Tarihin karasularında batmayan bir hazine: Endülüs

İslâm dünyasının en acı verici kayıplarından bir tanesi de Endülüs'ün kaybıdır. Endülüs'ün kaybı alelade bir toprak kaybının çok çok ötesinde bir medeniyetin, bir kültürün yok edilmesini de içerir. En acımasız orduların yerle bir ettiği, taş üstünde taş bırakmadığı bu coğrafyada aynı zamanda demografik bir yıkım da söz konusu olmuştur. Batı'nın var olduğu günden bugüne kadar devam ettirdiği ancak çektiği perdeyle göstermediği yağmacı, talancı ve hoşgörüden yoksun yüzü Endülüs'ün enkazı üzerinde bir kez daha bayrağını dalgalandırmıştır. İnsan hakları ve demokrasi havarilerinin her çağa sıkıştırdıkları bir katliam muhakkak çirkin yüzüyle insanlığa selam çakmaktadır.

Prof. Dr. Lütfi Şeyban, "Endülüs: Cihat, Reconquista, Concivencia" isimli eseriyle bizleri bir zamanlar yaşamış örnek bir İslâm Devleti'nin topraklarında gezdiriyor. Bir rüya gibi gelip geçen bu "saadet" devrinin yeniden yaşanması için de fikirler veriyor. Kitap, Endülüs adının kökenlerini açıklayarak başlıyor. Burada çeşitli zamanlarda bölgeye hâkim olan güçlerin mücadelesi ve Endülüs'e verdikleri isimler anlatılıyor.
Yazar, Endülüs'ün önemini ve tarihteki yerini Haçlı fikrinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermesi dolayısıyla kalın çizgilerle çiziyor. Basit olarak Haçlı zihniyetini ve Haçlı hareketlerinin toplu ve aynı hedefe ulaşmak maksadını güttüğünü düşünürsek Endülüs'ün önemini daha iyi kavrarız. Avrupalı, kendinden olmayan kültürlere tahammül göstermeyi hiçbir zaman öğrenemedi. Kendinden olmayanları yok etmek uğruna düşmanlarıyla dahi ittifak yaparak onları sindirmeyi denedi. Anadolu dışında bu hususta öyle ya da böyle başarılı olduklarını söyleyebiliriz.

Endülüs'ün başına gelenleri Hristiyan dünyasının İslâm'a ve Müslümanlara bakışı çerçevesinde değerlendirmek doğru olacaktır. Hz. Muhammed döneminde Hristiyanlara karşı genel olarak bir sevgi ve müsamaha duygusu hâkimdir. Bu duygular Dört Halife ve Emeviler döneminde de devam etmiştir. Fakat Hristiyanların İslâm fetihleri genişledikçe ve "rahatları bozuldukça" Müslümanlara bakışı hoşgörüden uzak ve saldırgan bir kimliğe bürünmüştür. Müslümanların ilerleyişi İslâm ve onun peygamberi hakkında iler tutar yanı olmayan iddiaları ve daha kötüsü inanışları beraberinde getirmiştir. Avrupa karasalında eğitimden, sorgulamadan ve serbest düşünme “fikrinden” uzak, sadece yakın çevresiyle etkileşim içinde bulunan zavallı halkı, Müslüman korkusuna ve onlara karşı sebepsiz kine ve öfkeye sevk eden de budur. Bazen de en güvendikleri ve sorgulamayı akıllarına dahi getirmedikleri ruhban sınıfının önüne koyduğu yemeği yemekten başka ve gereksiz korku öfke duymaktan başka yapacak bir şeyleri olmaması normal geliyor. Seçkin sınıflara kayıtlı olmamak ve sadece yönetilen olmak bunu gerektiriyor çünkü.

Elbette Endülüs'teki vahşeti anlamak mümkün değil ancak verilen eserlerle İslâm'a atfedilen akıl dışı yakıştırmaların taraftar bulması bazı fikirler vermektedir. Tüm yobazlığıyla Hristiyan dünyada nam salan idrak kapasitesi sınırlı birtakım düşünürler kendileri gibi olan kitleleri bulundukları daireye hapsetmiştir. Bu acımasızlığın ve barbarlığın sebebini buralarda aramak bizleri doğru sonuçlara götürecektir.

İspanya'nın fethi ve Endülüs'te İslâm devletinin kurulması artık güzel günlerin başlaması anlamına gelmiyordu. İktidar mücadeleleri, iç çatışmalar, el değiştiren yönetimler yakınlardaki düşmanlar ve intikam hislerini daima diri tutanlar için yeni yeni fırsatları beraberinde getirmiştir. Her defasında bu fırsatları kullanmaya gayret ettiler ve yüzyıllar sonra söz konusu bölgede neredeyse Müslüman bırakmayacak kadar "başarılı" oldular.

Esasında Endülüs hâkimiyeti süresince başarıyla tatbik edilen medeniyet inşası konuşulacak konuların başında gelmeli ancak Endülüs konusu her açıldığında akla önce Hristiyan dünyanın uyguladığı “soykırım” geliyor. 1492'den 1600'lü yılların başına kadar Müslümanlar ve Yahudiler sistematik bir eziyete maruz kalmışlar ve yok etme politikasına karşı varlıklarını sürdürme gayreti içerisinde olmuşlardır. Hristiyanların “reconquista” adı verilen ve kaybettikleri yerleri geri alma olarak özetlenebilecek karşı saldırıları, tarihin gördüğü en acımasız katliamlara kapı aralamıştır. Özellikle 1492'den sonra Batı'nın vahşet potansiyelinin ne kadar ileri gidebileceğini de görmüş olduk. Tarih, hangi yüzyılda olursa olsun dünyanın çeşitli yerlerinde dolaylı ya da doğrudan benzer vahşetlere tanıklık etmeyi sürdürmüştür. İnsanlık tarihinin en ileri noktası olarak kabul edilebilecek günümüzde dahi var olan bu vahşet gelecekte de aynı eller vasıtasıyla amacına ulaşmak için devam edecektir. Görüyoruz ki Batı, İslâm'la şereflenmedikçe maddeye hizmetten vazgeçemeyecektir.


 

Kitabın genelinde Endülüs yılları ve burada verilen mücadele yer alıyor. Yani buradaki iktidarlar, çekişmeler, çatışmalar detaylı bir şekilde anlatılmış. Endülüs topraklarına yapılan saldırılar, buraları geri alma çabaları kısacası bu topraklardan hiç vazgeçmeyenlerin zayıf anı kollayan akınları…

Endülüs adı sadece bir toprak parçasında hüküm süren, o toprak paçasını fiziken güzelleştiren bir yönetimin adı değildir. Endülüs, bir hoşgörünün de adıdır. Üç dinli yapıda baskın bir Müslüman hoşgörüsünün örnek bir biçimde öne çıktığını görüyoruz. Kimsenin dinine, inanışlarına, örflerine karışılmamış ve halklar birbirlerinden gördükleri güzel alışkanlıkları karşılıklı olarak yeni nesillere taşımıştır. Bir süre sonra hangisinin Müslüman, hangisinin Hristiyan ve hangisinin Yahudi âdeti olduğu unutulup gitmiştir. İşte Endülüs’ün elden çıkışı ve yok edilişi tüm bu iyi niyetleri de öldürmüştür.

Ketebe Yayınları’ndan çıkan ve Prof. Dr. Lütfi Şeyban tarafından kaleme alınan her satırı araştırma ve emekle yoğrulmuş "Endülüs: Cihat, Reconquista, Concivencia" isimli eseri içimizde hâlâ yara olarak duran Endülüs’ü anlatan en önemli kitapların başında geliyor.

YORUM EKLE

banner19

banner36