Sultan Abdülmecit devrinde Londra’dan Kahire’ye bir seyahat

Sultan Abdülmecid devri Osmanlı Devleti’nde bir şeylerin yanlış gittiğinin çoktan fark edildiği bir dönemdir. Yenilik adına radikal adımlar atan Sultan Mahmut’tan sonra Tanzimat ve Islahat Fermanları yayınlanmıştır. O sırada Dünya’nın en büyük sömürge gücü olan İngiltere’nin Osmanlı’ya bakışı nispeten olumludur. Çarlık Rusya’sının yayılmacı siyasetine karşı Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden yanadır. Çözülmekte olduğu düşünülen “hasta adamın” Rusya’nın eline geçmesini istememektedir.

Bu nedenle Hindistan yolu üzerindeki Ortadoğu ile yakından ilgilenir. Adeta telaşlı bir ilgi sonucu Oryantalizm adında koca bir bilim dalı ortaya çıkar. Esasen bilim dalı olmanın ötesinde bu bir kültür, bakış açısı hatta istihbarat çalışmasıdır. İngiliz hükümeti, şirketleri Ortadoğu ile ilgili projelere büyük destek verir. Araştırmalar, yayınlar, romanlar ve gezi kitapları birbirini izler. Bu yayınlar ne kadar taraflı ve maksatlı bile olsa Osmanlı için şüphesiz büyük bir değer taşımaktaydı. Devletin bekası için önemli ipuçlarını ihtiva etmekteydi. Ne var ki iyi izlendiklerini ve Türkçeye kazandırıldıklarını söyleyemiyoruz.

Söz konusu dönemde özellikle seyahat kitapları büyük önem taşıyor. Bu eserler hem Doğu masallarının devamı olarak büyük ilgi görüyor hem de verilen bilgiler Birleşik Krallık’ta şirketlerin ve devletin işine yarıyordu. Bunlar arasında Davit Urquart’ın Spirit of the East’i (Doğu’nun Ruhu) (1838) henüz dilimize kazandırılmadı. A. W. Kingloke’ın Eothen (1844) adlı eseri yakınlarda (2005) Türkçe yayımlanabildi. Ünlü İngiliz yazar W.M.Thackeray’a ait seyahat kitabı da bunlardan birisidir; Cornhill’den Kahire’ye Seyahat Notları. Hesapladığımızda, ilk yayınlanmasından 176 yıl sonra bugünlerde Türkçe’ye kazandırılmış oluyor. Belli ki hakkımızda yazılıp çizilenlere ilgisizliğimiz devam ediyor.  

Yazar ünlü dedimse, gerçekten öyle. Daha çok romanlarıyla tanınıyor. Öyle ki zamanında Charles Dickens’ın en büyük rakibi olarak görülüyor. 1841 – 1846 arasında serbest gazetecidir. Foreign Quarterly Review, The Morning Cronicle, Punch gibi Londra dergilerinde yazıyor. 1844-1845 yılında bir seyahat şirketinin misafiri olarak Akdeniz gezisine çıkıyor. Kapağın alt başlığında bu şöyle belirtilmiş; “Peninsular and Oriental Şirketi’nin Buharlı Gemilerinde Gerçekleştirilmiştir.” İlk buharlı geminin 1807’de kullanıldığı, Osmanlı limanlarına 1828’de geldiği düşünülürse bunlar çağının en modern gemileridir. Hızlı, konforlu ve kibirli hâlleriyle Doğu limanlarında nasıl bir etki bıraktıkları tahmin edilebilir.

Thackeray, bu seyahatinde birkaç gemi kullanıyor. Lady Mary Wood ile yola çıkıyor. Lizbon, Cadiz ve Cebelitarık’tan sonra Akdeniz’e açılan Tagus adlı gemiye geçiyor. Yolculuk sırasında, sözünü ettiğimiz Eothen adlı eseri okuyor. Bu Tuna’dan Nil’e uzanan bir seyahat kitabıdır. İstanbul’da ise Ortadoğu’ya giden Iberia adlı gemiyle devam ediyor. Yafa’da yolcularla birlikte at sırtında Kudüs’e seyahat edip geri dönüyor. Iberia ile İskenderiye’ye gidiyor. Burada grupla içerilere gidip Kahire ve piramitleri görüyor. Mısır’dan geçtikleri Malta’da gemiden ayrılıp Napoli yoluyla Roma’ya gidiyor. Orada bir süre kaldıktan sonra Floransa, Marsilya yoluyla Londra’ya dönüyor. Kitap 1846’da yayımlanıyor.

Yazarın daha çok bir edebiyat adamı olduğunu söylemiştik. Gurur Dünyası adlı romanıyla tanınmıştır. Elimizdeki eser bir seyahat kitabı olduğuna göre kurgu değil gerçeklerden bahsettiğini söyleyebilir miyiz? O kadar da kolay değil. Kurgu ile gerçek arasındaki çizgi nedir? İnsan bir bakıma yetiştiği dünyanın kurgusundan başka bir şey değil midir? 33 yaşında, üstelik Hindistan’da doğmuş bir İngiliz olarak, o zaman dünyanın en büyük gücü olan bir devlet ve kültürün mensubu olarak, zihin ve inanç dünyası, farkında olsun olmasın bütün benliğine hâkim olan, yer yer gurur duyduğu kalıplarla doluydu. Bunlara önyargı diyelim, dünya görüşü diyelim, iman diyelim ne dersek, orada vardılar. Bir ölçüde normal de karşılamak gerekebilir. Yeter ki değerlendirmemizi ona göre yapalım.

Eseri dönemine uygun nefis bir Türkçeyle dilimize kazandıran çevirmen, bu durumu önsözde çok güzel ifade ediyor; “Oryantalistler, beraberinde götürdükleri inanış ve beklentilerle Doğu’ya seyahatler düzenlediler ve orada tam da aradıklarını buldular. Nitekim Thackeray da yola çıkmadan evvel bildiği Doğu’yu yol boyunca yanında taşıyacaktı. Avrupalılara özgü turistik alışkanlıkları ve bakış açısını her fırsatta alaya alarak alışılmış bir Doğu seyahatnamesi yazmanın tuzaklarından kaçmaya çalışsa da Edward Said’in deyişiyle kendini, oryantalizmin ‘kolektif gündüz düşünün’ kucağında bulmuştur.”

Bununla beraber çevirmen soruyor; “Hangi yazar veya okuyucu objektif olduğu iddiasında bulunabilir? W. Thackeray bu eseri yazarak Atina’nın, İstanbul’un, Kudüs veya Kahire’nin birebir fotoğraflarını elimize vermemiş olabilir. Ancak bizatihi bu eserin yazılış biçimi, bu şehirlerin olduğu kadar Londra’nın da bu dönemdeki görüntüsüne pek çok açıdan ışık tutuyor. Kendisi bir vakanüvis değil edebiyatçıydı. Bu eseri, edebiyatı tarihten, tarihi de edebiyattan bağımsız düşünme hatasına düşmeden okuduğumuzda onun, güncelliğinden hiçbir şey yitirmeyen pek çok önemli konuda referans niteliğinde ufuk açıcı gözlemler ve geçmişi okuma gayreti içinde olan herkesin göz önünde bulundurması gereken farklı bakış açılarıyla dolup taştığını görebiliriz.”

Yazar eleştirel bir bakış açısı sergilemeye gayret ediyor. Avrupa, Aydınlanma’dan sonra Pozitivizm’in cenderesine doğru hareket halindedir. Yeni icatlar, sanayi, burjuvazinin yükselişi, gelenek ve dine karşı güveni sarsmaktadır. Bununla beraber Orta çağ önyargıları varlığını sürdürmektedir. Aydınlanma’ya bağlı olarak bir Antik çağ ve özellikle Grek uygarlığı hayranlığı söz konusudur. Pagan tanrıları, Hristiyanlıktan rövanşı almak ister gibidir. Dikkatli bakışla bütün bu gelişmeleri seyahatnamede izlemek mümkündür. Seyahatname boyunca yazar; genelde din kurumunu, özelde ise Katolik, Yahudi ve Müslümanları kıyasıya eleştirmekten kendini alamaz.

Özellikle Yahudileri o kadar aşağılaması ilginçtir. Onları temiz olmayan ve sefalet içinde bir millet olarak gösterir. Oysa kısa zamanda yükselen burjuvazide onlar önemli yer alacak, zengin Yahudi aileler İngiliz hükümetine borç vermeye kadar gidecektir. Aklının bir köşesinde Binbir Gece Masalları ve Doğu’nun efsanevi zenginlikleri vardır. Bunda da öğrenme aşkından ziyade yağmacı, sömürgeci kültürün payı önemlidir. Bir de 33 yaşındaki genç seyyahımızın Ortadoğu’da perde arkasındaki güzellerden aklını, gözünü ayıramamasını, insan tabiatına mı bağlamak lazım bilemiyoruz. Özellikle erkek seyyahlardaki bu Harem merakı şüphesiz döneme özgü bir klişedir. İçeriye alınmadıkları dünyayı kötüleyerek ya da abartılı tahminlerde bulunarak tasvire yeltenirler.

Seyahat boyunca uğranan limanlar, o zaman ya İngiliz hâkimiyetinde veya nüfuz bölgesindedir. Birleşik Krallık’ın bölgeyle ilgili bazı planları vardır. Ne zaman gerçekleşeceği zamana ve şartlara kalmıştır. Cebelitarık, oradan Malta. Malta’da Aziz John Kilisesi’ni anlatırken oradaki asalet ayırımını eleştirmeden yapamaz; “Göklerdeki otorite karşısında tevazu ile diz çökerken omuzlarındaki apoletlerin ışıltısı asalet mercilerini unutturmuyordu. Bu tezatlar ne kadar abes görünse de ailemiz kadar benimsediğimiz mahalle kilisemizde de nice feodal adetlerin kalıntıları yok mudur? Pekala Tanrı önünde bir ve beraber olmak için toplanılan Windsor Şapeli’nde asil ve yüce prenslerimize ayrılan bölmelere ne demeli?”

Sıra Atina’ya gelir. Çok değil daha on beş yıl önce İngilizlerin desteğiyle Yunanistan devleti kurulmuştur. Ama henüz devlet olabilmiş değildir, başında Almanya’dan getirilen Kral Otto bulunmaktadır. Gemiyi dolduran İngilizler büyük bir iştiyakla eski Yunan tanrıları arayışı içindendir. Yazar sosyetenin bu sahte antikite merakı karşısında keskin bir eleştirel tavır içindedir; “Atina’ya karşı özel bir âlâka beslemeyen biri olarak buradaki en büyük görevim belli; buranın âşıklarını ti’ye alıp heveslerine kahkahalarla eşlik etmek.”  Eşlik etmekle kalmaz ilginç saptamalarda bulunur; “Buraya akın akın Sokrates’in mezarını görmeye gelen İngiliz beyefendiler, onun zamanında yaşasaydılar cezalandırılmasından yana olmazlar mıydı sanki?” Yazar, “muhterem annesi ve babası tarafından on yıl boyunca klasik eğitimin müstebit, iç karartıcı cehennem azabına terk edilmeseydim” belki de “Attika” kıyılarını sevebilecektim diye itirafta bulunuyor.

Osmanlı topraklarına geldiğinde vurguladığı bazı şeylere yeterince önem verilseydi “ıslahat” sürecinde belki palyatif ve makyaj önlemler yerine hakiki bir şeyler yapılabilirdi. Onlardan birisi buhar makinası ve sanayi devrimiyle makasın açılmakta olduğu gerçeğidir. Yazar, seyahatnamenin birçok yerinde bu konuda cömertçe açıklamalarda bulunuyor. İzmir’e geldiğinde Haçlıları hatırlamakla beraber çağına atıfta bulunmayı unutmuyor; “Haçlılar boşuna buralara gelip canlarından oldular. Avrupa demirini mızrak ve miğferlere dökmek hammadde israfıydı. Şimdi en büyük seferler basınçlı pistonlar ve türbinlerle yapılmaktadır. Ticaretin şövalyeliği alt edişi sayesindedir ki Müslüman hilali, Fulton’un kazanında buharlaşıp kaybolmuştur.” Fulton, ilk buharlı gemiyi yapan İngiliz mühendistir.

İstanbul’a geldiğinde yazar bu kadim şehirden çok etkilenmiştir. O, “sislerin ardından ortaya çıkan masalsı bir sahne, akıl almaz güzellikte, tarifi imkânsız bir siluete sahip olan şehirdir.” Yazar, Sanayi Devri’nin ve yükselen Kapitalizm’in bütün olumsuzluklarını yaşayan, havanın, suyun, sokakların, insanların kirlendiği Dickens Londra’sından sonra geldiği İstanbul’u son derece temiz ve saf bulmuştur. “Nefes kesen atmosfer, boğazda işleyen binlerce zarif kayık, güzel yüzlü, iyi giyimli güçlü kuvvetli kayıkçılar, geniş korular, kuleler, kubbeler, uzun minareler ve siluete hâkim olan camiler, ortasından deniz geçen bu hayat dolu şehri tüm renkleri ve ihtişamıyla çevreliyor ve seyrine doyum olmayacak bir manzara teşkil ediyordu.” Yazar gerçek temizliği ancak Türk hamamında görebilmiştir. İstanbul’da Sultan Abdülmecid’in solgun ve bitkin bir hâlde bir alayla geçişine tanık olur. Harem hayatının onu bitirdiğini duymuştur. “At Meydanı’nda Ayasofya tüm ihtişamıyla görünse de onun hemen karşısında yer alan Sultan Ahmet Camii’nin göz kamaştırıcı görüntüsü çok daha dikkat çekici bir güzelliktedir.”  

Yazar, genel silueti çok beğense de Topkapı Sarayı ve şehir gezilerinde pek de olumlu izlenimler almaz. Düzensizlik, bakımsızlık ve yolsuzluk olaylarından, bir imparatorluğun son günlerine şahitlik ettiğini görebilmektedir. Bunu her fırsatta dile getirir. Günlük hayatta rastladığı Batılılaşma örneklerini yozlaşma alameti olarak görür ve “Türk hâkimiyetinin cenaze çanlarının duyulmaya başladığı, Avrupai âdet ve müesseselerin yerleştiği bir toplumdan bir daha bu unsurların sökülüp atılamayacağı, camilerde müezzinlerin çağrısının artık merasimden başka bir anlamı kalmadığı” sonucuna varır. Dünyanın efendileri artık güçten düşmüştür. Kılıçları, kimsenin yüreğine korku salmamaktadır. Müslümanların parası altın ve gümüşten değil pirinçtendir. Bu eleştirileri yaparken, kadim Osmanlı kültürüne saygılıdır. Tıpkı Urquart gibi, Adolphus Slade gibi, müttefikini uyarmak ister gibidir. O sırada İngiltere’de Türk yanlısı rüzgarlar esmektedir.

Yazar, İstanbul’dan sonra gittiği Rodos Adası caddelerinde gezerken birbirine kardeş iki zevali görür gibi olur. Türkler, burada bir zamanlar şövalyeleri yenmiştir fakat şimdi “kim bilir”, yıkım ve yağmaya uğrama sırası kendilerine gelmiş gibidir. Bunu adeta üzüntüyle dile getirir. Batıdaki din kurumuna, özellikle Katolikliğe olan eleştirileri onu, Haçlıları değil de Türkleri savunmaya kadar götürür; “Haçlı Seferleri mevzubahis oldu mu canına yandığım vicdanım hep Türklerden yana çıkar. Taraflar arasındaki asıl ‘Hristiyan’ onlardır. Kendi erdemleri hakkında cani bir küstahlıktan uzak, insancıl ve komşusuna sahip çıkan taraftır onlar. Kana susamış Richard’ın aksine Selahattin Eyyübi bir letafet timsalidir.” Kudüs gezisinde, yazar ayrıntılı bir şekilde Haçlıların işlediği zulümleri anlatır.

Kudüs’te Kutsal Kabir Kilisesi gibi mekânlarda Hristiyan mezhepler arasında yaşanan çekişmeleri ve adetleri kıyasıya eleştirir; “Yalanlar, uydurma efsaneler, rahipler ve onların safsataları, merasimleri, kutsal mekânın önüne geçmektedir. Sözüm ona muhafızların dalaveresinden sıyrılıp mekânın kutsallığının tadına varmak mümkün olmuyor.” Oradan Beytullahim’e bu defa oradaki “hurafeleri görmek” üzere yola çıkarlar.

Satır aralarında önemli ipuçları birbiri ardınca kendini gösteriyor. Mesela Filistin’de Avrupalıların ağırlığı hissedilmektedir. Her yerde büyük bir ilgi ve hoşgörüyle karşılanmaktadırlar. Paşa ile görüşen Amerikan konsolosu, beş büyük devletin ve Amerika’nın Suriye’nin iç işlerine ve “Yahudilerin Filistin’e kaçınılmaz dönüşüne” müdahil olacağı öngörüsünden bahseder. Yahudilerin dönüşünü Belfour veya Abdülhamid dönemiyle açıklamak çok eksik olur. O, Hristiyan ve Musevi inançlarının bir parçasıdır.

Seyyahımız bazen sanki geldiği Londra temiz bir şehirmiş gibi, katı sınıflı İngiliz toplumunda yoksul kitlelerin sefaleti yokmuş gibi, sadece zengin beyefendi ve hanımefendiler varmış gibi, o sırada Afrika’da en vahşi yöntemlerle köylerinden yaka paça toplanan kölelerin insanlık dışı ambarlara taşınarak yeni kıtada hayvan gibi çalıştırıldığı bir dünyadan gelmiyormuş gibi davranıyor. Tam bir İngiliz “snob” gibi yoksul Ortadoğu şehirlerindeki sefaletle alay ediyor, aşağılıyor fakat biz burada onu eleştirmeye odaklanmıyoruz. Gözlemlerinden nasıl faydalanmalıydık, onun peşindeyiz. Dışarıdan bakışın avantajları bambaşkadır.

Değerlendirmemizi yazarın Kahire’deki Sultan Hasan Camii anlatımıyla sonlandırmak istiyorum. Yazar, caminin ihtişam ve zarafetinden o kadar etkilenmiştir ki kilise mimarisiyle dürüst karşılaştırmalar yapmaktan kendini alamaz. Ona göre Haçlılar, İslâm dünyasını istilasında buradaki mimariden büyük ölçüde etkilenerek birçok üslup ve tekniği ülkelerine taşımıştır. Fakat bunun sonucu ortaya çıkan Romanesk mimarinin en güzide örnekleri bile bu caminin mimarisinin yalın ve asil zarafetine yetişemez. Gotik mimari tarzının Katolik inancın taşa oyulmuş hâli olduğu söylenmektedir. Bu tarzın ne kadar göz alıcı olduğundan yola çıkarak Katolik inancının ne kadar güzel ve doğru olduğunu iddia edenler vardır. Yazar, Hasan Camii’ni kastederek soruyor; “Böyle bir akıl yürütmeden, İslâm dininin de bir zamanlar güzel ve hak olduğu neticesi çıkmaz mı? Hiçbir dini öğretinin burada gördüklerimiz kadar zarif bir tapınağı olmamıştır.”

Lakin yazara göre şimdi her şey değişmiştir; “Sultan Hasan Camii’nde çok az sayıda Müslüman ibadet ediyor. Yalnızca sakallı cami görevlisi, bir İngiliz katedralindeki mevkidaşından farksız biçimde bahşiş için fırsat kolluyor. Cami hizmetlileri ve bahşiş için burada bulunan gereğinden çok fazla sayıdaki rehber haricinde kimse namaza gelmemiş. İnanç ifsat olmuş. Binaenaleyh bu camileri, mükemmel formları artık üretemiyorlar. Paşa’nın yeni ibadethanesinin bayağı noksanının ve görgüsüzlüğünün mesnedi ne ise İstanbul’da son dönemde inşa edilen yapıların bazısında tebarüz eden kederli kifayetsizliğin sebebi de budur.” Belki de Osmanlı’nın son dönemini en iyi ifade eden sözler; “kederli veya kibirli bir kifayetsizlik.”

Seyahatnamenin son cümlesinde yazar adeta değerlendirmelerimizi öngören bilgece bir yaklaşım sergiliyor;

“Ey dost, komşunun sesi seninkinden farklı diye onu hor görme; yalnızca dua et ki inancı ve sözleri (ne kadar seninkinden uzak da olsa) içten ve sahici, kalbi mütevazı ve şükran dolu olsun.”

William Makepeace Thackeray, Cornhill’den Kahire’ye Seyahat Notları, Çev. Zeynep Begüm Güney, Büyüyen Ay yay. İstanbul 2022, 240 s. 

Kaynak: Yediiklim, Ekim 2022.        

  

              

          

     

  

     

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ayşe Tuba Arabalı Turgutlu
Ayşe Tuba Arabalı Turgutlu - 2 ay Önce

Toplum devletin gücünü gösteriyormuş. Globalleşmeyle gelen bir yozlaşma mı vardı acaba o dönemde… Ya şimdi ?

banner19

banner36