Tarih toplumlar için bir erken uyarı sistemidir

Tarihin Gör Dediği, bir hatırlatma kitabı. Tarihsel olaylar üzerinden yapılan benzetmeler ve kurulan ilişkilere rastlıyoruz kitapta. Ben, Koray Şerbetçi’yi hem dil hem de üslup açısından çok rahat ve kolay okuyorum. Konuşmalarında olduğu gibi yazılarında da en anlaşılır cümleleri kuruyor çünkü. Bu açıdan geçmişten haberler veren bir kişinin geçmişte kalmaması ve oradan konuşmaması çok güzel. Koray Şerbetçi, gerek televizyon programlarıyla gerekse de yazılarıyla daima gözümüzün önünde yer alan bir tarihçi. Elbette kitaplarıyla da evlerimize ziyaretlerde bulunuyor.

Yazar, kitabın temel iddiasını yaşadığımız mekân, sahip olduğumuz kültür ve tarihsel mirasımızdan kaçamamak olarak işaretliyor. Tarihin Gör Dediği, güncel meselelere tarihsel bir bakış açısıyla yaklaşan bir kitap. Bununla da iddiasına uygun hareket etmiş oluyor.

Baktığınızda birbiriyle ilgisiz görünse de başlıklar altında yazılan her şey tarihsel bir bilincin ve hafızanın tazelenmesi olarak değerlendirilmelidir. Yazar günümüz olaylarını geçmiş olaylara benzeterek ya da bağlayarak tarihsel sürecin devam ettiğine vurgu yapıyor. Ayrıca konu başlıkları altında yapılan açıklamaların çok uzun tutulmaması ve Koray Şerbetçi’nin anlaşılır dili sayesinde kitap zevkle okunur hale geliyor.

Yazar, son dönemlerde moda olan ve zamane "devrimcilik" hareketlerine iletişim altyapısı sağlayan günümüz sosyal medyasının geçmiş örneğini çok güzel veriyor. İkinci Abdülhamid döneminde malum kökü dışarıda paşaların telgraf oyununu yerinde bir benzetmeyle anlatıyor. O dönem için telgrafla binlerce insanın konsolide olabilme tehdidiyle karşı karşıya kalan bir idare görmüş oluyoruz.

Yine son birkaç yıldır güncelliğini hep korumuş meselelerden birisi de Suriye'deki iç savaş ve Türkiye'nin konumu... Koray Şerbetçi çok uzatmadan meseleyi açıklığa kavuşturuyor aslında. Kaç asırdır oralarda bulunduğumuzu ve oraların bizler için neler ifade ettiğini açıklıyor. Cumhuriyet’in de Misak-ı Milli ile mevcut devlet politikasının hiç de uzağında olmadığını fakat reel politiğin bazı arzulara müsaade etmediğini de belirtiyor. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'nın son muharebesi olan Katma Meydan Savaşı'nı İngiliz Süvari Ordusu ve Arap çetelere karşı kazandığımız bilgisi var. Belki bu da bir sebepten Kut'ül-Amare misali saklanan ve silinmeye çalışılan bir zafer. Üstelik bu zaferin Misak-ı Milli sınırlarına katkıda bulunduğu da bir gerçek.

Hızlı gündemin içerisinde tartışıp unuttuğumuz konuların izahı hafızlarımızı tazelememize yardımcı oluyor. Dünya artık her yönüyle tüketim dünyasına dönmüş durumda. Fast food zihniyeti sadece yemeklerimize değil olaylara bakış açımıza da işlemiş. Bir gündemden ötekine atlıyoruz ve bir öncekini derhal unutuyoruz. Gerek Türkiye gündemi gerekse de dünya gündemi bir sonrakinin bir öncekini unutturduğu dertlerle dolu. Ayrıca sosyal medya denilen uzay boşluğunda boğulmamak da mümkün değil. Artık radyo, gazete ve televizyonlardan öğrenilecek bir haber doğru ya da yanlış biçimde ilk haberi yapanın oluşturmaya çalıştığı algı istikametinde buralardan öğreniliyor.

Unuttuğumuz hadiseler hatırlatılıyor

Bizlerin bu hızlı gündem içinde unuttuğumuz, önemini hatırlayamadığımız ve yerini başka bir konuya bıraktığımız meselelerden birisi de Amerika’nın büyükelçilik binasını Kudüs’e taşıma fikri oldu. Yazar, Kudüs şehrinin tarihçesini ve dinler için ne anlam ifade ettiğini açıklamış. Kudüs’ün kimler için ne anlama geldiği, bu hale nasıl geldiği ve kimlere ait topraklar olduğu noktasında aynı zamanda bir hoşgörü şehri olduğu da vurgulanıyor. Aynı şekilde biz 2018’de Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı’nın Fahreddin Paşa ile ilgili attığı onu ve Osmanlıyı ve esasında Türkleri hırsızlıkla suçladığı bir tweeti tartışıyorduk. Fakat herhalde şu sıralar bunları hatırlayan pek yoktur. Dediğimiz gibi her gün başka gündem, altta kalanı unutturan bir başka gündem daha… Yazar bunları hatırlatıyor işte. Ortada Fahreddin Paşa varsa Medine Müdafaası’ndan ve oradaki kutsal emanetlerin nasıl zor şartlarla ülkemize getirildiğinden bahsediliyor demektir. Arap bakanın tweetinde “hırsızlık” olarak bahsettiği konu budur. Arap bakanın her yerin tarumar edildiği, taş üstünde taşın kalmadığı bir çatışma esnasında ölümü göze alıp emanetlere sahip çıkan bir kahramanın yaptıklarını anlaması zaten imkânsız. Sınırlarını cetvelle çizdiren bir ülkenin bakanından bunları anlamasını da beklememek gerek. Onun Mehmet Akif’in şu dizelerle ortaya koyduğu ruhtan da haberi ayrıca olamaz:

Ȃsım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Fahreddin Paşa, Medine Müdafaası’yla meşhurdur ama bir de onun çekirge yeme ve yedirme mevzusu var. Kutsal emanetleri ve peygamber şehrini koruma uğruna askerleriyle beraber canını hiçe sayarak verilen mücadele içinde açlığa karşı verilen mücadele de vardır. Burada yazarın da bahsettiği biçimiyle çekirgenin serçeden farklı bir şey olmadığı ve kızartmasının da çok lezzetli olduğu bizzat Fahreddin Paşa tarafından askerilerine anlatılıyor.

Hiç bitmeyen sorunlarımızdan ve tartışma konularımızdan bir tanesi de Batılılaşma sorunu. Koray Şerbetçi de bu meseleye ilişkin görüş ve kanaatlerini tarihsel açıklamalarla yapmış. Türkiye’de uzun zamandır Batılılaşma ve Batılılaştırma politikası söz konusu. Bizim Batılılaşmamız Cumhuriyet’le başlamış değil. Çok daha önceden başlayan bu süreç cumhuriyetle son şeklini almıştır diyebiliriz. Yazar da bunu belirtiyor zaten. Fakat yazarın dikkat çektiği konulardan birisi 1920 kodları. 1920 şartlarını ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş şeklinde sonradan reddedilen bazı unsurlar var. Mesela kürsünün arkasındaki levhada Şûrâ suresi 38. ayet yazılıdır. “Ve emruhum şûrâ beynehum” ayeti mealen “Onların işleri aralarında danışma, görüşme iledir” şeklinde ifade edilebilir. Ayrıca yazar birinci meclis dediğimiz yapının çok renkli sosyolojisinden de bahsediyor. Daha sonra birinci meclisin başına gelenleri hepimiz biliyoruz zaten.  İkinci meclisle renkli sosyoloji kaygısı güdülmeden daha çok alınacak kararlara uygun hareket edecek sosyoloji tercih edilmiştir. Koray Şerbetçi, ilk meclisin ideolojisini Mustafa Kemal Paşa’nın İslâm âlemine yayınladığı bildiri ve 24 Nisan 1920’de mecliste yaptığı konuşmayla gösteriyor. Fakat sonraki yıllar cumhuriyetin kendi kültürüne ve değerlerine yabancılaşma yıllarına dönüşüyor. Özellikle Batılılaşma çabalarının biçtiği role uygun olarak kendi kültürünü artık tanımama, beğenmeme ve tümüyle Batılı olma fikri bir ideoloji haline geliyor.

Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’ndaki ifadeleri kendi kültüründen ne kadar uzak olduğunu göstermesi açısından önemlidir: “Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.”  Cumhuriyet’in ortaya koyduğu aydın tipolojisi genel manada bu şekildedir. Peki ya Ccumhuriyet’ten önce? Elbette o zamanda da böyleleri vardı. Koray Şerbetçi Tevfik Fikret örneğiyle bunu somutlaştırıyor. Tevfik Fikret’in dünya görüşünü ve Türk ülkesine hâkim olmasını istediği anlayışı eleştiriyor. Sorgusuz sualsiz Batı seviciliği zaten başından sakat bir duruş. Ayrıca Tevfik Fikret kendi değerlerine o kadar düşmandır ki sultanına yapılan suikast teşebbüsüne başarısızlığından dolayı üzülecek kadar da gözünü karartmıştır. Onun Sultan İkinci Abdülhamid’in canına kast eden teröristlere düzdüğü ve girişimin başarısızlığına hayıflandığı şiiri utanç vesikalarından birisidir.

Avrupamezkezciliğe eleştiri

Kitabın yoğun olarak değindiği konulardan birisi de Batı emperyalizmi. Yazar burada “Eurocentrism” yani “Avrupamerkezcilik” kavramından bahsediyor. Tarih çalışmalarının bile bu merkez üzerine bina edildiğini ve olaylara bakış açısının Avrupa tarafından olduğunu söylüyor. Bu düşünce 19. yüzyılda oluşmaya başlamıştır. Avrupa’nın teknik alanda ilerlemesi bilimsellik olarak sunulmuş ve bundan sonra her şey ama her şey Avrupa ideolojisine uygun biçimde tartışılır olmuştur.

Yazarın verdiği örneklerden birisi Stefan Zweig’in İnsanın Yıldızının Parladığı Anlar kitabında Bizans’ın Düşüşü bölümünde İstanbul’un fethini basitleştiren uydurma bir olaydır. Zweig neredeyse Kerkaporta Kapısı denilen surların içine girip çıkmaya yarayan bir kapının “sehven” açık unutulmasıyla fethin gerçekleştiğini iddia edecek noktaya gelmiştir. Batılı askerlerin başarısız olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istememesi buna sebep olmalı. Bu bakış açısına iki örnek daha veriyor yazar. Bunlardan birisi Mimar Sinan’ın etnik kökeni ile alakalı olanı. Dünyanın en meşhur mimarlarından biri olan Mimar Sinan’ın ortaya çıkardığı muhteşem eserlerinden ötürü kendisinde Rum etnik köken aranması da bundan. Yani demek istiyorlar ki bunları başaran bir Türk olamaz, muhakkak etnik kökeninde Batılı bir taraf vardır. Aynı şekilde Osmanlı tarihinin en ıslahatçı ve yüzü batıya dönük padişahı olan İkinci Mahmut’un da bu kez anne tarafına bakıldığı belirtiliyor. Yoksa bir Doğulu’nun bu ıslahatları düşünebilmesi ve yüzünü “medeniyet”e dönebilmesi mümkün değildir. Batı ve Batıcılık konusuna girmişken yazarın dikkat çektiği konulardan biri olan Antik Yunan hayranlığı meselesine de değinmek gerekir. Yunanistan Osmanlı’dan ayrılan ilk devlettir. Kitapta Yunanistan’ın Batı’nın Osmanlı Devleti’ne doğrudan müdahalesiyle kurulduğu ifade ediliyor. Yunanlılar kendilerini Antik Yunanın temsilcisi olarak tanıtıyorlar. Bu konuda farklı görüşler olsa da Avrupa’nın ilgisini çekmeyi başarmışlardır. Batı’nın Yunanistan’a verdiği görev Doğu’yu ve Doğuluları durdurma görevinden başka bir şey değildir. Çünkü Batı’nın sınırı onlara göre Yunanistan’da bitmektedir. Bu kadar şımartılmaları ve desteklenmeleri bu yüzdendir. Ayrıca Antik Yunan hayranlığı da işin başka bir boyutunu oluşturmakta. Yazar, özellikle Aydınlanma Çağı’ndaki Avrupa’nın Antik Yunan hayranlığını ebeveynlerinin zaafını gören ve sonuna kadar istismar eden yaramaz bir çocuğa benzetiyor. Yunan onlara göre medeniyeti temsil ediyordu ve her daim orada bir kale gibi durmalıydı. Fakat gerçeği görenler de yok değildi. Mesela Fransız yazar Edmond About çok yerinde ifadelerle şöyle diyor: “Yunanlıların alınlarının teriyle kazandıkları tek şey ünleridir.” Mesele Yunana, Megali İdea’ya gelince elbette Kıbrıs Meselesine de gelmeden edemiyor. Koray Şerbetçi de çok yakın tarihlerden başlayarak meselenin seyrini ele almıştır. İlgili bölümde Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle neler olmuş bitmiş, Enosis, EOKA nedir bunları okumak mümkün.

Kitapta sadece Osmanlı ve Avrupa tarihi değil, Amerika tarihi de var. Amerika’nın kuruluş yıllarından, para politikasından ve dünyayı boyunduruğu altına almaya çalışan yapısından bahsediliyor. Yazar “Amerika-zede”  ifadesiyle daha kuruluşundan günümüze kadar gelen süreci çok iyi anlamlandırmış oluyor. Bu arada ilk “Amerika-zede”lerin Kızılderililer, ikinci “Amerika-zede”lerin ise Afrikalı köleler olduğunu belirtiyor.

Tarihin Gör Dediği, birçok konuya açıklık getiren, tarihi olayların hem birbirine bağlı olduğunu hem de birbirine çok benzediğini anlatan başarıyla kaleme alınmış bir kitap.

YORUM EKLE