün insanlık için hayırlı olmasını istiyorsan eş seçiminin bunda fevkalade önemli olduğunu göz ardı etme.”

“Divan şairinin boşanma ile ilgili görüşü nedir?” diye bir soru sorsak acaba bir cevap alabilir miyiz? İşte yaşadığı çağın pek çok hadisesinin, gündelik hayatının şahidi sayılacak metinler kaleme almış olan 17. yüzyıl şairimiz Nabi bir kıt'asında her zamanın en büyük hadiselerinden biri olan boşanma konusuna değinmiş ve boşanmanın sonuçları üzerine kendi görüşünü açıklamış. Peki, nedir bu görüş?

İctima eylemese merd ile zen âlemde
İdemez sûret‑i mevlûd kabul‑ı peyvend
İftirak eyler ise birbirisinden ammâ
Hem peder ferd kalur zâyi olur hem ferzend

 Nabi, başlangıçta evliliğin hikmeti üzerinde duruyor: Eğer erkek ile kadın bir araya gelmezse çocuğun yeryüzüne gelmesi mümkün olmaz. Bu imkânsızlıkta peyventten bahsedilmesi ilginçtir. Peyvent bağ, bağlama, ulaşma, erişme demek. Peyvent etmek ise bağlamak anlamına kullanılmış. Erkek ile kadının bir araya gelmesi sıradan bir araya gelmek değildir şüphesiz. Öyle olsa âlemde evliliğe, nikâha gerek kalmazdı. Nesillerin korunması için nikâh bağı şarttır. Buradaki peyvent kelimesi hem sevgiye hem bağa hem de bağlanmaya gönderme yapıyor demektir. Yani evlada, eşe bağlanma ve bu suretle sevginin ve bir daha asla kopmayacak bağlanmanın ortaya çıkması. İkinci beyitte, bu bağın çözülmesi, eşlerin ayrılması, evlilik sözleşmesinin bozulması sonucu nelerin olacağı üzerinde durulmuştur: Eğer eşler birbirlerinden ayrılırlarsa, hem baba tek başına kalır, hem de çocuk perişan olur.”

Evlilik ve karşı taraf

Sait Özdemir evlilik kurumuna iki taraflı yaklaşan bir yazı ile yer alıyor Medeniyet’te. Evlilik, anlayış, idare etme, yaşam sanatı gibi birçok kavram zihinde uçuşup duruyor.

“Evlilik çok kompleks bir kurum. Üzerinde tüm boyutlarıyla konuşmak zor ve uzun bir iş, Bireysel, toplumsal, hukuki ve dinî boyutları olan; eşlerin yaşları, sosyo-kültürel düzeyleri, kültür tipleri, aileleri, psikolojik durumları vb. birçok etken tarafından biçimlenen çok yönlü ve çok katmanlı bir yapı. Günümüzde üzerine oynanan ve sonuçta temelinden sarsılmış bir bir yapı taşı. Hem de -yukarıda da ifade ettiğimiz gibi toplumun en önemli, en temel yapı taşı.”

“Evlenecek genç kardeşlerime şunu söylemek istiyorum: Evlendiğinizde her an mutlu olmayı hayal etmeyin çünkü aile mutluluk yeri değil huzur bulma yeridir. Evlilik yan gelip yatma yeri de değildir; sabretme, anlamaya çalışma yeridir. Ham yönlerimiz olgunlaşır evlenince, yanarız ama pişeriz sonunda. Yıpranırız, azalırız ama hayırlı bir nesil davasıyla bala döner tüm “ağulu aş”lar. Bambaşka iki insanken bir olmayı başardığımız zorlu bir süreçtir aile. Toplum kalesinin bize ait olan bucağını sıkı sıkı muhafaza etmektir aile kurumunu devam ettirmek. Bir bakıma emaneti de korumaktır aileyi korumak. “Mezara kadar” niyetiyle yuva kuranların çoğunu ancak ölüm ayırıyor da “olmazsa” diye yola çıkanlarınki neden olmuyor?”

Dünden bugüne Irak

Irak aklıma her geldiğinde Amerika’nın özgürleştirme masalı ile bir medeniyeti dünyanın gözü önünde yok edişi canlanıyor zihnimde. Kendi kurduğu bir senaryoyu kendi aktörleri ile oynayan Amerika artık özgürleştirecek yeni mecralar ararken Irak, Saddamlı günlerini arar mı bilmem ama silinen bir tarihi tüm insanlık arayacak görünüyor.

Vahdettin Kayğan, Dünden Bugüne Irak adlı yazısında tarihi süreçte Irak’ı anlatmış. Kanayan bir yara gibi içimizde duran Irak’ı. Zihin açıcı tespitler var yazıda. Mutlaka okunmalı.

Ketebe Piyan’da Abdurrahim Karakoç var

15. sayısına ulaştı Ketebe Piyan dergisi. Sevdim ben bu dergiyi. Hem yazmayı hem de okumayı sevdiğim dergiler arasına girdi bile. Bunun ilk sebebi samimiyet. İşini gönülden yapanların ortaya çıkardığı bir dergi Ketebe Piyan. Her sayı daha renkli, her sayı daha dolu.

15. sayının kapağında Abdurrahim Karakoç var. Şairin adına yakışan bir sayı olmuş. Emeği geçenleri kutluyorum. Özel sayıdan paylaşımlar yapacağım.

“Abdurrahim Karakoç, şiirin edebî çerçevesinde ele aldığı mizahî anlatımla Anadolu insanının hak ve hukukunu aramış, halkının dertlerini, aşkını yine onların temiz Türkçesiyle ortaya koymuştur. Hicivleriyle yanlışı göstermiş, koçaklama türündeki şiirleriyle gençlere ilham kaynağı olmuş, Mihriban gibi şiirleriyle Anadolu insanının saf ve samimi sevgisini dile getirmiştir. 7 Haziran 2012 günü 46 günlük tedaviye direnemeyen kalbi neticesinde yaşama gözlerini yummuştur. Şiirleriyle dillerde ve hafızalarda yaşayan şairi rahmetle anıyoruz…”

Onur Sezer

Babası, dedesi, abisi, kardeşleri kendisi şair bir güzel insan… Abdurrahim Karakoç… 21. yüzyılın Karacaoğlan’ı, Mevlana’sı, Yunus’u…

Aldığı nefes Anadolu, verdiği nefes Anadolu… Böyle engin bir kaynaktan beslenen şiirin müntehası olur mu? Aşkı da ordan beslenmiş, sevdayı da davayı da…

İnsanoğlu’nun yaradılış sırrı olan ‘aşk’, ‘kâğıda yazılamayan’, ‘hudut çizilemeyen aşk’ Maraşlı bir ozanın yüreğinde ‘kar koysan köz olan’ aşk…

Meral Yılmaz   

“Yazdığı gibi yaşayan biriydi. Şiirlerinde lüzumsuzluğa yer vermediği gibi yaşamında da buna izin vermeyerek siyaset hayatını noktalıyordu. Siyaset gönlü Muhsin Yazıcıoğlu ile son bulurken; Allah rızası için girdiği siyasi tarikinden yine Allah rızasını gözettiği için ayrılıyordu. Ama dava adamı olmaktan hiçbir an vazgeçmiyordu. Ömr-ü güzîdesinde çeşitli meslekler icra etmiş olmasına rağmen biz onu ‘aşk adamı’ olarak tanıdık.”

Ümmehan Aydoğan

“Mihriban deyince insan duruyor iç çekiyor. İnsanoğlu sıra benzeyen aşklara merakıyla yaklaştı asırlar boyu o aşkı yaşamak istedi, aşk sırdır ve bu sır insanoğlunun pek de umurunda değildi… Leyla ile Mecnun gibi Karakoç ve Mihriban aşkı da insanoğlunun ilgisini çekti. Karakoç’a bu şiiri yazdıran neydi, bu Mihriban kimdi, onu da öğrenmeliyiz, Mihriban’ı bulmalıyız, kim olduğunu öğrenmeliyiz diyordu. Abdurrahim Karakoç hep bu soruyla muhatap oldu. Mihriban kimdi?

Kimse bulamadı, soruları cevapsız bıraktı. Mihriban hakkında çıkan haberlere yalan deyip geçti.

Ve bir sır olarak kaldı. ‘Aşıklar ölmez’di. Bize bunu öğrettiler, Karakoç da ölmeyecekti.

Dadaloğlu, Karacaoğlan, Yunus Emre, Köroğlu ve Karakoç daimi bir hayat sürecek ve yaşayacaklar…”

Adem Yeniçeri

Hikâyenin üç hali

Suavi Kemal Yazgıç, Ketebe Piyan’da Hikâyenin Üç Haliydi isimli yazısında bir hikâyenin oluşum aşamalarını maddenin üç hali ile bütünleştirerek sıvı, gaz ve katı halini anlatmış hikâyenin.

Sözlü edebiyatın anlatıma dayalı hikâyesi söz hali ile (sıvı), yazılı edebiyatın kalemle ve kâğıtla buluşan hali yazıyla (katı) ve sosyal medyanın dijital hikâyeleri de uçup giden görsel hali ile (gaz) ifade ediliyor.

Eda Tülüce güncesi

Bir mekân. Vakit akşam. Şehrin telaşını gören bir pencere. Karanlık iyice çökmüş sokaklara. Hafif de yağmur varsa hüzünlenmek için her şey yerli yerinde diyebiliriz. Eda Tülüce’nin Mim Kahve Güncesi’ni okurken gözümde böyle bir sahne canlandı. Üsküdar’ı camdan izleyen bir günce bu. Çokça hüzün barındırıyor içinde. Samimi bir anlatımı var Tülüce’nin.

“Çiçekler dökülürken, bahar gelmiş dallarıma. Üsküdar’da yağmurlu bir hava, yatsı ezanı okunurken takvimler Şaban ayının 13’ünü gösteriyor. Mim Kahve adlı mekânın üçüncü katından havayı seyre dalıyorum. Akşam vaktinin garip bir hüznü düşerken içime, sen uzak diyarlardan öte hâlâ aklımdasın. Gökyüzü griye boyalı, geçse de günler, vakitler; hissen bahar gelmiş diyorum. Kaldırımlar ıslak, buram buram hüzün yağıyor beton yığınlarına.”

Ketebe Piyan’dan iki şiir

Yatmak şimdi ta içimin derininde bir yangın yerinde
Ben miyim ah hakikaten beklemiş miydim
Gözlerken yolunu erken ikindilerde ellerindi uzanan
Uzandım artık upuzun bir gölge gibi ki akşamdır yaklaşan
Ufukta işte dikilince eflatun gövden
Bana görünen koskoca dağlardı
Vay ki gözlerin unuttukça elaya çalardı

Ferhan Zehra Türkmen

Kırmızı, beyaz, yeşil ve siyah
Ah Kudüs
Yeşilin siyah
Beyazın kırmızı olmuş
Gördüğün günler ise zehir
Ah Nakba
Sene 1948
Kırmızı, beyaz, yeşil ve siyah
Ah Kudüs
Kapanmıyor içimdeki yaran
Kapanmıyor çocuklarının gökleri balonlarla
Akıyor zaman
Kan ve vahşet
Aksa akıyor, ellerimizden
Sene…

Rümeysa Çelikli