Tarkovski, kimin çıkmaz sokağı?

Independent Türkçe, bir süre önce kültürel iktidar konusunda bir dosya hazırladı. Dosya başlığı oldukça net biçimde sorulmuş “Ak Parti ‘kültür iktidarı’nı neden kuramadı?” sorusuydu. Yusuf Kaplan, Murat Belge, Alev Alatlı, Müfid Yüksel, Mesut Uçakan, Ertuğrul Günay, Ataol Behramoğlu, Nihal Bengisu Karaca ve birkaç isim daha yöneltilen bu soruya kendi zaviyelerinden cevap verdiler.

Yusuf Kaplan, kendisi ile yapılan röportajda konuyu sinema üzerinden açarken sözü Rus yönetmen Andrey Tarkovski’ye getirip Stalker filmi özelinde “Tarkovski bu filmi çekerken nereye gönderi yapıyor? Nereden besleniyor? Bunun cevabını kim verdi? Bu ülkede sinemayla uğraşan bir sürü mal var. Körkütük ezberci, saplantılı batıperest tipler. Stalker Mantıku’t Tayr’ın uyarlamasıdır ama kimse bilmez. Türkiye’de sinemayla uğraşan bir yığın malın hiçbiri bilmez. Bu adam bu işi nasıl yaptı? Sovyet döneminde yaşadı, bütün kapılar kapalı, zihinler kör, bir taraftan zorba rejimle mücadele ediyor diğer taraftan dünyaya açılmaya çalışıyor bir taraftan da film dilini dönüştürüyor. Nasıl oldu da bu adam Mantıku’t Tayr’a ulaştı? Bu adam gitti Arapça öğrendi.” cümlelerini kurdu. Yusuf Kaplan’ın bu kışkırtıcı açıklamasına Tunca Arslan, Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan “İslamcılar’ın çıkmaz sokağı: Tarkovski” başlıklı yazısı ile bir karşı açıklama getirmiş.

İnançsız bir Tarkovski (mi?)

Tunca Arslan, oldukça nezaketten uzak ve derinlerde kendi ideolojik bakışının alt metinlerini açık eden yaklaşımında özetle, Tarkovski’nin inanmak isteyen biri olduğunu fakat inandığı bir Tanrı olmadığını ifade ediyor. “Tanrı’ya seslenmeye bile çalışır (dua değil) ama bunun boşuna olduğunun da farkındadır.” cümlesindeki parantezle de Tarkovski’deki bütün manevi bağlantıyı sıfırlamanın derdine düşüyor. Öncelikle şunu ifade etmek gerekli ki Tunca Arslan da Yusuf Kaplan’ın işaret ettiği Tarkovski’yi anlamaktan uzak insanlar grubuna dâhil. Zira bir karşı çıkışla yazmış olduğu yazısında hiçbir sağlam gerekçe olmadan iddianın gücüyle kendince ideal olanı dayatmaya çalışıyor. Tezi şu, Tarkovski öyle sizin anladığınız anlamda inançlı biri değildi. Sadece inanmak istiyordu, bir arayışı vardı, dolayısı ile size Tarkovski ve de Bergman, Bresson’dan manevi bir sinema çıkmaz. Devamında Mustafa Akad’ın ölümünü de hatırlatarak kendince bir çelişkiyi işaret ediyor. Kurmuş olduğu ilişkinin, İslamofobik bir zihnin eseri olduğunun ne kadar farkında bilemiyoruz.

Evet, arayarak bulunmaz fakat…

Tunca Arslan, tezini ortaya sürerken iki şeyden tamamıyla habersiz bana kalırsa. Birincisi Tarkovski’de Ortodoks geleneğinin ve Bizans resmi ile kurduğu sahici ilişkinin neye denk geldiğini bilmiyor. Rus ruhu denen şeyin Sovyet devrimiyle pek ilgili olmadığını, Ayzenştayn’ın evet bu devrimin eseri olduğunu fakat hiçbir anlamda Tarkovski ile karşı karşıya dahi konamayacağını da.

İkinci olarak arayışın inancın özünden ayrı düşünülemeyeceğinden bihaber. Hakikat, bir öz olarak vardır ve bu öze uzanan her arama çabası en az bulup inanmak kadar kıymetlidir. Tarkovski’deki arayışın tasavvuftaki “Arayarak bulunmaz fakat bulanlar arayanlardır” düsturuna ne kadar uyduğunu düşünmesini tavsiye edelim bu noktada Arslan’a. Stalker, Mantıku’t Tayr’dan uyarlansın yahut uyarlanmasın, aynı arayışın farklı formlarla ifadesidir. Önemli olan arayışın yöneldiği kaynaktır ki o kaynak özde birdir.

Ne inançsız biri ne de bir sinema peygamberi

Bu polemiği bahane ederek şunu da ifade edelim, Tarkovski evet, büyük bir arayışın, inanışın yönetmenidir. Bu arayış, tüm varlığında mündemiç bütüncül bir arayıştır. Onun içindir ki Tarkovski’yi politik, psikanalitik ve sembolik okumalara tabii tutmak onu tam olarak anlayamamış olmanın göstergesidir. Aynı zamanda “Neden Tarkovski olamıyorum?” diye sorarken sektör koşullarını öne sürmek gibi bir sığlığa düşmek de. Fakat öte taraftan Tarkovski’yi bir sinema peygamberi mertebesine yükseltmek de onu olduğu gibi algılamanın önünü tıkayan başka bir arızadır. Tarkovski bize sunduğu arayış ve bu arayışın yöntemi açısından manevi bir sinemanın nasıl olabileceğinin işaretlerini verir. Fakat bu yöntemi mutlak kabul etmek ve “sinemayla aramak ancak böyle olur” demek büyük bir çelişkiyi barındırır. Zira bu bulduğumuzun ilanıdır ki sanatta bulmak sadece bulana aittir ki o da sürekli kaybı bünyesinde barındırır. Baki olan arayıştır ve kıymetli olan, kendince bulana öykünmek değil, bulandan ilham alarak kendi arayışını sürdürmektir.