Tarih ne susar ne de konuşur

Bir tarihin içinde doğar hayata öyle karışırız. Geçmiş bütün masumiyetimizle bizi kuşatır ve kendi hikâyesine ortak eder. Tarih peşimizden gelir. Geçmişten bugüne taşınan tarih üzerinden sıkça tazelenen bakiye bizden de geleceğe aktarılacak olan değer ve itibarı hakkında bir fikir vermekten daha ötesini gösterir. Kendimizi görürüz, irade ve ihtiyarımızı çarçur etmeyiz.

Tarihler içinde bir tarihe mensup oluruz. Herkesin bir tarihi vardır. Doğuşumuz da atılan adımlarımız da yaşamamız da başlı başına bir tarih olur. Kimi kişisel bir yaşanmışlık olarak tarihe karışır, kimi de tercihlerimizin ürettiği etkiye bağlı olarak tarihler içinde bir tarih olur, hep hatırlanır.

Hayat boyu öğrenmeye devam ederiz. Geçmiş yakamızı bırakmaz. Aklımız sıra ne eskinin yükleriyle bir işimiz olur ne de yeninin sıra dışı etkileriyle. Ama hayat hiç de öyle değildir, tarih varlığını mütemadiyen hissettirir, gerçeklik bize es geçme fırsatı tanımaz.

Tarih büyük ve küçük hikâyelerden oluşan bir toplam olarak hafızamızda yer tutar. Yaşanmışlıklarla aramızdaki mesafe görüntü ve algı çarpıklığına yol açar. “Aslında yaşanılan neydi?” sorusu her geçen gün buna eklenen başka sorularla derinleşir; bulduğumuz cevaplar çeşitlenir, ortada kalırız.

Tarih bir disiplin olarak öne çıkar. Geçmiş bize kendini sürekli duyumsatır, biz bugünü biraz da onunla birlikte okuruz. Tarihi bir kenarda bırakma lüksümüz yoktur, ayaklarımıza takıldığında da sırtımızda bir yük olarak ağırlık kazandığında da bizim için emsalsiz bir kullanışlı stok olarak dikkat çeker. “Tarihe nasıl bakmalı”dan “tarihten nasıl çıkmalı”ya kadar birbirini besleyen soruların pek çoğu gerçekte bizim bugünkü hâlimizi netleştirmeye yönelik çabaların bir parçasıdır.

Herkesin bir tarihi var

Herkesin bir tarihi vardır. Bunun itiraz etmenin anlaşılır bir yanı yoktur. Öznel tarihimiz belki bir aile albümünde solup kaybolana kadar varlığını sürdürmeye devam eder. İçeriden biri tarafından işlenmedikçe, aramızdaki biri tarafından büyük toplumsal denklemlere dahil edilmedikçe silinip gidecektir, öyle de olur. Oysa tarihi sürekli bir canlılık içinde aramızda tutan, onun bugünkü yerimizi belirlemede, hatta bundan sonrasına bile güç yetirecek kudrete sahip olmasını mümkün kılan rol ve işleyişinden kaynaklanır. Dinî, kültürel ya da etnik hassasiyetlerle çerçevelendirilmiş bir geçmiş ona kulak veren hiç kimseyi ortada bırakmaz. Tarihte saf tutarız, bizimkilerin tarihi de başkalarının tarihi de sık sık karşı karşıya gelir. Tarih dün nasıl ve ne şekilde güncellenip hayata bir yön verdiyse bugün de aynı şekilde güncellenir ve biz böylece içinde yer aldığımız zamanın sadece bizim yapıp etmelerimizden ibaret bir akış olmadığını fark ederiz. Tarih bizimledir, bizi bırakmaz.

“Geçmişe nasıl bakmalı?”, “Onda bulunacak olan nedir?” ya da “Oradan alınacakları kim işleyecek?” gibi birbiri içine geçmiş sorular sonuçta yöntemlerin, metodolojilerin ve kuramların yarıştırıldığı derin bilimsel kaygıları harekete geçirir. “Tarihte yaşamak”la “tarihten kopuk kalmak” arasında gidip gelen teoriler, “iki arada bir derede kalmak” yerine daha sahici mecralar üzerinden yeni bir gelecek kurmak isteyenler için nostaljiyle sınırlı kalmayacak somut ve güçlü bir geçmiş anlatısını temellendirmede rekabet hâlindedirler. Tarih birlikte yaşanılan, birlikte yol alınandır. Kimlik, aidiyet, mensubiyet ve kültürel referans ağlarının arandığında gidilip bulunacağı yer tarihtir ve oraya rehbersiz girilemez. Tarih bize çoklarının kolayca ulaşabileceği türden tazelenebilecek sıra dışı kahramanlıklara, yeniden yeniden yaşatılabilecek duygusallıklara, etrafında vaziyet alınabilecek öfke ve düşmanlıklara yol verebilir. Oysa daha incelikli bir okuma ve tutarlılık peşinde olmayı ihtiyat hâline getirmiş bir bakış açısı bize kendi gerçekliğimizi gözden geçirme noktasında oradan pek çok ham malzeme devşirebilir. Tarih üzerinde çalışılmayı gerektirir, kafa yormayı ve ders almayı.

Tarihten bugüne gelmek

Tarih ne susar ne de konuşur. Biz susturur, biz konuştururuz. Veriler bellidir, doneler değerlendirmeyi bekler. Bugünün verili imkânları geçmişi dillendirmek, olup bitenleri dile dökmek için sıkça hatırlanır. Tarih pek çoğumuz için bir sığınak, bir melce bazen de kolayca başvurulacak bir yer bildirimi noktasıdır. Orada çakılı duranlar az değildir, tarihten bugüne gelmek zordur bazen, bugüne dönmek zaman alır, çünkü geçmiş bize bütün fantezileriyle hizmet eder. Ayaklarımızın yere değmesi, soğuğu soğuk olarak sıcağı sıcak olarak hissetmek için bugüne gelmek gerekir.

Dostluklarımız da düşmanlıklarımız da merhametimiz de nobranlığımız da tarihte bir yerlerden kendine destek almadan yürümez. İlişkilerimizdeki yakınlık da uzaklık da algılarımızdaki mesafe de sıcaklık da hep oralarda bir yerlerle katlanarak devam eder. Yaşanmışlıklar bir kültürel sermayeye dahil olur, bellekteki hikâyeler yer yer bir kapital yer yer de bir iftihar vesilesi olarak hatırlanıp tedavüle sokulur. Tarih her daim yanı başımızda, dünya görüşümüzü şekillendirmek üzere sıra sıra dizilmiş başka diğer öğeler gibi bize yeri geldiğinde ahkam kestirilmek üzere hazırda tutulur. Buna karşılık bazıları için tarih diye bir şey yoktur. O kayıt dışıdır. Orada artık kullanılması, hatırlanması yeniden canlandırılması sorunlu kan davaları, tatsız yaşanmışlıklar ve zevksiz yaşama denemeleri yer almaktadır. Onlara takılarak, eski fenerlerin ışığında yol alamayız. Şimdi içinde bulunduğumuz yola eski ışıldaklarla devam edemeyiz. Tarih herkes için başka bir şey, başka bir değer olarak değerlendirilmekten kendini alamaz.

Bir tarihin içinde doğarız. Müktesebatımızın bileşenleri arasında tarih hatırı sayılır bir yer tutar. Onu ihmal edip nisyana terk ettiğimizde de hatırlayıp birlikte sefere devam ettiğimizde de onun eninde sonunda dönüp dolaşılacak sonra da uğranılacak bir terminal olduğundan eminiz. Oradan bir yerlere gidenler olur, gidip oraya uğrayanlar olur. Tarih bize geçmişteki durakları ihmal etmememiz gerektiğini öğretir, biz de o duraklara arada bir de olsa uğrar geçeriz.