Tahir’ül Mevlevî’den B. Hakkı Süha Gezgin’e bir mektup

Okuduğum kitaplara, tuttuğum notlara ve bazı makalelerime bakınca; içime bir akademisyen kaçmış olmalı, diye söylenirim bazen. Belki de her kalem ehlinin batnında az buçuk bir akedemisyenlik vardır. Lisans eğitimini Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yapmış biri için bunu normal karşılayabiliriz.

Bende bir düşünce uyandıran eser, ne zamandır elimde. Okuyup kütüphaneme koyalı kim bilir kaç yıl oldu? Ancak bir eseri bir kez okudum, artık işi bitti denilemiyor. Özellikle ilmî eserleri zaman zaman karıştırmak, tutulan notları hatırlamak, kenarlarına düşülen notlara bakmak icap ediyor.

Kütüphanemi karıştırırken daha önce okuyup kaldırdığım Tahir Olgun’un “Şair Nev’î ve Sûriye Kasidesi” kitabı elime geçti.

1937 yılında küçük boy basılan bu eser, daha sonra yeniden basıldı mı, basılırken ilaveler oldu mu diye merak ettimse de araştırma imkanım olmadı.

Adı üzerinde eser, Nev’î’nin Sûriye Kasidesi’nden seçilmiş bazı beyitleri şerh ediyordu.

Benim dikkatimi çeken şey, eserin sonunda yer alan mektup oldu. Çünkü Tahir’ül Mevlevî, kitabın sonunda Hakkı Süha Gezgin’e açık bir mektup yayımlamıştı. Konu, bir Ermeni papaz olan Terzibaşıyan’ın Fuzûlî sevgisi ve Divan’daki bazı müşkillerin halli, Fuzulî’nin doğum tarihi, mezhebi yani Şii olup olmadığı gibi zengin bir muhtevaya sahip.

Tahir’ül Mevlevî bu sorulara cevap veriyor.

Ayrıca mektuptan Ermeni Papaz’ın, Fuzulî Divanı’nı Ermeniceye çevirdiğini de öğreniyoruz. Madem böyle bir bilgi var acaba son durum ne, diye bir araştırma yaptık ve şu bilgilere ulaştık. Şefik Can diyor ki:

“Benim Beyazıt’ta kitap aldığım Nişanyan isminde bir Ermeni kitapçı vardı. Ben de bundan kitap alırdım, çok ahbaptık, bazen parayı veremezdim, ‘Sonra getir’ derdi. Bir gün aklıma geldi Terzibaşıyan’ı sordum, Ermeni olduğu için tanır diye. Dedim ki; ‘Terzibaşıyan diye bir Ermeni papazının Fuzûli hakkında eser yazdığını daha evvel Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerinden duymuştum. O eseri yazdı mı?’ Şöyle bir güldü;’Evet, yazdı’ dedi. Rafı gösterdi,’Yukarıda duruyor’ dedi. Şaşırdım, ‘Ne olur Nişanyan Efendi, şu kitapları indir de göreyim’ dedim. Merdiveni kurdu, oradan beş cilt kitap indirdi. Bu kitaplar ciltsiz, şöyle uzun ebatta, fakat kalınlıkları öyle pek kalın değil, beş cilt. Ama daktilo sayfası gibi iri harflerle basılmış. Elime aldım, karıştırdım, içerisinde Farsça, Hâfız’ın, Mevlânâ’nın, Sâdî’nin şiirlerinin asılları, altında Ermenice tercümeleri, birçok yerlerde Fuzûli’nin Divânı’nın eski harflerle baskısı, onun altında Ermenice tercümeleri var, şaşırdım, dahası, beş cilt. Rica ettim, ‘Ne olur şunun önsözünden bana bir parça oku, tercüme et, Ermenice’ dedim. Adam hatırımı kırmadı. Açtı kitabın en başını. Orada Cenâb-ı Hakk’a bir niyazda bulunuyor, diyor ki Terzibaşıyan: ‘Allah’ım diyor, ben senin huzuruna çıktığım zaman bana diyeceksin ki; Ey kulum Terzibaşıyan! Sen dünyada ne işler yaptın? diye sorduğun zaman, sana ben diyeceğim ki; Allah’ım! Ben bütün dünya şairlerini, tasavvufî şiirler yazan dünya şairlerini gözden geçirdim. İngilizlerin Milton’unu okudum, Shakespare’i okudum. Milton’un Kaybolmuş Cennet’ini okudum, ondan sonra başka milletlerin kitaplarını okudum. Tolstoy’un kitaplarının Fransızca tercümelerini okudum, ondan sonra Fuzûlî’yi, Mevlânâ’yı, Hâfız’ı okudum. Nihayet Fuzûlî’yi kendime çok uygun, ruhuma çok eş büyük bir şair olarak buldum, hayatımı buna tahsis ettim. Ben hayatımın tam otuz senesini bu kitaba hasrettim. Sana diyeceğim ki Allah’ım; benim dünyada hazırladığım eser budur. Bu kitapla senin huzuruna çıkacağım.’

Bu kısmı okuyunca, yeter dedim. Hakikaten bu kitaptan gönül isterdi ki bizimkiler haberdar olsunlar. Türkçeye tercüme etsinler, bu kitaptan herkes yararlansın. Ermenice bilen bir kimseden kime söyleyeceksin ki onu tercüme etsin. Bu kitabı kendi gözümle gördüm, beş cilt ve harika bir kitap.” (Altınoluk dergisi, Kasım 2008)

Şefik Can merhum, bu bilgileri paylaşıyor ve fakat aşağıdaki mektuptan bahsetmiyor.

Edebiyat tarihine bir katkımız olsun istedik. İstedik ki Fuzulî ve Tahir’ül Mevlevî’yi de rahmetle analım.

Bu mektuptan çıkarılacak çok ders var.

Artık kitapların sonunda açık mektup yayımlanmıyor.

Zaten mektup yazılmıyor.

Edebiyatçılarımız dinî, ilmî konuların dışında seyrediyor.

İlmî, dinî bir meseleyi aydınlatacak, bir âlim ile ilmî bir tartışmaya girecek derinlikle çok az edebiyat adamımız var. (var mı?)

Şimdi mektuba geçebiliriz. 

Kâmil Yeşil

Muhterem Üstad;

(Fuzûlî’ye Dâir) unvanlı risalem hakkında (Ku­run) gazetesine bir makale yazmak lütfunda bu­lunduğunuzu talebemden biri haber verdi ve makalenin basıldığı nüshayı getirdi. Okudum, evvel­ce az-çok tanınmış olanların soyadları biline­mediği için imzamı tanıyamadığınızı söylüyorsu­nuz. Evet, yeni isim ve unvanlar herkesçe ma­lûm olmadığından tabiî bir yadırgama hâsıl olu­yor.

«Sonra öğrendim ki (Tâhir Olgun) (Tâhir’ül Mevlevî)’dir ve bu damga bir kitaba değer vermeye yeter.»  iltifatında bulunuyorsunuz.

Teveccühkâr ifadenizin birinci cümlesi bir ha­kikat, ikincisi ise - müsaadenizle söyleyeceğim -mübalagayı hâvi, bediî bir san'at.

Âciz muharriririni sevmeniz, nâ-cîz yazılarını da size sevimli gös­termiş olacak. Bundan dolayı yürekten gelen minnet ve hürmetlerimi arz ederim.

Değerli Üstad;

Kıymetli makalenizde (Fuzûlî’ye Dâir) risalem­in tahlilinden ve onu yazanın taltifinden başka edebiyat tarihimiz için ehemmiyetli olması lazım gelen bazı bahisler var. Ezcümle, Müteveffa Terzibaşıyan ve Fuzûlî Divânı’nı Ermeniceye terceme eylemiş olduğu zikrediliyor.

Bilmem o âlim adamla görüşüldü mü idi?

Ben, kendisiyle tanışmış ve müzakerede bulunmuş ol­duğum için ona dâir bir parça malûmat ve­reyim:

1338 = 1919 tarihlerinde epeyce bir hastalık geçirmiştim. Evde yatarken bir mektup aldım.

“Ermeni Katolik Patrikhanesi Başkâtibi Terzibaşıyan” imzasını hâvi bu mektubu gönderen, Fuzûlî Divânı’nı Ermeniceye terceme etmekte ol­duğunu söylüyor, anlayamadığı bazı yerleri müza­kere için vaktim olup olmadığını soruyordu. Ad­resi yazılmış ve pulu yapıştırılmış bir zarf da be­raber gönderilmişti. Şimdi hastayım, iyileşirsem müzakerede bulunabilirim diye cevap yazdım, iki gün sonra bu muhterem adam iyâdetime geldi, istifsâr-ı hatırda bulundu. Kendisinin Ankaralı olduğunu, Vatikan’dan me'zûn bulunduğunu, Av­rupa lisanlarından bir kaçını bildiğini, Arapça ile fürsceyi (Farsça) biraz anladığını söyledi. Hele Türkçeyi pek iyi konuşuyordu. Bir iki saat görüştük ve birbirimizden hoşlandık. İyi olduktan sonra ziya­retine gittim. Şişli’de Katolik Mezarlığının üst ta­rafındaki sokağın içinde ve sağ cihetteki evler­den birinde oturuyordu. Ziyaretimden çok mem­nun oldu. Hemen Fuzûlî Divanı’nı çıkardı. Bazı gazellerini okudu. İnşadındaki kusurdan (Aruz) ile meşgul olmadığını anladım. (Taktı') usûlünü kısaca söyledim. Çabucak kavradı, nisbeten ahenk­lice okumaya başladı. Ondan sonra kendine müşkil olan bazı beyitleri sordu. Hatırımda kaldığına göre ilk sorduğu, Fuzûlî Dîvânı’nın başındaki Tevhid’e dair kasidenin matlaında geçen (hulle) kelimesi idi.

Kim bilir?

Belki de onu mâhud (hul­le) mes'elesine âid bir şey sanmıştı.

Arapların “peştamal” gibi bele sardıkları beze (izâr), silecek gibi omuza attıklarına da (rida) denildiğini, ikisine birden bir takım elbise demek olmak üzre (hulle) tâbir edildiğini haber verdim.

Fuzûlî :

“Bahar, gülşen geydirdi hulle-i- harda”

mısraı ile bağçedeki çiçek ve ağaç yaprakla­rını, biri aşağı, diğeri yukarı örtünülüp iki par­çadan ibaret bulunan yeşil bir hülleye benzetiyor, dedim.

Bu tevcihim pek hoşuna gitti. Böylece 9-10 defa müzakerede bulunduk.

Fuzûlî ve Hafız divanlarını gözden geçirdik. Muhtelif mes'eleler hakkında saatlerce söyleştik. Bu söyleşmeler arasında dinî bahisler de oldu. Fakat ne o beni Katolik olmaya teşvik etti, ne de ben onu Müslüman olmaya davet ettim. İkimiz de medenî ve terbi­yeli bir adamın yapacağı gibi birbirimizin itika­dına taarruzda bulunmadık. Ara sıra zarîfâne latifeler de oluyordu.

Meselâ, yetmişi geçkin bir ihtiyar olduğu hâlde bana hürmet ve hizmet için bir gün eli ile çay pişirmişti.

Bardaklar gayet ufak olduklarından ben bir tane şeker almakla iktifa ettim.

-Bir tane yeter mi? Baksanıza ben üç tane koydum, dedi.

Gülerek:

-Bize bir tane kâfi, size üç tane lâzım, dedim.

Nükteyi anladı.

O da gülerek:

-Siz kanaatkârsınız, cevabını verdi.

Şu muhavere ile Tevhid ve Teslis’e ima edilmişti. Lakin (Kevork) Terzibaşıyan’ın teslis hakkındaki fikri de bambaşka idi. O teslise bir mutasavvıf gözü ile bakıyordu.

Yine bir gün kütübhanesinden bir Mushaf çıkardı. (İnna..) âyetini okuyup ne demek oldu­ğunu sordu. Ben, kendimde Kur'an tefsirine salâ­hiyet görmediğimi söylemekle beraber (Lillah)’daki (lam)’ın (temellük) ifade etmesi dolayısı ile âyetin “Biz, Allah’ın milki ve memlûkiyiz, yine onun nezdine gideceğiz” mealinde bulunduğunu anlattım.

“Yakışan    mânâ    bu.   Fransızca    tercemesi yanlış yapılmış, çünki orada ‘Biz Allahın oğullarıyız’ diye çevrilmiş”  dedi.

Ben de:

O tâbîr, Tevrat’taki “Ebnâullah”, terkibinin karşılığı olacak, Müslümanlar kendilerini Allahın oğlu! bilmezler, deyince:

“Tevrat’ı okudunuz mu” diye sordu.

Evet, İncil’i de, dedim.

Müteveffa ile bir, iki ay buluşmuş ve pek tatlı vakit geçirmiştik. Fakat sonra meşguliyet dolayısıyla ziyaretine gidemedim. Bir müddet son­ra da vefat etmiş olduğunu haber aldım. O samimî ülfet îcâbıyla hatırasına hürmet etmeyi kendi­me borç bilirim.

*

Gelelim Fuzûlî’nin mezhebi bahsine: Bana öyle geliyor ki o duygulu şairin ruhu, Sünnîlik, Şiîlik kaydına düşmeyecek kadar yüksektir. Mezhebi de, meşrebi de ilâhîdir.

Nasıl ki Hazreti Mevlâna:

Millet-i aşk ez heme dinha cüdast

Âşıkanrâ millet-ü-mezheb Hudast

beytiyle aşkın bütün dinler haricinde bulundu­ğunu ve âşıklar için millet ve mezheb ancak Allah olduğunu haber vermiştir.

Fuzûlî’nin Şiîliğe nisbet edilmesi en çok mümkün olan eseri “Hadîkatü’s- Suedâ”dır. Onun mukaddimesinde ise şu satırlar okunur:

"Efvah-i-acemde meşhur olan Kitab-ı- Ravza-tü’ş-şüheda’dır ki Hazret-i-efsah’ülmütekellimin Mevlâna Hüseyn vâız, tetebbû-i- tevârih ve tefâsir edip dikkatle yazmağın rivayetleri derece-i-sıhhate yetişmiş ve ben hâksârın niyeti oldur ki asl-ı-te'lifte Ravzatü’ş-şühedâ’ya iktida kılup sair kütüpde olan nikat-ı- garibeleri mümkin oldukça ona iade kılam.”

Hüseyn Vâiz’in Sünnî ve Molla Câmî’nin der­vişi olduğu muhakkaktır. Fürsce yazdığı Kur'an tefsiri, Sünnî ulemasınca makbul tutulmuş, hatta «Mevâkib» nâmıyla Türkçeye terceme olunmuştur.

Ehl-i-beyte ve Şiîliğe en ziyâde taalluku olan bir kitab te'lifi için Sünnî bir âlimin eserini ter­ceme eden Fuzûlî’de bilmem ki Şiîlik taassubu bulunabilir mi?

Nezâketli Üstad;

Fuzûlî’nin «Beng ü Bâde»’si, onun yaşını tâyin için bir ışık olabileceğini söylüyor, bazı tarihî hâdiselerin zikrinden sonra o kıvılcımların benim elimde meş'ale olacağı hüsnü zannını gösteriyor­sunuz.

Beni olduğumdan çok fazla görmekten doğan bu zanna karşı da istiğfar ve teşekkür ettikten sonra derim ki:

Bu mes'ele, epeyce uğ­raşmak ve yorulmak neticesinde belki ihtimali bir hesab ile halledilebilir. Bendenizde ise şimdi ona tüvan ve imkân yok. Çünki rahatsızım. Yal­nız şu kadar arz edeyim ki Şah İsmail, Bağdad’ı 914=1508’de zabtetmişti. Beng û Bâde bu tarihten sonra yâhud Kanunî’ye takdim edilen (Bağdad Kasidesi) gibi aynı sene içinde yazılmış ola­bilir. O tarihlerde İkinci Bayazıd’ın hayatta ve saltanatta bulunması da - eğer Beng’den maksad zannettiğim gibi Osmanlı padişahı ise - bu­nu te'yid eder. “Beng ü Bâde” gibi bir eseri ya­zacak şairin oldukça ergin ve pişkin olması lazım geleceğinden Fuzûlî’yi 914, 915 tarihlerinde 30 yaşında farz edecek olursak, kendisinin 885= 1485 senesinde doğmuş ve ölümünde seksene yaklaş­mış olması - dediğim gibi - zannî ve ihtimâli bir hesab ile meydana çıkar.

Bunu şöylece hatıra gelmiş bir düşünce olmak üzre arz ediyorum.

Bil­mem siz ne buyurursunuz? Baki hürmetler üstadım.

Tahir Olgun

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ferhat Musluoğlu
Ferhat Musluoğlu - 9 ay Önce

Klasik Türk Edebiyatı adına güzel bir paylaşım olmuş, teşekkür ederiz.