Şubat 2022 dergilerine genel bir bakış-3

Muhit’te Türkü Dosyası

Yaşadığımız toprakların en güçlü ve sahici sesidir türküler. Yaşadıklarımız, umutlarımız, hüzünler ve sevinçlerimiz türkülerde karşılığını bulur. İçli bir türkünün yüreğimize dokuduğu nakışı başka hiçbir sanatta kolay kolay bulmak mümkün değildir.  

Muhit dergisi, 26. sayısında “Yine dertli dertli” diyerek bir türkü dosyası hazırlamış. Yazıları okurken içinizdeki bir türküye kendinizi kaptırıp gideceksiniz Anadolu’nun bağrına.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Yalçın Çetinkaya – Türkü Dolu Anadolu

Bu geniş coğrafyanın değişik ırk ve renkteki insanlarının bir ortak değeri daha vardır. Bu değer, bu çok geniş coğrafyanın gönül ortaklığının bir göstergesidir. Samimi ve âşık bir yürekten çıkan, Kur’an’a göre yaşamanın ortaya çıkardığı kültürün bir sonucu olan türkülerdir. Türkü, Balkanlar’dan Anadolu’ya, Kafkaslar’a, Orta Asya’ya, Musul ve Kerkük’e, Mezopotamya’ya kadar geniş coğrafyanın ortak hissiyatını yansımaktadır. Bir Erzurum türküsü bir Rumeli göçmenini duygulandırıyorsa, bir Selânik türküsü Sivaslı bir yüreği dağlıyorsa, bir Kerkük ezgisi Anadolu insanının yüreğine dokunuyorsa, bir Azeri türküsü Türkiye’nin her yerinde dinleniyor ve söyleniyorsa türkü bütün bu coğrafyanın çok önemli birleştirici unsuru ve ortak değeri demektir. Türküler, bu coğrafyada yaşayan insanların kitaplarda anlatılamayan hikâyelerini anlatmaktadır. Bedri Rahmi’nin dediği gibi;

Memleket ahvâlini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni
Ben türkülerden aldım haberi.

Bayram Bilge Tokel - “Şarkı’dan türkü”ye Saadettin Kaynak’tan Neşet Ertaş’a

Merhum Cinuçen Tanrıkorur’un yerinde bir teşbihle “Türk musikisinin Picasso’su” dediği Sadettin Kaynak, kendisinin de bir temsilcisi olduğu musiki geleneğini marazî romantizmin esaretinden kurtarmak ve hayal âleminden yere, toprağa, vatana indirmek adına büyük bir görev üstlenmiştir. Yanık Ömer, Memesiz Fadime gibi film müziği olarak yaptığı besteler buna örnektir. Bu tür “folklorik” tarz ve üslupta yaptığı bestelerden dolayı, geleneksel klasik üslubun dışına çıkmakla, fantezi eserler yapmakla ve geleneği yozlaştırmakla suçlandığı çok olmuştur. Hatta 1950’lerden sonra ülkemizde moda olan bazı Hint ve Mısır filmlerine yaptığı film müzikleri nedeniyle benim “klasikçi seçkinler” dediğim sınıfın hedefi hâline gelerek arabeskçi olmakla itham edilmiş ve daha sonra da radyo yasağı getirilmiştir.

Zeki Bulduk - Güzel seven güzel yanar

Karacaoğlan, hepimizin en güzel yanlış anlaması olsa gerek. Bu âlemde aşktan özge bir hâlin boş olduğunu öğrenenimiz de, güzel karşısında put gibi kalanımız da, her baktığında sevgiliyi görenimiz de… Yine başka bir türkü ile kendimize geldik ve en çok da onunla kendimize geldik: Bir ayrılık, bir yoksulluk bir de ölüm. Bunlardan madası “Var biraz da sen oyalan” dedikleriymiş.

Karacaoğlan, Türkçenin aşk ve iman hâlidir. Türkçe aşkın ilmihali olsaydı Karacaoğlan yazardı; gönlün ilmihalini Yunus Emre.

Belki hepimiz sevdik ama kaçımız güzel sevdik? Bunun sağlamasını Karacaoğlan’ı dinleyince anlıyoruz. Dinleyin, göreceksiniz:

Karacaoğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülere konup göçücü olma

Cemal Kurnaz ile Türküler Üzerine

Türk’ün Mektebi Türkü Mektebi, Cemal Kurnaz’ın yeni kitabı. Milletimizin türkülerle olan muhabbetini türküler eşliğinde ele alan bir kitap hazırlamış Kurnaz. Türkülerin millet nezdindeki işlevine de eğilen bir kitap bu. Söyleşi soruları; Yunus Karadağ’dan.

“Ulaşımın kervanlarla, iletişimin kuş kanadında olduğu eski çağlarda birbirinden uzakta yaşayan insanları birbirine bağlayan ne idi? En başta dil ve din. Ortak hafızamızı oluşturan şeyler. Namaz sureleri, Yûnus ilahileri, kıssalar, Mevlit, Muhammediye, Mesnevi, bir de bunlara ilâve olarak türküler ve oyunlar. Birbirinden habersiz insanların aynı türküleri söylemesi, aynı oyunları oynaması gönülleri birbirine bağlıyordu.”

“Bir zamanlar gençler, bağlamayla şehrin sokaklarında gezmeye utanıyordu. Şimdi bütün halk çalgılarının konservatuvarlarda yetişmiş genç virtüözleri var. Hem geleneksel çalma tekniklerini öğreniyorlar hem de çalgının imkânlarını geliştiren teknikler deniyorlar. Hem dünya müziğini hem de kendi müziğini bilen sanatçılar yetişiyor. Nehir yatağında akmaya devam ediyor.”

“Köy türküleri doğal kır çiçekleri gibi yalın ve sevimli. Şehir türküleri daha rafine, daha alımlı. Kara çadırın, yaylaların, köylerin türküleri yanında şehirlerin, konakların, yalıların, sarayların türküleri de var. İstanbul ve Rumeli türküleri, Dede Efendi’nin besteleri gibi özgün ve ağırbaşlı. Diğer şehirlerimizinkiler de öyle.”

“Türkistan’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada böylesine zengin ezgi ve ritim çeşitliliğine sahip olan müziğimizi tanıdıkça yetenekli gençlerin ondan beslenerek bütün dünyaya seslenen yepyeni eserler meydana getireceklerine inanıyorum. Benim Türk’ün Mektebi Türkü Mektebi’ndeki denemelerim de gençlerin, türkülerin anlam dünyasına ilgisini çekmeye yöneliktir.”

“Gayet Mahrem”

Arif Ay, resmi yazılarda kullanılan “çok gizli” ibaresini ele alıyor yazısında.  Nurettin Topçu’nun bir yazısından hareketle özellikle ülke için kıymetli olan kişilerin bir zamanlar peşlerine takılan hafiyelere getiriyor konuyu.

“Dönem tek parti dönemi. Bir gün Nurettin Topçu bir yazı getirir Üstat Necip Fazıl’a, Büyük Doğu’da yayımlaması için. Selâhattin Köseoğlu’nun vefatı üzerine kaleme alınmış bir yazı. Üstat yazıyı çok beğenir ve beğenisini şöyle dile getirir: “Nurettin Topçu’nun Paşa’ya dair yazısını okuyunca pek beğenmiştim. Üniversite profesörlerine kadar hemen herkesin cümle kurmaktan aciz kaldığını gördüğüm ve bütün yazıları yeniden kaleme alırcasına tashih ettiğim bir vasatta Topçu’nun bu yazısı bana harika görünmüş ve tek noktasına bile dokunmadan dizgiye verdiğim belki ilk yazı olmuştur.” (Bâbıâli, s. 337) Üstadın takdir ettiği o yazının son cümlelerini alıyorum buraya: “Eğer yakın tarihimizin bu en şerefli örneklerini iyi tanımazsak iyi bilmeliyiz ki ruhumuzun, mefkûremizin ve kurtuluşumuzun istikbâli tehlikededir. İnkılâp, büyük adımları değil, büyük ruhları takip etmekle elde edilir; istiklâl ise mukaddesata inanmış, Allah’a inanmış insanların, maziden bize uzanıp bizim varlığımıza girerek ruhumuzu kucaklayışlarıyla yaşar.” (Büyük Doğu, sayı: 2, 21 Ekim 1949)”

“İşte “gayet mahrem”in hâli pürmelâli! Nasıl bir korku ya da nasıl bir duygu ki savaşta cephede savaşan, kendilerine ordu emanet edilen komutanlar düşman ilan edilip peşlerine hafiyeler takılır. Merhum Mehmet Âkif ’e yapılan zulüm de bunlardan biri değil mi?”

Romanda Açılışlar ve Başlangıçlar

İyi bir başlangıç hayatın her alanında muteberdir. Umuttur ve heyecan kaynağıdır iyi başlangıçlar. Necip Tosun, romanların açılışına ve başlangıç cümlelerine dair yazmış. Birçok romanın açılış cümlelerinden örnekler var yazıda.

“Kimi yazarlar romana öyle çarpıcı cümlelerle, pasajlarla girer ki okur romandan kopamaz. Anlatıcı âdeta “Pat!” diye girer romana, hem de en sarsıcı yerinden. Okuru yakalar ve kendi dünyasına katar. Daha sonra okurda “devam” fikrini oluşturmaya çalışır. Yakalar, cezbeder ve içeri çeker. Bazen karakter olarak okurun benzerini bazen zıddını cazibe için ortaya koyar. Her durumda okurun giriş arzusunu tahrik eder. Bunun için de merak, büyülemek, şaşırtmak duygularını kullanır. Bu dünya, artık okurun eline kitabı aldığı dünya değildir. Yeni, farklı bir dünya, kurmacanın dünyasıdır. Okur, kendi gerçekliğinden kopmuş kelimelerle yaratılan sanal bir gerçekliğe adım atmıştır.”

“Kuşkusuz her yazarın bir yazma biçimi, yazma hazırlığı ve yazma anı vardır. Ama genel olarak söylersek bir romancı, bilgisayarının / defterinin başına geçip romanını yazmaya başlamaz. Onun daha öncesi pek çok hazırlığı, notları, analizleri, olay örgüsü düzenlemesi gibi fikirleri vardır. Okur için roman, okumaya başladığı ilk sayfalarda başlar. Yazar için ise çoğunlukla zihinde bitmiş bir hâldedir ve bilgisayarın / defterin başına oturduğunda zihnindeki bütünlüğün başını aktarmaya çalışmaktadır. Okur daha ilk sayfalarda bu yeni dünyayı anlamaya, onun içine girmeye çalışır.”

“Roman başlangıçlarında okur olarak biz aralanan bir kapıdan, yavaş yavaş açılan perdeden içeri bakarız; oradaki dünyalara, oradaki rüyalara, oradaki kırılmalara… Bazen de aralanan kapıdan hiçbir şey göremeyiz. Gözümüze bir perde çekilir, kapılar birden kapanır, içeridekiler uçar. Ya da aralanan kapıdan odaya baktığımızda kahramanlar öylesine bir mumya gibi dururlar karşımızda; cansız, soluksuz. Hiçbir şekilde düşlerini, dünyalarını bize açmazlar. Karşılıklı, anlamsız gözlerle bakışır dururuz okur ve kahramanlar olarak.”

Anadolu’nun büyük romanı: Şair ve Gecekuşu

D. Mehmet Doğan’dan efsane bir tanımlama geldi Cihan Aktaş’ın yeni romanı Şair ve Gecekuşu hakkında; Anadolu’nun Büyük Romanı. Tanzimat’tan bu yana romanlarımız düşünülecek olursa oldukça yerinde bir tanım bu. Aktaş, öyle bir eser ortaya koydu ki özgünlüğüyle ve çizdiği Anadolu haritası ile yaşanılan bir tarihe adeta ışık tuttu. İki kadın kahramanın gözünden bizleri Anadolu’nun mahzun yüzüyle baş başa bıraktı.

Doğan da bu romanın hazırlık aşamasında Aktaş ile görüşmeler yaptığı için bir roman tahlilinden daha öte bir değerlendirme yazısına hazır olun.

“Şair ve Gecekuşu Cihan Aktaş’ın yeni romanı…

Cihan Hanım’ın bu konuyla ilgilendiğinden bir telefon görüşmesinde haberdar olmuştum. Kalecik, Çankırı, Kastamonu hattında âşık edebiyatı etrafında hareketlilikle ilgili bildiklerimi anlattım. Daha çok bu güzergâhı kullanıp Bursa’ya, İstanbul’a kadar giden Kalecikli Mir’at’i üzerinde durdum. Cihan Hanım’la yazışmalarımız oldu. Romanın ilk okuyucusu olmak arzusundaydım, öyle olmasa bile okuyan ilk grupta oldum diyebilirim.”

“Şair ve Gecekuşu’nu büyük roman yapan hususların en başında, seçilen dönem ve coğrafya geliyor. Esas olarak İkinci Meşrutiyet dönemi ve ilk Cumhuriyet devri, fakat geriye doğru derinleşen olaylar ve şahıslar var. Orada da kalınmıyor, 1970’lere kadar geliniyor. Neredeyse bir asırlık bir zaman dilimini hikâye etmek, bunu da güçlü kadın karakterler üzerinden yapmak, ciddi araştırma yanında romancı ustalığı da gerektiriyor.”

“Şair ve Gecekuşu’nda Anadolu’nun merkez topraklarında, kır kesiminde yaşananlar bir roman çerçevesinde anlatılır. Böylesine köy ve kır kesimini esas alan ve halkın ideolojik baskılardan ötürü başına gelenleri anlatan, hele de bunu kadınlar üzerinden anlatan bir roman -bildiğimiz kadarıylabugüne kadar yazılmamıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Osmanlı döneminde taşrada bir hanım şairin varlığından öte, ailesi ve toplumu adına oynadığı birinci derecede rolü anlatan bir eser de yoktur. Cihan Aktaş, Anadolu’nun yazılmayan romanını yazmıştır Şair ve Gecekuşu ile. Dikkatle seçilen konusu, konunun işlenişi, başarılı kurgusu, dili ve üslubu Şair ve Gecekuşu’nu “Anadolu’nun büyük romanı” yapıyor.”

Muhit’ten Bir Öykü

Ayşegül Genç -Bıçağın Tutunma Arzusu

“Ölüm bütün hanelere aynı uzaklıktadır, aynı odalara ve bütün sofralara. Tarağın dişlerine, duvarın tuğlalarına ve vücudun bütün uzuvlarına. Uzun çarşının her dükkânına. Dükkânların saçaklarına, kepenklerine ve tezgâhlarına. Bir ucu At Pazarı kapısına, diğer ucu Mevlânâ Dergâhı’na uzanan uzun çarşının soğuk gri hanlarına. Çancılar Çarşısı’nda çınlayan seslere de keçecilerin damlayan terlerine de kazazların, kendircilerin, yemenicilerin kulacından seken habbelere de ölüm her şeye aynı uzaklıktadır. Hatta Kılıçhane mevkiinden gelen şıkırtılara da kılıç ve bıçak yapanların alın koyduğu Kapturga Mescidi’nden yayılan âminlere de…”

“Kahvehanelerde onları kimse istemezdi. Birine hak verseler diğeri hak verileni haksız çıkarana kadar elinden geleni yapardı. Biri “Sultan saraya kapanmış.” dese diğeri “Sınırları böyle büyük devletin merkezi boş konmaz elbet.” derdi. Biri “Sultan neslini devam ettirmek ister.” dese diğeri “Hayır, uçkuruna düşkün de ondan.” derdi. Biri “Geç vakitte kalkar.” dese diğeri hemen “Sabaha kadar teheccüd kılar.” der; biri “Salihlere müşfiktir.” dese diğeri “Ulemaya da münfiktir.” der; biri “Cücelerle, dilsizlerle eğleşirmiş.” dese diğeri “İlmi nücumda pek mahirmiş.” der, bu didişme kazazları, güncüleri, çarıkçıları canlarından bezdirene kadar devam ederdi.”

“Birkaç hafta böyle geçti, hançer kâh kınında kâh kardeşlerden birinin elinde gitti, geldi. Sonra bir gece vakti iki kardeşin atları arabaya koştuklarını, şişeleri çuvallara doldurduklarını gördüler. İlk defa birlikte hareket ediyorlardı, sessiz bir uyum vardı aralarında. Ne kaçıyor ne kovalıyor gibiydiler. Bu sessizlik bir ölüm tellalı gibi herkesin bakışlarını çağırdı. Bakışlarda çığlıklar, feryatlar, nal sesleri, kılıç şıkırtıları vardı. Sahip ve Malik efendiler karanlıkta bile seçilebilen kirden meşine dönmüş giysileri, ellerinde fenerleri, gözlerinde ışıltıları ile arabada yan yana oturdular. Gittiler.”

Muhit’ten Şiirler

Sahi en son kimin aklından geçtim, şimdi kitabı kapatıp sormalı

Şirinler komünist, Ninja Kaplumbağalar emperyalist

Bütün sevdiğim hikâyeler geldi gözlerimde soluk aldı

Nişaburlu Hayyam’ın kütüphanesinde de olsam

Şehzadebaşı’nda Sezai Karakoç’un yanına da uğrasam

Sonunda hep kendi on yedi yaşımda kaldım

İç ses de söylesin, gençken kelimelerledir şiir

Peki yaşlanınca…

Allah nurunu tamamlarken beni de tamamlar belki

Mustafa Akar

Bir marangoz değilsin

Ağzı çiviyle dolu, elinde çekiç.

Bir terzi hiç değilsin

Altın bir makasla kumaşlar biçmiş.

Uzun sakallarından dev dizleri

Yürüdükçe görünen o korkutucu

En ihtiyar adam hiç_hiç_hiç_

Ben dilde kemik. Senin için bir isim

Düşündüğümde.

Ne kuaförlerde saç yaptıran bir oğlan

Ne bıçakla bir düşman gibi

Küçücük bir kız: Saçlarını doğrayan.

Eskiden bir esir belki

Ruhunu kusmuş

Kaçarken ormanlardan, kırlardan

Sabah ilk, akşam son işi

Pencerelerden boynunu uzatmak

Ve boynuzlar çıkartmak boş başından

Deneysel bir tür, gönüllüce bir geyik

Hızla_hazla

Kıstırılmış bir geyikinsan

Barkodlu kobay, bir rüyası olmayan.

Fatma Şengil Süzer

Kim bilir hangi yaşın evinden

Tüm şimdilerle çıkıp gelen

Durmak için o eşikteki

Cennet dalı ve ateş yalımı yalnız.

Yeni bir ölüsündür mezarlıkta

Pay edilirken gamla neşe

Üstünde beden

Üstünde zaman gömleği daha

Emel Özkan

Gidiyor içimden kimsesiz rüya

Geride kalanın acısıdır bu

Yerinden olanın, hiç olmayanın.

Ancak anladım, yirmi yıl önce

Kaybetmişim seni dünya çölünde.

Ah Allah dedim, ne kadar uzak

Geceleyin geçen sulardan bile

Korkunç geliyor bilip yaşamak.

İbrahim Tenekeci

bir de gidecek yeri olmayanlar

göğüsleri delinmiş körük misali babalar

çamaşırlarını kaderin bahçesine sermiş anneler

bir haftalık saç örgüsüyle küçük kızlar

iç öfke zanaatına çırak yazılan oğlanlar

bakarlar içi boş kumbaraya benzer gözlerle

yok politik bir karşılaştırma değil amacım

noktası bir ucunda şehrin çengeli öbür ucunda

bilimsel bir soruyu cevaplamak niyetiyle sadece

acaba hapishanelerde ve mezarlıklarda

ve meydanlarında şehirlerin

hangileri daha fazla

Mehmet Narlı

mahur bir besteye kurulu hayat

sırtı dönük dünyaya sessiz yakılan ağıtlar

‘balkon’da içimizi titreten bir rüzgâr

eyleme dönüşür ‘ayinler’,

‘sultanahmet çeşmesi’nden geçerken okunan şiirler

kitaplar dosyalar dergiler

gelecek güzel günlerde buluşacak

‘körfez’den gelen ‘sesler’le

önümde upuzun bir yaz, pozitif sonuçlar

karantina günlerinden kalma

uzun sürecek bir gece var

samanyolundan bir yıldız kaydı

‘alınyazısı saati’nde

Şakir Kurtulmuş

Hece Öykü’den Söyleşiler Geçidi

Hece dergisi 109. sayısında yine öyküler ve öyküye dair edebiyat dünyamızdaki yeniliklerle selamladı okurlarını. 

Bu sayıda üç öykücü ile yapılan söyleşi yer alıyor dergide. Ufuk açan, öykülerin dünyasına süzülen söyleşiler bunlar.

İlk söyleşi Necip Tosun ile yeni kitabı “Gidilmemiş Yerlerin Türküsü” kitabı merkezinde Rüveyda Durmaz Kılıç’ın soruları ile yapılmış.

“Her kitabın bir kaderi var ve her kitap kendi atmosferinde, duyarlığında oluşuyor. Küller ve Uçurumlar çok daha şiirsel ve yoğun bir kitaptı. Yakıcı, sert ve sarsıcı bir biçimsel anlayışa sahipti. Otuzüçüncü Peron dingin, hayatın derinliklerini kavramaya, yansıtmaya çalışan bir kitaptı. Durumun, meselenin de amaçlandığı bir kitap. Ansızın Hayat ise bir olgunluğu ve hayat karşısında kazanılan birikimi yansıtmayı amaçlıyordu. Bu farklılık da doğal olarak anlatıma, dile yansıdı. Emanet Hikâyeler, her biri öykücülüğümüzün önemli durakları olan öykücülerin sembolik olarak emanet ettiği hikâyelerin, Necip Tosun’un yorumu, üslubu ve bakış açısıyla yazdığı öykülerden oluşur. Öyküler bu yanıyla hikâyelerin, konuların, durumların her anlatıcıyla birlikte değişeceğini bir başka şeye dönüşebileceğini örnekler. Gidilmemiş Yerlerin Türküsü ise sizin de yerinde tespitinizle hayatla yüzleşmenin hikâyeleri. İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri… Bunlardan hepimizin alacağı dersler olduğunu düşünüyordum. Bu öykülerde savrulan insanlar boş yere yitip gitmesin diye, onların bıraktıklarını anlamaya çalıştım.”

“Bu kitapta yönetmen, ressam, besteci, eleştirmen, fotoğrafçı, hikâye anlatıcıları gibi yazar ve sanatçıların üretme süreçleri, sanat tartışmalarını öyküleştirmek istedim. Öykülerde eserlerin oluşma anları, yazma temrinleri, sanatçı olma gayretleri hikâye ediliyor. Bu çevrenin insanlarının yaşadıkları problemler, hayat karşısındaki tavırları anlatılırken hayatı yorumlama peşindeki felsefeleri, anlayışları ve sanat-edebiyatın önerdiği çıkış yolları ortaya konmaya çalışılıyor.”

“Öykü üzerine yazmanın hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu bende. Bu yazılar süresinde, öykü üzerinde düşündükçe, öykünün inceliklerini öğrendikçe, yazmaktan, özellikle de yayınlamaktan gitgide uzaklaştığımı gördüm. Bu olumsuz yanıydı. Olumlu yanı da bu yazılar sayesinde okuduğum bir şeyin öykü olup olmadığını anlamaya başlamam oldu. Öykünün imkânlarını kavramak, onu değerlendirmek diğer yararlarıydı.”

Mustafa Çiftci ile Kalfa Uykusu, Ağlaya Ağlaya Öldük Anam Bacım ve “Gönül Dağı” Üzerine

Mustafa Çiftci isminin edebiyat dünyası dışında da tanınmasına Gönül Dağı dizisi vesile oldu. Dizinin sıcak öyküsü izleyicileri Çiftci’nin öykülerine yöneltti muhakkak. Hatice Bildirici, Çiftci ile yeni kitapları ve Gönül Dağı üzerine söyleşmiş.

“Yazarken denge gözetirsem düşerim. Ben bütün telaşımla anlatıyorum. Ama aşikâr olan şu ki kendim gibi anlatıyorum. Ben de hayata çok karamsar bakmak taraftarı değilim. Bir yanım bahar bahçe olsun isterim. İkizler burcu olmamın tesiri vardır herhalde...”

“Ben bir şeyi fark ettim ki ben deneme yazarken de hikâye anlatıyorum. O sebepten bundan böyle benden hep hikâye sadır olsun diyorum. Denemenin yakasını artık bırakayım diyorum. Denemeyi denemiş olayım ve devamını hikâyelerde anlatayım istiyorum.”

Mehmet Kahraman ile Kurmacanın Doğası Üzerine

Benim de severek okuduğum bir kitaptı Mehmet Kahraman’ın Kurmacanın Öyküsü. Bu kitap üzerine Ali Necip Erdoğan’ın sorularını cevaplamış Kahraman.

“Kurmaca bir edebiyat terimidir; kurulmuş olmayı ve dolayısıyla oyunsuluğu çağrıştırır. Müslüman bir bakış açışıyla dünyaya baktığımızda “Hanginizin daha iyi amel işlediğini görmek için ölümü ve hayatı yaratan odur.” ayeti bize buranın bir imtihan yeri olduğunu söyler. Dünyaya gelişimiz iyi ameller içindir. Hayata bu pencereden bakarız. Ben yaratıcılığı da bu pencere ile ilişkilendiriyorum. Turgut Cansever Sanat ve Mimari kitabında, “Sanat, insan hayatının ayrılmaz bir parçası ve insanın dünyayı güzelleştirme vecibesini gerçekleştirdiği alandır.” der. “Dünyayı güzelleştirme vecibesi,” çok güzel bir ifade. Hayata estetik değer katabilmek bizim vecibemiz olmalı. Böyle olursa benlik yükünden, dünya telaşından kurtulabilir, biraz olsun sakinleşebiliriz.”

“Bilincin gücü olmadan çalışamaz insan. Bilinçaltından getirdiklerimiz zihnin tasarım gücü sayesinde bütünlüğe ulaşsa da istikrarlı bir şekilde amaca gidebilmek bilinç ile mümkündür. Çıktının test edilebilmesi, gerçekliğinin sınanabilmesi için bilince ihtiyacımız vardır.”

“Edebî metinlerde dil iki yönlü olarak bizi etkiler; birincisi anlam yönünden, ikincisi estetik yönden. İki unsur da ölçülü bir şekilde kullanıldığında metin bizi kendine çeker ve amacını gerçekleştirir. Dilin bir iletişim aracı olduğunu bilmeyen yoktur. Okur dil sayesinde yazarın yarattığı dünyaya girebilir. Eagleton, sanatın görevinin bildiğimiz şeylerin canlı imgelerini sunmak olduğunu söyler. İmgeler bizi kendi dünyamıza götürür. Bu yüzden anlam okurun dünyasında oluşur. Dil yalnızca bir araçtır.”

Benim Öyküm’de Yıldız Ramazanoğlu Var

Yıldız Ramazanoğlu’nun yazdığı her cümlenin nazarımda eşsiz bir kıymeti vardır. Onu okuyor olmayı bile büyük bir değer olarak görürüm. Her öyküsü bir dünyanın kapısını açar. Yaşamanın, direnmenin, var olma mücadelesinin nakış nakış dokunmasıdır adeta onun yazdıkları. Benim Öyküm’de Ramazanoğlu’nun yazı dünyasına öyküleri eşliğinde misafir oluyoruz. Hem de Ramazanoğlu’nun kendi cümleleri ile bir öykü atölyesi inceliğinde.

lk kitabım olan Derin Siyah’taki “Milenyum Acısı”nı yıllar sonra okuyunca hikâyemin üçüncü bin yıla girişimizle bir ilgisi olduğunu fark ettim. Bilinen dünya zamanı ve takvimi o kadar izafi ki, 31 Aralık 1999 gecesi, dünya ne kadar küçülmüş olursa olsun, herkes farklı bir tarihin içine yuvarlanıyor. Gezegenin bir tarafı uzaydan ışıklar içinde görülürken diğer tarafını karanlık yutmuş. Hikâyem ışıkların ve karanlıkların söylendiği gibi kolayca izah edilemeyeceğini, meselenin çok daha karmaşık olduğunu anlayınca başlıyor. Demek ki dünya gözbağcılar tarafından ele geçirilmiş. Çok uzun hikâye.

“Nasıl ki nefes almak için edebiyat okuyoruz, nefes almanın bir başka yolu olarak da yazıyoruz. Sıklıkla taşa dönüşen dünya karşısında, zamana mekâna, an’a ve eşyaya kalp yerleştirme istenci var yazmada. Ağırlığı sezdirmeyle nazara verip hafiflemenin yolunu açan bir işlev. Ağırlıkları kaldırmak, insanın yükünü azaltmak için yazdığını söylüyordu İtalo Calvino hafiflik ilkesini açıklarken.”

“İnsanın yaratılışı sırasında meleklerin hayreti boşuna değil. Kan dökücü birinin yaratılması yetmezmiş gibi bir de yazma yeteneği verilmesi katmerli tuhaflıktır belki melekler için. Kelimelerin deneyimlerimizi taşıma ve geleceğe iletme gücüne inanmamız ise çılgınlık. Ama mecburuz inanmaya. Hikâye yazmak bilinen dünyada daraldığım, bilinmeyen dünyalara inandığım için yaşam alanımı genişletiyor. Hayallerin gerçek, gerçeklerin akıl dışı olduğunu başka türlü anlayıp anlatamayacağım için yazmak önemli.”

2021 Öykü Hasılası

Ertan Örgen, 2021 yılında çıkan öykü kitaplarından bir demet sunmuş yazısında. Birkaç örneği buraya alıyorum.

“Bu yıl okuduğum öykü kitaplarında fark ettiğim baskın özellik hayatla iç içelikti. Metinlerdeki bu tercihi izah ederken iki sebep makul görünüyor. İlki hayat öylesine kuvvetli bir bakış istiyor ki onun ötesinde söylenecek sözler geride kalıyor. Bunu pandeminin kıstırması, ekonomik sıkıntılar biçiminde değerlendirmek anlamlı olur. İkincisi öykücülerin gözlem ve tecrübelerindeki keskinliğin öyküye kapı aralatmasıdır. Bir nevi “insanın beni yaz” diye dayatmasıdır. Bunlar kimi zaman postmodernin yarattığı belirsizliğe ve andığım hayat sıkışmasının netliğine veya artık gövde tutmuş ironiye yaslansa da canlılık, hayat lezzeti taşıyorlardı. Artık hayatın ta içine işlemiş olan ironi, keskin olmayan kokusuyla yavaşça dolaşarak ve rahatsızlığı uzaktaymış gibi hissettirerek kendimize bakarken çeşit çeşit görme biçimlerine elverişli akışkanlığıyla zaten anlatmanın değişmez parçasına dönüşmüş durumdadır. Değerlendirmeye geçmeden -en azından benim göremediğim- iki hususun eksikliğini ifade etmek isterim. Dijitale kapılıp gidişimiz üzerine öyküler ve de Anadolu efsanelerinden çıkarılacak daha nitelikli fantastik metinler, bence yine hayatın sularında anlatılmalıydı.”

“Müzeyyen Çelik, Bütün Ağırlıklarım’da anlatım tekniği olarak düz bir akışı tercih ederek kısa hacimli öyküleriyle olay örgüsünü hızlıca öne çıkarıyor. Yazarın, şehir ve güncel esasında işlediği konularda kadın, çocuk başlıkları yeniliklerle kendisini belli ediyor. Konu açısından ise medyanın sıklıkla gündeme taşıdığı kadına şiddet, dul kadın ve boşanma olayları baskındır. Örneğin “Üzgünlük” ve “Bütün Ağırlıklarım”da dikkat çekici parçalı resimlerle bu konu işleniyor.”

“Kısa yapısı, şaşırtıcı finalleri ile Zehra Tırıl, Kapıların Kışında olağan hayata bakıyor. Örneğin “Olan” öyküsü, sokak, hastane, kitap, bekleyen sınavlar üzerinden kovidli günlerin başarıyla kurgulanmasıdır. Aşkın sıra dışılığını sade hayatlara bezediği “Dilde Ağırlaşan” yine kitabın dikkat çeken metinlerinden birisi olarak kendi değerini biçiyor.”

“Ceylan Erbak Aytekin, Zamandan Kaçan Ayrılık’ta, klasik kronolojiyi takip eden ve yeni bir kurgudan uzak duran, bildik dünyalar ve duygulu anlatım içerisinde kalan öyküler kaleme almıştır. Örneğin “Martılar” yaşlı adam ve kuşlar arasındaki duygusal iletişimi; “Duvarların Isısı”, Galatasaray Lisesine, Fransa’dan gelen 6. sınıf öğrencisi kızın ilk gün psikolojisini, “Aşkın Monoloğu” seküler bir aşk öyküsünün alışkanlık, özgürlük etrafındaki gelişimini çatışma ve sinir uçlarına dokunmadan aktarmaktadır.”

Sait Faik Havuz Başı’nda

Sait Faik öykülerini okurken kahraman kim olursa olsun, hangi durumda bulunursa bulunsun benim gözümde hemen Sait Faik’in silueti canlanır. Öylesine içten bir anlatım vardır ki onda, kendi öyküsünün ardına düşmüş bir aylak adamın izini süreriz bir yalnızlığı çoğaltarak.

Havuz Başı öyküsünde de orada oturan kişi Sait Faik’ten başkası değildir. Orhan Aytuğ Tolu, bu öykünün çözümlemesi ile Hece Öykü’de.

“Sait Faik’in Havuz Başı adlı öyküsünde Beyazıt havuzunun kenarında bir kanepede oturan bir kişinin kendi iç ve dış gerçekliğini sorgulaması ve başka kişilerle karşılaşması anlatılır. Havuz başında oturan kişi aynı zamanda anlatıcı rolündedir. Birinci tekil şahıs anlatımı kullanılır, kahraman bakış açısı hâkimdir. Cevdet Kudret (1990) onun hikâyelerinde çoğunlukla birinci kişi anlatımın hâkim olduğunu ve yazarın kendi kişiliğini öyküdeki bir kahramanla birleştirdiğini belirtir. “Birinci tekil şahıs anlatım, kişinin bireyselliğini muhafaza etme arzusunun açık bir ifadesidir.” (Moretti, 2005: 123) Bu bakış açısı modern yaşamda bireyin öyküsünün anlaşılmasında önemli bir işleve sahiptir. Türk edebiyatında modern döneme kadar kahramanların hikâyeleri üçüncü kişiler tarafından aktarılmıştır.”

“Beyazıt havuzunun kenarında bir bankta oturan bu şahıs birini bekliyordur. Havuz başında oturan kişi ne zaman buraya gelmiştir bilinmez. Bu bekleyiş sırasında mutlak gerçekliğin alanı olan dış mekândan koparak kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkmıştır. Umut ve karamsarlık bileşkesi içinde yaşamı sorgulamaktadır. Yaşını aldığını ifade eder, çocukluğunu uzatmak istemektedir; uzun bir yazın içindedir ki bu mevsim bir şekilde bitecektir. Kahraman öykünün ilerleyen bölümlerinde mayıs ayında olduğunu belirtir. Mayıs ilk yaz demektir. Kış gelecek, yollar kapanacaktır çünkü yaşlılık ölüme yaklaşma gerçeğine tekabül eder; ömür bir yıldır.”

“Öykünün sonunda adam tekrar kahramana döner ve havuzun suyunun nereden geldiğini sorar. Kahraman yanıtlar: havuzun suyu terkosla yani muslukla dolmaktadır, kırsaldaki pınar değildir bu. Kent yaşamının simgesi sıkıştırılmış suyun toplandığı yapay havuz iken kırsalın sembolü gürül gürül akan çevrelenmemiş pınardır. Bu diyalogda kırdan kente gelen insanın çocuksu şaşkınlığı devreye girer.”

Hece Öykü’den Öyküler

Hasibe Çerko - Büyülü Geniş Açıklık

“Işık saçan bir gölgenin kanatları yüzümü okşuyor hafif bir esinti gibi, bana ulaşan, yeşil, eğimli kavakların arasından -ötede yeni gövermiş bir tepe- otlar hafif dalgalarla yayılırken vadiye görülmedik bir akşamın alacası düşüyor ve buğuyla bezenmiş tatlılık beliriveriyor, çok ince kırmızı bir zarın kuşattığı, aşırı duyarlı, dile gelmez. Tek tük meskenler, büyülü geniş açıklığında kırın, sanki iç geçiriyorlar cenneti andıran serinlikte. Sonra uzakta, en derin uzaklık olan bir doğada, yönsüzlükte, vadinin her yöne açıldığı ve geniş, sonsuzca genişlediği tepelerin, yanıyor yumuşacık ahenkle yüklü ufuk.”

“Güzelliğin çehresinde oluşan çatlaklar sonsuz genişlediğinden ikinci gece belirmeye başlamıştı artık. Yaratıcı buğunun yoğunluğundan boğulacak olmuş, tedirgin olmuş fakat hayran olmuştum.”

“Nehir kenarında iyice dalgınlaşıp kendimden uzaklaşır gibi olduğumda açılıvermişti o ucu bucağı görünmeyen mekânın sarışın hasat dalgalanışları. Meyve ağaçlarının kenarlarında iki yana yatmış otlar, -şarap kırmızısı bir yansıma otların ucunu tutuşturmuş- ve bir esinti ince, serin, asla duyulmadık.”

Hâle Sert – Odam

“Sen çok güzelsin diyordu, ranzanın üstünden gelen ses. Karanlık odada uykuyu beklerken ona bir şey sormamışken. Sana bu kadar teklif gelmesi normal, çok güzelsin, akıllısın da. Ona karşılık verme zorunluluğu duyar, aramızda her şeyin yolunda gittiğini hissettirmek ister, sen de çok güzelsin, sana da çok teklif geliyor, hakkında hayırlısı olsun derdim.”

“Cuma akşamları, upuzun koridorun odalarında kıpırdanmalar başlar, ortalığı yoğun parfüm kokuları sarardı. İnce siyah çoraplı mini etekli, koyu makyajlı kızlar koridordaki geniş aynalarda kendilerini baştan aşağı yeniden tartar; yüzlerine, üstlerine başlarına son rötuşları verirlerdi. Sonra birden bütün sesler kesilirdi. Dokuzdaki Tunalı servisine yerleşilmiş, uzun sürecek gecenin kahkahaları koridordan şehre yol almaya başlamışlardı.”

“Nimet odaya gelişlerini gittikçe arttırmıştı, ama tuhaf bir şekilde odada çok kalmıyordu. Ben dersten çıkıp geldiğimde eşyalarıyla karşılaşıyordum, oysa o gece ya da sabaha karşı geliyordu. Nimet’e bir şeyler olmuştu, ağzı kulaklarına varıyor, gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Yanakları eskisinden de pembeydi, yere daha güvenle basıyor, koridorda adımları uzaktan duyuluyordu. Artık benimle de eskisi kadar çok konuşmuyordu. Bir keresinde akşam kantinden tost almak için aşağı indiğimde yurdun girişindeki ankesörlü telefonda konuştuğunu gördüm. Elindeki ahizeyi yutacakmış gibi tutuyordu. Nimet’in hayatının ve yanaklarının renklenişinden garip bir rahatsızlık duymaya başladığım andı.”

Zeynep Hicret – İlahi Proje

“Sana tek tek anlatayım istersen, diyorum kızıma. Mesela şurada durup arkadaşıma seslenir, cama çıkmasını beklerdim, cama çıkıca ona: “Hadi, gel oynayalım,” derdim. Bazen bisiklete binerdik. Bazen yakalamaca oynardık. Annen çok hızlı koşardı biliyor musun? Sokağın en hızlı koşanı senin annendi. Bununla gurur duyabilirsin. Kimse onunla yarışamazdı. Hele bir denesinler, yarı yolda kalırlardı. Sonra çok güzel ip atlardım. İpi çevirenler benden önce yorulurlardı. Bir de ortada sıçan oynardık. En çok oynadığımız oyunlardan biriydi.”

“Şu gördüğün ağacın altında düz bir kaya parçası vardı. Dayını, ayağında alçısıyla oraya kadar kucağımda taşırdım. O taşın üzerine oturup futbol oynayan çocukları seyrederdik. Daha iki yaşındaydı ve top oynarken düşüp kalçasını kırmıştı, sokaktan çocuk sesleri gelince ağlardı, ben de onu sarsmadan kucaklar, ayağındaki alçının ağırlığıyla kan ter içinde buraya getirirdim. O zamanlar buralar turist kaynardı ama müzeye giremezlerdi. Müze bekçisi yalnız bir adamdı. Sürekli içer ve mandolin çalardı. Turistler geldiğinde demir kapının zinciri bağlı olurdu. Ama görecektin, otobüs dolusu çeşit çeşit insan, istisnasız hepsi sarışın. Güneş gibi sapsarı saçlar ve ellerinde makineler. Ne çok fotoğrafımı çekmişlerdir.”

Soner Oğuz – Perihan’a Gitmek

“Anneannem mevsime uygun bir tercih yaparak bej renkli pardösüsünü giyinmiş, üzerine lacivert bir eşarp bağlamıştı. Kapının ağzında dikilirken kahverengi ayakkabılarını parmaklarının ucunda tutuyordu. “Hele bir Perihan’a varayım. Kaç gündür telefona kimse çıkmıyor.” dedikten sonra ardında yoğun bir naftalin kokusu bırakarak çıktı kapıdan. Babam, “Merak etmeyin, gözüm hep üzerinde olacak; haydi siz işinize gücünüze bakın!” diyerek peşine düştü.

Annem derinden bir of çektikten sonra pencerenin hemen yanındaki berjere yığıldı. Bakışları “Ne olacak böyle? Nereye kadar?” diye soran ve bunun cevabını kendisine kimsenin veremeyeceğini bilen, umutsuzluğa yakın bir anlamla yüklüydü.”

“Son sekiz senedir tüm hayatımız anneannem üzerine kuruluydu. Bazen durup dururken bir Perihan türküsü tutturup yola düşüyor; bizden birini de muhakkak, bir hafiye gibi peşinde sürüklüyordu. İlk zamanlar unutkanlığı bu kertede değildi tabi. Çıkıp gidiyordu ve akşam ezanına yakın, eve döndüğü vakit “Perihan’ın selamı var, hepinizi tek tek sordu.” diyor; kimi zaman da “İyice yaşlanmış zavallı, oturduğu yerden kalkamıyor.” diye kendi hâlini bırakıp ona üzülüyordu. Oysa Perihan böyle miydi?”

“Anneannemin Perihan’a gitmek isteyip yola düşmelerine hiçbir zaman engel olmaya çalışmadık. İlk zamanlar “Kim bu Perihan? Bu kadın ne işler çeviriyor?” endişesine kapılmış olsak da altmış sene aynı yastığa baş koyduğu adamı tümden unutan bizleri de zaman zaman bir yabancıyı tanımaya çalışırmış gibi süzen bu seksenlik ihtiyarın Perihan’ı hatırlaması, ondan bize havadisler getirmesi hoşumuza bile gitmeye başlamıştı.”

Ayşe Ünüvar - Nuran Ne Kadar Çok Severmiş Beni

“O kolye çekmecenin içinde yıllarca bekledi. Aldığım gün, dokunduğum an, neşeyle parlayan o gözler hiç aklımdan çıkmadı. Nasıl bu kadar neşelisiniz diye sormuştu ilk, hiç unutmam. Hayat demiştim; insanı kaptan kaba koyar ama önemli olan senin konulduğun her kaba uyum sağlayıp muzaffer çıkmandır. Gülmüştü. Önce sesli sonra kısık kısık. Patron duyar, müşteriye karşı seviyeli bir duruşun olsun derdi şimdi. Neme lazım iyi adamdı patronu.”

“Sonra tüm söğütlerdeki tüm yapraklar düştü. Önce gönlümden sonra ömrümden. Bir hazan vaktiydi. Aylardan Kasım. Günlerden Salı. Havanın kararmasına beş kala, soğuğun yaprakları çitilediği bir vakit. Önüne gelen ilk inşaat, dükkânla evin arasında. O sekizinci kat. Çıktı. Çıkarken onu tutan ellerin hepsi başka uykulardaydı, uyansalar tutacaklardı belki ama Nuran bunu hiç bilmedi. Vardı, ona her sözü verip de cayan adamın yüzü gözlerinin önünde kendini boşluğa bıraktı.”

Kuddusi Demir – Yeraltı

“Turab ol karış tozlara / İncinme gönül incinme” Türkü böyle başlıyor. Başlayan her güzel şey gibi bir solukta bitecek. Bitsin. Baş başa kalayım kendimle. Ellerimin arasına alayım başımı. İnsanın kendi başı, ellerine ağır geliyormuş. Ne vakittir ellerim onsuz. Ellerime bakıyorum. Ellerim sopsoğuk. Kan yürümüyor ellerime. Onları tuttuğun günü hatırlıyorum. “Buz kesmişsin, ne soğuk ellerin var,” demiştin. Sonrası almıştın avuçlarına. Isınmıştık. Sıcak yaşanmıştı sonrası.”

“Yanında küçük bir valizin vardı. Ona uzandım. Gücüm ona yetiyordu, sana yetmeyeceğini biliyordum. Trene bindiğimizde cam kenarına oturdun. Başını cama yasladın. Kimseye yakalanmak istemedin. Saçlarını yüzüne siper ettin. Gizli gizli ağladın. Gizlenemeyecek kadar ağladın o gün.”

“Bu şehir yeraltı şehriydi. Filmi izlediğimiz sinema salonu yeraltıydı. Baltık mimarisi yeraltıydı. Katerina’nın köşkü yeraltıydı. Doğu Ekspresi yeraltıydı. Gece çorba içtiğimiz mekân yeraltıydı. Kars kalesi yeraltıydı. Kaleye bakan gecekondular yeraltıydı. Filmdeki Bekir’in hikâyesi yeraltıydı. Zeki Demirkubuz filmleri yeraltıydı. Sen yeraltıydın. Bense yer altı mağaralarının etrafında gezinirdim hep. Öyleydim.”

Zübeyde Andıç - Ben Derdimi Söyleyemem

“Hiç hesap kitap bilmez bizim Şükran.
Bizim dedimse lafın gelişi, karım Şükran’dan bahsediyorum. Bilmez ki iki yakamı bir araya getirmek için bir ay boyunca kaç takla atıyorum ben. Ha bire ister. Gün boyu sessiz sedasız bir köşede duran telefonumun ışığı yanıp sönmeye başladı mı biliyorum ki o arıyor. Yine marketten siparişleri var. Bakalım yemek programında ne yaptılar da canı çekti Şükran’ın.”

“Yemek programına ya da temizlik yarışmasına katılırsa da kesin birinci olurmuş. Kazandığı parayla önce gardırobunu sonra da evdeki mobilyaların bazılarını yenileyecekmiş. Akşamları kıvrılıp uyukladığım kanepeye takmış. Neymiş; çiçek desenli mobilyanın modası geçmiş, şimdi pastel renkler modaymış. “Şu zaman oldu, arabamız yok. Ne olur yani ben bilmem eşim bilir deyip bir tabak acı biberi yesen. Belki arabayı biz kazanırız.” deyip durdu bir ara. Ben kabul etmedikçe iyice delirdi. Duramamış, benden habersiz yarışmaya başvurmuş. Ön görüşme için aradıklarında annesi hastaydı da vazgeçti bu sevdadan.”

“Şükran’a aldığım parfümü de bu marketten almıştım. Evlilik yıl dönümümüzü eller gibi bir kez olsun kutlamadın, deyip başımın etini yiyen Şükran’ı bir süreliğine de olsa susturmayı başarmıştım. Be mübarek kadın, nerden takılıp kalırsın bunlara? Anandan mı gördün desem -daha doğrusu demeye çalışsam- iyice fıttırır. Bütçemize göre görüştüğümüz kişiler Hasan ve Kâsım olduğuna göre onların hanımlarından duymamıştır herhalde. Sonu baştan belli dizilerden öğrenmiştir bunu da.”

Millî Edebiyatımızın Kalesi

Türk Edebiyatı Dergisi için gönül rahatlığıyla kullanabileceğimiz bir sıfattır “Millî Edebiyatımızın Kalesi.” 50 yıldır duruşundan taviz vermeden yayınını sürdüren bir dergi elbette bu payeyi hak ediyor. Ocak sayısında 50. yıla dair yazılar yer almıştı dergide. Bu sayının sayfaları da M. Mehdi Ergüzel’in “Millî Edebiyatımızın Kalesi Türk Edebiyatı Dergisi 50 Yaşında” yazısı ile aralıyor. Anılar eşliğinde kaleme almış yazısını Ergüzel.

“Ben rahmetli Kabaklı Hoca’nın 1969’dan îtibâren, İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda -sınıftan- talebesi olarak vefatı yılına kadar -Anadolu’daki öğretmenlik yıllarımda bile- hep yanı başında oldum. Bu, hayatımın en önemli talihlerinden biridir. İkide bir ikinci adresim gibi İstanbul’a geliyor, Hoca’ya ulaşıyor, dergiyle ilgili olmaya çalışıyordum. 1981’de çoluk çocuk sahibi, 8 yıllık bir öğretmen olarak İstanbul’a tam dönüşümle beraber, Hoca bana dergide ve artık “1978’de vakıflaşan” millî müessesemizde aktif görevler vermeye başladı. Öğretmenliğim kadar dergi ve vakıfla da ilgiliydim. Bir taraftan da -ideolojik sıkıntılarla- 10 yıl ara vermek zorunda bırakıldığım doktora çalışmamı yürütüyordum.”

“Yıllar akıp geçti. Kabaklı Hoca, bu adı güzel vakıf ve isimdeş dergisinde, vefat yılı olan 2001 yılı başına, 77. yaşına kadar eksilmeyen bir heyecan ve enerji içinde “Millî bir edebiyat hareketi” yürüttü ve muvaffak oldu; silinmez, şerefli izler bıraktı. “Siz benim mânevî akrabalarım ve dava arkadaşlarımsınız.” diyordu. Bu millî edebiyat hareketinin 1970’ten 2000 sonuna kadar rahmetlinin yanı başında ve kısmen de sonraki yıllardaki bir mensubu, yakın şahitlerinden biri sıfatıyla huzur-ı kalple söyleyebilirim ki Türk Edebiyatı dergisi, son yarım asrın seviyeli, istikrarlı, siyaset üstü, millî-İslâmî hassasiyetleri olan, cemiyetimizin bütün kesimlerine hitap eden bir yayın vâsıtası olarak, dâima saygı görmüş, sözü asla ayağa düşürmemiş, “Yaşayan Türkçe”yi baş tacı yapmış, “Millî Edebiyatımızın Kalesi” vasfına hakkıyla lâyık olmuştur.”

Ahmet Kabaklı’nın İlk Şiirleri

Tahsin Yıldırım, Ahmet Kabaklı’nın ilk şiirleri hakkında yazmış. Şiirlerin içeriği, şiirler hakkında yazılanlar gibi birçok konu ele alınıyor yazıda. Özellikle siyasi içerikli şiirlerini bugünlerde tekrar tekrar okumakta fayda var. Yıldırım bu şiirleri de almış yazısına.

“Türk Edebiyatı Vakfı, Türk Edebiyatı dergisi ve eserleri ile adını ve ideallerini unutulmaz kılan Ahmet Kabaklı daha öğrenci iken müktesebatı ve özgüveninin yansıması olan yazısı ile yayın dünyasına adım atmış, Türk kültürünün tezâhür biçimi olarak gördüğü şiire her zaman önem vermiş ve bu sahada kalem oynatmıştır.”

“Genç yaşta dile hâkimiyetini şiirlerinde gösteren Kabaklı, bazı şiirlerini sade dille yazsa da dikkatlerinize sunduğumuz şiirler diğerleri kadar sade değildir. Kabaklı, genç yaşta aruz ölçüsü ile kaleme aldığı bu şiirlerde devrin siyasîlerini şiire malzeme yaparak dönemi îtibâriyle güncel siyasetin panoramasını çıkarmıştır. CHP’nin yıllardır topluma yaşattığı olumsuzluklara yer verilen şiirlerde bir umut olarak görülen Demokrat Parti övgüsü yer almıştır. Politik, keskin ve eleştirel şiirleri ile dönemin siyasî atmosferine, günümüz îtibâriyle unutulan hadiselerine kayıt düşülmüştür. Kelime hazinesinin zengin, milliyetçi ve dinî bir söylemin hâkim olduğu şiirlerde dönemi îtibâriyle bilinen ancak günümüzde unutulan birçok hadise olduğunu düşünmekteyiz. Bundan dolayı onun bazı göndermelerini çözmek imkânına sahip olamadığımızdan buralara bilgilendirici notlar eklenememiş ve metinlerde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.”

Günay Karaağaç’a Dair

Geçtiğimiz aralık ayında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Günay Karaağaç’a dair iki yazı yer alıyor dergide. Rahmet dileklerimle dua niyetine yazılardan paylaşım yapacağım.

Vahit Türk - Günay Karaağaç’ın Türkçe Verintiler Sözlüğü

“Türkçe Verintiler Sözlüğü’nün ilk baskısı Türk Dil Kurumunca 2008 yılında, ikinci baskısı ise aynı kurum tarafından 2021 yılında yapıldı. 85 milyon nüfuslu bir ülkede 2000 adet olarak basılan bu değerde bir eserin 13 yıl sonra ikinci baskısının yapılabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.”

“Bir insan için yazılan hiçbir yazı, onu bütün yönleri ve özellikleriyle tanıtamaz. Bu yazının da böyle bir iddiası yoktur; ancak her insan ölümüyle bir boşluk bırakır ve biz, kendimizi eksik hissederiz. Meselemiz, o boşluğun doldurulup doldurulamayacağı, giden kişinin aranıp aranmayacağıdır. Günay Bey, insanı hayrete düşüren zekâsı ve çalışkanlığıyla yerinin doldurulması zor olanlardan ve aranacak kişilerden... Ruhun şad, durağın cennet olsun aziz hocam.”

Özkan Öztekten - Toprağın Terbiye Ettiği Bir Güzel Adam: Günay Karaağaç

“Onu tanıyan herkese ‘sıradan insan olmanın fazileti’ni öğretirdi. Bizzat da hep öyle yaşadı. Kendisini tanıtırken sadece adını söyler, unvanlarını hiç anmadığı gibi çoğu kez soyadını dahi söylemez, “Ben Günay.” derdi. Bir keresinde evini taşırken kutu kutu kitaplarını yüklenip de kan ter içinde kalan kamyonet şoförü: “Sen ne iş yapıyorsun ağabey?” diye sorduğunda, Ege Üniversitesinde profesör ve hatta ana bilim dalı başkanı olduğu halde, sadece “Öğretenim.” diye cevap vermişti. Bir gün de fakültedeki koridorda kendisine yine ‘ağabey’ hitabıyla filanca dersliğin yerini soran ve bölüme yeni kaydolmuş bir öğrenci; birkaç saat sonra onu, yerini tarif ettiği dersliğe giren bir hoca olarak görünce utanmış ve dersten sonra hocadan, onu hademe sandığını söyleyerek öyle hitap ettiği için özür dilemişti. Başkası olsa böyle bir zandan rahatsız olabilirdi belki ama Hocam, memnun olmuştu.”

Nurettin Topçu

Şaban Kumcu; Sorumlu Bir Öğretmen, Akademisyen, Fikir Adamı, Filozof, Yazar tanımlamasını yapmış Nurettin Topçu’yu anlattığı yazısında. Bunların tümüne itirazı olan çıkmaz, hatta eklemeler yapanlar olacaktır. Çünkü Topçu’yu anlamak Türkiye’yi anlamaktır. Bu bağlamda ne söylense onu anlatmaya yeni bir pencere açar düşünce dünyamızda. Öğretmenlik mesleğine dair düşüncelerin merkeze alındığı bir yazı bu.

“Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Dâvası isimli eserinde, öğretmeni şöyle anlatır: “Kaderimizin yönlendiricisi, karakterimizin yapıcısı, çevrildiği her yönde, kalbimizin kurucusu öğretmendir. Ademoğlunu beşikten alıp, mezara kadar götüren, dünyanın en büyük sorumluluğuna sahip olan insan, yine öğretmendir. Fertler gibi nesiller de onun eseridir.” Büyük İskender: “Babam beni gökten yere indirdi. Hocam beni yerden göğe yükseltti.” der. Farkında olsun veya olmasın, her insanın şahsî tarihinde öğretmenin izleri bulunur. Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da öğretmenlerdir. Öğretmenlere değer veren, saygı gösteren ülkelerde insanlar erdemli ve mesutturlar. Öğretmenlerinin kıymetini bilmeyen ülkelerde insanlar, bedbaht olmuşlardır.”

“Tezini bitirdikten sonra Fransa’da kalması yönündeki teklifleri kabul etmeyip 1934 yılında Türkiye’ye döndü. Galatasay Lisesinde felsefe öğretmeni olarak göreve başladı. İzmir, Denizli ve İstanbul’da çeşitli liselerde felsefe gurubu dersleri öğretmenliği yaptı. İzmir’de bulunduğu süre içinde Hareket dergisini yayımlamaya başladı. Bu arada Bergson’la ilgili teziyle felsefe doçenti unvanı aldı. Türk Kültür Ocağı, Milliyetçiler Derneği, Millî Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı, Türkiye Millî Kültür Vakfında seminer ve konferanslar verdi. 1974’te yaş haddinden emekli oldu. Kısa süren bir hastalıktan sonra 10 Temmuz 1975’te vefat etti. Topkapı Kozlu Kabristanı’nda defnedildi. Rahmetle anıyoruz.”

“Kılıcın ve Kalemin Sultanları” Üzerine Söyleşi

Bilal Güzel, Prof. Dr. Mustafa İsen ve Prof. Dr. Tuba Işınsu Durmuş ile Kılıcın ve Kalemin Sultanları kitabını konu alan bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kitap, şiirin farklı bir yüzünü de bize gösteriyor. Kılıcın yanında şiiri de kuşanan Osmanlı Sultanlarını anlatan bir kitap bu.

Mustafa İsen: Evet, kitap yayınlandıktan sonra özellikle arka kapak yazısı insanların ilgisini çekti. Bu olağan çünkü bir Osmanlı padişahının, örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fatih’in, Cem Sultan’ın hatrı sayılır birer şair olduğunun gündeme getirilmesi insanları şaşırttı. Bu şaşkınlık sadece yurt dışına özgü de değil. Kendi insanımız da bundan habersiz. Umuyoruz ki bizim çalışmamız ve son yıllarda konuyla ilgili yapılan diğer yayınlar bu bilgi eksikliğini giderir.

Tuba Durmuş: Osmanlı sanatının en belirgin özelliğinin saray tarafından desteklenmesi ve saraya göre şekillenmesidir diyebiliriz. Saray ve saraya bağlı yönetici sınıfın sanatın destekleyicileri olmaları, Osmanlı’da özellikle imparatorluk şekillendikten sonra sanatın her alanında bir Osmanlı saray üslûbunun ortaya çıkmasını; bunun devamı olarak yöneticilerin ve sarayın bu gibi faaliyetlere destek olan ve onlara yön veren hâmîler olarak öne çıkmalarını sağlamıştır.

Mustafa İsen: Osmanlı hânedanının tümü şiirle uğraşmamıştır. Ama şunu belirtmek gerekir ki Doğu ve Batı dünyasında güzel sanatlarla üretici olarak ilgilenmiş krallara, sultanlara, beylere rastlanmakla birlikte bu işi neredeyse hânedanın tümüne teşmil eden tek örnek Osmanlılardır.”

Tuba Durmuş: Sözünü edeceğimiz hânedan mensuplarının önemli bölümü dîvân sahibi şairlerdir. Bir kısmının ise elimizde sınırlı sayıda şiir örnekleri bulunmaktadır. Takdir edileceği gibi bir antolojiye bunlardan belirli sayıda örnek alınabilir. Biz elden geldiğince nesnel olmaya çalışarak, burada yer alan isimlerin şairlikleri ile orantılı bir şekilde onların şiirlerini seçmeye çalıştık.

Sultan Polat Kayıp Mirasların İzini Sürüyor

Sultan Polat kayıp mirasların izini sürüyor ve bu kendisine çok yakışıyor. Romanlarıyla, programlarıyla elimizden kayıp giden değerlerimizin hikâyeni anlatıyor bizlere, hem de derin bir hüzün eşliğinde. Çünkü neyi kaybettiğimizi çok iyi biliyor Polat.

Türk Edebiyatı’nda bu kez kaybettiğimiz; evimiz, mahallemiz, sokağımız, şehrimiz ve daha da acısı sıcaklığımızı anlatıyor bizlere.

“Çocukluğum, çıkmaz sokaklı bir mahallede geçti. Adrese gerek yoktu; “Özen Sineması’nın karşısı” derdik. Herkes bilirdi. Kurduğumuz kaleler bozulmaz, üst üste dizdiğimiz taşlar devrilmez ve akşam güneş batarken ayrıldığımız sokak, sabah aynı şekilde karşılardı bizi.”

“Ev kiralamak, ev satın almakla başladı aslında evlerimizi kaybetmemiz. Geçen yüzyıla kadar yerleşik olan bir toplum, hızlanan modernleşme ile göçebeleşti. Ayağının altındaki zemini kaybetti. Bugün mahalle nedir bilmiyoruz, hatırlayanlarımız da yolun yarısını çoktan geçti. O nedenle ‘şehir’ ile ‘kent’in farkını dahi kavrayamıyoruz.”

“Görsel hâfızam, hele de böyle bir semtte büyüyünce kaybolan bir tarihin son izleriyle şekilleniyor. Şimdi Üsküp’ten Bakü’ye, İzmir’den Trabzon’a, Ankara’dan Eskişehir’e, Kahta’dan Harput’a, Ağırnas’tan Karaçi’ye, Lahor’dan Manastır’a, Amasya’dan Odunpazarı’na yalnızca “ev”leri hatırlıyorum. Tek tip apartmanlaşmadan kurtulabilmiş, sahibinin ihtiyacına göre tasarlanmış, yaşayan, yaşanan evleri. Ailenin büyüklüğüne göre, zamanla katılacak yeni kişiler de hesap edilerek, beklenerek, özlenerek yapılan bir evle, müteahhidin arsadan ‘maximum’ kâr elde etmek için dizdiği kutucuklar bir olmuyormuş işte, şimdilerde görmeye başladık. Kapalı mekânlara hapsedilince anladık evlerimizin kıymetini.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Hüzeyme Yeşim Koçak – Dik Durma

“Dik durup da ne kazanacaktı? Heybetli başını vuruverirlerdi.
Trafik kazası olabilirdi mesela. Yol üstünde, yüksek yerlerin fiyakalı, şöhretli otoları size çarpar, sizi keser biçerdi.
Zaten ikide bir eğilmek, sürünmek de meşakkatliydi.
Kaçak, minnetle, koyun postuna bürünürdünüz. Süklüm püklüm, yumuşacık; tehlikeli ortamdan sıvışıp, geviş getiren öküzlerin altına saklanır, trene bakardınız.”

“Hem ölü-diri, kafayı bir deliğe sokmanız da zor gelmezdi. Gün olur, bir mezar boşluğunda mesela, mevtâ sessizliğine gömülürdünüz. Taşınıza yazı bile icap etmezdi. Siz zaten başı bulutlarda gezen, devletlü kimle karşılaşılırsa, ona yazgılıydınız.”

“Tamam, ortalıkta genel bir eğilimle, dik durma korkusu vardı fakat canı sıkılıyordu. Sonunda eğilme düzeyi artacaktı. Yatıp kalacaktınız. Ve bütün mümkünleri hesaba katacaktınız. Yamyassı olduğunuzda, hiç göze çarpmaz, işe yaramazdınız. Sırasında, bilmem ne böceği muamelesi görür, yuhalanır, kakalanırdınız.”

“Dışarıda sürüngenlerin sayısı çoğalmıştı. Herhalde çiğnenip ezilmekten, her durumda menfaatlerini kollayıp bulanmaktan, batmaktan korkmuyorlardı.

Oysa sahiplerinin, efendilerinin nezdinde bile îtibarları geçiciydi. İsimleri yoktu, sayıdan ibâretti. Yürürken ikide bir önüne çıkıyor, potinine takılıyor; toprağa öylece neredeyse yapışık, çamurlanmış, cüceleşmiş gibi duruyorlardı.”

Yıldırım Türk – Perde

“Mesaiden sonra kendimi dışarı atıyorum. Nereye baksam perdelenmiş bir hayat… Dört bir yanım görünmez çitlerle çevrilmiş. Görünenin ötesindeki asıl amaç sis bulutu. Meçhul bir yolda yürüyorum. Önüme düşen ışıktan başka bir yeri görmüyorum. Akıl tutulması mı bu? Barış adı altında savaşların çıkarıldığı, sağlık bahanesiyle hastalıkların üretildiği, eğitimle cahilliğin çoğaltıldığı, özgürlük denilerek esaretin ve bağımlılığın artırıldığı tuhaf zamanlarda yaşıyorum.”

“Nereye gitsem aynı konular, tavır alamayan insanlar, sözleriyle görünmek isteyenler… Her işten anlayan uzmanlar çoğalıyor etrafımda. Bilgi kırıntıları, yelkenleri rüzgârla doldurmuyor. Göz önündeki olaylar, bütün olarak görülemiyor. Toplumun her kesiminden insanlar aynı ırmağın akıntısına kapılıp gidiyor.”

“Ertesi gün her şey unutulmuş, yeni bir tartışmanın halkası oluşturulmuştu. Bazen ısrarlara dayanamayıp tekrar olayların bir görünen bir de görünmeyen yüzünden bahsedecek oluyorum, tuhaf tuhaf bakıyorlar. Aykırı duruşum yine dudaklarda bastırmaya çalıştıkları alaya dönüşüyor. Sözlerim duymak istemeyen kulaklarda sönüyor. Sessizliğime çekiliyorum.

Arkası kesilmeyen konuşmaların ardından ambar memurunun “Sahi şefim, onları bırak da bu sene kim şampiyon olacak?” sözü kafama çekiç gibi iniyor. İçimde ince bir sızı… Okuduğum kitaba biraz daha gömülüyorum.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

bir savaş, bir bayrak, bir düşen kale

her ne varsa kayda geçen, tarih de dahil

umulmadık anda beliriveren

bir şölen, bir kavga ya da yolculuk

ilk öğretmenimden, taşındığım evlerden

bana her şeyden, aslında

belki bir yanılsama belki de gerçek

ülkeler, şehirler, hatta sokaklar

bir bir görünerek, işte şurada

şurada, bir im kadar

gökyüzü kadar yani

başka bir anlatımla

Şadi Oğuzhan

İnsan kaybettiğini söyler bulduğundan çok

İhbar olmalı bu, bilinmişlik çetin ceviz

-bir adım uzaklık taşır aşkın devamı
Harfler ter kokuyor toprak insanla mayalı

Tutmayınca tutmuyor işte

Süstür gelir geçer söylemediğin her şey zaman ölümlü

Balıklar evine döndü, evler olay yeri

Asılsız bir yıl daha kaldı tenhada

İçinde kadın cinayetleri, orman yangınları

Atı alan dolar liramızı geçti.

Kavganın yüreği sıcacık, dolmuyor cepteki boşluk

Gözlerimiz denizde çöl, yollar yangın yeri renkler görevli asker

Rıdvan Yıldız

Yediiklim dergisi – Sayı 383

383. sayısı ile karşımızda Yediiklim Dergisi. Özenle hazırlanan çalışmaları ile özellikle nesir alanında düşünce yazıları dergiyi daha özel kılıyor. Çünkü bu tür yazılar gittikçe azalıyor dergilerimizde.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Hayrettin Orhanoğlu’nun Felsefe Ve Edebiyatın Sırları Arasında yazısından olacak. Eserler üzerinden bu çizginin sınırlarını çiziyor Orhanoğlu.

“Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 1866 yılında “Suç ve Ceza” romanının yayımladığında bireye ait iç dünya modellemelerinin bu kadar derine ait bir kazıya dönüşebileceğini öngörmüş müydü bilinmez ancak dünyada en çok bilinen Dostoyevski romanı olduğuna şüphe yoktur. Koyu bir dindar olan Dostoyevski, Hıristiyanlıktaki doğuştan suç algısını bertaraf edebilmek için yazdığı romanında suçun insan yaratılışındaki varlığına ait iddiaları çürütebilmek ve toplumsal yaşayış içerisindeki ilişkiler ağının suçu ortaya çıkardığı argümanını bir üçüncü sayfa gazete haberinden yola çıkarak ele alır. Kötülüğün iç dünyaya yerleşmesini dış şartlara bağlayan yazarın temel çıkış noktası, insanın saflığına duyduğu inançtır.”

“Yaşanan dünya, yaşanmayan / ideal dünyadan daha fazla acı çektirdiğinden yaşayan dünyaya çoğu zaman sessizlikle ama hep nefret ve alayla bakılır. Asıl olanı yıkmak, parçalamak için yaşanan dünyadan yola çıkılarak görünmeyen ancak hissedilen dünyanın anlamı / anlamsızlığı çözülmeye çalışılır. Çünkü acı, derinleşmiş, bilinmeyen, görünmeyen bir yüze sahip olmuştur. Bu yüzden yinelenen sözcüklerin arasından sızan yeni bir dünya arayışı yerine daha katı bir belirsizliğin yaşandığı asıl düşman olan yaşanmayan dünyaya atıf yapılır sürekli. Öyle ki daha içte yoğun ve katı bir acımasızlık yaşanmaktadır. Albert Camus’nun “Yabancı”sında beden-varlığı olan annesini yitiren Mersault sıradan bir ben’e dönüşür. Anne, Mersault'nun varoluş kanıtıdır. Bu kanıttan kurtulduğu anda bilincinden uzaklaşmış gövdesini yeniden bulur. Bir anlamda ben'in ölümü yeni bir maddi ben’in doğumunu beraberinde getirir. Franz Kafka’da bu kanıt, oyun dünyasıdır. Değişim’de Gregor Samsa, bu dünyayı reddederek yani ölüme kapısını açarak kurtuluşa erer.”

“Rasyonalizm, Pozitivizm ve bunların alt bileşenleri olan Milliyetçilik, Batı karşıtlığı ve Ortodoks dindarlığıyla çatışan bir kaos çağı Rusya’sı da Osmanlı'da görüleceği üzere derin çatışmaları ve keskinleşen ideolojileri barındırır. Nihilizm ve Sosyalizm, romanların kılcal damarlarına Naturalizm, Realizm olarak sızarken Osmanlı'da da durum bundan farklı değildir. Osmanlıcılık, Batıcılık ve İttihad-ı İslam… Baha Tevfik ile Sosyalizme ve Nietzsche'ye açılan kapının ardındaki kargaşa dolu yalnızlık…

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor ki ideoloji ve sanat eseri arasındaki sınırda konuşulacak daha çok şey var...”

Puşkin Üzerinden Bir Dostoyevski Okuması

Puşkin’in Dostoyevski üzerindeki etkisine dair Dr. Mehmet Kahraman’ın kaleme aldığı bir yazısı yer alıyor dergide.

“Dostoyevski'nin Puşkin Üzerine Konuşma adlı kitabının daha ilk sayfalarında önemli bir bakış açısıyla karşılaştım. Bana kalırsa Dostoyevski’yi bütünüyle ele veren önemli bir konuşma metni, bu. Çünkü Puşkin’i masaya yatırılırken, aslında kendi düşünce dünyası ile ilgili dikkate değer ipuçları da veriyor, adeta kendini anlatıyor. Öte yandan Puşkin’de bulunduğu bazı tipler, kendi romanlarında karşılaştığımız tiplerle önemli benzerlikler taşıyor. Ne ki o, kendi tiplerinin yorumlarını bu açıklıkta yapmadığı için, elimizde neden o insan tiplerini seçtiğini açıklayan en önemli metni bu kitap olmalı. Çünkü bu kitapta, Puşkin’in tiplerini masaya yatırıyor ve onlarla ilgili önemli açıklama ve tespitlerde bulunuyor.”

“Dostoyevski, konuşmasının bir yerinde, “Belki de bu zavallı, perişan ülke bir gün gelecek, bütün dünyaya yeni bir ülkü aşılayacak.” Der. Çünkü ona göre “Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hayat hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlaki bir özelliktir bu… Rus milleti, kendini halktan ayırmış Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm şuursuz bir sürü” değildir. Yani Rus halkının Avrupalılaşmaya çalışan aydınlardan ayrı bir programı ve yönelimi vardır. O, kendine ve kendi işine bakmaktadır. Puşkin, Rus toplumunun bu özelliğini görmekte ve eserlerinde özenle bunu işlemektedir.”

“Dostoyevski, batıda bilim ve tekniğin geliştiğini ama Hıristiyanlığın bozulduğunu öne sürer. Hazreti İsa'nın batıda liberaller tarafından gölgelendiğini, batı kilisesinin Hazreti İsa'nın anlamını bozduğunu, bir kilise olmaktan çıkıp Roma Devleti olduğunu, sonra da Papalıkla devletin birbirine karıştırdığını söyler. Katolik cemaatin Hristiyan olmaktan çıkarak her gün biraz daha putperestliğe kaydığını, Protestanlığın da gün geçtikçe Allahsızlığın, kararsız ve karanlık bir ahlak anlayışının korkunç uçurumuna yuvarlandığını dile getirir.”

Epik Söyleyiş yahut Dede Korkut Hikayeleri

Osman Koca, Dede Korkut Hikâyelerini epik söyleyiş bağlamında ele almış. Bu hikâyeler birçok yanıyla Türk kültürünü yansıtan bir özelliği de barındırıyor içinde. Özellikle epik söyleyişler tüm hikâyelerin üzerindeki hâkim bakış açısı… Koca, 12 hikâyeden de örnekler veriyor.

“Müslüman Türk düşüncesinde bilge adamı temsil eder Dede Korkut. Böyle biri gerçekten yaşamış mıdır, yoksa sonradan belleklere kazanılmış bir şahsiyet midir, bilinmez. Ama bilinen tek gerçek var ki; o da her şeyiyle dört dörtlük bir insandır o. Hal böyle olunca, devlet adamları ona danışır. Kopuzunu çalıp söylemesiyle çocuklar ad alır. Beyler arasında arabulucudur. Az ama öz konuşur. Çünkü her sözü hikmet doludur. Destanların genelde sonuna, özeldeyse ortasına ilişiverir. Bazen Korkut Ata derler ona, bazen de Dedem Korkut. İsmi gibi cismi de halden hale geçer. Bir bakarsınız ki gözden kaybolmuş. Tam ümidinizi kesmişsinizdir ki, işte tam o sıkıntılı anda, gönül dünyanıza konuk olmuş. Sizlere gülümser. “Ben çok anlattım, hadi sıra sizde” der. Nutkunuz kesilir sizin… O ise; boy boylar, soy soylar… Hanım hey diye dualar eder bizim için. Cesur şeyler anlatır. Aklı başında, güzel şeyler söyler. Modern çağların tam da aranan adamıdır.”

“Tüm metinlerde şiir ve düzyazı dili iç içedir. Fantastik içeren anlatılar epizot ve formel yapısıyla masala yaklaşır. Yiğitlik bildiren tahkiyelerde epik destan biçimi yaygındır. Hemen tüm hikayelerdeki kahramanlar tek yönlü ve inandırıcı olmaktan uzak olsa da halk muhayyilesinin ürünü olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Günümüz modern öykü yapı ve biçimine yaklaşan canlı diyaloglar içeren, ruhsal ve çevresel betimlere girişilen anlatılar da epeyi yer tutmaktadır. Hikayelerin hemen tamamında Dede Korkut şöyle dua eder: “Ölüm vakti geldiğinde Yüce Allah, saf imandan ayırmasın. Ak sakallı babanla, ak perçemli ananın mekânı cennet olsun. Kadir Mevla, seni namerde muhtaç etmesin. Ak alnında beş kelime dua ettik, kabul olsun. Amin amin diyenler Allah'ın cemalini görsün. Derlesin, toplasın ve adı güzel kendi güzel Muhammed Mustafa'nın yüzü suyu hürmetine günahlarınızı bağışlasın… Han’ım hey!”

Betül Zarifoğlu ile Yazma Serüveni ve Cahit Zarifoğlu Üzerine Söyleşi

Yasemin Kapusuz, Betül Zarifoğlu ile kitabı, Cahit Zarifoğlu ve masallar üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Şiirle ilişkimiz hakkında “anlaşamadık ayrıldık” diyorum hep. Ama bu söz bile kendi içinde çelişkiler barındırıyor. Şiirle anlaşılır mı ki? Böylelikle ilişkimizin sorunlarını fark edip ayrılmayı tercih edişimizdeki haklılığımı aşikâr. Tekrar şiirle buluşabilir miyiz hiç bilmiyorum. Şimdilik öyle bir görüntü yok.”

“Babam birçok türde eser vermiş. Bunların içinde mizah yok. Belki kendimi ifade etme çabalarımın bir tezahürüdür. Bilemiyorum.

Neden deyişlerim ise yazı dilimin izahı için seçtiğim bir yol değil aslında zaten hayatımı ve beni ifade eden bir şey olduğu için öyle. Çoğunlukla yakınlarım tarafından “itiraz” olarak algılanmıştır ki değildir. Sebebine duyulan meraktır nedeni. Bilmek isteyiştir.

Olsa keşke ise rahmetli Asım abinin isteği ile çıktı ortaya. Onları da oldukça severim. “Televizyon benzinli, arabalar elektrikli olsa keşke” demek çok eğlenceli. Teslimiyete, gayrete de dokunmuyor bence.”

“Babamla ilgili sohbetler, cevapladığım sorular yeni kapılar açtı, anlattıklarım çoğaldı, geriye dönüp baktığım zaman yaş ve deneyimlerle yeni yorumlamalar yaptığımı fark ettim. Bunları yazmayı çok istiyorum. Nasıl bir karşılığı olur bilmiyorum ama benim için babamla ilgili bir şey yapmış olmak duygusu açısından çok kıymetli. Çünkü babasına hizmet edebilmiş bir evlat değilim. Onun için sıkıntılı veya yorucu bir işi “ben hallederim baba” diyebileceğim yaşları paylaşamadık ya da buna benzer başka şeyleri de. Onunla ilgili programlar veya onunla ilgili yazdıklarımda babama minicik de olsa bir şey yapmış gibi hissediyorum kendimi. Bu anlamda babam için yazdıklarımı benim için, bana iyi geldiği için ayrıca anlamlı.”

Yediiklim'den Öyküler

Sevgi Korkusuz - Lâl Evin Öyküsü

Hayata ilk bakışım, ilk adımlarının şahidi, geçmişteki sevdam, bugünümün hasreti, geleceğimin mirası; büyük dünyamın küçük evi.

Sene 1980. Henüz yeni doğduğum dönemler. Küçük bir arsaya büyük oluşumun temelleri atılacak. Babamın el emeği, annemin göz nuru, küçük evimiz inşa edilecek. Tek kişilik temel atma töreninde baba kahraman toprağa ilk kazmayı vuruyor. Yaşananlardan ve yaşanacaklardan habersiz olmanın olağanlığıyla başlıyorum.

Annem kirada oturduğumuz mahalleyi ve ev sahiplerimiz olan hacı dedemle, hacı anneme duyduğu muhabbetten dolayı evimizin erken oluşmasını istememiş. İnin cinin top oynadığı yamaçta başına gelecek sıkıntılar malum olmuşçasına gecikmesi için hep dua etmiş.

Üzeri kapatılan odamızın henüz hiç eşyası yok. Bir kilim, bir de divanı olabilirdi ama çatısı yapılmadığı için yağmurda, karda dam akar, eşyalar ıslanırdı. İkinci odanın da damı naylonla kaplandı. Akıntıdan bir nebze koruyabilir. Çatı malzemesi alacak parayı denkleştirmek için bir kaç aya daha ihtiyacımız vardı. Kış kapıda. Yeni umutlar bahara kaldı.

Babam iş dönüşü küçük fidanlarla geldi. Yeni ağaçlarımız olacaktı. Kapı önündeki yalnız olan kayısı ağacıyla birlikte salınıp arkadaş olacaklar. Yalnız olmanın kasvetini her birimiz farklı cephelerden biliyorduk.

Yunus Berk Üstün - Sahil Boyu Grafiti

Bereket versin, şehir üstüme üstüme geliyor. Sokaktaki taşıyla, gökteki camıyla, varıyla, yoğuyla, yansımasıyla üzerime üzerime geliyor. Belki fena güzeldir de anlamıyorumdur. Belki de gri içini açıyordur insanların. Bereket versin, ben çoktan oldu yol aldım.

O ara bir düşünce kaplamıştı içimi. Bunca delilik, vahşet nasıl oldu da çizildi? Kimse demedi mi “Be adam! Çocuklar da geçer buradan, hassaslar da. N’apıyorsun?” diye. Belki de ben derdim, eğer seyir yerine peşinden gitseydim. Sonra neden zift kullanılmıştı? Pötür pötür bir siyah boya ile kontör çekilmesi veya çürük havası verilmesi ne bileyim etkileyiciydi hani ya, tek sebep bu muydu? Belki de dokusu etkiliyordu. Yine de garipti.

Önce dedim ki, şayet bu çizilen parçalar bir vücudu tamamlıyorsa kafa, kollar ve bacaklar mevcut. Ya bir gövdeyi geçtim de fark etmedim ya da daha ileride. Belki de daha çizilmedi. Geri dönmenin anlamı yok. Az daha hızlı yürürsem, işte o zaman belki çizeni de görürüm.

İşte buraya kadar geldim. Moda’da bir kaya üzerinde durdum. O kadar yürüdüm. Gel gör ki başka bir parça görmedim.

Yediiklim'den Şiirler

Sanırsın ki sokaklarda bir evliya

Susamış da kaynağını arıyor

Bu çeşmeler köşe başında ne kadar

Güzel akıyor bak ecdadın duasından

Bak acıktırmış gözlerini kendine

Dünya çeksin kahrını diyesi var gibi

Bir şey varsa elbet vardır

Aranıyor köşelerde duldalarda

Hani olur ya kimsesizlerin

Kimsesi olan Tanrı

Çıkarır karşısına garibini zamanın.

Nurettin Durman

Hüzün ve sevinç gelecek utkusu

Aşk dili uzun soluklu ve derin

Yağmur inceliğinde toprağa süzülür

Gül toprakta biter renk verir koku verir

Kalbin ince vuruşu derinden

Dudaklar kuruyunca kalp kalbi öper

Yılların ve yolların eskitemediği göz umudu

Saçlarda süzülen yalnızlığın soluğu

Umut taşır, cana dokunur derin iç yara

Gün doğumunun sevinci gün batımının hüznü

Kederle umudun gönül yolculuğu

Ali Haydar Haksal

Şu kaykılmış kedilerin bir şeyler yiyişleri

Ne kadar da tefekküre açık bir sofradır

Ne çok seyrederim onları gözlerim nemli

Rızkı verene mırmırlarıyla şükran ayini

Ömer Hatunoğlu

Keskin bir o kadar da teri taze, üzerine yapışan sıcaklık

Yükü olmuştur insanın yaşadığı yerde

İplik kopan bir şey renklerine göre dizilince

Ucuz bir tuhafiyeden alışveriş listesine eklendiğinde

Gönderilen ama bir türlü gelmek bilmeyen sabır

Kapıya kadar bırakıyor siparişleri

Evladımız olan bir erkek çocuğu

Henüz bıyıklarıyla konuşuyor

Terine karşı vücudu hala yüklü elektronlar

Birbirini çeken ve iten bir nezaket

Bahşiş verene kadar soğuyor üzerinde

Kimse yok koridorda, terk edilmiş bir yalnızlık

Eşinden boşanan kadın gibi duruyor

Koridorun ortasında

Aykağan Yüce

Kimse yok yalnız uğultulu kayalar var

Dalından enkaz gibi ayrılırken yapraklar

Kılıçlarını göğsümde bileyen atlılar

Yokluğunu büyütür her yeni hamlede

Dalgalar başka başka kıyılardan yükselir

Nili uyandırır Musa’nın sesi

Ay berraklaşır gamzelenen avuçlarımda

Göğü örten yıldızlar sarar nefesimi

Ayşe Altıntaş

Sabahın köründe,

Belki beş buçukta,

Parkelerin gıcırdadığını,

İnsanların geçtiğini pencere önünden,

Bir hayalin aşındığını

O bilmez.

Ben bilirim. Ağırlarım seni bahçemde bile.

Her gece misafir olursun hani

Burnuma bir kahve kokusu çalınır

Benim hayalim sen,

Senin hayalinde o.

Şu ağaçtaki tıkırtı,

Üç oda bir salon.

Yunus Berk Üstün

Hüma Dergisi’nde Sözlü Kültür Dosyası

Hüma Dergisi 14. sayısında “Sözlü Kültür Dosyası” hazırlamış. Millet olarak sözlü kültürün hayatımızdaki yeri çok önemli. Gelenek göreneklerden tutun da edebiyatın birçok türüne kaynaklık eden bir sözlü kültür temelimiz var. Gelişen çağın dijital kurgusunda önemini ve değerini yitirmiş gibi görünse de bu kültür ögesi, özenli ve bilinçli çalışmalarla canlı tutulmalı. Çünkü elimizdeki sınırları olmayan bir dünyadan bahsediyoruz. Hüma dergisini bu duyarlı çalışmasından dolayı gönülden kutluyorum.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Önce Söz Vardı

Dünyanın temeli söz üzerine kurulu. Sözler çoğaldı ve kelam dünyanın nizamımı nakletmeye başladı. Hikmetler dünyasında sözün ağırlığı da buradan gelmekte. Boş sözün de israf olmasını bu hassasiyete bağlayabiliriz.

Songül Anük, Önce Söz Vardı diyerek Peygamber Efendimiz’den örneklerle sözü kıymetlendiriyor.

Bir sözün kıymeti ve kalbe tesiri onu söyleyene duyulan güvenle doğru orantılıdır. Kalpten kalbe giden yol “söz”den geçer evet ama asıl tesir sözü söyleyenin hâlinde gizlidir. Bu nedenle bir hadis metninin tesir bırakıp bırakmamasında onu rivayet edenlerin durumu daima ön planda tutulmuştur. Muhaddisler “söz”ün kimden alındığına daima kulak kesilmişlerdir. Onların terminolojisinde geniş ve önemli bir yere sahip olan “bir hadisi veya bir sözü ilk söyleyene nispet etmek için senedinde yer alan ravilerin adlarını zikretme” anlamında kullanılan “isnad” da bu kulak kesilmenin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü hadis ehli öncelikle kulaklarından beslenen kimselerdir.

“Dinlemek ve söylemek birbirini tamamlayan eylemlerdir. Bir söyleyenin olduğu yerde dinleme eyleminden bahsedebiliriz. Hadis rivayetinde de hadisi söyleyen ve onu dinleyen birilerinin varlığı kaçınılmazdır. Bu da hoca-talebe ilişkisini meydana getirir. Hadisi sözüyle nakleden, şifahen veren hoca, talebeyi kulağından doyurur.”

Beni Anlıyor musun?

Anlamak, anlamaya çalışmak sözün şiarındandır. Anlaşıldıkça daha bir değerlenir söz. Bu yüzden de sık sık sorarız “Beni anlıyor musun?” diye. Rümeysa İnce Kul, bu sorununun ardına düşüyor. Hayatı ve düşünceyi anlamlandırma çalışmasını iletişim üzerinden yapıyor.

“Sözlü ya da sözsüz iletişim yollarını kullanarak anlaşılmak ve kendimizi ifade edebilmek isteriz. İnsanoğlu başta olmak üzere tüm canlıların fiziksel ihtiyaçlarının giderilmesi kadar etkileşim hâlinde olabilmesi de hayatî bir önem taşımaktadır. Etkileşim hâlinde olmak karşılıklı iletişimden geçmektedir. Anlamak ve anlaşılmak… İnsan olmamızın gereği olarak iki dudağımız arasından dökülenleri kalpten dinleyen bir kulağa ve idrak etmek için çaba gösteren bir çift göze muhtacız.”

“İletişim sürecini dinleyici ve konuşmacı açısından kısaca değerlendirdikten sonra anlama ve anlaşılma hususlarına da değinmekte yarar vardır. Bazen meramımızı anlatmak uğruna tüm yolları denesek de çabalarımız sonuç vermeyebilir. Mesela, arkadaşımızla bir yanlış anlaşılma sonucu problem yaşadığımızı ve onu çözmeye çalıştığımızı varsayalım. Biz, durumu olduğu hâliyle ifade etmeye çalışsak bile en nihayetinde karşı tarafın kendi istediği şekilde anlama ihtimali yüksektir.”

Korkut Ata Derler Bir Er Ortaya Çıktı

Sözlü kültürümüzün en zengin ögelerini barındırır Dede Korkut Hikâyeleri. Yazıya geçirilerek de günümüze kadar ulaşması sağlanan bu hikâyeler, bir milletin kültürünün zenginliğini her yönüyle gösteren kıymetli eserlerdir. Zeynep Sultan Sınırlı, Dede Korkut Hikâyelerini kültürel özelliklerini dikkate alarak incelemiş.

“Dede Korkut hikâyeleri de Orta Asya’dan Anadolu’ya yerleşim serüveni arasında geçen bu uzun dönemde oluşan anlatılardır. Öte yandan unsurları destan türü özellikleri gösteren anlatılar dilden dile aktarılarak yaşatılmış daha sonra yazıya geçirilmiştir. Bu hikâyeler 16. yüzyıla kadar halk dilinde dolaştıktan sonra Osmanlı’da el yazması bir kitap olarak yazıya geçirilmiştir. Matbaa öncesi dönemde yazıya aktarılan Dede Korkut hikâyeleri, her bakımdan kültürümüz için çok mühim bir eserdir.”

“Yapılan araştırmalarda Dede Korkut hikâyeleri, Oğuzname içinden de tespit edilmiştir. Peki, bu hikâyelerin Oğuznameler’in içinde bulunmuş olması garip değil midir? Hayır, çünkü Dede Korkut, Oğuznameler’i derleyip toparlayan, anlatan adamın ta kendisidir. Hikâyeler bu eserin bir bölümü iken Dede Korkut tarafından anlatıldığı için bu şekilde anılmaya başladığı tahmin ediliyor.”

“Atam Korkut misal, bitirecek olursam kendisi bizim hikâyemize tanık olsa elbette duasını eksik etmezdi; Dedem Korkut geldi, kopuz çalarak hatun kişileri kutladı, boy boyladı, soy soyladı, edibe hatunlar başına neler geldiğini söyledi. Bu Oğuzname Hüma’nın olsun, Han’ım hey! dedi.”

Dursun Gürlek ile Kitaba, Okumaya, Kültüre Dair

Dursun Gürlek ile gerçekleştirilen bir söyleşi var dergide. Gürlek, tam anlamıyla bir kültür insanı. Şehri, kitapları, okumayı ve yazmayı bir kültürel hazine hassasiyeti ile yaşıyor. Hatice Kübra Ergür ve Sümeyye Bozkurt’un sorularını cevaplamış Gürlek.

“Köyümüz büyük bir köydü. Şu anda beş-altı bin nüfuslu bir kasaba. Ama tabii bizim okuduğumuz ilkokul yıllarında, köylerde elektrik yoktu, televizyon yoktu, radyo bile yoktu. Uzun kış gecelerinde vakit geçirmek için mahallemizin bazı yaşlıları, “Oğlum, evladım senin okuman güzel. Gel bize şu kitaplardan oku, dinleyelim.” derler, evlerine çağırırlardı. Hatırlayabildiğim kadarıyla bu kitaplar dinî, tarihî romanlar, hikâyeler ve şiirlerdi.”

“Kitaplar küsmeyen dostlardır. Arkadaşlarınız, dostlarınız zaman zaman size küsebilir, aranız bozulabilir, bir kırgınlık olabilir ama kitap isimli dostlar hiç gücenmezler, hiç küsmezler ve istediğiniz zaman da size hizmet ederler. Hemen gönüllerini açarlar yani sayfalarını açarlar. Onun için en iyi dost kitaptır.”

“Sohbet şifadır. Onun için Osmanlı medeniyeti sohbet medeniyetidir. Saraylarda dahi huzur dersleri yapılıyordu. Padişahın huzurunda yapıldığı için “huzur dersleri” deniliyordu. Huzur dersi yapan hocaya da “mukarrir” deniliyordu. Bu kelimeleri sakın yanlış yazmayın! “Mukarrir” takrîr eden yani dersi veren, kitabı okuyan demektir, genellikle Kâdı Beyzâvî Tefsiri’nden yapılırdı, dersler. Dersi dinleyen hocalara da “muhataplar” denilirdi. Onlar da büyük hocalardı.”

“Hikâyeler şehri, romanlar şehri, masallar şehri, İstanbul’a ne derseniz uyar. Bu İstanbul öyle yakışıklı bir insandır, güzel bir hanımdır ki süs eşyası olarak ne taksan yakışır; dedikten sonra işin biraz magazin yönünden vazgeçip daha ciddi cümleler söylemek gerekirse, İslâm tarihinin gözde şehirlerinden biri de İstanbul’dur.”

Mehcer Edebiyatı

İnsan göçer ama tüm benliğini de taşır yanında. Ardında kalan sadece derin izlerdir. Göçtükçe insan, içinden geçen tüm tufanlar bir yığın olarak birikir bir köşeye. Gün olur da sözle buluşunca tüm acılar, göç kuşları kanat vurmaya başlar.

Zeynep Sultan Sınırlı, mehcer yani göç edebiyatı üzerine yazmış. Merkezde Ortadoğu var ama hedef tüm insanlık. Çünkü tüm insanlık göçüyor aslında bilinmez bir gayya kuyusuna…

“Yüz altmış iki yıl geriye gittiğimizde Edebu’l Mehcer, Kuzey ve Güney Amerika’ya göç eden çoğunluğu Hristiyan Araplardan oluşan edebiyatçılar tarafından ortaya çıkarılmıştır. 1860’lı yıllarda yaşanan bu göçün sebeplerini açıklamak için insanlığın bitmeyen sancılarına değineceğiz. 1800’lü yıllarda Ortadoğu olarak adlandırılan bölgeden ekonomik nedenlerle Amerika’ya göçler başladı. 1839 yılında Osmanlı’da kabul edilen Tanzimat’ın Lübnan topraklarında da kabul edilmesi beklenirken pek de öyle olmadı. Çünkü 1516 yılında Osmanlı toprağı olan Lübnan’da emirlik kimi zaman Marunilerde kimi zaman Dürzilerdeydi. Emirlik için asırlardır süren bu çatışma ve değişen dengeler vatandaşların hayatını kalıcı şekilde etkilemeye başladı. Üstelik Lübnan sahilleri boyunca uzanan kadim dağlar eskiden beri merkezî yönetimler için zor bir meseleydi. Fransa’dan destek alan Maruniler kendi devletlerini kurmak isterlerken İngiltere de Dürzilere el attı. Ruslar ise meseleye Ortodoksların hâmisi olarak dâhil oldular. Ne de olsa bu mesele Akdeniz havzası için mühimdi.”

“Halil Cibran’ın eserlerinde Batı’yı, bir nevi doğulaştırmak gayreti içinde yazdığı görülmüştür. Genel anlamda Mehcer edebiyatının ruhu, yaşanan göçün insanın hâleti ruhiyesinde oluşturduğu özlem, özgürlük gibi duyguların aktarımıyla doludur. Bu kavramlar dışında doğa sevgisi ve mistisizm de genişçe yer bulur.

Halil Cibran dışında Mehcer edebiyatının fikir hayatında büyük rol oynadığı kabul edilen diğer iki isim Mihail Nuayme ve Emin er-Reyhanî’dir. Mihail Nuayme, şiiri karanlık üzerinde hâkimiyet kurmuş bir aydınlık krallığı olarak görmüştür. Vezin ve kafiyeyi şiirin gereklerinden görmeyen bir tavır takınmıştır. Şiiri kendi silahı olarak kullanmıştır.”

“Mehcer şairleri ve yazarları insan psikolojisini çok iyi tahlil ve tasvir etmiş, şüphe ile hareket etme prensibini benimsemişlerdir. Onları Ortadoğu Arap edebiyatından ayıran en önemli özelliklerden biri hayatın ve toplumun çeşitli yönlerini derin bir incelikle tasvir ve tahlil etmeleridir.”

Batı’nın Müslüman Kadın İmajının Karşısında: Kurtubalı Lübna

Kurtuba’da örnek bir şahsiyet Lübna. Vildan Alp, Kurtubalı Lübna hakkında yazmış. Tanımakta ve tanıtmakta fayda var.

“Kurtubalı Lübna, 10. Yüzyılda, Endülüs Emevî Halifesi Sultan III. Abdurrahman döneminde sarayda büyümüştür. Bazı kaynaklar köyünde çıkan büyük bir yangın sonrasında İspanyol bir köle tüccarı tarafından kurtarılıp köle pazarında satılmaya çalışıldığından bahsetmektedir. Küçük Lübna çok meraklı, zeki ve biraz da konuşkan bir kızdır. Zekâsı ve meraklı tavırları onun diğer bütün kölelerden ayrı muamele görmesini sağlamış, kölelikle başlayan hayat yolculuğu saray kütüphaneciliğine kadar uzanmıştır. Genel kanı onun Endülüs Emevilerinden olduğu yönündedir.”

“Sultan, Lübna’nın dehasını fark etmiş, bu nedenle onu döneminde dünyanın en büyük ve en önemli kütüphanelerinden biri olan Kurtuba Kraliyet Halk Kütüphanesi’nin başına getirmiştir. İslâm dışındaki tüm inanç sistemlerinde kadının aşağılandığı bir dönemde, Lübna’nın Kraliyet Kütüphanesi’nin başına getirilmesi, İslâm’ın kadına verdiği değer ve konumu görmemiz açısından oldukça önemlidir.”

“Günümüz Batı toplumunun Müslüman kadına bakışını düşündüğümüzde Lübna’nın hayatı çok önemli bir yerde durmaktadır. Onun kendisini geliştiren ve ilme, edebiyata, devletine katkısı olan Müslüman bir kadın olması, Batı’nın çizdiği Müslüman kadın imajını sarsar niteliktedir. İslâm dininin kadınlara söz hakkı tanımadığını, onları eve hapsettiğini, cahil bıraktığını söyleyenlere karşı Kurtubalı Lübna hayatıyla bunun böyle olmadığını herkese ispatlamıştır. Müslümanlar olarak Kurtubalı Lübna’yı tanımalı ve tanıtmalıyız. Özellikle modern çağın getirilerine karşın Lübna örnek alınması gereken bir hanımdır.”

Mimari ve Algı

Mimari yapıların görünenin ötesinde ihtiva ettikleri bir derinlik vardır. Bu anlam yoğunluğu o yapıları sanat eserine dönüştürür. Bu sanat eserinin de her nakışında iletilen mesajla birlikte oluşturulmak istenen bir algı vardır. Banu Beyza Gülcü, bu algı üzerine bir yazı kaleme almış. Rönesans üzerinden bir algı okumasına değiniyor örnekler üzerinden Gülcü.

“Algı yönetimi mimari ile de yavaş fakat kalıcı etkiler oluşturur. Gotik mimari1 bunun en açık örneklerinden biridir. Bu akımın kökü Fransa’ya dayansa da zamanla Avrupa’ya sıçramıştır. Bunun en büyük nedeni Haçlı seferlerindeki mağlubiyetten dolayı halkın, kilisenin kutsallığına olan inancının sarsılmasıdır. Kiliseye olan bağlılığı tekrar güçlendirmek adına Gotik kiliseler ve katedraller inşa edilmiştir.”

“İtalya’nın merkezindeki Milano Duomo Katedrali gotik mimariye örnek olarak verilebilir. İnsanlığın en büyük eserlerinden biri olan bu yapının inşası 1386 yılında başlanmış, 519 yıl sürmüştür.

Romanesk üslupla başlayan eser, o dönemde yaşayan güçlü ailelerden bir üyenin müdahalesiyle gotik mimariye dönüştürülmüştür. İnsanın yanında karınca gibi küçük kaldığı bu yapıya İncil’deki hikâyeler, heykel ve resimlerle işlenmiştir. Bu sayede okuma-yazma bilmeyen insanlara dahi bu olaylar aktarılmıştır.”

“İslâmiyet, insanın iradesine ve varoluşuna saygı gösteren bir dindir. Düşüncesine, amellerine değer verir. Her şey insan için ve insan formuna uygun olarak yaratılmıştır. İslâmiyet’i benimseyen devletler genelde bu düşünceyi mimarilerine de yansıtmıştır.”

YORUM EKLE

banner19

banner36