Tekin Şener: Söyleştiğim insanların çoğu bir geleneği devam ettiren kişiler

Tekin Şener ismi akıllara elbette üç şeyi getiriyor: Şehir, edebiyat ve dergi. Biraz daha açalım: Sivas, deneme, Hayat Ağacı. “Ötekiler Günü: Dil Bahçesinde Cümle Tarhları” ile harikulade bir denemeye imza atmıştı geçtiğimiz yıl. Bu kez, “Tâbirin Sığmaz Kaleme” ile Sivas’ın nabzını tutuyor Şener, böylece hem şehri hem de oranın sakinlerini yaşatıyor. Unutmuyor, hatırlatıyor. Bu çok lezzetli söyleşi için kendisine teşekkür ediyorum…


Şehir, insan, huy, hava, su, özler, sözler, suretler, keyifler… Yeni kitabınız Tâbirin Sığmaz Kaleme, insanla yaşadığı şehir arasındaki hikâyeyi derinleştirmiş bir emeğin neticesi. Ancak her şeyden önce fakir, Tekin Şener ile Hayat Ağacı dergisi arasındaki ilişkiden başlamak isterim. Biliyoruz ki Sivas’ın incisi olan bu dergi, sizin evladınız gibi. Hikâye nasıl başladı?

Tekin Şener: Çok katmanlı bir hikâye bu. İç içe geçmiş pek çok öyküden oluşan bir nehir romana da benzetebiliriz. Şehir tarihi ve kültürü söz konusu olduğu için zaman akışı da düz değil. Yani terk-i dünya etmiş karakterler de bıraktıklarıyla sık sık devreye girdi. Keşke güç bulsam da uzun uzun yazsam. Sıradan insanların harika kıssaları var. Buna mukabil dekadansın tipik suretleri de eksik değil. Ben kısa bir özet geçeyim en iyisi: Hayat Ağacı dergisi 2004 yılında kuruldu. Ben o yıl geçici görevle Sivas Valiliğinde kültür işleriyle ilgileniyordum. Bir şehir dergisi düşüncesi zaten varmış; toplantılar yapılmış, tutanaklar tutulmuş fakat somut hiçbir şey yapılmamış. Ben bu dergi fikrinin üstüne gittim. Birkaç kişiyi davet ettiğim ilk toplantıyı büromda yaptım. Derken kısa sürede bir yayın kurulu teşekkül etti. Bu kuruldakilerin çoğunu tanımıyordum. Bir yandan da gönüllü genç okuryazarlardan bir mutfak ekibi oluştu ki o ekibi ben bir araya getirdim. Bir yanda şehir yazın hayatının ihtiyar heyeti ve onun yanında dinamik genç heveskârlar. Derginin başarısında bu ağırbaşlı ve enerjik insanlar kaynaşmasının rolü büyüktür. Tabii ki 15 yıl zarfında kadroda değişiklikler oldu. Fakat nesilleri ve kesimleri bir araya getiren, herkesin dergisi olma çabası hiç kaybolmadı. Keza derginin, Sivas Hizmet Vakfı tarafından çıkarılmasına karar verilmişti. Vakfın başkanı da Sivas Valisi olduğu için yarı kamusal nitelik taşıyordu. Buna mukabil en başından, resmiyetten uzak, samimî ve gerçekçi bir üslup ve bakış açısı için uğraştık. Sivas’a bakarken yalnızca “şimdi”yi değil geçmişi, ânı ve geleceği kuşatan bir açıdan bakmaya çalıştık. Ben fiilen 8. sayıdan itibaren yayın müdürlüğünü yürüttüm. Yayın müdürlüğü derken; dosya editörlüğü, metin redaksiyonu, fotoğraf seçiciliği, arşiv sorumluluğu vs. hemen her işe baktım. Zaman içerisinde değişikliklere uğrayan çok değerli bir ekip dergiye güç verdi. İşin doğrusu, biz dergi ile beraber yayıncılığı öğrenmeye ve şehrimizi tanımaya başladık. Şehrimizi tanıdığımızı zannediyorduk ama yıllar ve sayılar ilerledikçe tanış olduk, toprağın altındaki ve üstündeki nice simasıyla, değeriyle, anısıyla buluştuk. Esas hedefimiz, Sivas’a hiç gelmemiş bir insanın da, -zâtınız gibi- seveceği, ilgileneceği bir dergi yapmaktı. Bunu başarabildiğimizi zannediyorum. Hayat Ağacı’ndan sonra birçok şehirde benzer dergiler kuruldu, bu kulvarda ön aldığımızı söyleyebilirim. Bu husus beni çok sevindiriyor, çünkü hemşehrilerin şehirlerine yönelik ilgilerini ve bakışlarını zenginleştiriyor şehir dergileri. Buna karşılık tanıtım bülteni havasında, broşürümsü ve ağır resmiyetten kurtulamayan şehir dergileri pek etkili olmuyor; ömürleri de uzun olmuyor. Hayat Ağacı’nda bu hususlara olabildiğince dikkat ettik. Sivas’ta tespit ettiğimiz bütün kültür damarlarına yer vermek istedik. Bu anlamda, zannımızın çok ötesinde bir şehir kültürüyle karşılaştık. Gerek görsel malzeme, gerek gelenek ve karakter zenginliği, gerekse sözlü ve yazılı kaynak bakımından bize hiç darlık çektirmedi Sivas. Hayat Ağacı dergisine ömrümün 15 yılını verdim. Şimdi baktığımda boşa harcanmış 15 yıl gibi gelmiyor bana. Belki “iyi harcanmış 15 yıl” diyebilirim, Umberto Eco’ya atfen. Onun Prag Mezarlığı romanında vardı böyle bir ara başlık…

Hayat Ağacı, ülkemizin şehir araştırmacılığına ve şehir tarihçiliğine, bilhassa da şehir edebiyatına ne gibi katkılar sundu sizce? Geriye dönüp baktığınızda “Keşke şunu şöyle yapsaydık” dediğiniz şeyler var mı?

Yukarıda da belirttim, şehir kültürü veya şehir dergiciliği kulvarında Hayat Ağacı bir çığır açtı. Bize pek çok ilden, “Bunu nasıl yapıyorsunuz?”, ya da “Biz nasıl yapabiliriz?” türünden sorular geldi. Bir model ortaya koyduk Hayat Ağacı’nda. Buna itibar edenler oldu, etmeyenler oldu. Bu kulvardaki asıl mesele şu: Bu tür şehir dergilerini genelde kamu destekliyor ya da doğrudan çıkarıyor. Hâliyle gayet resmî bir dil ve o ilin “gezelim görelim” tadında tanıtımı yer alıyor. Hatta şehir dergilerinin çoğunda, sahip kurumun bülteni havası seziliyor. Açıkça söyleyeyim, bu iyi bir dergicilik değil. Bu yayınlar kalıcı olmuyor. Kendi kendinize yaptığınız propagandadan öteye geçmiyor. Biz Hayat Ağacı’nda bundan uzak durmaya çalıştık. Bunun için mücadele vermemiz gerekti. Öyle tozpembe bir dünyada değildik yani. Neticede arkamızda 37 sayılık, 4300 sayfalık, 5000 fotoğraflık bir külliyat bıraktık. Hayat Ağacı’nın şehir edebiyatına en büyük katkısı, eğer o olmasaydı yazılmayacak yüzlerce metne ve kaybolup gidecek binlerce fotoğrafa can vermiş olmasıdır. Keza dergi mutfağında hazırlanan kitaplar var ki bunların başında Kadir Üredi kitapları gelir; Bir Şehrin Beş Hâli, Şehrin Ahşap Zamanı ve Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim. Gerek üslûbu, gerek atmosferi ve anlattıklarıyla Türkiye’de şehir edebiyatının seçkin kitapları arasında yer alan bu kitaplar, Hayat Ağacı mutfağında hazırlandı ve okura sunuldu. Kadir Üredi’yi geçen yıl kaybettik. Ben onunla tanıdıktan sonra, sözün gücünü ve bir şehrin hafızada nasıl yaşatılabileceğini kavradım. Onun birikimini, görgüsünü ve hatıralarını kitaba dönüştürmek için çok gayret gösterdik. Dostum Mehmet Ali Erdoğan’la birlikte yayına hazırladığımız kitaplar arasında onun kitapları ayrı bir yerde durmaktadır. Başka kitaplar da oldu tabiî, Hayat Ağacı’nın meyvesi olan.

Geçtiğimiz aylarda Hayat Ağacı dergisiyle ilişkinizin bittiğine dair bir haber okuduk, üzüldük. Çünkü biz “şehir meraklıları” için Tekin Şener, Hayat Ağacı’nın köküydü. “Bu hikâye neden bitti?” diye sormak istemiyorum, “Yeni bir hikâye başlayacak mı?” onu sormak isterim.

Bunu ben de merak ediyorum. İnşallah yeni hikâyeler açılır önümde. Her şey insanın elinde olmuyor, kısa vadede yarım kalan yazılarıma dönmek niyetindeyim. Esas olan önümüzde açılacak yollarda yürümeye hazır olmaktır. Biz hazır olmazsak, açılan yolları fark etmeyiz bile. Ömrüm oldukça hazır olmaya gayret edeceğim.

Gelelim “Tâbirin Sığmaz Kaleme” kitabınıza. “Bir şehrin dokusunda yer alan, bir ömürlük misafirlikler derlemesi” diyorsunuz kitap için. 12 yıllık zaman aralığında yapılmış söyleşilerden, muhabbetlerden oluşuyor. Zamanla beraber şehrin şahidi olmanın, meraklı ve tutkulu olmanın bir neticesi, diyebilir miyiz? Kitabın serüvenini dinleyelim sizden.

Sözün değerini ve gücünü zaman belirliyor. Tâbirin Sığmaz Kaleme söze dayanan bir kitap. Şehrin dokusunda ve belleğinde her ne var ise onları söz vasıtasıyla çekmek, orada öylece duranı söze döküp canlandırmak çabasının ürünü bu kitap. Aslında Hayat Ağacı’nda 2006 ilâ 2018 arasında bizzat yaptığım dosyalardan oluşuyor. Bunların ortak özelliği söyleşmekten kaynaklanmalarıdır. Yani yazılı kaynaklardan ziyade, yaşayan insanların hatıralarını, görgülerini, bilgilerini bir araya getirip hazırlamıştım o dosyaları. Mesleklerle, mahallelerle, kurumlarla ilgili dosyalar da öyle, portreler ve röportajlar da. Tam sayı veremiyorum fakat o kitapta söyleştiğim insanların yarıdan fazlası vefat ettiler. Hemen hepsi de ben konuşmasaydım, başka kimsenin söyleşmeyeceği insanlardı. Yani Tâbirin Sığmaz Kaleme’de geçici hafızadan kurtarılan bir kültür harmanı var. Şehir hayatının çeşitli yüzlerine dair, hızla kaybolan ve başkalaşan şehir kültürüne dair sayısız nüans var. Hayat Ağacı’nda da bu nüansları sergilemeye ve kayda geçirmeye çalışmıştık. İmzamı taşıyan yahut hazırlanmasında katkıda bulunduğum yüzlerce dosyada, fotoğrafların da desteğiyle toplumsal hafızaya taze ilmikler atmaya gayret etmiştik. Kitap bu gayretin küçük bir hasılası oldu. Burada Mehmet Ali Erdoğan ismini tekrar zikretmek istiyorum. Hayat Ağacı’nda, bu kitapta ve birlikte yayına hazırladığımız diğer kitaplarda onun büyük desteği oldu. Aynı zihin iklimine ait iki insan olarak birbirimizi çok iyi anladık ve tamamladık. Ayrıca kitabın son şeklini almasında Türkiye’de kitap âleminin piri Sayın Sabri Koz’un da büyük katkıları oldu. Kitabı bir takdim yazısı ile de taçlandırdı.

Tâbirin Sığmaz Kaleme için şu hususu da ilave etmek isterim. Türkiye’de şehirleri birleştiren ve ayıran bazı eksenler var. Ben Sivas’ın, “karasal şehirler” eksenine oturduğunu ve Selçuklu mirasının damgasını taşıdığını düşünüyorum. Bu eksende onlarca şehrimiz var. Konya, Kayseri, Kütahya, Amasya, Tokat, Erzurum, vs. Kitapta açılan bahisler bu şehirlere de denk düşüyor. Aslında burada anlatılan onların da hikâyesi. Bu anlamda kitap, sosyalbilimcilere de kullanışlı çerçeveler sunuyor. Liman kentleri dışındaki Anadolu şehirlerinin yaşadığı sosyolojik değişimi anlamak ve açıklamak bakımından hem doneler içeriyor hem de çerçeveler sunuyor. Tabiî Hayat Ağacı arşivi bu bakımdan çok daha zengin.

Sivas’a hiç gitmemiş ve Sivas hakkında tekdüze şeyler bilen bir insan için fevkalade önemli bir kitap Tâbirin Sığmaz Kaleme. Çünkü hikâyeler var, mûsıkî var, âşıklar var... Üstelik hâlâ yaşatılmaya çalışılıyor bu mirasların her biri. Geçmişle şimdiki hâlini kıyas edince, Sivas’ta yerleşik kültür anlamında neler bitti ve neler devam ediyor?

Şehirler hakkında yazılmış metinleri ilgiyle okumak ve etkilenmek için o şehre aidiyet duymamız gerekmez. Beş Şehir’in hiçbirini bilmeyen bir insan, o metinleri zevkle okuyup etkilenebilir. Burada önemli olan benzerlikleri keşfedip onları sunabilmek. İnsana dair benzerlikleri ve o şehre dair benzemezlikleri anlatan metinler değerlidir. Tâbirin Sığmaz Kaleme tek bir metin değil, yaklaşık 40 farklı metinden oluşuyor. Fakat kitabın inşasında, herkese dair olanı anlatmaya, hepimizin hikâyesini yakalamaya çalıştım. Burada “yerli ve yerleşik kültür” vurgusu önemlidir. Bin yıldır yaşadığımız coğrafyada yeşeren, dallanıp budaklanan, çürüyen ve tekrar filizlenen kültürden bahsediyorum. O kültürün mikro düzeyde dokunabildiğim parçalarına büyüteç tutmaya çalıştım. Söyleştiğim insanların çoğu bir geleneği devam ettiren ya da dünya misafirliklerinde şahit oldukları kültürel iklimi çok iyi hazmetmiş kişiler. Yalnızca sözleriyle değil hâlleriyle de çok şey anlatıyorlar. Şunu üzülerek belirtmek istiyorum ki kısm-ı azamı zincirin son halkası. Yaşattıkları ya da şahit oldukları gelenekler de son nefeslerini vermek üzere. Tabiî bu Sivas’la sınırlı bir durum değil. Düştüğümüz çağ, kültürel geleneklerin devamına izin vermiyor. Onları en çok paketleyip etiketleyerek müzeye ya da arşive kaldırıyor. Sivas’ta da klasik mûsıkîden tutun, âşıklık geleneğine, mimarîden zanaatlara kadar bu durum söz konusu. Düzenlenmiş sahnelerde, müsamereye dönük bir şeyler yapılıyor, o kadar. Belirli bir birikime, görgüye sahip insanların çoğu da Sivas dışında yaşıyor zaten. Bunun yanında ilk fark ettiğimde beni şaşırtan bir durumu da anlatmalıyım: Uzak bir gelenekle irtibat kurmuş bireyler var Sivas’ta. Bunlar tek başlarına duruyor, yani bir cemiyette ya da sosyal ortamda değil kendi dünyalarında yaşatıyor ilgilerini, sanatlarını. Bağlama imal ve icra eden bir usta var mesela. Ülke çapında tanınan bir taş plak arşivcisi var. Kitapları için ikinci bir ev açan bir hekim var. Taş plak çalınan kahvelerde sohbeti demleyen insanlar var. Ömrünü Sivas’la ilgili arşiv belgelerini kamu kurumlarının bodrumlarından kurtarmaya adamış, eski fotoğrafları ve nesneleri derleyip toplayan, tek kişilik şehir müzesi diyebileceğimiz bir abimiz var mesela. Evindeki stüdyosunda yaptığı resimleri büyük şehirlerdeki müzayedelerde satan ressamlar var. İcat ettiği tezgâhta küre şeklinde halı dokuyan ve bunun uluslararası patentini alan emekli bir profesör yaşıyor Sivas’ta. Bu örnekler hemen şimdi aklıma gelenler. Dediğim gibi çok göz önünde olmayan insanlar bunlar. Onlardan etkilenen gençler de var tabiî. Hayat bir şekilde kendini yeniliyor, şehir hafızasında hiçbir şey silinmiyor aslında, sadece hatırlanacağı vakti bekliyor.

Sunuş yazınızda “Bir şehrin önü de insan, sonu da insan” diyorsunuz. Sivas’ın insanı, ama özellikle de “eski insanı” nasıldır? Otursak çay içsek, bize neler anlatır? Hiçbir şey anlatmasa bile, onun hâli bize neler söyler?

İlk olarak size “Kimlerdensin?” veya “Hangi köydensin?” diye soracaktır. Sohbetin gidişini bu soruya vereceğiniz cevap belirleyecektir çünkü. Eğer dışarılıysanız gayet sevecen hatta babacan tavır bekliyor sizi. Alttan alta sizi tartar. Eğer müspet sinyaller alırsa açılır. Sizi gözü tuttuysa anlatır da anlatır. Eski zamanlardan bahseder mutlaka; eskiden her şeyin daha güzel olduğunu, şimdi insanlığın kalmadığını misalleriyle tespit eder. Varsa ustasından yoksa mahalledeki büyüklerinden, illâ da babasından bahseder. Eğer yakın bulduysa gündelik hayatından dem vurur, oğul uşaktan dert yanar… Tanıdık hatta tipik bir kişidir bu, Anadolu insanı.

Benim Sivas’ın şehir kültürünü temsil niteliğini haiz insanlarla yaptığım sohbetlerden bir kısmı kitaba girdi. Kitaba girmeyen anlatılar da var, çok güçlü sahneler bunlar. Birkaç örnek vereyim isterseniz:

Udî Kirkor Elmasdağı anlatmıştı: Düğününde ustası Çavuşbaşılı Kambur Nizo gece yarısına kadar ud çalıyor. Ayrılmadan önce Kirlor’a sarılıyor ve, “Sana düğün hediyesi alamadım, bu icramı hediye yerine kabul et” diyor. Kirkor Elmasdağı bu sözden sonra sabaha kadar hüngür hüngür ağladığını nemli gözlerle söylemişti.

Eczacı Müjgân Üçer eczanesine gelen köylü hanımlarla sohbet eder, onlardan atasözleri, deyimler derlerdi. Bir keresinde gayet dertli gördüğü bir köylü hanımı yanına oturttu, hal hatır sordu. Kadın sonunda şu sözü söyledi: “Bu baş bir hindinin (yazma, başörtüsü) altına sığıyor da bir eve sığmıyor.”

Sivas Kalesi’nde 1944 yılında bir kentsel dönüşüm uygulanır. Kale yüzündeki eski evler yıkılır, Kale’nin yüzü dümdüz edilir. O günden sonra kederli, efkârlı dostlarına Sivaslılar şöyle hitap eder: “Tasalanma, düzelmese Kale’nin yüzü düzelmezdi.”

Sohbetin kıvamına ve samimiyete göre eski Sivaslılar böyle temsiller getirirler, sahneler kurarlardı. Şimdi şifahî kültürün maruz kaldığı enformasyon taarruzu altında Sivas’taki sohbet şöleni eski tadını yitirdi. Yine de o şöleni yaşatan birkaç insanı ben tanıyorum.

Bendeniz bir saat ustalarına bir de terzilere, zanaatlarına dair hiçbir şey bilmesem bile meraklıyımdır. Sanırım işlerinden ziyade hâlleri beni etkiler. Kitabınızdaki “İğnenin, Makasın ve Zarafetin Ustaları Sivaslı Terziler” başlığını görüne çok heyecanlanmıştım ve keyifle okumuştum. Orada görüyoruz ki Sivas’ın terzileri modadan haberdar. Paris’te bile Sivaslı terziler var. Ama bu işin sırrı da “iğneyle kuyu kazmak” imiş, onu da okuyoruz. Sivas’ın en çok rağbet gören, ya da en “sırlı” meslekleri nelerdir?

Meslekler hususunda Sivas diğer şehirlerden pek ayrılmıyor. Şu anda usta-çırak ilişkisine dayanan pek bir meslek kalmadı. En çok çırağa berber dükkânlarında rastlanıyor. Konfeksiyonun ve dijital teknolojinin yaygınlaştığı bir ortamda meslekten değil işten söz edilebilir. Artık bir mesleğe değil bir işe giriyor insanlar. Terzilik ve saat tamirciliği, kuyumculuk (altın ve gümüş işleme sanatı) bunlar gerçekten ince işler. Meslek ile sanat arasında bir yerlerde duruyor. Ben bu meslek erbabının dükkân atmosferinin ve sohbetinin de daha ince olduğunu düşünüyorum. Diyelim ki bir kasap veya berber dükkânındaki sohbetle bir terzi ya da kuyumcudaki sohbetin kıvamı da konusu da farklı olmalıdır. Berberde ya da bakkalda gündelik olaylar, kişiler konuşulur, dedikoduya gayet açıktır bu konuşma. Mahallenin nabzı buralarda tutulur. Ama terzide mevzu daha az gündeliktir. Bir kenarda radyodan sanat müziği duyulur. Berberde televizyondaki popüler müzik kanalları açıktır. Bu sahneleri hepimiz kendi muhayyilemize göre zenginleştirebiliriz. Bu atmosfer işin doğasından kaynaklanıyor. Terzi, saat tamircisi, kuyumcu sabır gerektiren, zaman ve sanat gerektiren bir iş yapıyor. Söz de ona göre istikamet buluyor. Sivas’ta da bu mesleklerin erbabı bir dönem çok güçlü bir eşraf-orta sınıf meydana getiriyordu. Bugün diğer şehirlerde vaziyet ne ise Sivas’ta da aynı. Öyle pek temayüz eden bir zanaat yok. Sırlı meslek deyince aklıma eski dülgerler geldi. Şimdi kimsenin hayal edemediği bir meslek olan dülgerlik 50, 60 sene evveline kadar bir şehrin vazgeçilmez iş kollarından biriydi. Pirleri Habib ul Neccar olan dülgerler, bir ahşap evin yalnızca ahşap konstrüksiyonunu yapmaz, kısmen mimarı, kısmen de müteahhidi olurdu. Ahşap mimarîyle beraber dülgerlik gibi onlarca meslek de kayboldu gitti. Bu meslekleri ve Sivas’taki son temsilcilerini, Kadir Üredi’nin, Şehrin Ahşap Zamanı adlı kitabında anlatmıştık. Terziler mevzuu Hayat Ağacı’nda açtığım en bereketli mevzulardan biriydi. Hatıraları, görgüleri, sosyal kişilikleri ile şehrin dokusunda iz bırakan insanlar... Duayenleri bulup söyleştim. Ustalarını, eski meslek âdabını, değişen modaya nasıl uyum sağladıklarını, şimdilerde giyim kuşam zevkinin nasıl bozulduğunu anlattılar. Onların anlattıklarını alın Bursa’ya, Kastamonu’ya, Denizli’ye taşıyın. Bir şehrin hikâyesi her şehrin hikâyesi oluyor neticede.

“Aşk olmadan meşk olmaz” demişler. Sivas’tan bahsedip de türkü dinlememek olmaz. Sivas’ta hangi türküler çok sevilir? Hani küçük yaşlardan itibaren, babalardan yahut dedelerden neler dinlenilir? Âşık atışmaları sürüyor mu?

Âşıklık geleneği hakkında çok kesin sözler söyleyemem. Tam bitti derken çarpıcı bir şiirle, geleneği devam ettiren bir icrayla karşılaşabiliyorsunuz. Bir Âşıklar Kahvesi var, orada atışmalar ve şiir meclisleri devam ediyor. Kıyıda köşede yaşayan saz meclisleri de var. Sevilen ve dinlenen türkülere gelince, ilk aklıma gelen “Sarardım Ben Sarardım” “Asrı Gurbet Harap Etti Köyümü” de çok sevilir. Bunlar gurbeti, ayrılığı anlatır. Gurbet havaları Sivaslılar için merhem gibidir. Âşık Ruhsatî’nin ve Âşık Veysel’in eserleri çok bilinir ve sevilir. Ruhsatî’nin “Daha senden gayri âşık mı yoktur” diye başlayan şiiri her dem tazedir Sivas’ta. Pir Sultan Abdal’ın, “Sivas Ellerinde Sazım Çalınır” eserini hemen her programda duyabilirsiniz. Tâbirin Sığmaz Kaleme kitabında bir röportajı yer alan Ali Kızıltuğ çok geniş dinleyicisi olan bir icracıydı. Hem türkü yakar hem usta malı söylerdi. O geleneğin esintilerini güçlü bir şekilde taşıyordu. Özellikle gurbeti anlattığı türküleri çok dertlere tercüman olmuştur. Türküler halkın hem tercümanı hem devasıdır. Gurbet, yoksunluk, sevda, cezbe, coşkunluk gibi duyguları yansıtan türküler her zaman sevilir ve dinlenir. Sivas’ta bu böyledir, cümle türkü coğrafyasında da…

Sivas’ta tasavvuf iklimine dair de konuşmak isterim. İnsanların en çok ziyaret ettiği büyükler kimler? Yaşayan tasavvuf ekolleri var mı? Tanıdığınız “Hakk dostları” oldu mu?

Şems- i Sivasî tasavvuf tarihinde önemlidir. Halvetiye’nin Şemsiye kolunu kurmuştur. İstanbul’da Sivasî dergâhını kuran halefleri, Osmanlı tarihinde, Kadızadeler- Sivasîler çatışması olarak bilinen olayda ciddî rol oynamıştır. Sivas’ta Meydan Camii bahçesindeki türbesi çok ziyaret edilir. Yukarı Tekke mevkiindeki Abdulvahab Gazi türbesine de halk teveccüh eder. Son asrın en bilinen mutasavvıfları Mustafa Takî Efendi ve İhramcızade İsmail Hakkı Toprak’tır. Bilhassa İhramcızade’nin hatırası çok tazedir, tesiri sürmektedir.

Bunca yıldır şehir kültürüyle ilgilenen bir kişi olarak şehirlerimizin bugünü ve geleceği ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Türkiye şehirlerinin son 60 yıldaki yazgılarında müşterek çizgiler var. Hızlı ve baş döndürücü bir kentleşme süreci en kalın çizgi. Bilhassa “kentleşme” diyorum çünkü eski şehrin üzerine oturan, onu tarihin ve toprağın altına gömen yeni bir oluşum bu. Beton ve çeliğin ahşap ve taşa karşı zaferi olarak özetleyebileceğimiz bu gidişat hâlen devam ediyor. Bu konuyla ilgili hemen her şey söylendi ve gündelik bilgi seviyesine ulaştı. Bu durum eski şehrin toz duman altında kalan kültür damarlarına acil müdahaleyi gerektiriyor. Yangından mal kurtarırcasına derlemeli, kayda geçirmeli ve yeniden kurmaya çalışmalıyız. Gelecek nesillerin daha donanımlı ve yerleşik kültür hakkında daha duyarlı olacağını tahmin ediyorum. Onlara hiç değilse canlı hafızadan ve yaşayan kültürden düzenli bir envanter bırakalım. Anadolu ve İstanbul medeniyetlerin kurulduğu, yıkıldığı, yeniden inşa edildiği kadim coğrafyalar. Buralarda kaçınılmaz olarak medeniyet kendini tazeleyecektir. Bizim şimdiden buna hazır olmamız, üzerimize düşeni yapmamız gerekiyor.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Nihat MALKOÇ
Nihat MALKOÇ - 2 yıl Önce

Yağız Gönüller'in eline ve yüreğine sağlık. Tekin Şener Bey'le zengin ve doyurucu bir röportaj gerçekleştirmiş. Tekin Şener'in Hayat Ağacı dergisi, şehir dergileri içerisinde çok büyük bir boşluğu dolduruyor. Yiğidolar şehri Sivas böyle vefalı bir evlâda sahip olduğu için çok şanslı bir şehir... Kanaatim odur ki her şehrin bir Tekin Şener'i olmalı. İyi ki varsınız.

Tahir Günay
Tahir Günay - 2 yıl Önce

Sivas'ın kıymetlisi çok ama şehirde yaşayıp ta şehre değer katan bir elin parmakları kadar. Sizin yaptığınız iş çok büyük. Gözden uzak kalmanın kıymet bilmezlik olmadığını isbat ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Süleyman Ceran
Süleyman Ceran - 2 yıl Önce

Tekin Bey, Sivas’ın kıymetlisidir. Bu çalışma da Sivas’ın kendi tarihinde mühim bir boşluğu dolduracağına inancımız tamdır. Kendisine yazın hayatında muvaffakiyetler diliyoruz. Vesselam.