Süheyl Ünver’in Atatürkçülüğüne dair notlar

                                                                                 Yıktın perdeyi eyledin virân

                                                                                        Varıp haber vereyim sahibine hemân

Ahmet Güner Sayar ismini Sabri Ülgener vesilesi ile duydum. Zihniyet konusunu araştırırken Ülgener’in “Zihniyet, Aydınlar ve İzmler” kitabı ile tanıştım. Bu kitabı, Ahmet Güner Sayar’ın hazırladığı “Bir İktisatçının Entelektüel Portresi” adlı kitap izledi. Sayar’ın, Sabri F. Ülgener’in talebesi olduğunu da öğrenmiş oldum böylece. Güner Bey’in, Abbas Sayar’ın oğlu olduğunu öğrenmem bundan sonradır.

Kitap, kitabı çeker; derler. Gündemimize Ahmet Güner Sayar’ın diğer kitapları da girdi. Abdülbaki Gölpınarlı hakkında yazdığı kitabı aldık, feyizlendik. Son olarak, A. Güner Sayar’ın hocası Süheyl Ünver’in sohbetlerinden aldığı notları bir araya getiren “A. Süheyl Ünver'le Sohbetler - 7. XII. 1968 - 25. XII. 1985” adlı kitabı okudum.

Okumaz olaydım.

Neden okumaz olaydım dedim, anlatacağım.

Önce Süheyl Ünver’den bahsetmem lâzım.

Süheyl Ünver’den ilk makaleyi orta okuldayken okudum. “Türklerde Çiçek Zevki” adını taşıyan bu deneme Salon Dergisi’nden alınmıştı. Süheyl Ünver’in sadece bir tabip olmadığını; Türk kültür tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olduğunu öğrendim. Ömrünün bereketli olması, İstanbul çocuğu olması, ailesinin münevver oluşu, zekâsı, muhiti ona bu zengin birimi kazandırmıştı. İstanbul merkez olmak üzere, gelenekli sanatlarımızın hemen hepsinde söz sahibi idi. Tezhip, ebru, hat, mimari, mezar taşları, edebiyat, musiki vs. ne ararsanız var ilgi alanında. Ünver’in diğer bir özelliği “defter tutması” yani ilmi yazarak kayıt altına almasıdır. Binlerce defter tutmuştur ki bunlar hâlâ gün yüzüne çıkmayı bekliyor. “Alim unutmuş, kalem unutmamış,” sözünü kendine şiar edinen Ünver, karıştırdığı kitaplardan, duyduklarından, gezip gördüklerinden elde ettiği bilgileri tematik olarak bir araya getirmiş, defterler oluşturmuş.

Kendisi defter tutmakla kalmamış, talebelerine de bu usulü kazandırmış. Süheyl Ünver’in derslerinden, sohbetlerinden, ziyaret esnasında söylediklerinden hareketle tutulan bu notlar, daha sonra kitap haline gelmiştir.

Konumuz olan “A. Süheyl Ünver'le Sohbetler -7. XII. 1968 - 25. XII. 1985” adlı kitabın da böyle bir tarihi var.

Süheyl Ünver’i en iyi tarif eden kelime “tecessüs”, yani öğrenme, anlama merakıdır, diyebilirim. Merak ve tecessüs tek başına ilim için yeterli değildir. Azim, sebat da gerekir. Bütün bunlar fazlasıyla var Ünver’de. Aile çevresi, babası, annesi de münevver, mutasavvıf, ilim muhitinden olduğu için Ünver’in de tasavvufla sadece bilgi düzeyinde değil, seyr-ü süluk şeklinde de ilgilendiğini biliyoruz. Babası, II. Abdülhamid dönemi Posta ve Telgraf Nezâreti İstanbul Muhâberât-ı Umûmiyye Müdürü Tırnovalı Mustafa Enver Bey, annesi XIX. yüzyılın ünlü hattatlarından Mehmed Şevki Efendi’nin kızı Safiye Rukiye Hanım, dedesi hattat Mehmed Şevki Efendi, tezhip hocası Yeniköylü  Nûri Bey (Urunay),  ebru hocası Necmeddin Efendi (Okyay), sülüs hocası, eniştesi hattat Hasan Rızâ Efendi olan bir şahs-ı vâhid.

Fakülteden hocası ve onu asistan olarak alan Âkil Muhtar Özden. Şeyhi, hocası Abdülaziz Mecdi Tolun’dur. Gençlik çağında Mecdi Efendi’ye intisap eden Ünver’in tasavvufta özel bir yeri olan “rabıta’ hâllerini anlattığı mektuplar da yayınlandı. “Abdülaziz Mecdi Tolun - A. Süheyl Ünver Mektuplaşmaları” (Hazırlayanlar: Adalet Çakır Çağlı, Oğuz Polatel, Şefaattin Deniz.) Bu mektuplar öyle rabıta hâlleri anlatıyor ki “beynim yandı” diyebilirim. Rabıta hâlleri bir rüya değildir. Bir hayal de değildir. Rabıta yapılan kişinin de, rabıta yapan kişinin de şahitlikleri mektuplarla kayda geçirilmiştir ki tasavvuf âleminde bu açıklıkta çok az mektup vardır. Yaşanmışlık, modern tabirle “deneyim”ler esas itibariyle “sır”lar cümlesinden olduğu için şeyh ile mürid arasında sır olarak kalır. Yazışmalar da iki kişi ile sınırlı olduğu için bunların yazılmasında bir sakınca görülmemiş. Ancak yıllar sonra yayınlanınca öğrenebildik.

Dememiz odur ki aile çevresi başta olmak üzere, aldığı ilim, dost ve ilim-irfan muhiti, dönem, iktisap ettiği tecrübe bu derece vazıh olan bir kişiden Atatürkçü olmaz, bu kişiden Atatürkçü portre üretmek mümkün değildir, yoksa bu sıraladıklarımızla çatışırız. Sayar, kaleme aldığı sohbetlerinde tam da bunun yapıyor.  

Bundan dolayı “keşke okumasaydım” dedim. Güner’in, Süheyl Ünver’in Atatürk ile ilgili satırları öncelikle benim bilgim dahilindeki Süheyl Ünver portresini yıktı. Kitabı okuyan ve benimle aynı kanaati paylaşanlarda da aynı hissi uyandırmıştır sanırım.

Ne oluyorsa 1981’den sonra oluyor. (Tabii ki daha önceki yıllara ait sohbetlerinde geçmediyse) Süheyl Bey, sohbetlerinde laiklik, Atatürk gibi konulara giriyor. Mesela bomba gibi bir söz. “Peygamberimiz laik bir peygamber.” diyor.  Ne kadar su götürür bir söz bu? “İslam şeriatını mı istersiniz yoksa Tevrat’taki hükmünüzü mü uygulayayım?” diye soran Peygamberin laikliği nasıl bir şey acaba?

Bazı yerlere Atatürk hakkında konuşmaya çağrılıyor ve o da “Benim ihtisas alanım dışında” filan diyerek böyle bir konuya girmekten uzak durmuyor nedense. Bu arada Atatürk’ün kendisinden “Türk Sanat Tarihinin Resim Bölümü ve bunda Selçukluların Rolü” konusunda bir çalışma yapmasını istediğini ve Süheyl Bey’in de bu çalışmayı yaptığını öğreniyoruz. “Acaba Atatürk’e olan ilgisinin sebebi bu olabilir mi?” diye düşünüyor insan. Marifet iltifata tabidir, denilmiş ne de olsa. Atatürk, onun marifetine iltifat ediyor ve Süheyl Bey de bilmukabil yapıp ona olan şükran borcunu mu ödüyor bu sözlerle acaba?

“Atatürk harplerle küçük cihadı kazanmış, bu yurda, imar görevini yüklemekle 1923’te büyük cihadı açmıştır.” Hadisteki kavramın evrilmesine bakar mısınız?

Tam Haydar Baş’lık söz ve tavır.

Yunan vahşeti münasebetiyle 8 Ağustos 1922’de bir şiir yazdım. Şiirlerimi Mecdi Efendi tahsis ederdi. Bu şiirimi tahsis için Mecdi Efendi’ye gönderdim. Mecdi Efendi şiiri geri verdi. ‘Bu şiirdeki yanlışlarını hadiseler tahsis etsin’ dedi. Birkaç gün sonra Büyük Taarruz başladı, düşman yurdumuzdan tard edildi. Böylelikle şiirimi hadisat ve Atatürk tashih etti.”

Bu hususlarla ilgili bir ayrıntı yok kitapta. Yanlışlar nelerdi, tahsisler neler? Acaba bu sözleri kaydedenler, dinleyenler hiç merak etmemişler mi bunları? Bilmiyoruz. Sadece başı sonu belli olmayan sözler var elimizde.

 “Atatürk İslamiyet’i yüceltmiştir. İslamiyet’e tarihte bir yığın insan hizmet etmiştir. Ama bunların en büyüğü Atatürk’tür.”

İroni yapmıyorsa hakaret ediyor demektir.  CHP olsaydı Süheyl Ünver’e milletvekilliği teklif ederdi herhalde. Bu kitap 28 Şubat’tan önce yayınlansaydı garanti, bu sözlerle Müslümanlara Atatürkçülük dersi de verilirdi. Hem Atatürk’e haksızlık hem millete.

“Atatürk, evliya gibi adam.”

Süheyl Ünver kendisi için de kullanıyor bu sözü. “Süheyl Ünver, evliya gibi adam.”

İki evliya tipi ile tanışmış oluyoruz böylece.

“Atatürk’ten alacağımız dersler bitmez. Tekrarından memnun olduğum bir noktayı arz edeyim. Atatürk içimizdedir. Atatürk. O sayede Allah bizi korumuş, kurtarmış. Allah bizi seviyormuş.”

“O ki ondan dolayı varız” sözünü Üstad Necip Fazıl, Hz. Peygamber (sav) için kullanmıştı. Süheyl Bey az kalsın özneyi değiştirecek. Bravo doğrusu!

"Atatürk'le karşılaşmadım, ama onu çok sevdim. Onun muvaffakiyet sırrını tetkik ettim. Ondan alabileceğim dersleri tespit ettim. Şimdi 100. yıl konferanslarında, bu derslere ağırlık verdim. Ata'yı kendine örnek almış bir insan olarak, onun programlı kafasını dinleyicilerime anlattım. Ben, Atatürk senesini kabul etmem. O, hiç kimseye ceza vermemiş. Herkese, düşüncelerine göre değer vermiştir. Milli Mücadele başarısız olsaydı bu memleket yoktu. Saçma sapan ideolojilere sapanlar oldu. Allah, bu memleketi seviyormuş ki bu kötü günleri geride bıraktık."

Süheyl Bey’deki Atatürk sevgisi ve hayranlığını ona bırakalım. Kişi sevdiği ile beraberdir nasıl olsa. Peki, ömrünü gelenekli sanatlara, hat, ebru, el yazması kitaplara, cami mimarilerine, mezar taşlarına vs. ayıran bir kültür adamı: “Yeni harfler çıktığında ben ileri müdafilerinden biri idim.” sözünü nasıl diyebilir? Eğer aklı başında değilse söyleyebilir ancak. Bir de şakağına silah dayanırsa…

Aklıma sadece şu geliyor. Birileri, Süheyl Ünver, Atatürk ve devrimler hakkında ne diyor, ağzını yokla bakalım, diyerek onun çevresinde muhbir görevlendirmişse, Süheyl Bey’in düşünceleri, yetkililere ulaştırıldığında başına bela gelecekse, Süheyl Bey de bunu fark etmişse ve hedef şaşırtmak için bu sözleri takiyye olarak söylemişse ancak böyle bir şey olabilir. Benim zihin işleyişim böyle diyor. Hayır, böyle değilse; etrafındaki kişileri dostları, talebeleri, itimat ettiği kişiler ise ve dar bir sohbet halkasında söyleniyorsa bu sözler, bunun başka bir izahı olmalıdır. O da Süheyl Ünver aslında dışarıdan bilinmiyormuş; gizli bir Atatürkçü imiş ve bu yönünü sağ olsun Güner Bey’den öğrendik.

Hemen söyleyeyim ki Mustafa Kemal -(Kemalist) bile değil- Atatürkçü bir Süheyl Ünver ile karşı karşıyayız.

Süheyl Bey’in dersleri, ilgileri, kültürel değerler üzerinden ilerliyor. Bu arada söze Atatürk de karışıyor. Sizce tuhaf değil mi?  Bence çok tuhaf.  Türkiye’nin geldiği tarihi süreç içinde Atatürkçülük en çok tartışılan konulardan biridir. Atatürkçülük nedir, Atatürk kimdir, Mustafa Kemal kimdir, aradaki farklar nelerdir? İnkılaplar bize bugün ne söylüyor? Bu hususları, Kemalistler dahil, akademya, gazeteciler, siyaset adamları halledememişken, Süheyl Ünver’i hem Atatürkçü göstermek hem bu tartışmaların malzemesi yapmak hangi aklın kârı anlamadım gitti. Gerçek Atatürkçü ve de İnönücü Hasan ÂIi Yücel’den “Mevlevi” çıkaran Güner; seyr-ü sülûktan geçmiş, adı konulmamış da olsa tarikat terbiyesi almış bir kişiden de Atatürkçü portre çıkarıyor. Pes doğrusu!

 “İstanbul Üniversitesi’nin kapısının üstündeki yazılar bir vakit mermerle örtülü idi. Devrin rektörü Sıddık Sami Onar, İst. Ünversitesi’nin üstündeki yazıları kaldırmak istiyordu, benim fikrimi aldı. Ben de yanında olduğumu, kendisini destekleyeceğimi söyledim.”

Halbuki bu hususta talebesi Uğur Derman, Ömrümün Bereketi-4’te başka şeyler söylüyor. İkisinden biri fena halde yanılıyor ama kim?

“Atatürk’ten tecelli eden gene Allah. Hanedanı kaldırdı. Cumhuriyeti kurdu. Din adamları da ona düşman oldu. Bizim canımızı okuyan Muaviye Müslümanlığı. Cumhuriyet, İslâm’ın ruhunda var.” “Biliyor musunuz, Atatürk’te benlik yoktu. Mütevazı idi.”

Haydar Baş, Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriya Beyaz konuşuyor sanki. Biz “Türk’e Tapmak” kitabındaki yaşanmışlıkları kitaptan okuduk. Halbuki Süheyl Ünver, o kitapta anlatılanların yaşandığı Türkiye’yi yakından biliyor. Dediğim gibi keşke bu anıları okumasaydım. Acaba Zuhal Özaydın’ın “SÜHEYL ÜNVER HOCA'DAN NOTLAR” kitabında da var mı bu notlar? Okumadığım için bilmiyorum.

Enteresandır, hangi bağlamda söylendiği belli olmayan bu sözlerle ilgili olarak hiçbir soru sormuyor talebeleri, Ünver’e. Halbuki soru sorma yolları açık ve başka hususlarda soruları var. Aklına o esnada geldi ve söyledi denirse bunda da bir gariplik var. Bir ilim adamı durduğu yerden, diyelim İstanbul’daki camilerden, mezar taşlarından, tezhipten bahsederken “Atatürk’ten tecelli eden gene Allah. Hanedanı kaldırdı. Cumhuriyeti kurdu. Din adamları da ona düşman oldu. Bizim canımızı okuyan Muaviye Müslümanlığı. Cumhuriyet, İslam’ın ruhunda var.” “Biliyor musunuz, Atatürk’te benlik yoktu. Mütevazı idi.” diye bir cümle kurar mı? Bağlamdan bu kadar kopuk bir cümle olabilir mi? Olursa bu konuşanın mı, yoksa dinleyenin mi hanesine yazılması gereken bir eksiklik olur?

Buraya kadar söylediklerimi dönemin hassasiyeti ile ilişkilendirmemde isabet ettiğimi söyleyebilir miyim acaba? Çünkü beni doğrulayan bir cümlede şöyle diyor Ünver: “Kenan Evren’i beğeniyorum. Öyle Cumhurreisi oldum diye pek üstlemiyor.”

Oysa tekebbüründen yanına varılamıyordu Evren’in.

Güner’in notlarında üzerinde durulan konulardan biri de Süheyl Bey’in namaz kılıp kılmadığı… Önce şunu söyleyeyim. Şahsen kimsenin namazı, niyazı ile ilgilenmem, benim için esas olan ahlâktır. Tabii ki hem ahlâkı güzel (Peygamber ahlâkı) hem ibadetinde hassas olan kişilere diğerlerinden daha yakın hissederim kendimi. Bu kitabın “Namaz-Süheyl Ünver” ilişkisine dair sayfalarında bazı sorunlar var. Birincisi, Güner’in de şahit olduğu cami ziyaretleri. Camiye giriyorlar, mimari sanat, hat, estetik, tarih vs. olarak camiyi inceliyorlar. Artık ne kadar kalıyorlarsa camide, namaz kılmadan çıkıyorlar. Cami ziyaretleri ile ilgili hiçbir sayfada Ünver’in namaz kıldığına dair bir satır yok. Hüsn-ü niyet göstererek diyorum ki bence namaz kılmıştır ve fakat zikredilmeye değer bulunmamıştır. Oysa büyüklerin, ilmine, ahlâkına güvendiğimiz ünlü kişilerin namaz kıldıklarını söylemek de bir tür tebliğdir, şahitliktir. Bu kitabı okuyan herkes böyle bir ibadete karşı içinden şevk duyar.

“Bir gün beni eve davet ettiler. O ev halkının hepsi namaz kılıyorlardı. Ben onların evinde namaz kılmazdım. Namazın kazası var. Ama neden kılmıyorsun deyince, ‘Ben namaz kılarsam bu riyakarlık olur. Bu da benim ahlâkıma ters düşer’ dedim.”

Süheyl Bey de pekâlâ bilir ki riyaya giren namaz, nafile namazlardır.  Ki aslında riya insanın kalbinde taşıdığı niyetle doğrudan bağlantılıdır. Kişinin niyeti halis olduktan sonra başkalarının riya isnad etmesi ibadete halel getirmez. Süheyl Bey bu sözü ile sünnet namazlar dahil olmak üzere, camide, cemaat arasında nafile kılanların ibadetini riya ile ilişkilendirdiğinin farkında mı acaba? Kimmiş o devlet riyasetindeki büyük adam ki memur, o idareci görsün diye namaz kılsın? Süheyl Bey namaz kıldığına göre “Ben de onun gibi namaz kılmalıyım”, diyecek olanlara güzel örnek olmayı da elinden kaçırıyor. Topluma rehberlik mertebesine yükselmiş kişilerin ibadetlerindeki titizliği anlatmak da bir çeşit terbiyedir. Namazla ilgili kuşkuyu besleyen başka satırlar da var. Mesela İHL öğrencileri Süheyl Ünver’i dinliyorlar, konuşmalar hoşlarına gidiyor ve soruyorlar: “Acaba namaz kılıyor mu?”  Süheyl Hoca bu suale “Kılıyorum” şeklinde cevap vermiyor. Dini namazdan ibaretmiş sanıyorlar gibi başka bir cevap veriyor. Yahya Kemal de “Süheyl, öyle çok meşguliyet sahibidir ki namaz kılmaya bile vakti yoktur onun.” diyerek buna şer’i bir gerekçe vazediyor. Çünkü Süheyl Hoca da “Çalışmak da ibadettir” diyor.

Güner Sayar notlarının girişinde tarih ve yer veriyor. Daha çok SK’de, Fakültede bir araya geliyorlar. Geliş amacı hocasından duyduklarını not etmektir. Aslında Ahmet Âmiş Efendi’nin sözlerini derlemek birinci hedef. Hemen her buluşmada Âmiş Efendi’den bazı sözler yazıyor. Bu arada tarih, sanat, kitaplar, kişiler gibi birçok konuda da sözler sarf edilir. Güner bunları da tespit ediyor. Bu kadar “çok bilen bir zihin”e hayran olmakla birlikte Süheyl Bey’in bu anekdotlarında eser adı, yayınevi, sayfa gibi kaynak bilgilerden mahrum olduğumuz için bunları ilmî bir eser veya makalede kullanılamayacağı açık. Ancak birçok bilgi ucunun var olduğu inkar edilemez. Ünver, bu anekdotları anlatırken yer yer “gıybet” denilecek sözler de sarf ediyor ki doğrusunu isterseniz ilim ve irfan kimliğine uygun düşmüyor bu. (Allah dostları gıybet etmez.) Günahı vebali ona ve aktarana ait deyip geçiyorum buraları. Bu esnada Ünver’in çevresini de tanımış oluyoruz. Onlar da bu sohbetin yârânı/talebesi çünkü. “Bizim yolumuz sohbet yoludur. Tarikat yoktur, şeyhlik yoktur.” diyerek bir yönü ile hocalık-talebelik-ilim metodu izlese de aslında adı konulmamış bir şeyhlik-müridlik ilişkisi var. Bu anlam yüklemeyi Güner’in ifadelerinde daha çok hissediyorsunuz.  Şeyh misyonu tabii ki Ünver’in. Mesele nefsi eğitmek, marifet tahsil etmek, irfan yolunda derinleşmek olduğu hâlde konular hiç de tasavvuf, nefsi tezkiye, üzerinden gitmiyor. Ünver’in “Peygamber devrinde tarikat mı vardı?” cümlesi onun ilmine, irfanına yakışmıyor doğrusu. Tarikata karşı çıkmak için bulunan argüman bu olmamalı idi. İkincisi, Kuşadalı’nın “Biz tarikatı kaldırdık” sözündeki anlam ile tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu, bu kanunu koyanların niyeti aynı şey değildir.

Ünver’in en tartışmalı tavırlarından biri de bize göre, Massignon’un Müslüman olmasını engellemesidir. Akıl alır gibi değil. Şöyle diyor: "Hallac müellifi Massignon'a, dinini değiştirmesin diye fahri papazlık vermişlerdi. Atlar uçağa, İstanbul'a gelirdi. Niçin mi? İşitin, ama unutun. Beni görmeye geliyor. Bir defasında, Paris'ten gece geldi ve bana telefon etti. 'İstanbul'a geldim ve sizinle görüşmek istiyorum' dedi. Görüşmemizde, Nuh'un Gemisi'ne dair bilgi istiyordu. Tesadüfe bakın ki ona hitap edecek dosya da yanımda. Baktı, baktı. Zannettim ki sevinçten aklını kaçıracak. Fakat, vakti yoktu, ertesi gün uçup gidecek. Bu dosyayı tetkik etmesi için ona verdim. Baktım, dosyanın içindeki evrakı sayıyor. 'Olmaz,' dedim. Yeryüzünde itimat edilecek iki insan varsa, biri sizsiniz dedim. Massignon, o gece uyumadı, dosyayı tetkik etti. Ertesi gün, dosyayı birisi ile bana gönderdi. Sonra ne oldu, biliyor musunuz? Bir makale neşretti ve benim adımı 'collabrator' olarak zikretti. Düşünün, o öylesine yüce bir insandı. Hristiyanlıkla Müslümanlığı birleştirmek isterdi. Dinini değiştirmek ve Müslüman olmak fikrini bana açtı. Müslüman olmak istediğini söyledi. Bu hususta benim fikrimi almak istiyordu. Ben, esasen kendisini Müslüman saydığımı, şayet dinini değiştirdiğini açıklarsa huzurunun kaçacağını, Fransa'nın kendisini tanımayacağını, kürsüsünü kaybedeceğini söyleyince bir sevindi ki demeyin gitsin. O, içinden Müslümandı."

Müslüman olmanın şartının kelime-i tevhidi dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmek olduğunu bilmez mi Süheyl Ünver? Bilir. Şimdi biz Massignon’u Müslüman mı kabul edeceğiz bu şahitliğe göre? Ebu Talip’in son nefeste kelime-i tevhidi ikrar ettiğini söyleyen bir sahabiye, “Ben duymadım” diyerek şahitliği reddeden Hz. Peygamber tavrı nerede; bu sözler nerede?

Güner Sayar’ın tespit ettiği notlardan onu sorumlu tutmalı mıyız? Hocasının hüviyetine, gönüllerdeki şahsiyet ve meziyetlerine zarar verecek hususlar varsa onları gizlemek gerekirdi ve bundan dolayı bağlamı eksik, mecaz mı, ironi mi, tespit mi olduğu belli olmayan sözlerin elbette sansürlenmesi gerekirdi. Belki söz sözü açsa, özel sohbetlerde, “Rahmetlinin şöyle bir sözü de vardı” denilebilir ki o da çok özel kişilere söylenebilir. Böyle umuma açık ifadeler, kimin ne anlam yükleyeceği belli olmayan sözler, doğrusu Süheyl Ünver’e zarar vermiştir. Bunun adı “Melamilik” değildir.  Ünver, “Melamet. Gerçek Müslümanlık. Peygamberimizin Müslümanlığı da bu idi” dese de böyle bir Melamiliği bilmiyoruz.

Elini ayağını dünyadan çekmiş bir kişiyi Atatürkçü çizgeye çekmektense bu satırlara sansür uygulamak daha iyi idi. Güner, metne sadık kalayım derken Süheyl Ünver’in hüviyetine, karizmasına büyük bir balta indirmiştir. Şahsen ruhum, Süheyl Ünver’den de uzaklaştı Güner Sayar’dan da. Buna sebep de bu notlar oldu. Ben bundan böyle Mecdi Efendi ile girdiği rabıta hâllerini yaşamış Süheyl Ünver’i kaybettim, sayfalara gömdüm. Buradan nasıl çıkarım bilmiyorum.

Süheyl Ünver, “Kitap okunmaz karıştırılır” dermiş ve bunu tavsiye edermiş talebelerine. Ne var ki ben kitabı okumak taraftarı olduğum için Güner Sayar’ın notlarını da satır satır okudum. Sayfaları şöyle bir karıştırmakla yetinseydim ihtimal bu ayrıntıları göremeyecektim. Denilebilir ki bu kitapta tarihe, tasavvufa, gelenekli sanatlara, ilim ve irfan aleminden onlarca portrelere dair bir şey söyleyip de bu konuya takılmak reva mı? Bu soruya karşı size şunu söylerim. Bahsedilen alanlarla ilgili bilgiler, anekdotlar beklenen, tabii alandır Süheyl Ünver’den bahsedilince. Ancak Atatürkçülüğü ile ilgili ayrıntılar beklenmeyen, şaşırtıcı notlar olduğu içindir ki biz “şeytanın gör dediği”ni gördük.

 

Sayın Sayar, “Niçin satır satır okuyup bu ayrıntıları yakaladınız?” demez inşallah.  

YORUM EKLE
YORUMLAR
Kudret Altun
Kudret Altun - 5 ay Önce

Kâmil Yeşile Cevap verilmiştir.... Gel ey zahit bizim ile çekişme.
Hakk'ın yarattığı kul bana neyler.
Kendi kalbin arıt bize ilişme,
Sendeki küfr bendek'imana neyler.

Zahit sen bu sırra erem mi dersin
Erenler halinden bilem mi dersin
Mescit hak meyhane haram mı dersin
Hak olan mescide meyhane neyler

Zahit sen bu yola diken ekersin
Hatıra dokunur gönül yıkarsın
Yüküm vardır deyü zahmet çekersin
Yavuz baçcı yüksüz kervana neyler

Sekiz derler şol Cennet'in kapısı
Hakk'a doğru açılırmış hepisi
Korkusun çektiğin Sırat köprüsü
Onu doğru geçen insana neyler

Pir Sultan Abdal'ım er haksın er hak
Münkir olanlardan ıraksın ırak
Eniğin işi namert lokmasın yemek
Hak için adanan kurbana neyler

Pir Sultan Abdal

Ercan Şen
Ercan Şen - 5 ay Önce

Üstadım hem müstefid olduk hem de sizinle beraber üzüldük...Bu vadideki gayretiniz bereketlenerek artar inşAllah.

Hatice Ünal
Hatice Ünal - 5 ay Önce

Ne demişti Nadir Nadi:
Ben Atatürkçü Değilim demişti.
ilave ediyorum: Ben de.

Yasemin Kusdemir
Yasemin Kusdemir - 5 ay Önce

Teşekkür ederiz konuya dikkat çektiniz, Sayar hocanın bir tv programında benzer ipuçlarını fark etmiştim anlam verememistim, taşlar yerine oturdu yazınızı okuduktan sonra, selamlar.

Nevzat Kır
Nevzat Kır - 5 ay Önce

Atatürk ile bir sorununuz mu var?

banner19

banner26