Tarihimizin gizemli bir sayfası: Deniz savaşları

17. yüzyılda görece kısa bir yaşam süren Kâtip Çelebi, Kabalcı Yayınları’ndan çıkan 'Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan' kitabıyla vefatına kadarki dönemi ele alıyor. Kendisi çok çeşitli konularda araştırmalar yapmış bir bilgin ve aynı zamanda ilim adamıdır. Adından da ilme olan yakınlığı belli oluyor zaten.

17. yüzyıl, “Osmanlı Devleti'nin nispeten gerilemeye başladığı ve eski zaferlerini özlediği zamanların başlangıcıdır” diyebiliriz. İşte bu ortamda Kâtip Çelebi, o eski şaşaalı günleri, zafer taklarının her sefer öncesi ve sonrası sokakları süslediği zamanları anlatarak askerleri ve halkı yeniden heyecana getirme gayreti içerisinde olmuştur. Ayrıca toplumu mevcut zor günlerin utancından ve karasından da kurtarma niyetindedir. Seferlere katılmış ve o hisleri bizzat yaşayan bir isim olması dolayısıyla da durumun gerekliliğini bilir hâldedir.

Osmanlı denizlerle tanışmayı, daha doğrusu bir deniz gücüne gerek duymayı, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar bekletiyor. “Fatih'in babası II. Murat döneminde denizde ufak tefek, yakın kıyı ve adalara saldırılar olmuştur,” denilmektedir ama Kâtip Çelebi, bu bilgileri güvenilir bulmamaktadır. Kuruluşundan bu yana kara savaşı ile meşgul olan Osmanlı, ancak belli bir tarihten sonra denizcilik alanında faaliyet göstermeye başlamıştır. Topraklar genişleyip önemli ölçüde deniz sınırına ulaşınca da donanmanın varlığı şart olmuştur. Gaza ve cihat fikrinin yanında daha geniş çerçevede tehditlere açık olmak da bir deniz gücünü gerekli kılmaktaydı.

İşte bu deniz gücü, Kâtip Çelebi'nin anlattığına göre ilk olarak Fatih Sultan Mehmet zamanında ortaya çıkıyor. Her ne kadar açık denizlerde seyredecek bir donanma gerekli olmasa da İstanbul gibi dar alanda gerek karadan gerekse de denizden nispeten savunulması daha kolay bir şehrin fethinde deniz gücü olmadan sonuç elde etmek mümkün değildi. İstanbul, bunun avantajlarını yüzyıllarca kullanmıştır. Sonunda karşısına bir Fatih çıkmış ve tüm istatistikleri yerle bir etmiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilen İstanbul’un Fethi’ne çok az değinen yazar, burada kimi çevrelerce çokça tartışılan gemilerin karadan yürütülmesi olayını da yine kısaca anlatmaktadır. Fethin üzerinden çok fazla bir zaman geçmeden anlatılan bu olaylar, gerçeğe en yakın olanlarıdır elbette. Gemilerin karadan yürütülmesi üzerinde dönen tartışmaların yoğunluğu dikkate alındığında fetihten sadece yüz elli sene sonra doğmuş bir kişinin anlattıkları daha gerçekçi görünmektedir.

Tarih, genel olarak olaylar üzerinden ilerler ve bize öğretildiği kadarıyla da belirli isimler etrafında döner. Bunu normal karşılayabiliriz çünkü sefere katılan tüm isimleri ve hiyerarşik sırayı bilmemiz gerekmez. Ya en tepedeki ismi biliriz ya da ekstra yararlılık gösteren birilerini. Kâtip Çelebi, tarih kitaplarından farklı olarak isim ayrıntılarına girmiştir. Daha önce duymadığımız isimleri, bu eserde duymamız mümkündür. Şüphesiz ki savaşlar tek kişiyle kazanılamaz. Yazar, şimdilerde isimsiz kahraman hâline gelmiş pek çok ismi burada zikrederek onları kendince ölümsüzleştirmiş. Ayrıca yazar, kitabın son bölümlerinde kaptanları tanıtmıştır. Bu kısımda kitapta adı geçen isimler hakkında kısa bilgiler verilmiştir.

Aynı şekilde kendine tarihte yer bulamamış bazı savaşlardan da bahsetmektedir. Bazıları ön muharebe, bazıları son darbe olan bu karşılaşmaların bir kısmı da keşif amaçlı ufak tefek çarpışmalardan ibarettir. Fakat her birinin sonuca etkisi oldukça büyüktür. Düşmanın gücünü bilebilmek adına yapılan keşif faaliyetleri, burada ufak çaplı da olsa karşılıklı edilen ateşler, savaşta geride kalmış bir koya baskın vermek ve orayı stratejik üs hâline getirmek, önemsiz işler değildir. Bazen bir küçük gemiyi, kayıp verdirmeden bulunduğu noktadan kaçırmak bile savaşın seyrini değiştirebilmektedir.

Kâtip Çelebi, somut örneklerle de pek çok savaşı anlatıyor ve okuyucuyu aydınlatıyor. Örneğin Rodos Kalesi’nin alınmasını anlattığı bölümde yine adını duymadığımız isimlere yer veriyor ve fethin ne güçlüklerle kazanıldığından bahsediyor. Bu hususta Fairfax Downey’in Kanuni Sultan Süleyman’ı anlattığı kitapta bahsi geçen durumlardan farklı olarak daha çok Türk tarafının kahramanlıklarından söz ediliyor. Oysa söz konusu yazar, bizim korsan dediğimiz Rodos Şövalyeleri’nin kahramanlıklarını ve kaleyi savunmadaki korkusuzluklarını ballandıra ballandıra anlatmıştı. Tarihi anlatımda bu usül olağandır. Kendi şartlarınızı daha iyi bilirsiniz ve daima kendinizden bahsedersiniz. Resmi tarih de bu işe yaramaktadır.

Deniz savaşlarına gerçekçi bir bakış

Deniz savaşı denilince hiç şüphe yok ki akla Preveze Zaferi geliyor. Preveze’nin Türk tarihi açısından önemi bazen savaşın da önüne geçiyor. Orada gösterilen kahramanlıklar, kaybedilen canlar pek aklımıza gelmiyor. Oysa Preveze, çok kanlı çarpışmalara sahne olmuş ve son ana kadar kimin kazanacağı belli olmayan bir seyir takip etmiştir. Kâtip Çelebi de Preveze’ye epey bir yer vermiş ve ayrıntılı denilebilecek şekilde izah etmiştir. Burada Barbaros Hayreddin Paşa’nın büyüklüğü tekraren tescil edilmiş, aklının ve zekâsının hakkı verilmiştir. Preveze’nin Haçlı ordusu ve özellikle bu ordunun başlındaki André Doria’ya karşı kazanılması ayrıca önemlidir. Doria’nın tüm Avrupa’daki ünü malumdur. Onun kaybetmesi, Avrupa’nın kaybetmesi demekti.

Ancak tümüyle zaferlerden bahsediyor da değildir. Mesela İnebahtı’da aldığımız mağlubiyeti de anlatıyor. Kâtip Çelebi, bu mağlubiyetten biraz da Kapudan Paşa dediği Pertev Mehmed Paşa’yı sorumlu tutuyor. Ortada her savaşta olduğu gibi bir taktik eksikliği olduğundan bahsediyor. Çünkü İnebahtı’da iki tarafın kuvvetlerine göz attığımızda taktik hataların dışında kaybedilecek bir savaş olmadığını görürüz. Uluç Ali Paşa’nın savaşın hemen ardından kendi tarafını çok iyi savunmuş olması ve karşı karşıya geldiği düşman kanadını yok etmesi, onu kaptan-ı deryalığa taşıyacaktır. Yazar, İnebahtı bozgunu hususunda Pertev Paşa’yı “korsanlık fennini bilmez sert bir kimse” olarak nitelendiriyor. Yalnız Osmanlı korsanı denilince akla kesinlikle haydutluk gelmemelidir. Osmanlı korsanları, İslâm hukukunun prensiplerine göre hareket ederlerdi. Onların cihad ve gaza anlayışının gereğini yerine getiren ve karada, sınır boylarında öncü kuvvet göreviyle mücadele veren akıncıların denizlerdeki benzerleri olduğu hatırlanmalıdır. Yani karadaki asker neyse denizdeki asker de odur. Onlardan İslâm dışı bir hareket beklemek doğru olmaz. Bu korsanlar, hukuk dışına çıktıklarında ‘harami levend’ olarak değerlendirilip cezalandırılmaktaydılar.

Osmanlı donanması güçlü bir şekilde Akdeniz’de seyrederken korsan gemileri de devlet donanmasına katılmışlar, seferler dışında yine bağımsız hareketlerini sürdürmüşlerdir. Buna verilecek en güzel örnekler; Kemal Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa arasında geçen dönemde yetişen denizcilerin evvela birer korsan olarak denizlerde görülmeye başlamaları ve sonra devlet hizmetinde resmi faaliyet göstermeleridir. Kâtip Çelebi’nin “korsanlık fennini bilmez” demesinden kastı; Pertev Paşa’nın karacı özelliklerinin daha ön planda olmasındandır. Nitekim Pertev Paşa aslen karacıdır. İyi niyetinden şüphe yoksa da aldığı kararların bir bozguna sebebiyet verdiğini söyleyebiliriz. Bu yenilginin ardından ordu içinde kimi tartışmalar da yaşanmıştır. Fakat bu tartışmaları orada bırakıp yeni donanmayı denize salmak şarttı. Çünkü Haçlılar, psikolojik üstünlüğü ele geçirdiklerini düşünüyorlar ve Türkler’in o yıl donanma çıkaramayacağını tahmin ediyorlardı. Fakat Temmuz 1572’de Kılıç Ali Paşa yeni donanmayı hazır edecektir. Bu da psikolojik üstünlüğün verilmemesi demek olacaktı.

Kitapta, bazı teknik bilgilere de yer verilmiştir. “Çekdiri kalyon, kadırga nedir?” tanımlarına ilişkin bilgilerle beraber günlük istihkaklardan da bahsediliyor. Örneğin bir kadırgada adam başına ne kadar peksimet ve su verileceği anlatılıyor. Bunların da belirli ölçüleri vardır. Aynı şekilde barutun da ölçülü bir şekilde verildiğinden ve fazlasının zarar vereceğinden bahsetmektedir.

‘Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan’ kitabıyla Kâtip Çelebi, bir heyecanı yeniden başlatmak gayesi gütmüştür. Bu anlamda yaptığı şeyi sadece tarihçilik olarak değerlendiremeyiz. Ayrıca kitabın yayına hazırlanmasında Türk edebiyatının önemli isimlerinden Orhan Şaik Gökyay’ın çok büyük emekleri vardır.

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26