Temmuz 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Yükümüzü ne hafifletir ki bizim?

Mahalle Mektebi dergisi 48. sayısına ulaştı. Beklenen bir dergi çıkarmak önemli. Yazanı, okuyanı derginin yeni sayısını büyük bir merakla bekliyorsa o dergi edebiyat dünyamız içerisinde kendine bir yer edindi diyebiliriz. Mahalle Mektebi artık bunu sağlamış dergilerimizden.

Derginin 48. sayısından yapacağım ilk paylaşım Cihan Aktaş’ın Yükümü Hafifleten Resimler yazısından olacak. Şunu da belirtmiş olayım. Dergiyi elime alır almaz ilk bu yazıyı okudum. Kendi şiirimden bile önce. Yükümü Hafifleten Şarkıları okuduğum için böyle bir esenlik bildirisine daha ihtiyacım vardı. Bu kez resimler geldi yükümümüzü hafifletmek için. Renkler, insanlar, ayrılıklar, kavuşmalar, okumalar, yazmalar derken Aktaş yine bizi kendimize davet ediyor. İnsanın yükünü neyin hafifleteceğini ancak zaman gösteriyor.

“Anadolu kilim motifleri, turnalar, duygularını dışa vurmama konusunda eğitilmiş kadınların gözlerinden taşan yoğun hisler… Hayal gücünü serbest bırakan, nesneleri bozan, bir o açıdan bir başka açıdan gören ve her açıdan görmeyi öğreten kübiği anlamaya çalışıyordum. Kübiğin bir köşesinden taşardı aşina motifler ve başka figürler de fark edilmeden önünden geçilenin türlü yüzlerini düşündürmek üzere çağrışımlara boğardı.”

“Resme zamanı katma fikri akla elbette minyatürü getiriyor. Bir başlatıcı, esinleyici olarak Cezanne’ı fark ettim üniversite yıllarında; ancak izlenimciliğin Batı klasik resminde yaptığı köklü değişimi daha sonra sürdürdüğüm okumalarla öğrenecektim.”

“Naci el-Ali, kırk bin karikatüründe yer verdiği çocuk kahramanı Hanzala ile tanınıyor. Hanzala’yı 90’larda Arapçayı Mısır’da öğrenen grafiker arkadaşım Hasibe Turan kanalıyla tanımıştım.

Hanzala asıl 1987 senesinde Londra’da bir suikast sonucu hayatını yitiren Naci el-Ali’nin kendi çocuklaşmış benliğini temsil ediyor. Kahramanının yüzünü belki bu nedenle de görmüyoruz: Bir çocuk yüzü onca çatışan duygu ve düşünceyi nasıl taşıyabilir ki…”

“Erol Akyavaş’a, ‘Bu resimleri nasıl yapıyorsun?’ diye sorduklarında, “Bilmem, içimden geliyor’ dermiş. Miraçname, Kimyayı Saadet, Kerbela farkına varmasak da içimizde. Halkın akın akın camilere gittiği Miraç olayının tefekkür edildiği gece sanatta nasıl bir karşılık bulmazdı? Akyavaş sade bir şekilde, ‘içinden geldiğini’ söylese de litolarında yer alan çerçeve tanımayan desenler, minyatür üzerine ne çok düşündüğünü gösteriyor.”

“Tristan Tzara, Antonioni, Picasso, Miro, Erol Akyavaş… parçalama yoluyla boşluğun yapısını tanımaya ve değerlendirmeye çalıştılar. Bütünün çözüme izin vermediği yerde kübistler, cevabı parçalı yapının imkânlarında aradılar. Miro 1920’lerin başlarında Paris’e gittiğinde Dadacılar’la buluşmuştu. Eksik olan, aşırıya kaçan, yapılması gerekeni perdeleyen neydi acaba? İnsan ilişkilerinde yitirilen ne ise onu kazanmaya dönük üsluplara yönelmeye başladı sanat 60’larda; galerilere ve duvarlardaki çerçevelere sığmıyordu. Kaybedilen, göz ardı edilen değerleri (selamı, muhabbeti, komşuluğu, şefkati) yeniden algılama ve tanımlama ihtiyacını yansıtıyor güncel sanat. Katı Olan Her şey Buharlaşıyor’da okumuştum: 1960’larda New York’un kentsel dönüşüm yapılan semtlerinde güncel sanat, artık tanıyamaz olduğu mahallesinde kafası karışan yaşlıları caddeden karşıya geçirmek olarak gerçekleşiyordu.”

Robert Bly şiiri

Ömer Korkmaz kendi ilgi alanının derinliklerine iniyor Mahalle Mektebi’nde. Korkmaz, eski Türk edebiyatına gönül vermiş bir şair. Amerikalı şair Robert Bly’ın şiirinin sesine kulak veriyor Korkmaz. Onun sesinde “biz”i gösteriyor okuyucuya. Bly’ın “Vildebist” şiir çözümlemesi var kitapta.

“Bly, özellikle modernizm eleştirisi bağlamında önemli bir yer de durur. Şiirlerinde görülen en önemli vurgulardan biri insanın modern dünyadaki sıkışmışlığı ve klişe söyleyişle yalnızlığıdır. Bu yalnızlığa dokunurken Bly’ın önemli bir silahı vardır. Bly, şiirlerinde geleneksel dünyayı ve düşüncesini kuran bütün metin ve inançlara rastlamak mümkündür. Mitolojik unsurlar, efsaneler, dini metin ve telkinler vs. şiirlerinde gönderme yaptığı unsurlardır. Yalnız Hıristiyan inancı ile sınırlı kalmaz, çeşitli dinlere ve milletlere ait inançlar da şiirinde yer bulur. Bly, şiirini geleneksel dünya ile büyütmüş ve zenginleştirmiştir denilebilir. Bunu özlemini duyduğu dünyayı zihninde yaşaması ve şiirlerine sirayet etmesi ile de açıklayabiliriz.”

“Vildebist, İbrahimin Yıldızlara Baktığı Gece isimli kitabın ikinci şiiri.* Vildebist, ölçülü üçer mısralık altı bentten oluşuyor. Her bent kendi içerisinde bir bütün olarak düşünülebileceği gibi birbirleri ile sıkı ilişkiler kuran bentler bütünü olarak da düşünülebilir.”

“Sürüdedir ancak yine de ferttir. Sürünün fertleri bozkırda vahşi kedilere, suda timsahlara av olmaktan kurtulamaz. Neticede ölmek en ferdi eylemdir. Vildebist kelimesinin şiir içerisinde yoğrulunca çağrıştırdığı ilk şey günümüz insanıdır. Bly’ın başlık olarak Vildebist’i tercih etmesinin nedeni bu hayvanın bozkırlardan çayırlara doğru yaptığı yolculuğu, insanın doğumdan erginliğe oradan refah arayışına oradan ölüme uzanan yolculuğu ile karşılaştırması olarak düşünülebilir.”

“Baştan aşağı bir modernizm eleştirisi olarak okunabilecek bu şiiri, bir şiir okuru olarak önemli bulduğumu, bu yüzden bu küçük yazıyı yazmaya giriştiğimi ifade etmeliyim. Hatası ve eksiğiyle yazılmış bu küçük yazı umarım Robert Bly’ın Türkçede daha fazla görünmesi/tartışılması için bir kapı aralar. Mahalle Mektebi Dergisinin desteğiyle ve Arif Demirci’nin çabalarıyla bir yerinden başladığımız çeviri faaliyetinin hitama ermesi, Bly’ın Türkçe’ye kazandırılmış kitap hatta kitaplarına dönüşmesi en büyük temennimdir.”

Mahalle Mektebi’nin bu ayki söyleşi konuğu Tuna Akçay. Fotoğraf, sanat, arkeoloji gibi konuların konuşulduğu söyleşiyi Muammer Ulutürk gerçekleştirmiş. Söyleşiden kesitler paylaşacağım.

“Arkeolog Derneği Mersin Şubesi’ni Prof. Dr. Emel Erten başkanlığında kurduk. İlk seçimlerde ben başkan oldum ve iki dönem yönettim. Özellikle kültürel miras perspektifinde çalışmalar yaptık. Gazetelere köşe yazıları yazdım, “küçük arkeologlar” projesi yaparak arkeoloji eğitiminin elzem olduğunu vurgulamaya çalıştık. Küçüklere arkeoloji kampı ve eğitimi projesini ilk defa Türkiye’de biz yaptık. Sonra bu çalışmalar müzelerde yapılmaya başlandı. Malumunuz Müzeler Haftası çerçevesinde öğrenciler müzelere getirilir, tavaf eder gibi el ele tutuşturularak hiçbir şey aşılanmadan müze yürütülürdü. Hala da yapılıyor. Biz kültürel miras algısının ergenlere değil çocuklara verilmesi taraftarıyız. Hatta mutlaka arkeoloji diye ders olmalı.”  

“Yurt içinde sergi açmak çok elzem bir amaç yoksa çekindiğim bir organizasyon. Çünkü kendi ligimizde alkış almak çok da amaçlarıma uygun değil. Egolarımı tatmin etmek yerine sanatımı, kimliğimi ve ülkemi yurtdışında temsil etmeyi tercih ediyorum. Yurtdışında Arnavutluk-Tiran, Makedonya-Üsküp, Tataristan-Kazan ve Filistin-Kudüs’te sergiler açtım. Burada açtığım sergilerde çok büyük anılar ve tecrübelerle döndüm. Çünkü sadece sergi açmıyor birçok yabancı temaslarda da bulunuyorum. Mesela Arnavutluk’ta Arnavutluk Fotoğraf Federasyonunu kurduk. Rusya’da uçak krizi sırasında ilk Türk etkinliğini gerçekleştirdik. Kudüs’te Arap dostlarımıza sanat ile seslendik. Bunun gibi salt sergi değil kültürel diplomasi tavrımız da söz konusudur.”

“Şimdi Türkiye’de fotoğrafın gelişmesi için devletine katma değer kazandırması gerekir. Yani fotoğrafı aynı arkeolojide olduğu gibi devlet ile buluşturmak gerekir. Bu karşılıklı kazanımları sağlamadan devletin fotoğrafa destek vermesi imkânsız. O yüzden sanatçı diplomat havuzu oluşturmalıyız.”

Mahalle Mektebi’nden şiirler

Tanıklarım var

Kırkbir küçük hafıza, ellibir cuma

Biri dağlarda biri bir adada

Ve binlercesi

Sahrada bozkırda kar altında

Aynalı çarşıda

Yeşil kuşlar taşıyor onların ruhlarını

En ince dallara konan yeşil kuşlar

İncelikten görünmeyen dallara

Fatma Şengil Süzer

rahat bulmayacak bu gönül

vay gönül

ey vay gönül

nice çivi çakılacak daha tak tak

nice gözyaşı sızacak

duvardaki son çivi izinden

güneşin kucağına kaçarken sen

eski mezarlıkta korkuyla

kim gördü şems’i bir an

o mavi gözlü adamı

Mehmet Solak

bildiğim bir şey varsa hazır olmalıydım bedel ödemeye

hakikat şüphe götürmez

böyle öğretmişti munkızud-dela’ilde Gazali

Gazali haklıydı insan hep bir diriliş verendi

bir fotoğrafa dönüşmeden her şey

içimizden bir ses kırk yaşında bir adam ardında koca bir ordu

omzuma konan ağırlığı kaldırabilirdi kuşlar

gelmiş bulundum bir kere

ötesini de söyleriz bir gün elbet

İmdat Akkoyun

Hababam Sınıfı’nın babası

28. sayısına ulaştı Kitabın Ortası dergisi.  Yazarlar, kitaplar, dosya konuları ile dopdolu bir içeriğe sahip dergi. Ele alınan konulara ve derginin sayfalarına konuk edilen yazarlara baktığımızda edebiyatın nabzını tutan bir içeriğe sahip Kitabın Ortası.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Deniz Demirbağ’a ait. Rıfat Ilgaz’ı; Hababam Sınıfı eserinin merkezinde tüm çalışmalarını da konu edinerek ele almış Demirbağ. Bu tarz çalışmaları çok önemsiyorum. Çünkü yazarın sadece bir eserden ibaret olmadığının bilinmesi gerektiğini vurguluyor bu yazılar.

“Rıfat Ilgaz’ın en çok bilinen eseri “Hababam Sınıfı”nın yolculuğu 1957 yılında “Dolmuş Dergisi”nde başlar. Rıfat Ilgaz burada “Stepne” takma adı ile kısa hikâyeler yazmaya başlar. Konu, İstanbul’daki bir lisenin öğrencilerinin kendi aralarında, okul çalışanlarıyla ve öğretmenleri ile yaşadıklarıdır. “Hababam Sınıfı”nda üç konunun yergisi yapılmaktadır: Kopya, ezber ve uydurma saygı! Ardından hikâyeler kitaplaştırılır. 1966 yılında ise tiyatro oyunu olarak sahnelenir. Hikâyelerin, 1975 yılında Arzu Film’in girişimi ile filmi çekilir. 1982 yılında müzikal olarak sevenleri ile buluşan “Hababam Sınıfı”, sonraki yıllarda da birçok defa beyaz perdeye aktarılır.”

“Kitaplarında; çağdaş, ileri görüşlü, ulusumuzdan yana birlikteliği öneren, ömrü boyunca roman, hikâye, anı, tiyatro ve çocuk şiirleri alanında birçok eser veren Rıfat Ilgaz, 7 Temmuz 1993 yılında İstanbul’da vefat etmiş ve Zincirlikuyu mezarlığına defnedilmiştir. Doğduğu kent olan Kastamonu’ya bağlılığından dolayı soyadı kanunu çıktıktan sonra Ilgaz dağlarının ismini soyadı olarak seçen yazarın, her yıl memleketi olan Cide ilçesinde “Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma ve Kültür Sanat Festivali” düzenlenir.”

Hababam Sınıfı dışında Ilgaz’ın Karartma Geceleri, Yıldız Karayel, Sarı Yazma ve Halime Kaptan kitaplarına da değiniyor Demirbağ.

Nurullah Genç ile şiire dair

Munise Şimşek; şair, yazar Nurullah Genç ile konuşmuş Kitabın Ortası için. Günümüz şiirinin en önemli isimlerinden Genç. Şairliği, yazarlığı, fotoğrafçılığı derken hayatı hissederek yaşanan bir yeniçağ dervişidir o. Keyifli, şiir tadında bir sohbet gerçekleştirmiş Şimşek. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İnsanı şair yapan sadece yaralar olmaz elbette. O zaman yarası olan herkes şair olurdu. Şiir hem vehbi hem de kesbi bir meseledir. Doğuştandır ve çalışmadan da olgunlaşmaz. Lakin şunu da ifade etmekte fayda var: Şiir aynı zamanda derdini ifşa etme sanatıdır. Mutluluk için de yazılır, mutsuzluk için de. Aragon’un dediği gibi daha çok mutsuzluklar yazılır. “Mutlu Aşk Yoktur” kitabı için sorulan bir soruya böyle cevap veriyor. Ben bunu yara olarak ifade ediyorum. İçte bir yara. Her neye dairse. Acıyor ve söyletiyor. Söyleyenin söyleme kabiliyeti varsa şiire dönüyor söylenen. Ya da bir mektuba, anıya, romana vs. bu nedenle yarasız şair olmaz demiştim.”

“Şiirin temel unsurları vardır. Bunların herhangi birisi olmadan şiir mütemmim hâle gelmez, gelemez. Duygu bunlardan birisidir zadece. Ama en insani onalı ve güçlü olanıdır. Biçim, dil, irfan, ahenk ve merdiven unsurları da diğer unsurlardır. Şiirin üretkenliği bu unsurların tamamının etkili kılınmasıyla mümkün olur. Birisinin noksanlığı esere yansır ve kusuru belli eder.”

“Roman, evet. Elimde yeni bir roman var. Henüz bitiremedim. Bitirmeye çalışıyorum. “Siyah Gözlerine Beni de Götür”, romanın ismi bu. Roman yazmaya devam edeceğim, İnşallah. Roman yazmak için daha çok plan program yapmak zorundasınız. Ve daha çok masa başı gerekiyor. Benim için şiir böyle değil. Nerede olursam olayım içimde peydahlanan bir ses o. Berrak hâle gelince de yazıyorum bir yerlere ve kalıcı hale geliyor.”

“Şiirin gelişmesinin tek yolu var. Geçmişten bu güne kadar gelen şiir mirasımızı iyi bilmek ve onun üzerine bir şeyler koymayı denemek. Günümüz şiirinin bu açıdan bir hayli gerilerde olduğunu düşünüyorum. Temeli sağlam olmayan şiirlerin ortaya çıkmasının sebebi şiirin geçmişine vukufiyet yetersizliğidir. Maalesef bu yetersizliğin olduğu kanaatindeyim. Bir başka sorun da şiirin diğer unsurları göz ardı edilerek sadece dil unsuruna indirgenmesi ve dil oyunlarıyla şiir yazma çabasıdır. Kalıcı olmayacak ve geleceğin şiir mirası içinde yer almayacaktır. Çünkü şiir sadece bir dil oyunu değildir. Kalbi dokunan bir metindir şiir. Dokunmuyorsa okunmaz.”

“Tek başucu kitabım vardır: Kur’an-ı Kerim…”

Öykünün Anadolu hali

Bitmek bilmeyen bereketi ile sonsuz ilham kaynağımız Anadolu. Yüzyıllar var ki bu topraklarda yaşayanları bereketi ile ihya etmiştir Anadolu. Elbette yazarlar ve şairlerde de bundan nasibini oldukça aldı, almaya devam ediyor. Cemre Akbulut güzel bir dosya hazırlamış. Öykücülerin gözünden Anadolu’yu ele alıyor Akbulut. Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Sait Faik ve Halikarnas Balıkçısı var yazıda. Yazarların eserlerinden hareketle Anadolu’nun öykülere yansıyan yüzüne değiniliyor.

“Sabahattin Ali eserlerinde de toplumu, toplumu oluşturan farklı nitelikteki insanları, onların sorunlarını dile getirir. Gerçekçi bir sanat anlayışına sahip olduğundan hikâyelerine konu ettiği mekânları, genellikle herhangi bir vesile ile gidip gördüğü, yaşadığı yerlerden seçer. Anadolu köy, kasaba hayatından aldığı acıklı konuları gerçekçi bir yöntemle işledi. On üç hikâyeli kitaba adını veren ilk hikâyede oğlu öldürülmüş yaşlı bir ana, köylülerin cinayeti örtbas ettirmelerine göz yumarsa da, bir ay sonra bir ihbar sonucu, vilâyetten gelen iki jandarmanın zoruyla, mezarından çıkarılan kurtlanmış cesedi kağnıya yükleyip şehre götürecektir.”

“Hikâyeler”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın daha önce yayımlanmış olan “Yaz Yağmuru” ve “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” isimli hikâye kitapları ile dergilerde yayımlanmış fakat kitaplarına girmemiş hikâyelerinden oluşmaktadır. Tanpınar, öykücülüğünde de romancılığında da şairlik tarafı ağır basan bir yazardır. Erzurumlu Tahsin’in hikâyesi hayali bir olay ve kişi üzerine kurgulanmış bir öykü değildir. Hikâyede yer alan kişi, mekân ve hikâyenin örgüsü, Erzurum’da geçer. Yazarın, 1923-1924 yıllarında Erzurum’da bulunduğu sıralarda yaşanan büyük depremin izlenimlerine dayanarak yazdığı “Erzurumlu Tahsin” gerçekçi çizgilerine rağmen, büyük felaketler karşısında dünya nimetlerinden vazgeçip bir meczup haline gelen Tahsin Efendi’yi anlatır.”

“Türk, romancı ve yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanlarında Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana çeşitli dönemlerdeki toplumsal gerçekliğini sergilemiştir. “Milli Savaş Hikâyeleri” kısa kısa hikâyelerden oluşmaktadır. Kitap ülkemizin düşman işgali altındaki savaş yıllarını ve düşman mezalimini çarpıcı hikâyelerle anlatmaktadır. Kurtuluş Savaşı sırasında düşman askerlerinin köylerde, kasabalarda yaptığı zulüm, işkence, tecavüzün yöre halkı üzerindeki etkisini anlatır. Aynı zamanda cepheyi gezmesi, olaylara yakından şahit olmuş bir gerçekçilikle hikâyelerini oluşturmasında etkili olmuş, gerçekçi yalın bir anlatımla hikâyelerini dile getirmiştir.”

“Sarnıç”, Sait Faik Abasıyanık’ın 1939 yılında yayımladığı hikâye kitabıdır. Sade bir dille kaleme alınan eserde, hayatın içinden, abartısız, yalın, sıcak, samimi öyküler yer alıyor. Eserde farklı bir dünya, farklı bir bakış açısı ve çok farklı duygularla bakabileceğimiz sunuluyor. Sıradan insanların hayatlarını sade bir dille anlatan Sait Faik Abasıyanık insanı temel alarak yalnızlığı, yoksulluğu, hayalleri dile getiriyor. Kitaba adını veren ilk hikâyede “Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bir şehrin” lisesini bitirmiş bir adam, çocukluğunu, gençliğini anlatır. Bir İstanbul kızıyla evlenmiş, karısını mesut edememiştir. Mahrumiyetlere katlanamayan Fitnat, bir gün, özlediğini söyleyerek baba ocağına döner; gidişinin üzerinden bir yıldır geçmiştir ama hâlâ geri gelmemiştir. Hikâye kahramanı, uzun boylu, ipince bu İstanbul kızını hatırlar; kurumuş hâtıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl su seslerini dinleyerek, bu son hâtıralarla avunmaya çalışır.”

“Cevat Şakir Kabaağaçlı, uzun yıllar Bodrum’da yaşamış olması yakından gördüğü bu kenti ve coğrafyayı daha yakından tanıma olanağı sağlamış, bu nedenle öykülerinin konularını da Ege ve Akdeniz kıyılarından almıştır. Eserlerinde, coğrafyası, tarihi, kültürü, biyolojisi ile denizi anlatmış, geçimini denizden sağlayan deniz insanlarının yaşamlarını dile getirmiştir. Hikâyede yazar anlatıcının vapuru kaçırması üzerine Bodrum’u gezmeye karar vermesi ve bu gezi sırasında gördüklerini, izlenimlerini yaşadığı bir olayı yansıtmasını içerir. Bir denizcilik terimi olan bu söz grubunda; “Aganta”, “tut, zaptet!” anlamına gelir; “burina ve burinata” sözü ise serenlerin üstündeki alt ve üst yelkenlerin adıdır. 1945 yılında yayınlanan roman Halikarnas Balıkçısı’nın eserlerinin genel özelliklerini yansıtır. Romanda, deniz sevgisi, denizin çekiciliği, denizcilerin yaşadığı zorluklar, güzellikler genel olarak denizdeki yaşam bir kahraman vasıtasıyla anlatılmaktadır. Eserde, deniz bir başkahraman gibi işlenmiş, bu yüzden yayınlandığı zaman çok ilgi görmüştür.”

 Vecihi Hürkuş’u tanıyalım

Türk havacılık tarihi dendiğinde akla ilk gelmesi gereken isimlerin başındadır Vecihi Hürkuş. Kendi gayretleri ile havacılık anlamında çok önemli çalışmalara imza atmış, havacılığın bir eğitim işi olduğuna inandığı için bu alanda geleceğe yatırım olacak projelerle günümüz havacılığının temellerini oluşturmuştur. Elbette adı çok fazla bilinmeyen, filmlerle adı dalga konusu edilen Vecihi Hürkuş’u tanımak gerek. Kitabın Ortası dergisinde yer alan dosya konusundan paylaşımlar yapacağım.

“Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü’nde Ruslara karşı harekâta katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapar ve bu arada 1917’de Kafkas Cephesi’nde girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını düşürür. Vecihi Hürkuş, düşman uçağı düşüren ilk Türk tayyarecidir. 30 bin saat kayıtlı uçuş süresi vardır. Bu da yaklaşık 4 yıl havada kaldığını gösterir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir Hava Meydanı’na ilk giren ve işgal eden kişidir.

“Vecihi Hürkuş, Kadıköy’de kiraladığı bir keresteci dükkânında üç ay içinde “Vecihi XIV” adını verdiği uçağı yaptı. Bu uçakla gerçekleştirdiği ilk uçuşunu 27 Eylül 1930’da Kadıköy’ün Fikirtepe semtinde büyük bir kalabalık ve basın karşısında gerçekleştirdi. Aynı zamanda burada, ilk eğitim ve spor uçağımız VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X’i de üretir. Vecihi Hürkuş, 1954 yılında ilk sivil havayolu şirketimiz “Hürkuş Havayolları”nı kurar. Ancak sefer yapılmayan şehirlere uçuş koyma izni alamayan Vecihi Bey, kurduğu bu şirketi kapatmak durumunda kalır. Hayatının son dönemini maddi sıkıtılar çekerek geçiren Vecihi Hürkuş, Ankara’da anılarını kaleme aldığı bir dönemde beyin kanaması geçirerek 16 Temmuz 1969’da hayata gözlerini yumdu.”

Yıl 1, sayı 2: Âsî

2. sayısına ulaştı Âsî. Dergilerin çıkardığı her yeni sayıyı, bizi her gün mağlup etmek için çeşitli ayak oyunları bulan yeni çağa karşı bir zafer olarak görüyorum.  Daha zengin bir içerik, adına yakışan bir duruş dergiye hakim olmaya başlamış. Bu da iyiye işaret. 

Âsî’den yapacağım ilk paylaşım Harun Çelik’e ait. Çelik, Kırgızistan’a yaptığı bir geziden hareketle Kurmancan Datka’yı tanıyor ve tanıtıyor bizlere.

“Kırgızistan’ın Oş şehrinde, Madı Kışlağı’nda yaşamlarını sürdüren (bugünkü ismi ile Karasu Bölgesi) Munguş sülâlesinin Bargı kolundan, Mamıtbay isimli bir kişinin kızı olarak, 1811 yılında dünyaya gelir Kurmancan. Geleneksel yaşamın çok katı kurallarının hâkim olduğu bölgede, oğlu olmayan ve bundan dolayı eziklik hisseden Mamıtbay, kendisine‚ ‘oğulsuz’ denmesinden çok rahatsız olmaktadır; ama işler hiç de zannedildiği gibi değildir. Hüdâ, öyle bir kız vermiştir ki; ‘Bu kızın on oğula denk olacak.’ demiştir bir maneviyat büyüğü kendisine ve öyle de olur..”

“Kurmancan; eşi Alimbek Datka bir suikast sonucu yaşamanı kaybedince, çetin bir mücadele içinde bulur kendisini. Gösterdiği kararlı ve cesur tavırların ardından, Türkistan Hanları tarafından‚ ‘Datka’ ilan edilir. Artık, Kırgız halkının başında kadın bir Datka vardır ve bu kişi, Kurmancan Datka’dır. Dağınık Kırgız kabilelerini bir çatı altında toplayan Kurmancan Datka’ya; Kırgız Halkı, sevgilerinin bir göstergesi olarak Alayların Kraliçesi ve Dağların Kraliçesi demeye başlarlar.”

“Kurmancan Datka’nın hayatı, okunması gereken müthiş bir hikâyedir. Gençlerimizin, özellikle kız çocuklarımızın rol model alacağı, abide bir şahsiyettir. Onun Anadolu’da da tanınması, en büyük temennilerim arasındadır. Tanıdığım birçok yakınımın, kız çocuklarına Kurmancan ismini vermesini sağladım.”

Okumak gerek ama aşk ile okumak

Behçet Gülenay; hayatını okumaya, kitaplara, insan yetiştirmeye adamış bir yazar. İnsanları kitaplarla buluşturmayı kendine şiar edindi uzun zamandır. Bunu bir görev olarak gördüğü kadar da aşk olarak da görüyor. Ona göre en güzel buluşma kitapla okurun buluşması. Âsî dergisindeki yazısı da bunu doğrular nitelikte.

“Her şeyden önce, aşk ile okumamız için kitaplarla iletişim kurma alışkanlığını kazanmayı, temel bir ilke olarak benimsemeliyiz. Bazı okurlar da okudukları kitapların kendilerini kitaptan soğuttuğundan yakınmaktalar. Evet, özellikle bilimsel kitapların okuru okumaktan soğuttuğunu söylemek doğru olacaktır. Çünkü bilimsel kitap yazarları dildeki estetiğe yeterince hâkim değiller. Oysa bir yazar, alanının yanında edebiyata da vakıf olmalıdır. Hatta şiir dilini, yazılarına yansıtacak kadar bilmelidir. Çünkü şiir, edebiyatın ruhunu yansıtır. Yazar da bu ruhu yansıttığı ölçüde bilimsel eserlerin dilini kuşatmış, tek düze anlatımdan kendini kurtarıp okurun ruhuna, kalbine ve zihnine karşı albenisi olan bir üsluba bürünecektir.”

“Rol model açısından da yanlış yürüyen bir şeyler var kanımca. Örneğin Anadolu’nun en ücra köşesinde eğitim gören birine okuma kültürü aşılama işinin, zannımca İstanbul veya Ankara gibi illerde üniversite hocalığı yapanlardan değil de taşranın bağrından hayata gülümseyen, okumayla aşk ile hemhal, örneklik teşkil edecek insanlarımızdan oluşması daha mantıklıdır.

İnsanlığın, cehaleti kılıçla değil kitapla yeneceğine inanıyorsak; her zamankinden daha çok amelimizi mükemmelleştirmeliyiz. Çünkü terbiye, temsil ister. O halde biz büyüklere düşen; temsiliyette sorumluluğumuzu yerine getirmektir.”

Âsî cesareti

Buna değinmezsem olmazdı. Âsî 2. sayısı ile birlikte Posta Kutusu bölümünü sunuyor okuyuculara. Sadece okuyuculara değil şair ve yazarlara da var sunum. Dergiye gönderilen şiirler üzerine Deniz Kara’nın eleştirileri yer alıyor. Şiirlere ve isimlere değinmeyeceğim ama dergiye şiir gönderen isimlerin birçoğunun edebiyat çevrelerinde tanınan isimler olduğunu söylemem yeterli olur kanısındayım. Keskin bir bıçak ucuyla yapılan bu eleştirilerin derginin geleceğinde ne tür bir etkisi olacağını bekleyip göreceğiz.

Şairin encamı

Hikmet Kızıl, şiirsel bir metin ile Âsî’de. Sözü çok, sesi yüksek bir metin bu. Yani bir Hikmet Kızıl eseri ile karşı karşıyayız.

Ey kavmim, hüznümle yargılamayın beni!
Unutmak için yeni çıkmazlara sürdüğüm gövdemden çarmıh sızıyor / Oradaydınız…
Gördünüz…
Uyumsuz ve mülteci ruhumu, kanatan mısralara süren bendim.
Vakit dar,
Ezberlenip unutulmuş şiirlerden geliyorum ey kavmim!
İsa’dan, Golgotha’dan, Musa’dan, Tur-i Sina’dan,
Eyyub’dan, sabırdan geliyorum.

Karanlık bir yankıya dönüşecek şehir,
Gürültüsü dolacak kulaklarımıza birazdan!
Dağ yamacında daldığınız düşten
Uyanıp şiire sığının!

Âsî’den şiirler

Şehrin bir uğultuya dönüşen mahşerinde
Gözleri ceylanların gözlerine benziyor
Koynunda şimal rüzgârlarının pusulası
Üstünde kandan elbiselerin kiraz sesleri
Mağrip denizlerinin kıyısında Hızır’ı bekliyor

Mehmet Baş

bizden bahsediyorum yine bu
bir tarih olmayacak
aynı acının eski sakini kalacağız
her şeyin geçiciliğinden geçip
son gülücüğün ışıdığı gölgeyle
örteceğiz ruhumuzun çıkacağı izleri

öyle ki soyunacağız yaşamaktan da
ve olacaktır gördüğümüz demler bize sır olanı
sır olan nasıl görünür anlayacağız
her rüya gizlerken bizi
çıplak ve bir anlık

Bayram Zıvalı

bilirler bilmekle de kalmazlar niçin
denizkızı değildir hiçbiri
kalın boyunları kısa belleriyle
güneşin kıpkızıl ettiği
beyaz tenleriyle
tıknaz ve güzel kadınlar

çileden sararmış yüzleri
öyle çok susuldu ki seslerini unuttular
ince bir hece küçük bir lâ sesi
ürkütür ansız patikalar

merdaneden düşen ah sesleri

Hatice Çay

YORUM EKLE

banner19

banner13