Sünnete ittibânın kalbî boyutları

Sünnete ittibânın gerekliliği konusunda çeşitli yazılar, hadisler, ayetler okumuşuzdur muhakkak. Hatta üzerlerine uzun uzun tartıştığımız da olmuştur. Yani bu konuda zihinlerimiz bilgiyle dolu ve bununla birlikte ulaşmak istediğimiz şeyler bir internet araştırması kadar yakın hepimize. Fakat tüm bunlar kalbî itminânımızı sağlayamıyor bir türlü. Hz. Peygamberin dindeki konumunu, sünnetin değerini, sünnete ittibânın gerekli olup olmadığını hala döne döne, hararetle tartışıyoruz.

Neden böyle oluyor peki? İçimizde oluşan bu huzursuzluğun, boşluğun, eksiklik hissinin sebebi ne? Neden vardığımız sonuçlar bize kâfi gelmiyor? Çünkü bugün pek çok konuda olduğu gibi sünnete ittibâ konusunda da yalnızca aklımızı tatmin etme yönüne gidiyor, işin gönül boyutunu ihmal ediyoruz. Kur'an'a göre akleden (Hac 22/46), fikreden (A’raf 7/179), genişleyip daralan (En’âm 6/125; Zümer 39/22), görüp kör olan (Hac 22/46), huzur bulan (Ra’d 13/28,68), Allah'ın kendisi ile kulunun arasına girdiği (Enfâl 8/24), yani yalnızca bir organ olmaktan öte manalar taşıyan kalbimizi ihmal ediyoruz.

Gelin bu yazı vesilesiyle Efendimizi (s.a.s) kalplerimizle anlamaya çalışalım.

"Ey şâh-ı enbiyâ sen o hikmet-şiârsın,

Âhir-zamâna bir gül-i evvel-bahârsın."

"Her şey malûmattan ibaret değildir." Bu cümleyi yetkim olsaydı tüm sokaklara yazdırmak isterdim. İnsan yalnızca bilmekle huzur bulmaz. İnsan bilmek kadar hissetmeye de muhtaçtır. Efendimizin (s.a.s) hayatını hepimiz ana hatlarıyla biliyoruz, peki O'nu hissedebiliyor muyuz? O'nun sünneti etrafında düşünürken O’nu hesaba katıyor muyuz?

"Ay gibisin, güneşler parlıyor gözlerinde,

Senin tutkunla mecnun geziyor Güneş ve Ay."

Mesela onun hüküm koyuculuğunu konuşurken ve ona bu konuda yetki vermezken aynı mecliste Efendimiz de (s.a.s) bulunsaydı ve böyle bir konuyu bahis mevzuu yaptığımızı görseydi bize ne kadar kırılırdı acaba, bunu hiç düşünüyor muyuz?

"Yâ Resûlullah, kabul ediyoruz ki siz son peygambersiniz, getirdiğiniz din de son din, ancak siz bu din hakkında lütfen konuşmayın." deseydik şayet O'nun bulunduğu bir ortamda, Hz. Peygamberin görenleri hayran bırakan o mücellâ çehresinin alacağı şekil ne olurdu, nasıl renkten renge girerdi, hiç tahayyül ediyor muyuz?

Yahut "Kur'an size indi ammâ, müsaade edin de onu biz anlayalım, siz aradan çıkın artık. Çünkü sizin Kur'an'ı nasıl anladığınızın bizim için bir önemi yok" deseydik kendisine laubali bir şekilde, O'nu devre dışı bırakan, dışlayan, öteleyen, yok sayan bu cümlemiz yaralamaz mıydı Efendimizi (s.a.s)?

"Muhammedun beşerun lâ ke'l-beşer,

Bel hüve yâkûtun beyne'l hacer."

[Hz. Muhammed bir beşerdir. Lâkin diğer insanlar gibi değildir. Taşların arasında yakut ne ise o da insanlar arasında öyledir.]

Peki peygamberlik vasfıyla muttasıf olmasına ve temelde bu yönüyle sıradan insanlardan ayrılmasına rağmen "Siz de bizim gibi insansınız işte!" deyiverseydik ağzımızın kenarıyla ve onu cahiliye Arapları’nın yaptıkları gibi basitleştirseydik, onlara içerlediği gibi bize de içerlemez miydi?

Ya da davasına omuz veren, canlarını, mallarını, evlatlarını bu uğurda feda eden, Hz. Peygamber’in de "insanların en hayırlıları" (Buharî, Şehâdât 9) diye tarif ettiği sahabeye "Siz yalancısınız!" deseydik Hz. Peygamber dostlarına atılan bu iftirayı kaldırabilir miydi sizce?

Bu cümleleri Efendimizin (s.a.s) huzurunda kuracak yüzümüz ve cesaretimiz yoksa lütfen bugün kurmaktan ya da bu manaya gelecek görüşleri savunmaktan da çekinelim.

"Rahmeten li'l âleminsin hem şefîul müznibîn,

Bâb-ı ihsânında saf tutmuş cemîu'l mücrimîn."

Tüm bunları bir tarafa bırakıp son olarak şunu soralım kendimize: Sorumsuzca işlediğimiz günahlardan dolayı kıyamet gününde "Bak ey Muhammed, bunlar senin haklarında şefaat dilediğin ümmetin. Senden sonra bunlar neler neler yaptılar bir bilsen!" deseler bizi göstererek Efendimiz’in (s.a.s) yüzü kızarmaz mıydı bizim yüzümüzden?

Evet, konuları elbette ilmî boyutta, derinlemesine değerlendirmeliyiz fakat hissiz, duygusuz, katı kalpli bir anlama şeklinden de kaçınmalıyız. Bu da ancak önce kalbimizi tanımakla, sonra onunla düşünüp anlamakla mümkün olabilir.

Merhum Cahit Zarifoğlu'nun söylediği gibi: "Bir kalbiniz var, onu tanıyınız."

İşe buradan başlayalım.

YORUM EKLE

banner26