Tasavvuf ve tarikatlere akademik bakış ve Mahmud Sami Efendi (k.s.)

İsmail Kara, ayrıntıları yakalamakta mahir oluşu ve hiçbir şeyi gözünden kaçırmayan nüfuzu ile TDV İslam Ansiklopedisine hakim olan dil ve anlayışın yeni selefi anlayış olduğunu tespit etmiştir. (Dergâh, S. 353, Temmuz 2019, s. 24-27.) Ansiklopedinin sonlarına doğru bazı maddelerde kısmi olarak bu anlayış kırılmış ise de eserin kuruluş aşamasında nelere, ne kadar ve hangi yönleri ile yer verileceği, kullanılacak dil, ele alınacak kişi ve kavramların yönü ile ilgili bir ortak metin hazırlanmadığı, bunun özellikle böyle olması istendiği için bu tür belirlemelere gidilmediği anlaşılıyor. Yine yazarlar, akademisyenler yetişme şekilleri ile TDVİA’nın  kurucu kişilerini dikkate alarak metinleri modern/yeni selefi anlayışa yasladıkları anlaşılıyor.

Bu ne demek? Bu, TDVİA’de dergah, zaviye, tekke gibi müesseselerin tasavvuf, tarikat, veli/ermişlik gibi kavramların ve bu âleme ait kişilerin gayet nötr bir dil ile ele alınması, kavramları incelerken tasavvufun/tarikatin anlam haritası içine giren yönlerine ya değinilmemesi veya azcık ucundan değinilip geçilmesi demektir.

Bu noktada Diyanet İslam Ansiklopedisi ile DİB, Diyanet’in yayınları, hutbe, vaaz dili, halka götürdüğü din dili arasında birebir ilişki, bir neden-sonuç bağı kurmalı mıyız? Bunun ayrıca tespiti gerek. Ancak şunu biliyoruz. Kürsülerden anlatılan dine, tasavvufa, kerametlere, tekke şiirine uzak bir dil  hakim. Mesnevi’den beyitler okuyup açıklayan Tahir Büyükkörükçü’den başka müftü bilmiyoruz mesela. Hocalarımız rüya-yı  sadıka, ilham, keşif, keramet, zühd, gibi kavramlara lügat anlam dışında tasavvufun deruni yaklaşımına hayli mesafeliler. “Bir lokma bir hırka”yı zikredenler, sakın yanlış anlamayın, diyerek bu konuda birçok açıklama da getirmek zorunda kalıyorlar. Bunun neden böyle olduğu biliniyor. Geri kalmışlığımızın faturasını tasavvufa, tekkelere, velilere kesenler sadece bilim adamları, devlet yöneticileri değildir, selefi anlayış ve bu noktada selefi anlayışla örtüşen modern yorumlardır.

İsmail Kara bu noktada haklıdır.

Diyanet’in bu söylemle temayüz etmesini sadece resmî din anlayışı ile bir yerlerde buluşmak olarak mı anlamalıyız yoksa onların yetiştiği okullara mı bağlamalıyız?

Tasavvufi kavramlar, yaşantı, yorum ve hassasiyet en son FG’nin kendinden menkul kainat imamlığı ve bu argümanı desteklemek için kullandığı dil sebebiyle büyük yara aldı.

Kendi Dilinden FETÖ, Örgütlü Bir Din İstismarı” adlı Diyanet raporunun yazımında rüya, ilham, keşif, keramet gibi kavramlar, bazı müteşabih ayet ve hadisler, birileri tarafından istismar edilse de bu kavramların istismar dışında da bir gerçekliği olduğuna değinilmemesi doğrusu çok şaşırttı bizi. Raporu hazırlayan ilim adamları işin gerçeği şudur, deyip geniş açıklamalarla, kaynaklarla, tasavvufun kurucu kişileri kerameti, keşfi, ilhamı, müteşabih ayetleri, kalbe doğuşu, tasavvufi mânâyı nasıl anlamış ve anlatmış sorularına cevap vererek hakikati ortaya koymalı idi; FG de şu noktalarda istismar, cehalet, yanlış anlama, saptırma, ikili dil kullanma, kendine yontma var denilmeli idi. Tam burada söylemezsem olmaz. Diyanet’in bu atılganlığı göstermemesinin sebebi ona yüklenen anlam, onun kanuni olarak tanımlanmış görevleri ile ilgili bir husustur. Diyanet, genel idare yapısı içindeki yeri ve çerçevelenmiş bürokratik görevleri ile; bir ilim mecraı, ilmî bir kurum oluş arasında kalmış bir yapıdır ve böyle olduğu için bu ikircikli durum arasında sıkışmış durumdadır. Sonuç itibariyle Diyanet’in raporu FG’nin din istismarını anlatmayı amaçlasa da kavramları korumakta gereken titizlik gösterilmemiştir ve bundan böyle dinin tasavvufi kaynakları yaralanmıştır.

Bunu düzeltecek olan yine Diyanet’tir, İlahiyat Fakülteleridir.

İlahiyat fakültelerinde tasavvuf kürsüsü yoktu

Yakın zamanlara kadar ilahiyat fakültelerinde, (geçmişte Yüksek İslam Enstitüleri) tasavvuf kürsüsü yoktu, bu konular İslami edebiyat çevresinde ele alınır gibi yapılıyordu, dersler, akademik çalışmalar yapmış ve bu konuda akademik unvan almış kişilerce okutulmuyordu; bazı yerlerde dönemlik ders idi, esas derslerden sayılmıyordu, dersleri işleyen hocalar da meseleye resmî bakış açısı ile bakıyor, divan şiirini kötüleyen divan edebiyatı hocasının yanı başında tasavvufu küçümseyen, kötüleyen tasavvuf tarihi hocası yer alıyordu. Bu konulara ilmî olarak ele alacak kişiler için hem fakülte yönetimi ısrar etmiyor hem YÖK gereken kadroyu vermiyordu.

İlahiyat fakülteleri; tasavvuf ve tarikatlerin toplumdaki yansımaları, dile dökülüşü, meydana getirdiği birikimi ihmal edince bu alan edebiyat fakülteleri tarafından doldurulmuştur. Tarih, kolonizatör Türk dervişleri, ahîlik kültürü gibi bileşenleri ile birlikte şiir, hikaye, menkıbe türleri üzerinden biyografi çalışmalarını edebiyat fakülteleri gerçekleştirmiştir ki bu bağlamda Fuad Köprülü’nün “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı aşılmamış eserini zikredelim. 

Bir tarafta Köprülü’nün çalışmaları diğer yanda bu işe hayli uzak İlahiyat camiası.

Tasavvufun, tarikatlerin ilahiyat fakültelerinde ikinci sınıf bir ilim dalı, şüpheyle karşılanan bir yorum ve yaklaşım tarzı, hurafe, bid’at, müneccimlik, üfürükçülük gibi kavram ve olgularla bir arada düşünülmesini anlayabiliyor musunuz? İlahiyat fakülteleri böyle olunca bu fakültelerin alt yapısını oluşturan imam hatip liselerinde durum nedir diye sorarsanız cevap verelim. Tarikat, tasavvuf ilmi, müstakil bir ilim ve ders olarak hâlâ yoktur İHL’erde. Bazı derslerin içinde tadımlık, duymadık denilmesin diye, o da Bektaşilik, Alevilik oluşumları ile birlikte yer alır, o kadar. Bu yer alışın/verilişin sebebi de tarikatlerin  toplumda aktüel bazı kişi ve olaylarla yer almış olması, post-modernizm, Batı’dan gelen mistik düşüncenin izdüşümü gibi şeylerdir.

Bütün bunlara rağmen halkın en çok ziyaret ettiği kişiler, yerler, makamlar, türbelerdir. Evliya kültü en canlı kültlerdendir. Meselenin künhüne uzak olan kişiler ermişlik, evliyalık üzerinden aldatılmaya hazır halde tutulmakta ve dinin en istismar edilen yönü yine tasavvuf ve tasavvufi hayat ve anlayış olmaktadır. 

Kabuğu ilk defa kim kırdı denildiğinde benim aklıma İstanbul YİE için Mahir İz hoca, Ankara İlahiyat Fakültesi için merhum Esad Coşan geliyor.

Es’ad Coşan hoca doktora olarak Hacı Bektaşi Veli’nin Makâlât’ı üzerinde çalışıyor ve eseri yayımlıyor. Dikkat edilirse bu tercih de bazı hassasiyetleri törpüleyen,  o hassasiyetleri bir zemin olarak gören tercihtir. Tasavvuf, tarikat olgusuna arkadan yaklaşan bir tutumdur.

Esad Coşan örneğinde olduğu gibi bazı hocalar, ilahiyat fakültesinde tasavvufun önemini kitap ve makalelerden daha çok hal, tavır, dil, özel hayat üzerinden hissettirmişlerdir. Bazı hocalar sayesinde tasavvufun önemi, dini ilimler arasındaki yeri, yorum ve anlayışa katkıları yine başlangıçtaki çizgiye dönmüş, samimi, kâl ehli oluştan çok hâl ehli oluşla yeniden canlanmıştır. Bu konuda müsteşriklerin, Annemarie  Schimmel, Nicholson, Sofi Huri, L. Massıgnon gibi kalemlerin katkıları, itici güçleri ne olmuştur ayrıca bakmak gerek.

Velhasıl su mecraını bulmuş ve tasavvuf, bugün ilahiyat fakültelerinde ana bilim dalı olarak diğer ilimler arasındaki yerini almıştır. Artık fakültelerimizde ilmî, akademik yayınlar yapılmakta, süreli yayınların konusu olmaktadır.

Mahmud Sami Efendi üzerine akademik bir çalışma

Bu bağlamda elimizdeki en son örnek Ankara İlahiyat Fakültesi’nde tasavvuf ana bilim dalı hocası (Prof. Dr.) Vahit Göktaş’a ait. Mahmud Sami Efendi, (Hayatı ve Tasavvufi Görüşü) adlı akademik bir eser bu. Ve isminden de anlaşılacağı gibi bir mürşid-i kamil, bir Allah dostu, bir tarikat şeyhi olan Sami Efendi’yi ele alıyor.

Mahmud Sami Efendi adlı eser bize şunları söylüyor:

Sami Efendi bir mürşiddir ve fakat aynı zamanda bir ilim adamıdır. İlimsiz tasavvuf olmaz, tasavvufsuz ilim hiç olmaz. Müridana götürülen din, Kur’an ve sünnet bağlamında, Ehl-i Sünnet çizgisinde, Ashab-ı Kiram’ın önderliği, sevgisi üzerine kurulu. Halid b. Velid, Yusuf Suresinin Tefsiri ve Hz. Yusuf as., Hz. İbrahim as, Yunus ve Hud Surelerinin Tefsiri, Fatiha Suresinin Tefsiri, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Tebuk Gazvesi, Bedir Gazvesi ve Enfal Suresinin Tefsiri vs. gibi kitaplar onun ilmî vukufiyetini göstermektedir. Hatırlıyorum, seksenli yıllarda meşayıhın eserlerinde şeriata aykırı ifadeler bulmak için özel yayın yapan dergilerden biri, sıra Sami Efendi’nin eserlerine gelince hiçbir şey söyleyememişti. Zemini Kur’an ve sünnetin çizdiği bir ahlaki duruşa, yaşayışa davet eder bu kitaplar. Keramet, rüya-yı  sadıka, şeyhe perestiş, aklı teslim etmek gibi tartışmalı konulardan uzak durulduğu gibi vahdet-i vücut, ilham ile varılan bilgi, müteşabihat üzerinden ilerleyen bir anlayışa da yer yok eserlerde. Ahlak, vera, zühd, muhabbetullah, marifetullah, kalbi tasfiye, nefsi tezkiye, cömertlik, hizmet, edeb, nefsin hileleri ve mertebeleri, kalb-i selim, zikr, tesbih, infak, şükür, yakîn hali, ilim, marifet, arif, basiret, ihlas, feraset, feyiz, takva, aşk ve muhabbet, tevazu, teslimiyet, haya, hikmet, tevekkül, tevbe, sabır, cezbe, namaz, dua, ölüm, kötü huy olarak ucb, kibir, haset, riya, zan, hırs, gaflet, yalan, medh, gıybet ve gazaptan uzak durmanın önemi ve yolları.

Bütün bu kavramlar ile bir mekarim-i ahlak inşa ediliyor. Bu hususlar vaaz konusu olarak değil, uygulamadan gelen bir hayat çizgisi ile anlatılıyor, yaşatılıyor. Bütün ilimlerin varacağı yer erdemli bir insan ve toplum olmak ise işte tasavvuf ve tarikat ile inşa edilen hayatın bu olduğu/olacağı gösteriliyor. Böyle bir ahlaki tavrı, yaşayışı, hangi selefi, hangi radikal, hangi reformist karşı çıkabilir?

Mürşid-i kamilin vasıfları nelerdir?

Sami Efendi’nin şahsında mürşid-i kamilin vasıfları nelerdir, derseniz tadımlık şunları sayabiliriz:

Mahviyet. Tevazu, ilim adamına hürmet, gözyaşı, aczini itiraf…

Kendisine intisap için gelenlere istihare tavsiye eden, mürid toplama gibi bir amacı olmadan her gelen kişiye, fıtratına göre, anlayabileceği bir dil ile irşad eden bir veli.

İster yeni selefi, ister radikal olsun ister modernist; hangi alim, hangi akademisyenin bu kavramlarla bir anlaşmazlığı vardır, olabilir? Fıkıh bu anlayışın çerçevesini çizen bir ilim değil mi? Bunun için teşekkül etmemiş midir? Hadis ilmi bizi Resûlullah’a ahlak olarak yaklaştırmak için tesis edilmiş değil midir?

Sami Efendi, yirminci yüzyılın sadece bir velisi değildi, o bir asr-ı saadet Müslümanı idi. Kitaptaki bütün şahitlikler gösteriyor ki o tam bir sünnet ehli idi. Edeb, haya, hizmet, mahviyet onda tecessüm etmiş olarak vardı. Siz “Tekkeler kapatılmasaydı aslında bu makam Mustafa Hilmi Efendi’nin idi. Lakin onun vefatı ve ardından kimseyi bırakmaması sebebiyle yük bizim omzumuzda kaldı” diyen, diyebilen kaç şeyh tanıyorsunuz?

Eğer denilirse ki mürşid-i kamil kimdir, biz onu hangi vasıfları ile tanırız, sahtesini hakikatinden nasıl ayırırız, bunun ölçüleri var mıdır, nelerdir denirse size tavsiyem Mahmut Sami Efendi adlı kitabı okuyun, aradığınızı bulacaksınız derim. Gönül rahatlığı ile herkese tavsiye edebilirsiniz bu eseri.

Vahit Göktaş’ın eseri akademik özellik taşıdığı için gözümüze çarpan birkaç teknik hataya işaret etmeden geçmeyelim. Bunlardan birincisi, Sami Efendi’nin eserleri ile ilgili. Çünkü Göktaş eserler arasında Sami Efendi’nin yazma bir nüshadan istinsah ederek yayımladığı Attar’a ait Tezkiretü’l Evliya’ya yer ver vermiyor. Üstad’ın, eserin orijinal dil kullanımı ve söz varlığını koruyarak istinsah ettiği bu eserden ders yaptığını biliyoruz. Bu yayın aynı zamanda edebiyatımıza ve kültürümüze büyük hizmet olduğu için bu eksikliğe değinmeden geçemedik.

İkinci olarak İlhan Armutçuoğlu’ya ait ‘O hırâmında…” diye başlayan dörtlük aslına uygun olarak verilmemiştir.

Üçüncü olarak acaba diyoruz, eserin sonuna bir isimler ve eserler indeksi konsa iyi olmaz mıydı?

Biz Sami Efendi’den haberdar olduğumuzda o Medine’ye hicret etmişti. Dolayısıyla onu dünya gözü ile görmek nasip olmadı. Onu yakından tanıyanların anlatımları, Necip Fazıl, Mahir İz, Kemal Edip Kürkçüoğlu gibi üstadların şahitlikleri ve fotoğraflarından tanıdık.  Doksan yaşında bir diz üstü oturuşu vardır ki bu fotoğraf bize onun her daim “huzurda” olduğunu gösterir. O kadar ki Medine’de, Cennetü’l-Baki’ye defnedileceği esnada ayaklarının yine tam olarak uzatılamadığına yine olabildiği kadar toplanmış olarak öylece defnedildiğine dair şahitlikler vardır. Diyoruz ki Üstadımız belki bize yer açılsın diye  ayak ucunda yer ayırmıştır. Neden olmasın?

Yazımızı, bundan otuz altı yıl önce, 12 Şubat 1984’te vuslata eren Üstadımız için Mustafa Kara’nın düşürdüğü tarih ile sonlandıralım:

Kıbleye döndü yüzün işte Sami Efendi

Medine’de bir hüzün işte Sami Efendi

Kırklar çıktı söyledi rıhletin tarihin

Uçuyor Mürşid-i Hâlidî Sami Efendi

Sami Efendi’ye rahmet, Fatiha; bize şefaat….

YORUM EKLE
YORUMLAR
M.Nurullah Nişancı
M.Nurullah Nişancı - 9 ay Önce

Kamil hocam güzel insan Mahmut Sami efendimizi bizlere hatırlatma, anma vesilesi olan bu yazınızdan dolayı size teşekkür ederiz Allah(cc) razı olsun

HALICI
HALICI - 9 ay Önce

Allah razı olsun hocam. Güzel bir tanıtım oldu. Detayını anılan kitaptan olur inşAllah.

banner19

banner13

banner26