Tanrı'nın 'resmî görüşü', 'aslî görüşü' de ne demek?

Bir şair arkadaşım ilk görüşmemizde “Ben seni ilahiyatçı zannederdim, meğer sen edebiyatçı imişsin” dedi. Ve bu sözü hâlâ arkadaşların yanında tekrar ediyor. Mehmet Aycı’da neden böyle bir intiba bırakmışım onu da öğrendim. Çünkü o beni 1995’te Bilgi ve Hikmet Dergisi’nde yayınladığım “Çelişkiler Yumağı: Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri” yazımla tanımış. Süleyman Ateş’in tefsiri ile ilgili yazdığım bu makalenin girişinde söyledim. Dedim ki “Ben ilahiyatçı değilim; yüksek tahsilimi Türk Dili ve Edebiyatı üzerine yaptım. Ancak bir İHL mezunu ve İslâmi yayınlara duyarlı biri olarak kendimce okuyup yazıyorum. Ateş’in tefsirini de büyük bir merak ile okudum. Okuma esnasında kendimce aldığım notları makale haline getirdim. İlmî kariyeri olan birileri acaba benden önce bu çelişkileri yazar mı diye bekledim, yazan olmayınca, bari aldığım notlar boşa gitmesin diye bu makaleyi yazdım,” dedim. (Bknz. Kalemin Gölgesinde, s.115-135)

Aradan yıllar geçtikten sonra benzer bir tenkit yazısını Mustafa Öztürk’ün İlahi Hitabın Tefsiri hakkında yazdım ve yayınladım. (Bknz. Dünyabizim/Hem Okudum Hem Yazdım)

Hemen belirteyim ki benim yazdıklarım ilmîdir ve fakat “içeri”den, madde madde cevap içeren bir ilahiyatçı tenkidi değildir. Bir Müslüman ve İmam Hatip Lisesi mezunu olarak okuduklarımı, öğrendiklerimin süzgecinden geçiriyorum o kadar.

Pasifizm tavsiyesi mi?

Mustafa Öztürk, Kuramer’in düzenlediği “İslâm Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde Cihad” bildirisinde söylediği sözleri tefsirinde de tekrar ediyor. Kuramer’in yukarıda adı geçen yayını okuduktan sonra ikinci bir makale yazma ihtiyacı doğdu. Çünkü aynı sempozyumda daha feci şeyler söylenmiş ve fakat nedense söz konusu edilmemiş. Tekraren söyleyeyim ki eğer bu konuda bir makale yazılmış olsaydı bu sorumluluk bizim üzerimizden düşmüş olacaktı.

Dinlerin Cihad Öğretisi başlığı ile (merhum) Ömer Faruk Harman’ın yönettiği bildirinin müzakereler oturumunda İlhami Güler şöyle diyor:

“Kabil’in öldürme teşebbüsü karşısında Habil’in mutlak pasifizminin onaylanması(nı) (Maide : 5/28) ve yine Kur’an’da   Fussilet 41/34, R’ad 13/22 ve Mu’minun 23/96’daki “pasifist” tavsiye(yi), Hz. İsa’nın pozisyonu(nu) 57/27 Mekke dönemi (ile) birlikte Tanrı’nın “aslî görüşü” olarak alıp, Medine dönemindeki savaşı “adil savaş” ve Tanrı’nın “resmî görüşü” olarak yorumlayabiliriz.” (s.78)

Akademisyen İlhami Güler’in sırasıyla işaret ettiği ayetlere bakıldığında şunları görüyoruz: Habil, Kabil’e karşı şöyle diyor. “Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Zira ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım”. (Maide 28)

“İyilik ile kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav. O zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş.” (Fussilet 34)

“Onlar Rableri’nin rızasını kazanmak için her türlü sıkıntıya sabreder, namazı dosdoğru kılar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizlice ve açıktan Allah yolunda harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar var ya, dünya yurdunun güzel sonu sadece onlarındır.” (R’ad 22)

“Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav, onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliriz.”

(Mu’minun 96)

“….Arkalarından Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. O’na İncil verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. (Hristiyanların bir bidat olarak icat ettikleri ruhbanlığa gelince: Onlara bunu biz emretmedik. (Güya) Allah’ın rızasını kazanmak için ruhbanlığı icad ettiklerini söylüyorlar. Bu, onların iddiası. Fakat ona bile hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere müfakatlarını verdik ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadid 27)

Akademisyen İlhami Güler’e göre bu ayetler Müslümanlara “pasifizm” tavsiye etmektedir. Mekke döneminde Hz. Peygamberin ve ashabının müşriklere karşı kullandıkları dil, gösterdikleri pasif tavır, Tanrı’nın “aslî görüşü” imiş. Ne zaman ki Medine’ye hicret edilmiştir, Müslümanların eline (sayısal, silahsal ve konjonktürel) maddi güç geçti, ondan sonra Mekke stratejisi ortadan kaldırılmıştır, “adil savaş” dönemi başlamıştır ki bu da Tanrı’nın “resmî görüşü” imiş.

Tecdid-i iman

Mustafa Öztürk, İlhami Güler’in bu kavramlarını kullanmıyor fakat adı geçen bildirisinde (İlahi Hitab’ın Tefsiri’nde aynı anlayışı tekrar ediyor) bir adım daha atarak ilgili ayetlerin mânâ olarak Peygambere ait olduğunu söylüyor.Mustafa Öztürk konumuz değil, ona ait yorumlarla ilgili fikrimizi adı geçen yazıda işaret ettik.

Ancak Ankara İlahiyat Fakültesi akademisyeni İlhami Güler’in kavramsal tekliflerinin (tespitleri mi desem yoksa) üzerinde durmamız gerekiyor. Oturumun yöneticisi Ömer Faruk Harman (merhum) bu sözleri işittikten sonra toplantıyı tertip eden ve o günlerde İstanbul Müftüsü olan Mustafa Çağrıcı’ya hitap ederek, “Toplantının sonunda hepimize “tecdid-i iman” vazifesi düşüyor,” diyor.

Hani denir ya, “Ben demedim, o dedi” diye.  Allah rahmet eylesin, bu sözlerin itikadımıza, imanımıza ters olduğunu söyleyen kişi de bir ilahiyatçı.

Üslup sorunu

Toplantı sonunda tecdid-i iman oldu mu bilmiyorum. Belki bazıları içinden “tövbe tövbe” demiştir. Akademisyen İlhami Güler’in imanını, itikadını bilmem. Bildiğim bir şey varsa İlhami Güler’de en azından bir üslup sorunu olduğudur ki bu, üslup sorunu olmaktan çıkıyor, bir iman, itikad sorunu haline geliyor. İlhami Güler, sıradan biri değil. Arapça da bilir, Batı dili de. Şu kadar kitabı Türkçe yazdığına/yayınladığına göre Türkçe de biliyor zahir. Peki bu ne?

Bir ilim adamı bildiğini ifade etmekten aciz mi? Bu sözlere “Aslında öyle demek istemedim/istemedi; şöyle demek istedim-istedi” denilebilir mi? Dil, zihnin, gönlün aynası ise ve bu sözler sesli düşünmeyi aşıyorsa, söyleyenin kat’i düşüncesini ifade ediyorsa, gerçekten bir iman sorunu var demektir.

İlhami Güler’in bu söylemleri için üslup mu yoksa itikadi olarak durduğu yer mi, diye sormakta haklıyız. Çünkü yazar daha önce de benzer bir “dil olayı” ile itikad/iman bahçesini tırpanla sürmüştü.  Kader-kaza, hüsn-kubh bahislerini merkeze aldığı ve Allah’ın takdiri, ilmi, fiilleri ile ilgili kelâmi konuları işlediği kitabına “Allah’ın Ahlakîliği Sorunu” adıyla kitaplaştırdı Güler. İslâm İnancında Kader ve Kaza, Nasıl Bir Allah’a İnanıyoruz, gibi isimlerle takdim edilebilecek bir konuyu, oryantalistlerin bile kullanmaya cür’et etmediği bir başlıkla “Allah’ın Ahlakîliği Sorunu” olarak vazetmesinden de anlıyoruz ki bu dil kullanımında gaflet, cehalet yok, taammüden, bile isteye, dil üzerinden tahrik ve söyleyenin epistemik sorunlarını, çıkmazlarını gösteren bir tutum var. Ve yazar bunu iman sorunu olarak ulu orta vazetmekten çekinmiyor.

“Bir ilmî eseri, sanat eseri olarak ele alabilir miyiz?” gibi bir soru sorabiliriz burada. Çünkü sanatçı “Taşları Yemek Yasak”ta olduğu gibi okuyucuyu tahrik eder. Dikkatleri, eserin üzerine toplamak isteyen yazar ve şairin tavrı da böyledir. Bunu bir yere kadar anlayışla karşılayabiliriz. Fakat romanı “Allahlar Susamışlardı” diye çeviren mütercimin (Hüseyin Cahit Yalçın) niyeti de, bu adlandırma da masum değildir. İlhami Güler’in de tavrı, dili kullanımı işte böyle bir şey. Bu tür cümle ve isimlendirmelerle hem kendisi hakkında onlarca cevapsız, “acaba?” soruları sorduruyor hem itikada dair ciddi rahneler açıyor.

Sözün şehveti

Bu tür dil kullanımına “dilin/söylemin/sözün şehveti” olarak isimlendiren münekkitler gördüm ki doğrusu bu duruş tam oraya oturuyor. Ekranın, oturumların, yayınların bu tür şehvetleri beslediği, tahrik ettiği düşünülüyor ki yabana atılır cinsten bir şey değil.

Dini konuları konuşan, yazan kişilerden daha titiz, kılı kırk yarar kelime seçimi, cümle kuruluşu beklenir ve bunu beklemek hakkımızdır. Hem Kur’an-ı Kerim gibi ilahi kelamı, o kelamdaki incelikleri, edebi dil kullanımını, üslubunu öveceğiz, ona hayran olacağız, onu anlamaya ve anlatmaya çalışacağız hem onu anlatırken gazeteci ağzı, halk dili kullanacağız, size steril pamuk aldım, edebiyatı yapacağız. Bu olmaz.

Okuduklarımızdan öğrendiğimiz bir şey olmalı değil mi?

Bu mevzuda başka örnekler de var ki bunlardan iki tanesini zikretmeliyim. Çünkü bu örnekler de itikada taalluk ediyor.   

Bir ilahiyatçı akademisyen Ali Köse, TRT canlı yayınında Fetö ve benzeri oluşumlara dikkat babında konuşurken “Tedbir alınmazsa tehlikelerden masun değiliz, sonuçlarına bakıp tevekkül deyip geçemeyiz, Bir Fetö gitti bin Fetö geliyor, yetkililer tedbir almalılar” mânâsına gelen konuşmalardan sonra sözünü şöyle bağladı:

“Böyle bir Allah yok.”

“İslâm akaidi böyle bir tevekkülü kabul etmez, Rabbimiz de bizden sünnetine uygun bir tevekkül ister” demek varken “Böyle bir Allah yok” demek de ne oluyor?  Sizce bu bir üslup sorununa işaret etmiyor mu?

Bir akademisyen, canlı yayın havasına tutuldu diyelim; ya kalem ile kitaba dökene ne demeli? Fazlurrahman’ın “İslâm Geleneğinde Sağlık ve Tıp” kitabındaki bir hadis tercümesi bakınız ne diyor?

“Allah insanları yarattı, sağ eline aldığı ruhlara ‘Siz cennete gidin, umrumda değilsiniz.’ dedi; sonra sol eline aldığı ruhlara siz cehenneme gidin umrumda değilsiniz.’ dedi.” (Çevirmenler: Adil Çiftçi, Adnan Bülent Baloğlu)

Sorular:

Fazlurrahman, Arapça bilmiyor mu? Bu hadisi niye Arapça bir kaynaktan almıyor? Fazlurrahman’ın, bu hadis-i şerifi iktibas ettiği İngilizce kaynak, hadisi böyle mi aktarmış? O zaman kaynağa daha çok bakması gerekmiyor mu? Yoksa bu çeviri Fazlurrahman’ın çevirisi mi? Çevirmenler biz Fazlurrahman’ın eserine sadık kaldık, diyorlarsa; hadis kaynaklarından nakil ile bir dipnot açarak Allah’ın ‘umrumda değil” diye bir kullanımı olup olmadığını -böyle bir ifade yok tabii ki- tespit edip doğrusunu yazamazlar mıydı? 

Bütün bu hususları dil cinayeti olarak niteleyip geçmek mümkün. Fakat meseleye sadece dil, üslup sorunu olarak bakmak bize yeterli gelmiyor. Çünkü yara derinde.

Biz akademisyen İlhami Güler’in söylemlerine dönelim: İ. Güler, temellendirmeye çalıştığı görüşler için kaynak olarak ayetleri ve siyer bilgisini gösteriyor ve fakat ifadesinde İslâmi literatürün dışına çıkıyor, dil gayet steril bir felsefe elbisesi giyiyor, Allah, Tanrı’ya (ilah) dönüşüyor ve mesele “Tanrı’nın Resmî Görüşü, Aslî Görüşü” olarak vazediliyor. Bu da bizi son sözün söylenmediği, felsefi olarak tartışılması gerektiği sonucuna götürüyor. Bu böyle fakat Sayın Güler, müzakerelerin sonunda iddiasının ardında duruyor, geri adım atmıyor. O zaman da itikadi bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz ki Ömer Faruk Harman da bu hususa dikkati çekiyor.

İlhami Güler’in sözlerine cevap vermeyecek olsam da gene de bazı hususlara değineceğim.

Kur’an’ı Kerim’in Rabbimiz’den uzatılan bir ip olduğunu biliyoruz. Bu ipin ucundan ilk tutan da Hz. Peygamber’dir. Biz bundan dolayı o döneme asr-ı saadet deriz. Çünkü insanlık, Rabbimizle devamlı irtibat halindedir. İnsanlık/Müslümanlık hallerine vahiy ile vaziyet edilmektedir. Yanlışlar düzeltilmekte, dualar Rabbimiz katında cevap bulmaktadır. Bu da önceden bilmediğimiz, sadece Rabbimiz’in bildiği kaderin değişti-ril/diğini ifade eder, “Sadaka belayı defeder, sadaka ömrü uzatır.” vb. hadisler.  

Mazlum olma tercihi

Şimdi biraz da İlhami Güler’in pasifizm olarak nitelediği Habil olayına bakalım. Öncelikle bu olayda iki insani tavır görüyoruz. Öldürmek isteyen ve bunun açıkça söyleyen/tehdit eden tavır. Haklılığına güvenerek Kabil’e, “Sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben senin gibi davranmam” tavrı. İlhami Güler, Habil’in karşılık vermesini, seni öldüreceğim, sözüne karşı “Hayır ben seni öldürürüm” diyerek meşru müdafaa adına onu öldürmesini bekliyor. Bununla da yetinmiyor. Güler ima ediyor ki Rabbimiz Allah da bu öldürmenin ardında dursun!  O zaman Habil aktif bir Müslüman olacak, Rabbimiz de bu tavrı onaylayacak.

Kardeşlerden birinin değil de öbürünün katil olmasını beklemek değil mi bu? Oysa Habil’deki fıtrat, zalim olmayı seçmediği gibi mazlum olmayı da öncelemiyor. Çünkü Kabil’in, dediğini yapacağından emin değildir Habil. (Belki Kabil bile emin değildi sözü ilk söylediğinde.)

Kendini savunma sadedinde olsa bile kardeşi öldürmek, ona menettiği şeyi kendisinin irtikap etmesi demektir ve bu, her durumda haksız yere insan öldürmek yani Allah’ın “öldürmeyeceksin” emrini çiğnemektir.

Diğer ayette bir tebliğ metodu görüyoruz. İnsan kısım kısım; yer yer, damar damar denmiş. “İnsanlık tarihi genel hatlarıyla, iman-küfür, tevhid-şirk savaşıdır”, denir. Her peygamberin, ümmetine göre bir tebliğ/irşad, uslübu vardır. Nuh Aleyhisselam’ın ümmetine (ve de oğluna) olan davet usulü ile ateşe atılan Hz. İbrahim aleyhisselamın davet usulü birbirinden farklıdır. Balığın yuttuğu Yunus Aleyhisselam da istikamet üzre idi; kavmini kurtarmak için Kızıldeniz’i yarıp geçen Musa aleyhisselam da. Dememiz odur ki her peygamberin metodunda yer yer pasiflik denilebilecek bir tebliğ dönemi olduğu gibi; aktif, adil savaş, cihad, kılıçla mücadele denilebilecek bir dönem de olmuştur. Her ikisi de Rabbimiz’in sünnetine/sünnetullaha uygundur. 

Bazı insanlar sertlikten anlar bazıları yumuşak sözden. Bir tebliğ hareketinin başındaki muhatapları, yakın akrabalar, tanıdıklar, aynı kabilenin insanları ve de mustazaflardır. Bu durumda dinin temel rükünleri bile tamamlanmamışken, Peygamberimiz öfkesine yenilerek tehdit dili ekleyerek mi gitmeliydi insanlara? Yumuşak üslup emreden ayet, dikkat edilirse sonunda müjde de veriyor ki gerçekten onunla arasında düşmanlık bulunan bazı kimseler daha sonra sıcak bir dost oluverdi, İslâm oldu.

Eli kılıçlı peygamber olmak, aileden Müslüman olan Hz.Hatice’yi, Hz. Ali’yi, Selman-ı Farisi’yi, Hz. Ebubekir’i ve diğer birkaç kişiyi, müstezafları tehlikeye atmak olmaz mı? Kahramanlık mı taslamalı idi peygamber? İ. Güler, Peygamberin nasıl bir tavır takınmasını bekliyor acaba? Bu konuda neler tavsiye ediyor ki aktif olunsun? Kötülüğü iyilikle savan kimseler olmak varken, doğrudan kılıcı ele alıp insanları korkutmak, yaralamak, öldürmek mi tavsiye edilen? Bu sorular aslında ayetler üzerinden “Allah niye böyle yumuşak teşebbüsler tavsiye ediyor? Niye doğrudan cihad tavsiye etmiyor?” sorgusuna dönüşüyor.

“Ey Rabbimiz!  Sen Meryem oğlu İsa’dan sonra bidat olarak icat ettikleri ruhbanlara neden müfakat veriyor ve manastır hayatını onaylıyorsun?”

Soru bu mu?

Güler bu tür ayetlerdeki hüküm için “Tanrı’nın görüşü” demeyi yeğ tutuyor. Bu, felsefi dile yaslanmak onu kurtarmıyor, çünkü bunlar beşere ait kavramların Tanrı’ya izafe edilmesidir ki bu konuda Güler’in kavramsallaştırma sorunu olduğu muhakkak. Olayı kendince anlamlandırmak istiyor ve fakat itikadi sorunlara yol açan bir dile kayıyor. Oysa Kitab’ın diline müracat etse, orada bunun “Allah’ın hükmü” olduğunu görecek.

“Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?” “En güzel hüküm koyucu O değil mi?” O hükmünü insanların davranışları üzerine göndermiş ve tekil olaylardan diğer insanların da sonuçlar çıkarmasını murad etmiş değil mi?

Kur’an-ı Kerim, toplumsal olaylarda “tedricilik” olarak isimlendirilen bir metoda yer verir ki içkinin haram oluşunda biz bu hususu açıkça görüyoruz. Tebliğ konusunda da yeri gelir yumuşak söz söylenir ki bu da insan gerçekliğine tamamen uygundur.  Genel kaidelere böyle varılır. Ancak bu hususlar, Rabbimiz’in (hâşâ) yanılması, eksikliği olmadığı gibi; “İmkanları ele geçirinceye kadar takiyye yapın” emri de değildir. Subhanallah! Biz Rabbimiz’e “bütün noksanlıklardan münezzeh olarak” iman ederiz ve bunu açıkça ikrar ederiz.

O’nun görüşü olmaz, hükmü ve iradesi olur. O yaptığından mes’ul değildir. “Hasbinallah ve ni’mel vekil” deriz, çünkü O’ndan daha çok bilmiyoruz, O’ndan daha iyi bilmiyoruz, O’ndan daha iyi takdir edemeyiz.

Peygamberimiz, Fetih’ten sonra, Mekkeliler’e, “Benden nasıl bir muamele bekliyorsunuz? Ben size kardeşim Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi diyeceğim. Haydi gidiniz” demiş ve bu af çıkarma sonucunda insanlar fevc fevç gelip Müslüman olmuşlardır. Siyer kaynakları bize bildirir ki genel olarak çıkarılan bu af, bu yumuşak davranışa karşı “Kabe’nin örtüsü altında da bulsanız onları öldürün” dediği bazı kişiler de vardır. Hani nerede pasifizm? Veya pasifizmin sınırları nelerdir?

Şüphesiz ilim adamlarının çıkarımları vardır ve onlar bu çıkarımlarını kavramsallaştırmak isterler. İlhami Güler’in çabasına da böyle bakmak gerekir. Güler (Allah diyemediği için) “Tanrı”, (hükmü/iradesi) diyemediği için “görüşü” diyerek kendince felsefi bir yol açıyor. Çünkü görüş konjonktüreldir, çelişkiye, tutarsızlığa açıktır. En önemlisi beşeri bir şeydir.

Güler, Allah’ın hükümleri “çelişkili, duruma göre/konjonktürel” diyebilmek için “Resmî Görüş, Aslî Görüş” ayrımını getiriyor. Geçmişte varlığı, sıfat ve isimleri ile tartışılan Tanrı’dan, fiiileri sorgulanan Tanrı’ya mı geldik? Sübhanallah!

Kul, anlamak ister ve bu çabası değerlidir. Acaba bu sözlere anlamak istemek ve fakat anlamlandıramamak diyebilir miyiz? Meseleye böyle baktığımızda başka bir sorun ortaya çıkıyor ki eslaf bunu kapalı ortamlarda yapmıştı. İmana/itikada taalluk eden hususları herkesin ortasında tartışmazdı eslaf. Meseleye tek başlarına halletmiş gözü ile bakmaz, bir “cumhur” oluşturmaya çalışırlardı. “Ben bu hususu hallettim ve son noktayı koydum” tavrı taşımazdı onlar. Ve en önemlisi kavramlarını Kur’an ve Sünnet’ten çıkarırlardı. Kitapların/görüşlerin “Huccet”li olmasına dikkat eder ve bu kavramı kitaplarına isim olarak yansıtırlardı. Urvetü’l Vüska, Sebil’ürreşad, El- Menar, Sırat-ı Mustakim, Bülûğ’ul Meram vs. Oysa günümüzde bu hususlar ulu orta, dinleyicinin/alıcının seviyesi düşünülmeden, akla ve bilgiye göre değil duygusal (pathos) olarak ele alınıyor. Konuşmakla kalmayıp kesin hükümlermiş gibi ortaya koyuyorlar. Bir hususu, beyin jimnastiği, ilim adamının anlama çabası olarak ele almak başkadır; talebelere, “Kesin bilgi, yayalım” anlayışı ile taşımak başkadır ki esas sorun bundan sonra görülüyor. Çünkü artık o sözün taşıyıcıları oluyor ve neyi, ne kadar anladıkları meşkuk olsa da medya çağında o hususun “iman edenleri” ve “inkar edenleri” ortaya çıkıyor.

Bunun adı ilim değil, fitnedir.

Başa dönecek olursam; hikâye yazarı olarak yine dini ilimlere ve köklü bir meseleye dair makale yazmak zorunda kaldım. İlahiyat ve diyanet camiasından kimse bir şey demeyince (Okumadılar mı, okudular da ciddiye mi almadılar, yoksa İlhami Güler ile bir tartışmaya mı girmek istemediler, şimdi itiraz edersek yarın doktorada jüri üyesi olarak karşıma çıkar neme lâzım mı dediler, bilmiyorum) iş başa düştü.

Ben yine de hatırlatayım: Bu hususlara ilmî ve de kaynaklı, sakin sakin cevap vermek gerekir. Onu da ehline havale ediyorum.

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hatice Ünal
Hatice Ünal - 2 ay Önce

Bu seviyeli dil ve tenkit için Kamil Yeşil beye çok teşekkür ederim. Epeydir böyle bir makale okumamıştım. Öğretici bir tenkit. Sağolsun dunyabizim.com

MUSTAFA
MUSTAFA - 2 ay Önce

Teşekkür ederim Kâmil Bey. Herksin sustuğu bir ortamda bir hikâyeci ve imam hatipli olarak sizlerin konuşması takdire şayan.
Oryantalistlerin isimlerinin her zaman Aloys Sprenger, Ignaz Goldziher, Joseph Schacht olmak gibi bir mecburiyeti yoktur, pekâlâ onlardan bolca ilham alan akademisyen, felsefeci, ilahiyatçı, edebiyatçı Ahmet, Yaşar, Mehmet, Hayri, Mustafa, Caner, İlhami de olabilir. Oryantalistlerin silik fotokopisi dahi olamayacak seviyedeki bu kişilerin ilmî tenkitlerle açık edilmesi gerekir. Müslüman mahallesinde salyangoz satmalarına izin vermemek lazımdır. Yaptıkları ilim ve düşünce üretmek değil, nesilleri kirletmek, topluma fitne fesat tohumları ekmektir.
Allah rahmet etsin, nurlar içinde yatsın, Ömer Faruk Harman Hoca keşke daha sonraları bu konuyu yazsaymış. Kendisi değerli bir ilim adamıydı zira. Nasip sizeymiş. Tekrar teşekkür ederim.

Aydın bilgi
Aydın bilgi - 1 ay Önce

Kelamullahı bir nesne, bir labaratuvar malzemesi olarak gören akademisyen sıfatlı zevata yetkin bir cevap olmuş.

banner26