Tasavvuf: Yaşanmış ve kayda geçmiş hâller bilgisi

Modern zamanlar ilimlerin tasnifini yeniden yaptı. Zihinleri, tabiatı, evreni, insanı ve giderek kutsalı ele geçirmenin, kutsala müdahalenin (temellük dememek için) en kestirme ve köklü yolu bu idi. Böylece zihinler yeniden inşa edildi. Akıl, ölüm, ruh, ahiret, bilgi, bilgi kaynağı, kozmik âlem yeniden tanımlandı, yorumlandı, şekillendirildi.

İslam bilgi kaynağı olarak nakli/vahyi, sünneti ve de akl-ı selimi esas alırken; deney, keşif, icat, illet, nedensellik, neden-sonuç ilişkisi, hikmet olarak yorumlandı veya hikmetin, illetin kapsam alanına yeni, modern değerler eklendi. 

Günümüz ilahiyatı bu bakımdan “ilim”e değil; “bilim”e daha yakındır. Modern zamanlar kendine özgü bir eskatoloji, bir metafizik bilgi alanı üretti. Mistiklik, mistisizm adı verilen bu alan “Şamanlık, Melek bilgisi, zihin modelleri (modelleme) kuantum mekaniği, enerji ve enerji bedenler, maji sanatı, enokyan tılsımları, goetia, ars paulina, para-psikoloji” gibi çerçevesi tam belirlenmemiş, sağlaması olmayan, guruları meşkûk alanlarla birlikte anılan bir dal haline getirildi.

Metafizik, Felsefe ve Kelam, artık geçmişte olduğu gibi tasavvufa bitişik değil. Tasavvuf, psişik bilgi çeşidi fakat bu bilginin kaynağı irfan değil. Sağlaması Şeriat, Sünnet tarafından yapılan tasavvuf ile yukarıda geçen esoterik alanlar karıştı-rıldı-ğı için günümüzde bir kesim bu alanı istismar, bir kesim de kökten reddediyor.

Cumhuriyet’in tekke ve zaviyeleri reddederken yanına koyduğu “üfürükçülük, müneccimlik, cincilik, gaipten haber vermek de yasaklanmıştır” anlayışını devrim kanunları arasında koyan anlayışa ne kadar da benziyor!

Bütün bu aklı karışıklardan[1] dolayı olsa gerek, bu tür disiplinler (olduğundan fazla bir değer mi yükledim acaba) eğitim konusu haline geldi, artık “Metafizik Okullarımız” var. Bu isimlendirme ile ilgisi olmasa bile akademyamız bu tür tasnifler için “İslâm Düşüncesinde Metafizik Okullar” tanımını kullanıyor. Merkezini felsefi, kelamî anlayışlar oluştursa da İslam tasavvufu da bu anlayış ve arayışlara dahil ediliyor. 

İçine tasavvufu alan İslamî metafizik okulların bu esnekliğini, yaşanmış hâller bilgisi olan tasavvufu bir ilim olarak kabul etmeyen, tarikat denilince türbelere çaput bağlayan, hurafelere inanan kişiler ve uygulamalardan ibaretmiş gibi gören/gösteren, yaptıkları işe ihya, tecdid, Kur’an Müslümanlığı olarak isimlendirenlere karşı yine İlahiyat içinden bir cevap olarak değerlendirebiliriz kanaatindeyim.

Bu tür ilmî atraksiyonlara müspet değer yükleyebiliriz. İlahiyat Fakülteleri bu tarihi birikimi bütünüyle reddedemediği için Yesevi’den Yunus Emre’ye, Mevlana’dan Fuzuli’ye, Süleyman Çelebi’den Eşrefoğlu Rumi’ye, Hacı Bektaş Veli’den Şeyh Galib’e kadar yüzyılları içine alan birikimi tadımlık da olsa İslâmi Türk Edebiyatı adı altında vermeyi tercih etti. İşleyişte bazı çatışmalar oldu tabii. Edebiyatın Leyla ve Mecnun’a yüklediği değerin, bir mesnevi olarak Yusuf ü Züleyha’ya yüklenmesi ve bunun bir tefsir gibi kabul edilmesi tabii ki nakil bilgisinin duvarına çarpacaktı. Çarptı da.

Dediğimiz gibi yakın zamanlara kadar selefi anlayışın hakim olduğu İlahiyat Fakülteleri, (Bu tespit İsmail Kara’ya ait) kendi aralarında kabul etmeyenler bulunsa ve bir çatışma ortamı meydana getirse de tasavvuf, tarikatler artık ezoterik bir bilim değil; aslına yani kaynaklarına uygun olarak okutulan bir disiplin, bir ilim dalıdır.

Tasavvufa mesafeli olanlar (yumuşattığımın farkındayım) aleyhtarlıklarını, bu zamana kadar nereden okudukları veya duydukları belli olmayan rivayetler üzerinden temellendiriyorlar. “Kabuğu kırdın mı Nirvana’ya ulaşıyorsun” diye hem istihfaf hem istihza içeren gerekçeler gösterseler de yakın dönem Türk tasavvuf/tarikat tarihinde bu savı destekleyen bir tane örnek kişi ve olay gösteremediler. (Hamza Türkmen! Size hiç yakıştıramadım doğrusu! İslam tasavvufunun Nirvana diye kavramı var mı? Kim iddia ediyor bunu? )  

Füsus’ul Hikem için “Fısfıs” demekten çekinmeyen aynı anlayış şöyle diyor:

“Allah’a çok şükür ki bugünkü Müslümanlarımız Füsus’tan habersiz. Çok dua ediyorum bugünkü seviyeleriyle Füsus’tan habersiz kalsınlar, eğer ‘Fısfıs’ı okursa hakikaten de aklı ile idrak edip kabul ederse dinden çıkar. Mesnevi’den de habersizler çok şükür.” (Şeyho Duman ile İslami Uyanışın Dünü, Bugünü s. 22)  

Cedel ehli, her şeyi kendi kavrayış seviyesinden tayin eden, tek doğrucu, kendi dışındaki kavrayışlara burun kıvıran, şaz görüşleri şiar edinenlerle tartışmak bu zamana kadar kimseye fayda getirmemiştir. Onlara “selam” deyip geçiyoruz. Artık eşik geçildi ve bugün elimizde İlahiyat fakültelerindeki ehil hocalar eliyle hazırlanmış, kayda değer birçok yayın var, tarikat ve tasavvufla ilgili.

Bu meyanda Kocaeli Üniversitesi Vakfı’nın gayet güzel, özenli yayınladığı “Fâtih Türbedârı Ahmed Amiş Efendi Armağan Kitabı” (Editör: Adalet Çakır Çağlı) ve “Abdülaziz Mecdi Tolun / A. Süheyl Ünver Mektuplaşmaları (Hazırlayanlar: Adalet Çakır Çağlı, Oğuz Polatel, Şefaettin Deniz) kitaplarından bahsetmek istiyorum.

Artık bundan böyle bazı sırrî bilgiler için “Bunlar yazmaz kitapta” diyemeyeceğiz. Çünkü artık kitaplarda yazıyor. Yukarıda adı geçen arayışlar, aslında bu kitapta bulunmuş, yaşanmış, tadılmış, zevkine varılmış hâller olarak kayda geçiriliyor. Hem de Hz. Peygamber aleyhisselamın hüviyetine uygun olarak ümmi mürşidler vasıtasıyla. Kitapları okuyanların Mekke müşriklerinin yaşadıkları şaşkınlığı yaşayacaklarından eminim. Hani müşrikler Kur’anı Kerim’de Hz. Peygamber için “Sen daha önce hiç kitap okuyan biri olmadığın gibi (okumayı bilmezsin, bilmiyordun ve hâlâ bilmiyorsun) sağ elin ile de yazar değildin (yazmayı bilmiyorsun)” ayetinden sonra Hz. Peygamber aleyhisselamın okuduğu ilahi kelam karşısında nasıl şaşırmışlarsa; “Tasavvuf ilim değildir” diyenler de ümmi bir kişi olan Amiş Efendi’nin sözleri karşısında da aynı duruma düşeceklerdir.

Nerden biliyor? (Çünkü bildiriliyor.)

Evet, ilm-i kisbî var fakat ilm-i vehbî diye de bir şey var.

Mutasavvıflar; -ister reformcu ister radikal anlayışta olsun- onların varmak istedikleri Kur’an ve Sünneti yaşayan ilim olarak ortaya koyan kişilerdir. Hâl ve gidişat, söz ve fiillerin hiçbiri şeriata aykırı olmadığı gibi müridlerin her daim şeriat hududları içinde bulunması için azami gayret sahibidir onlar.

Edebiyatta “şathiyyat” dediğimiz hususlar bu eserlerde de var. Zihinleri hâlâ meşgul eden, iç yüzü sadece eyleyenler tarafından bilinen amma açıklanamayan öyle hâller var ki tek kelime ile insanın beyni yanıyor. Başkasından duysanız kolaylıkla inkâr edeceğiniz hâller; müspet ilim okumuş, tıp tahsili yapmış bir kişi tarafından bütün ayrıntıları ile yazılınca ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz. Çaresiz teslim olacaksınız ve fakat teslim olunacak kişiyi onlar seçiyor, sizin istemeniz yetmiyor.  

“Tasavvufun fıkhı, menkıbelerdir” demişti merhum Emin Işık. Sözün gerçekliğini bu eserlerde de görebiliyoruz. Ancak kitaptaki menkıbeler nakil zinciri ile “O ondan duymuş, o ondan duymuş” şeklinde değil; “Ben duydum, ben gördüm, ben yaşadım” şeklinde naklediliyor. Böyle durumları kabul etmeyecek, inadi tutumunu sürdürecek olanlara tek bir yol kalıyor: Nâkilleri yalancılıkla itham etmek. Veya “Haydi bir keramet göster bakalım,” diyecekler.

“Neden bahsediyorsun?” diyenlere burada misal vermeyeceğim. Kimseyi münkir duruma düşürmek istemem. Her doğru her yerde söylenmez, her kişiye söylenmez. Ancak şunu diyebiliriz:

“Aşk imiş her ne var âlemde

İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak”

Geçmişte tasavvuf hâl ilmidir, kâl ilmi değildir, denirdi. Bu tür eserler tasavvufa yeni bir tarif getiriyor. Buna göre tasavvufa, “yaşanmış, kayda geçmiş hâller bilgisi” diyebiliriz. Yanlış anlaşılmayı önlemek için hemen söyleyelim ki kitaplarda yazan, sadırlardan satırlara geçen bu bilgilere rağmen tasavvuf, daha doğrusu bu hâller, makamlar kitap okuyarak varacağımız hâl ve makamlar değildir. Sayfalardan şahit olduğumuz hâllerin kendi hâlimiz olması, olabilmesi için bir kâmil mürşide mürid olmak, o seyr-ü sülük sürecinden bizzat geçmemiz gerekiyor. Kitaplarda anlatılan hâller “kişiye özel”dir; tekrarı yoktur, her derviş o yolculukta hakikati kendine has kavrayışı ile kavrar. 

Kitaplarda mevzu olan zevat artık madden aramızda değil. Fakat mânen aramızda olduklarına şüphe yok. Bu tür yazılarda dünyasını değiştirenler, vuslata erenler için rahmet okumak bizim vazifemiz oluyor. Rahmet okumanın yanına şefaat istemek de eklenmelidir kanaatimizce.

Biz onlara rahmet okuyalım ki onların şefaat dualarına nail olabilelim.

Ahmet Amiş Efendi’ye rahmet olsun.

Abdülaziz Mecdi Tolun Efendi’ye rahmet olsun.

Kitapları bizlere kazandıran Kocaeli Üniversitesi Vakfı’na her iki kitabın editörü; Adalet Çakır Çağlı ve arkadaşları Oğuz Polatel, Şefaettin Deniz’e de teşekkür ederiz.

 

[1] Aklı Karışıklar İçin Kılavuz

YORUM EKLE
YORUMLAR
Bir Düşünen
Bir Düşünen - 2 ay Önce

Kitapları yakından inceleme uz gerekecek. Söylediklerinizi daha iyi anlamak için inşAllah

banner26