Şubat 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Hece Yakın Bakış’ta Cihan Aktaş Var

Hece dergisinin 302. sayısının yakın bakış köşesinde konuk Cihan Aktaş. Ne yazsa büyük bir mutlulukla okuduğum, adının geçtiği her yere değer katan eşsiz bir kıymettir Cihan Aktaş. Aynı çağda yaşamaktan büyük mutluluk duyduğum isimler listemin en üst sıralarındadır Aktaş’ın yeri her zaman.

Şimdi “Şair ve Gecekuşu” romanı ile çıkageldi bir bayram sevinci gibi. Adıma imzalı romanı bir solukta okudum. 550 sayfa bir solukta. Söz konusu Cihan Aktaş okulunca sular seller gibi dönüp durdu sayfalar. Elbette bu kitap hakkında büyük bir coşku ve heyecanla yazacağım. Şimdi konumuz Yakın Bakış.

Hece’de Şair ve Gecekuşu merkezli Ayşegül Özdoğan’ın Aktaş ile bir söyleşisi ve Zeynep Sati Yalçın’ın kitapla ilgili bir yazısı yer alıyor. Söyleşi, romanın hücrelerini ortaya koyan başarılı sorularla örülmüş. Bunda Özdoğan’ın romanın hazırlık aşamasının bir bölümünde Aktaş’la birlikte olmasının etkisi büyük. Şu da kesin ki söyleşi ve kitap hakkında yazıyı okuyanlar bu romanı mutlaka okumak isteyecekler. Benden söylemesi.

“O kadar içindeydim ki metnin; dört yıl boyunca, siz de izlediniz bir süre, konunun ve kahramanların layıkıyla yansıtılıp yansıtılmadığına dair bir kuşkuya da yol açıyor bu kadar kendini kaptırmak. Karakterleri bana anlatıldıkları kadarıyla ele alıp bir kurgu sürecinin tezgâhında yeniden işledim. Bazen bir anlatıcıydım bazen bir gözlemci bazen de bir karakterin sesine karışıyordu sesim, dediğiniz gibi. Ajandalarımda alınmış notlar arasında birçok ortak noktasını tespit ettiğim iki kahraman vasıtasıyla güncelliğini yitirmeyen meseleleri de kurguya dökmüş oldum.”

“Cevriye Banu’nun divanını yakma kararını nasıl verdiğine dair fazla bir bilgi yok elimizde. Ani bir kararla da vermiş olabilir ama ben biraz zamana yaydım bu fikri, romanın ortalarında şiirsiz yaşamaya çalışan bir Cevriye var. Hatırlarsanız, şiirden uzak durduğu bu dönemlerde ansızın modern şiirin ilhamına yakalanır. Hiç serbest vezinle yazmayı denedi mi bilmiyorum ama canlı İstanbul bağlantıları nedeniyle bu tarz şiiri tanımış olması pek mümkün.”

Kişiler gerçek, oysa olaylar eksikli gedikli. Süreçlerin imparatorluktan ulus devlete doğru hızla aktığı bir dönemde bilgiler de sıklıkla silikleşiyor. Romana çalıştığım dört yıl içinde Atkaracalar’a ve romanın uzun bir bölümünde “Esesi” olarak geçen Çatalarmut Köyü’ne yolculuklar yaptım. Çeşitli ayrıntılar ve bölümler konusunda muteber kaynaklara, konuya ilişkin uzmanlara ulaşmaya çalıştım. Özellikle Cevriye’yi görmüş, onunla konuşmuş tek kişi yok. İki kahramanın da aile fertleriyle defalarca görüştüm, yaşadıkları mekânları dolaştım. Aile fertleriyle tanışmak, hassasiyetlerini kavramak, muhayyile üzerinde bir baskı oluşturabilirdi.

Şair ve Gecekuşu’nun Kadınları

Zeynep Sati Yalçın, Şair ve Gecekuşu romanını kadınlar üzerinden ele almış. Romanı sürükleyen iki kadın var. Mekânlar çok farklı ama yaşananlar ve umutlar, kaybedişler var.

“Şair ve Gecekuşu, Cihan Aktaş’ın 2021’de İz Yayıncılıktan çıkan yeni romanı. Roman 552 sayfadan oluşuyor ve sosyolojik, psikolojik, tarihî, felsefi, biyografik okumalara da açık, çok emek verilmiş, çok yönlü bir roman. Romana konu olan dönemse Osmanlı Devleti’nin sonları ile taze Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarıdır. Savaş, yokluk, kıtlık, yabancılaşma, çatışma, yılgınlık dönemi olduğu kadar; kuruluş, yeniden yapılanma, değişim, dönüşüm, sabır, ayağa kalkma, ümitli olma dönemidir de aynı zamanda.”

“Nimet isimli genç kızın günlüğünü okuduğumuz bölümle başlıyor roman. Sonraki bölümde şair Cevriye Bânû üçüncü tekil kişi ağzından anlatılıyor. Biri ilk gençlik yıllarını yaşayan, hayatın hayal ve gerçek boyutuna anlam kazandırmaya çabalayan bir İstanbul kızı olan Nimet; diğeri kırklı yaşlarını süren, taşrada, bir Anadolu kasabasında, idealleri ile çevresindeki kimi bağnazların dayatmaları arasında sıkışıp kalmış aydın bir kadın olan şair Cevriye Bânû. Roman boyunca farklı bölümlerde, iki kahramanın birbirine –alıcısı belirsiz bir mektup ve kilim dışında- değmeyen ama farklı mekânlarda aynı sorunlarla mücadele ettikleri hayat hikâyeleri iç içe anlatılıyor.”

“Günümüzde nispeten aşılmış olsa da hâlâ devam eden eril bakış açısı, yazan kadınların kadına bakış açısını da şekillendirdiği için kadınca bakışı az sayıdaki eserde bulmak mümkün. Cihan Aktaş, bu bakışı ve bu bakışla yoğurulan dili -elbette kendi sınırları içinde- değiştirebilen nadir yazarlardan biridir. Şair ve Gecekuşu tam da böyle eril dilden uzak, iyi araştırılmış, iyi gözlemlenmiş ve üzerinde düşünülerek yazılmış bir romandır.”

Ne Yaptın Osman?

Böyle sesleniyor Osman Özbahçe’ye Arif Ay: “Ne Yaptın Osman?” Sebep; Özbahçe’nin Şiraze dergisindeki yazısı. Ne yazık ki memlekette böyle bir sorun var. Birini göklere çıkarırken diğerini görmezden gelmek ya da yok saymaya çalışmak. Sezai Karakoç’un aramızdan ayrılışından sonra dergilerde öyle yazılar çıktı ki… “Onu en iyi ben anladım, herkes sadece görüntü verdi, ben zaten Diriliş ekolünden geliyorum…” ve daha fazlası. Diriliş dergisine abone olanlar bile kendini o ekolün paçası yapma yarışına girdi.

Özbahçe’nin “Sezai Karakoç’tan kopanlar” ifadesine kaynaklarla tepkisini gösteriyor Arif Ay. Hedefte Mavera ve Edebiyat dergisi var.

Arif Ay’ın yazısından;

Osman Özbahçe, “Sezai Karakoç’tan kopanlar” diye bir laf ediyor. Kimlermiş bu “Sezai Karakoç’tan kopanlar”? “Yerli ve millîcilermiş.” Ne yapmış bu “yerli ve millîciler”? Özbahçe bunu şöyle ifade ediyor: “Yerlilik, millîlik daha çok radikal Batılılaşmayı esnetme çabalarıdır. Yerli ve millîciler Batı’nın karşısına bizde ve gelenekte olanı çıkarmaya çalışır.”

Kim bu “yerli ve millîciler”? Osman Özbahçe’nin “getirdiği özgün bir düşünce yoktur” dediği Edebiyat ve Mavera dergileriymiş. “Yerli düşünce” İslâm’ı kamufle etmek için üretilmiş bir kavramlaştırmadır” diyor, aziz kardeşim Osman Özbahçe. Hızını alamıyor: “Edebiyat da, Mavera da yayında kaldıkları sürece bu sistemin uydusu olarak kalmış; fakat ikisi de Türk edebiyatında Karakoç yokmuşçasına yayın yapmıştır. Dergilerinde Karakoç’un şiirini, düşünce dünyasını yorumlayan yazılardan, tartışmalardan, dosyalardan, özel sayılardan kaçınmışlardır.” diyor Osman Özbahçe.

Birine övgü düzerken ötekini yerin dibine geçirmek, bir yeri yaparken öteki yeri yıkmak ruhsal bir hastalık belirtisi olsa gerek. Rabbim Osman Özbahçe’yi böyle bir hastalıktan korusun. Amin!

“Osman Özbahçe, bu “yerli ve millîciler”in dergilerinde (Edebiyat ve Mavera) Sezai Karakoç’tan hiç söz açmadıklarını söylüyor. İnsaf dedim ve aldım önüme Edebiyat dergisinin ciltlerini sayfa sayfa taradım. Daha ilk sayılarından başlayarak Sezai Karakoç’la ilgili yazılara yer verilmiş Edebiyat dergisinde. Emin Ziyaioğlu (Nuri Pakdil) Değinmeler başlığı altındaki yazılarında sıkça Sezai Karakoç’tan söz etmiştir. İşte bir örnek: “Diriliş dergisinin altıncı sayısı (Şubat 1975 sayısı), gene dolgun bir içerikle çıktı. Kutlarım Sezai Karakoç’u.”

Şiire Dair Kaydedilen Notlar

Ömer Aksay, Sezai Karakoç’u II. Yeni bağlamında ele almış yazısında. Oldukça tartışma götüren bu konuda Aksay’ın tespitleri oldukça yerinde. II. Yeni ve metafizik konusunda kavramın açılımı bizi Karakoç’a götürmekte. Yazıda bu konu üzerinde duruluyor.

“Modern Türk şiirinin dile yapılan müdahaleden sonraki Türkçeyle de şiir yazılabileceğini ispatlayan, Türk şuuruna ciddi katkı sağlayan, iz bırakan atılımı İkinci Yeni’nin son şairiydi sessizce çekilip giden aramızdan. Sezai Karakoç sonradan İkinci Yeni atılımıyla anılmasına karşı çıksa da bu modern şiir atılımının Türk edebiyatında bıraktığı muazzam etkide onun sorumluluğunun bilhassa bu yüzden farkında olmalıydık. Olamadık! İkinci Yeni, bugün bile hâlâ yerli yerine oturtulamamıştır kafalarda. Meselâ bu atılım içerisinde metafiziği reddeden bir tavır takınıldığına (materyalist bir şair olduğu iddia edilen Edip Cansever’de bile) hiç de şahit olmadığımı anlatabileceğim, beni anlayabilecek, dinleyebilecek pek kimseyi göremiyorum. Sezai Karakoç ise İkinci Yeni’de metafiziği sürrealizmle buluşturan isimdir! İkinci Yeni, Türk edebiyatının bir daha aslâ karşılaşma imkânı bulamadığı çok önemli, yüksek seviyeli, son derece ciddî bir kesişme, kavrayış, etkileşim alanı açmıştı önümüze.”

Mehmet Sümer’le Tehlikeli Sınırlar Üzerine Söyleşi

Mehmet Sümer ile yeni kitabı Tehlikeli Sınırlar üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sümer’in şiir üzerine yazılarını bir araya getirdiği bu kitabını ben de severek okudum. Modern şiirin şifrelerini çözmeye anahtar olacak birçok yazı var kitapta. Sorular Mehmet Tepe’den.

“Şiir ve tehlike ve sınır arasında ciddi bir ilişki var aslında. Temelde şiir bir yoldan çıkmadır; denenmemiş, alışılmamış olana yönelmektir. Dili bir yol, herkesin kullandığı ve böylece teamülleri bilinen bir dizge kabul edersek şiir bu dizgenin ihlal edilmesidir. Hatırlayacaksın Valéry düzyazı karşısında şiiri, yürümek karşısında dans etmeye benzetir. Yürümek, maksat esaslı ve tekdüzedir çünkü. Bir yerden bir yere ulaşmak için yürürsünüz. Düzyazı da öyle. Oysa dansın maksadı yine kendisidir. Dans yoldan çıkmadır bir bakıma, yürüyüşü bozma, tersyüz etmedir. Bu nedenle şiir gibi tehlikelidir.”

“Dilimiz sonsuz duygularımızın, hayallerimizin ve fikirlerimizin yüklendiği bir dar boğaz. Onu zorlamak, genişletmek ve iç dünyamızı taşıyabilecek bir esnekliğe eriştirmek için uğraşıyoruz. Bu aynı zamanda dille olan mücadelemiz. Arada dil olmadan kendimizi ifade olanağımız olsaydı dile bu şekilde hem cennetimiz hem cehennemimiz gibi bakmayacaktık belki.”

“Aslında 2000 sonrası yazan şairler hakkında da zaman zaman yazıyorum. Her yıl çıkan kitapların dikkatimi çeken belli başlılarını okuyorum. Bu manada günümüz şiirini de yakından takip ettiğimi söyleyebilirim. Belki ileride kendimin de senin ve başka arkadaşlarımızın da dâhil olduğu bu kuşak hakkında da bir kitap çıkarırım. Kim bilir? Fakat şimdilik böyle bir eser için konuşmak biraz erken. Şiir pek plan ve programlara gelmediği gibi şiir üzerine yazmak da planlı olmuyor.”

2021’de Şiir Dosyası

Hece dergisinin Şubat sayılarının gelenekselleşen geçen yılın şiirinin ele alındığı dosyası yine dopdolu bir içerikle hazırlanmış. Editör Mehmet Solak. Dosyadan paylaşımlar yapacağım.

Sunuş – Mehmet Solak

“Her yıl olduğu gibi bu yıl da önceki yılın şiir serencamına dair dosyamız var bu sayımızda. Geçen yılki dosyamızı, on yıllık sürecin tamamlanması münasebetiyle epeyce kapsamlı tutmuş ve iki bölüm halinde Şubat ve mart aylarında yayımlamıştık. Bu yılki dosyamız geçen yıla oranla daha dar kapsamlı. Ama yine özenli.”

“Bir ara Türk şiiri/ Türkçe şiir tartışması açıldı ikinci bağdaştırmayı tercih edenler tarafından. Fakat fazla ilgi görmedi. Çok az yazı kaleme alında ama biraz karşı tarafa laf yetiştirme telaşıyla biraz da kolay ve popüler olanı seçme yönelimiyle sanal paylaşımlar tercih edildi. Böylelikle önemli bir etki yaratamadı edebiyat kamusunda. Öte yandan, öne sürülen argümanların yetersizliği bir yana, tarihsel bir olguyu cılız gerekçelerle yeniden adlandırma çabası hepten gereksizdi. Hatta denebilir ki; Türk şiiri bağlamlı yazılar ve paylaşımlar daha güçlü daha baskındı.”

Ethem Erdoğan - Soneler Kitabının Kültürel Kodları

“1980 sonrası eser veren şairlerimizden biri olan Ali Günvar, şiirlerinde genel anlamda Türk şiiri ve dünya şiirinin mezcedildiği bütünlüklü bir görünüm yansıtmaktadır. Bu durum şiir açısından bir sentez niteliği taşımakla beraber, asli olarak, kültürün devamlılığına dair sağlam bir göndericiliktir de.”

“Ali Günvar şiirlerinde, hayatın içinde tabiî halde bulunan bir durum ya da olguyu bulamazsınız. Ancak sözü edilen tabiî durum ya da olguya dair sembolize edilmiş, anahtar göstergeler vardır. Bu göstergeler dilin en geniş imkân olmaklığıyla, soyut ve kültürel bir hinterlandı içeren şiir bilgisiyle çözümleyici olarak sunulur. Olgular şiirin başlangıcında (patlama aşamasında) var olduğu için izlek de olguları takip eden göstergeler dizisinde görülebilecektir. Gösterge seçimindeki özen esasen onun parnasyenliğine dair de bir veridir.”

Ali Bal - Arif Ay’ın Hüzünlü Sesi: Sen Geçerken Üzerine

“Ağustos 2021’de Sen Geçerken isimli şiir kitabıyla okurlarının karşısına çıkan Arif Ay için şiir, bugün de en önemli türdür. Muhit Kitap’tan çıkan Sen Geçerken iki bölümden oluşuyor: “Defteri Dürmek”, “Aşk İçre”. İlk bölümde 12 şiir, ikinci bölümde ise 15 şiir yer alıyor. Kitap, 79 sayfadan oluşuyor.”

“Arif Ay, üslup olarak daha örtülü bir anlatımı tercih etse de onu bilen, okuyan, yetiştiği çevreyi inceleyen, takip ettiği geleneğin havasını soluyan dikkatli bir okur, onun şiirini çözmekte, imgelerini anlamakta zorlanmaz. “Gökyüzü Bayramı” isimli şiirin ilk dört bölümü ölüm teması etrafında oluşmuştur. Hüzün vardır, ölüm vardır. Bunu bir ölüm şiiri sanırsınız ama şiirin son bölümüne gelince 15 Temmuz ihanetinin anlatıldığını görürsünüz. Şiirde geçen “kin saçan gümüşi kuşlar, ebabiller, diriliş, muştu, salâ, ezan, top tüfek, put, melek, jetler, meydan, millet ve tarih yazmak” gibi kelimelerden “Gökyüzü Bayramı” şiirinin 15 Temmuz’da şehit olanlar için yazıldığını anlamak zor değildir. Görüldüğü üzere Ay, gelenekten kopamamış ve belli, bilinen imgeler üzerinden çok da kapalı sayılamayacak üslupta şiirini var etmiştir.”

Aziz Kağan Güneş - Şiir Sığınağında Bir Şair

“Mustafa Uçurum’un dördüncü şiir kitabı Boyumu Aşan Ömür, 2021 yılında yayımlandı. Yüz on bir sayfalık kitapta kırk sekiz şiir var. Yayımlanan şiir kitaplarının ortalama şiir sayısı göz önüne alındığında, kitapta yer alan şiirlerin sayısının biraz fazla olduğunu söylemek mümkün. Bunun temel sebeplerinden biri, şairin şiire olan sevdası. Başka türlerde (deneme, öykü) ödül alan eserler kaleme alsa da bir şair olarak önceliğini her zaman şiire veriyor Uçurum. Diğer sebep ise önceki şiir kitabı ile yeni şiir kitabı arasında geçen altı yıllık süre.”

“Uçurum, son şiir kitabında yer alan şiirlerinde, içinde umut barındıran yalnızlığını yazmış. Modern zaman gözlemlerini, kapitalizm eleştirilerini işlemiş mısralarına. Suyun birçok hâli sızmış şiirlerine. Bu bazen okyanus olmuş, bazen ırmak ama sıklıkla yağmur. Denizleri, sahilleri, mevsimleri, çiçekleri selamlamış. Yalnızlığını da yanına alarak şehirlerin sokaklarından sitemsizce geçmiş. Yorulsa da sözü yormamış. Derdini hem duru hem de rafine mısralarla anlatmaya çalışmış. Kendi hâlini anlatmış genelde…”

Hece’den Bir Öykü

Arzu Özdemir – Tefeül

Onunla geleceğimizin nasıl olacağını çok merak ediyordum.

Bu yüzden falcılara hatırı sayılır paralar vermişimdir.

Arkadaşım bana acımış olacak ki kitaplardan da fal bakabileceğimi söyledi.

Heyecanla eve gittim ve Kitap’ı rastgele açtım.

Nasibime çıkan şu ayetti:

“Gerçek şu ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.”

Hece’den Şiirler

başımı kaldırdım

kargalar uçuyordu sesleriyle

camları taşlayan serseriler

karga kovalamayı hiç sevmem

başımı kaldırdım

gökyüzü yoktu zaten

Arif Ay

ne olur Pirim beni de al gemine

seyir defterini tutarım senin, kâtibin olurum

sen söylersin ben yazarım Kitab-ı Deniz’i

Dünya Haritası’nı sen söyler ben çizerim

bütün kayıp adaların, kayıp geçitlerin, boğazların

kayıp dünyaların haritalarını sen söyler ben çizerim.

senin gözlerinde su kuşlarının bakışını gördüm ben

İskenderiyeli bir martı, Adenli bir albatros,

ya da Hürmüzlü bir fırtına kuşu gibi

yükseklerden bakıyorsun varlığa ve yokluğa

yine boşluğa bağladın gözlerini, düşlere daldın yine

Faruk Uysal

insanların huzur aradıkları yerleri dolaştım

güneş denk getirdiği yerde

yıkıyor adamı

yok ediyor beni güneş

şehir yok ediyor

yok ediyor beni

evrensel sempati teorisi

ilerisi berisi

uzağı yakını yok bu yalnızlığın

balıktan göğe kadar

benden sana kadar

dört beş kişi kaldık

kendi kendine kararıp kararıp

beynine pıhtı atan tipler

lö kapı lö pikap

Osman Özbahçe

gecelerden iç çekişler akıyor

ağaçların karanlığına bakıyoruz

ilaçlara, serumlara ve dağın eteklerine bakıyoruz

bel ağrısı saplıyoruz göz yaşlarının üstüne

sınırların tümünü ilk kez gördük

annemle ben

eski tohum üstünde göğeren yeni tohum

huzur şimdi karanlık dolu bir kutu

bir nehrim bir de gelinciklerim olsaydı

gitmeden onu bize verseydim

İsmail Karakurt

dua silindirlerinde atılan çentik, açılan sinlerde

kutsal kitabınızı tersinden okuyorum, uzza, mena, car-mıh

ilâhlarını kaybeden kötücül putperestler, mülhitler…

dört kuru dal, dört kayıp cehennem! birden…

koltuk altınıza ektiğiniz hint kenevirlerini

boğazdan geçen gemilerin dumanına takalım

kanı yastığıma sıçrayan adak, daüssıla, bir zaman

putlarınızı kim çıkarmıştı yaranın kovuğundan

Yaşar Bedri

Sonra bütün olanları unutalım demeyeceğim

Allah’ın yerine getirilmiş emri olurduk

İshak’ın vaazlarından dinlerdik sopayla, sürgünle

Geri dönecek İsa’yı beklerdik sonra

Öyle söz verip kaçmazdık

Gün gelirdi bir şiir olurduk kalbimize yakın

Eğilirdik kırmızı kalkardık mavi kesilirdi yüzümüz

Sevinci unutmazdık, silmezdik alında yazımız.

Ve yenilmez kalbimizde bir inşirah duyardık

Eski Şubatların bırakıp gitmeleri unutulmuştu

Bir diriliş sevinci görürdük ırmak ağızlarında

Durmazdı İblis bizi dışarı çağırırdı

Büyük enkazlar toplardık ağız kenarlarında.

Ahmet Tepe

İşini Alengirli Anlatanlara Hastayım

Cins dergisinin 77. sayısında Mustafa Çiftci İşini Alengirli Anlatanlara Hastayım diyor yazısında. Yazıyı okuyunca etrafımızın alengirli cümleler kuranlarla çevrelendiğini daha iyi anlıyoruz. Havalı görünmenin bir tezahürüdür bu tarz konuşmalar. Çiftci, mimarlar ve mühendisler üzerinden gerçekleştiriyor anlatımını. Düşününce örnekler o kadar çok ki.

“Alengirli konuşan biri merak unsurunu hep diri tutmayı bilir. Benim kelimeler üzerinden felsefik yazılar yazacak kadar ilmim olsaydı meseleyi derinleştirirdim. Ama o kadar ilmim olmadığı aşikâr. Ben de hayatımızdan misaller vererek meseleyi anlatayım.”

“Biraz belediyecilik geçmişim var. Oradan biliyorum. Mühendisler ile mimarlar arasında CIA ile FBI arasındaki gibi bir rekabet var. Çoğu zaman inkâr etseler de bu gerginlik iş yapış usullerine de yansıyor. Mimarın tasarlayıp çizdiği şeyin uygulamasının o kadar da basit olmadığını, bu işlerin masa başında proje çiziktirmekle olmayacağını söylüyor mühendisler. Mimarlar ise yaptıklarının tasarlamaktan ziyade bir sanatsal faaliyet olduğunu söylerler. Ben de yanlarında iletişim fakültesi mezunu olarak boş gözlerle onları seyrederdim. “Yahu durun yapmayın altı üstü dört duvar konduruyoruz. Sanat olsa ne olur zanaat olsa ne olur...?” diyemezdim. Mühendisle mimar birlik olup beni döverler diye korkardım zahir.”

“Evvelden beri televizyon seyrederken ağzım elim boş durmaz bir şeyler yer, içerim. Artık hem mimarları dinliyor hem çay içiyorum. Zaten mimarın çayı püskürttürecek bir açıklama yapma riski yok. O sebepten usul sakin çay içip dinliyorum. Mimarlar, projeye nasıl başladıklarını bir güzel hikâyet ediyorlar. Anlıyoruz ki projeye karar vermek de bir süreç işidir. Her mimari süreç gibi eziyetlidir. İnsan mimarların bu kadar eziyetli bir işi olduğunu hiç düşünemiyor ama durum öyle. Projeye başlarken biraz karamsar olmak, bu iş olmaz demek, olursa da ben bu işin içinde yer almam demek mimarlığın cilvelerindenmiş öğreniyoruz.”

“İnsan Önce Kendini Sevmeli” Palavrası

Mustafa Ulusoy, insanın kendini sevmesi denen o ütopik muhabbete tavrını net olarak koyuyor; “palavra.” Ulusoy’un sosyolojik açılımlarını özellikle oturttuğu sağlam temeller bağlamında önemli buluyorum. İnsanın yaşamla olan mücadelesindeki çıkmazlarının adreslerini net olarak veriyor Ulusoy. Bu yazıda da kendiyle barışık olma durumunu ele almış.

“Duyduğumda tüylerimi diken diken eden, ‘‘off yine mi aynı nakarat’’ dedirten sözlerden biri, “İnsan önce kendini sevmeli.” Hele de “kendini sevemezsen başkasını sevemezsin” denilerek insanın kendini sevmesinin hikmeti ve lüzumu kendi dışında bir varlığa, başkasını sevmeye bağlanması da işin başka bir garabeti olarak ortaya çıkıyor.”

“İnsan kendi zatını sever. Öyle bir sever ki hatta, hastalıklı bir sevgiye ulaşır. “Mabuda layık bir tarzda nefsini metheder.” “Nefsine perestiş eder” Hele hele şu narsizm çağında, çoğunluğun sadece ve sadece kendi menfaati peşinde at koşturduğu, sadece kendini sevdiği, kendini öncelediği bir hayat zemininde, “önce kendini sevmelisin” demek gülünç bir nakarattan ibaret kalıyor.”

“Dünyada var olmanın ne gibi bir değeri, kıymeti olduğu Yaratıcı dolayımıyla çözülemediğinde insan kendini değersiz, kıymetsiz, hiç olarak hissetmeye başlar. Değersiz hissetmek çok yıpratıcı bir histir. Kendini değersiz bulan insanın kendiyle arası açılır ve kişiler yanlışlıkla kendimi sevmiyorum zehabına kapılırlar. Hâlbuki kendini sevmeyen bir varlık, kendini değersiz hissetmekten acı çekmemesi gerekir. Değersizlik acısının bizatihi kendisi, insanın kendini sevmesinin net bir neticesidir.”

Batı, Yalanı Sanat Hâline Getirmiştir

Cins’in Şubat sayısında “yalan” konusu işleniyor. Yalandan doğruya, hakikatin kapısı aralanıyor. Bu bağlamda Savaş Ş. Barkçin ile bir söyleşi gerçekleştirmiş Samed Karataş. Yol gösterici bir yazardır Barkçin. Faydalı olmayı merkeze alan bir üslubu var. Kurduğu her cümlenin yönü ümmet olma bilincini işaret ediyor.

Söyleşiden bir bölümü buraya alıyorum. Devamı Cins Şubat 2022 sayısında. Arşivlenecek bir söyleşi olduğunu da söylemek isterim.

“Yalanın cinsi çok. Âşık Veysel rahmetlinin çok güzel bir şiiri vardır “Gezerken aklımın evine vardım” diye. Ben onu Muhayyer makamında besteledim. Kalbin Aklı kitabımda da uzun bir şerhi vardır. Onun bir yerinde diyor ki “Pişmemiş idi yalan, henüz çiğ idi.” Şimdi yalanın çiğ hâlleri var, pişmiş hâlleri var. Aslında bir mânâda insanın ayağının kayıp kaymamasıyla ilgili, içinde kaynayan bir volkan gibi. Ya ona müsaade ediyorsun ya da onu tutuyorsun. Bu tutmak kavramı da ilginçtir. Tutamadığın zaman yolu da tutturamıyorsun. İnsanın aslında yolu tutturmasının sebebi kendisini bu gibi iğvalara tutturmamasıdır.”

“Yalansızlık aynı zamanda güven demek. Yalan da güvensizlik demek. Neye güvensizlik? Kendine, diğer insanlara, âleme ve Allahu Teala’ya. Neden peki? Çünkü Allah kendine bağlananı tutar. Doğruların yardımcısıdır.”

“Bakın, batı, doğu, kuzey, güney mümin için coğrafi yön bildirir, kişilik yönü bildirmez. Batıyla doğuyla ilgisi yok. Ama tabii galat-ı meşhur ben de kullanıyorum bunu. Asıl küfür dememiz lazım buna, işin esası budur. İman var, küfür var. İkili bir düzen bu. Küfrün de çeşitleri var. Ateizm var, deizm var…”

16 Maddede Edebiyat ve Yalan

Can Acer, Edebiyat ve Yalan konusunu maddeler halinde sıralamış. Yazıyı okudukça, doğru bildiğimiz yalanlar diyesi geliyor insanın. Birkaç maddeyi buraya alıyorum.

“Edebi eser yazarın kendi üzerine ya da kendinden yola çıkarak diğerine konuşmasını içerir. Kendi hakkında konuşan gerçekliği kendinden başlatmasından dolayı işin en başında yanılgı içerisindedir. Kendilik somut gerçeği mutlak manada yakalamasını imkânsız kılacak bir çarpıtma hâlidir. Yazarın gerçeği anlattığını iddia etmesi, eserinden sonraki ikinci yalanıdır.”

“Rengârenk giyinmiş, abartılı biçimde saçını yapmış, bol makyajlı bir kadında sahici olmayan bir taraf buluruz. Yalanın tabiatında olan aşırılığın estetiğidir bu. Eseri estetik kılma gayretinin sezilmesi yazarı okuyucu gözünde o kadının durumuna düşürür.”

“Aniden söylenen yalandaki çevikliğe hayranızdır, doğaçlama şiir söyleyebilen ozana hayran olduğumuz gibi.”

“Hepimiz yaratıcının bizi bıraktığı çukurdaysak bu çukurda gerçekten söylenebilecek ancak iki yalan vardır: Buranın bir çukur olmadığı ve buraya bizi bir yaratıcının bırakmadığı. Edebiyat buranın bir çukur olduğunu anlattıkça daha gerçek olmuyor mu?”

İsmet Özel Bize Yalan Söyledi Mi?

Samed Karataş’ın başlığı yazıya açık bir davetiye gibi… İsmet Özel ve yalan… Karataş’ın tespitleri çok güzel. Okumak ve doğruyu bulmak için iyi bir sebep içinden İsmet Özel geçen cümleler kurmak. Altı çizilecek çok satır var yazıda.

“Konunun bahsi yalan. Bize gerçekleri öğreten adamdan başladım. Günlerdir şeyi düşünüyorum: Türkiye’de yaşıyor olmak acaba bize öteki tarafta bir avantaj sağlar mı? Ek puan gibi. Yaşadığımız olaylar, hissettiğimiz şey filan.”

“Yalanın bizim toplumumuzda fazla başvurulan bir yöntem olup olmadığını anlamak için elbette hemen mukayese yapıyorum. Bu mukayesede de Avrupa ve Orta Doğu geliyor aklıma. Avrupalıları arkadaşlarımdan, Orta Doğu toplumlarını da yakinen biliyorum. Gariptir ama her iki toplulukta da yalan miktarı bizimkine kıyasla daha az. Eee noldu bizim Türklere? Dünyanın merkezi olan bize. Bütün dünyaya huzuru götüren, garibanı kollayan, zalimi tokatlayan, sömürgecilerin internet sitesini hackleyip bayrağı dalgalandıran Türklere ne oldu?”

“Doğruyu kriz zamanında görürüz. Açık, seçik ve yalındır. Sektörleşemez çünkü karşılığı soyut takdirdir. Ve belki de bir 15 saniyelik “hmm” dan oluşan bir baş sallamasıdır karşılığı. Bundan şikâyetçi miyiz? Elbette hayır. Doğrunun yapısı böyledir zaten. Talip olunur, gündelik değildir. Yerleşecek konak aramaz. Sessizce bekler. Sessizce beklemesiyle kendi kendine atıf yapan bir kıymeti vardır. Doğa olayı gibidir. Kimsenin kontrolü altında değildir.”

Gözyaşı Üreten Fabrika

Dünya her gün biraz daha çocuk acılarıyla sınanan günler yaşıyor. Metropol denen cenk meydanı çocukları öğütüyor gözümüzün önünde. Ömer Faruk Lekesiz, sokaklarda kaybolan çocukların acılarına dokunuyor gözyaşı eşliğinde, boğazımızda kocaman bir yumruk….

“Şehir dediğimiz şey ne büyük bir fabrika. Kim çeviriyor onun dişlilerini? Büyük bir el olmalı bu. Baksana hiç yorulmuyor, hiç bıkmıyor. Dişliler durmadan dönsün diye; yedi gün, yirmi dört saat çevriliyor kolu. Lunaparkta dönen zincir gibi de değil üstelik ya da eskiden, eski mahallelerde gezdirilen dönme dolaplar gibi de değil. Mutlu etmiyor hiç kimseyi. Onları çeviren eller de aynı değil üstelik. Bu seferki başka bir el. Şehrin dişlilerini çeviren el; daha büyük, daha sert, daha duygusuz. Öyle olmasa seyyarlar kovalanmaz, evsizler otogarlarda kalmaz, çocuklar yalınayak ayazda mendil satmazlardı.”

“Dişliler paslanmasın diye çocukların gözyaşları, emekçilerin alın terleri, yoksulların el açışları dökülüyor üzerine. Ne kadar çok acı varsa, o kadar randıman alınıyor fabrikadan. Bir büyük el, diğer ellerle birlikte çeviriyor kolu. Pes etse diğer eller, güçsüz kalacak büyük el. Çevirmeyi bıraksa diğer eller, korkacak büyük el. Büyük el oyalıyor onları; reklamlarla, ilanlarla, kampanyalarla. Diğer ellerin hoşuna gidiyor, kolları alışveriş torbalarıyla doldukça ve otomobiller her yıl sıfırlarıyla değiştirildikçe seviniyor büyük el. Büyük ele güç gerekiyor, onun için diğer eller ona hizmet ediyor. Diğer eller ne kadar çok tüketirse, satın aldıklarından sıkılıp hemen yenisini isterse, ekmeği bayatlatıp, meyveleri çürütüp atarsa daha çok memnun oluyor büyük el.”

Haydin Mağaralara

İleriye değil geriye gidiyoruz. Çok gittik dönelim diyeceğimiz zamanlar yaşıyoruz. Bundan binlerce yıl önce dünyada yaşananları düşününce, bir de bugünkü halimizi düşününce geriye marş marş diyesi geliyor insanın. Serdar Bilir, her şeye baştan başlayalım diyerek Haydin Mağaralara diyor. Gidişat hiç iç açıcı değil. Belki iyi bir başlangıç bizi kendimize getirebilir. Hayy Bin Yakzan bizi bekliyor.

“Kadim insanlık yani animist paradigmaya sahip insanlık, doğadan yararlanırdı, toprağı kazar altın çıkarırdı, ekerdi, sürerdi fakat ona zarar vermezdi dedik. Bu iddianın sağlamasını en iyi İbn-i Tufeyl’in Hayy bin Yakzan adlı eseri üzerinden birtakım örnekler ve onun muadili ve ampirist versiyonu sayabileceğimiz Robinson Crusoe ile bazı kıyaslar yaparak sarahate kavuşturabiliriz. Eserdeki Hayy karakteri mâlum olunan üzere bebekliğinden itibaren bir adada yapayalnız büyümüş bir insandır.”

“Tabiattan sadece hayatta kalacak şekilde yararlanır ve biriktirmek gibi, gelecek günleri ve yılları garantiye almak gibi eylemlerde bulunmaz. Yaralı hayvanları evcilleştirmeyi değil tedavi etmeyi, sonrasında yine özgür bırakmayı tercih eder. Susuz kalan canlılara su verir, onlarla yardımlaşarak adada yaşamaya devam eder.”

“Şimdi madem bütün insanlık olarak böyle bir tehditle karşı karşıyayız. O zaman hep beraber geriye gitmek ve nerede hata yaptığımızı bulmak zorundayız. Haydin çocuklar mağaralara dönüyoruz!”

Kolaycı Kuran Okumalarının Zorlukları

Anlaşılması ve emirleriyle bir yaşam şekline kavuşulması için indirilmiş bir kitaptır Kuran. Anlamak ve yaşamak Kuran’ın tek şiarıdır. Yaşadığımız tüm tutarsızlıkların ortak sebebi, anlam sorunudur. Muhammed Yazıcı, Kuran’ı anlama sorunu üzerine yazmış. Tefsirin hitabı ve muhatabı gibi konulara dair mesajlar var yazıda.

“Kur’an-ı Kerim mucizedir, o bir nesli, olağan akışına aykırı bir şekilde dönüştürmüştür. Kuran’la bir millet yirmi yıl gibi bir sürede tanınmayacak bir dönüşüm geçirmiştir. Fakat Kuran bizzat dönüştürdüğü topluma yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma sözün mucizevî etkisinin en doğal sonucudur. Kuran’ın üslubundaki mucize öylesine bir tesir meydana getirmiştir ki değişimin yaşandığı dönemdeki dil de kaybolmuştur. Muhataplarını etkileyebilmek için onların idraklerine en uygun dil ve üslupla hitap etmiş ve onlarda mucizevî bir değişim meydana getirmiştir. Bu değişim sadece yaşanan hayatta değil, bizzat söz konusu mevzunun hitap şeklinde bile gerçekleşmiş ve muhatap kendisini değiştiren dile bile yabancılaşmıştır. Tefsir ilmi bu yabancılaşmayı ortadan kaldırma ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır.”

Romanın Amacı Şimdiyi ve Geleceği Aydınlatmaktır

İsmail Özen’in ilk romanı Karlı Bir Gece Vakti merkezli bir söyleşi var Cins’te. Bu kitabı özel yapan, bir öykücünün ilk romanı olmasının yanında konusunun 28 Şubat olması diyebiliriz. Sorular; Ali Oturaklı’dan.

“Yine de Karlı Bir Gece Vakti’nde hayatları 28 Şubat’a denk gelmiş ya da maruz kalmış insanların yaşamından kesitler var, diyerek biraz daha bu tespiti yumuşatmaya çalışayım. Çünkü romanda gündeme getirilen, tartışılan başka pek çok mesele var. Bunları söylerken romanın elbette 28 Şubat’la olan bağlarını yadsımıyorum.”

“Bence romanda en iyi teknik, en iyi biçim ardındaki gerçekliği en şeffaf biçimde gösterendir. İç içe geçmiş, dediğiniz şey belki de günlük yaşamın kargaşası, çok sesliliği. Az önce iş arkadaşımla tartıştım, sonra Yusuf Taha Göktaş’ın notlarına bir kez daha baktım, biri gelip asgari ücretten bahsetti, şimdi Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları kitabına bakıyorum. Romana yansıyan iç içelik biraz bununla, gündelik yaşamın orijinal zorluğu ve karmaşıklığıyla ilgili olmalı.”

“İnsan, toplumdan kaçıp dağa çıksa bu da politik bir tavırdır nihayetinde. Bunlar bir yana, roman denen türün kendisi bile moderniteye özgü politik bir enstrümandır zaten. Bu anlamda G. Lukacs’ın, roman Tanrı’nın bırakıp gittiği dünyanın destanıdır, sözü bu kuralsız türün durduğu politik zemine işaret eder.”

Hayat Kalabalığından Kendi Gündemimize

Kendi gündemimizi belirleyemeden hayat denen telaşın arasında kaybolup gidiyoruz. Adına yoğunluk denen boş gündemlerden kendimizi kurtarmadan kendimize yoğunlaşmamız mümkün görünmüyor. Ay Vakti dergisi 196. sayının Giriş yazısında Hayat Kalabalığından Kendi Gündemimize diyerek büyük bir ihmale dikkat çekiyor.

“Bize ait olmayan bir “zaman”ın içine hapsedilmiş benliklerimiz, suni bir kaosla günü devretmekten başka bir şey yapmıyor neredeyse. Gün içinde kendimize kavuştuğumuz veya kendimizi bulduğumuz anlar öylesine azaldı ki, yaşadığımız hayatın bize ait olup olmadığı belli değil artık…”

“Derinlik ve duruş… “yokluğun hürriyeti”ni hayatımızda “var etmediğimizden” bocalıyoruz. Miadını doldurmuş sloganlar üzerinden gelecek inşa etme hayalimiz suya düşüyor. Anonimleşiyor varlığımız…”

“Herkes ne yaptığını biliyor. Nezih olan toplumun da bir süzgeci var, neyin inkâr ve ilhad olduğunu onlar ayırt ediyorlar. Baş tacı ediyor ya da çöplüğe atıyorlar. Son sözü onlar söylüyor. Bu böyle biline.”

Cem Sultan ve Vatan Hasreti Üzerine

Mehmet Sait Çalka, Cem Sultan’ın hazin hikâyesini sürgün temasına dikkat çekerek anlatıyor. Elbette Cem Sultan’ın şairliği de yazının konuları arasında. Ömrünü sürgünde geçiren ve orada ölen Cem Sultan’ın vatan aşkı ve hasretiyle yazdığı şiiri ve diğer şiirlerinden örnekler var yazıda.

“Kaderin bir hükmü olarak Cem Sultan, öyle bir gurbet hayatına giriftar olmuştur ki kendi vatanından uzak diyarlarda İtalya’nın Napoli kentinde yaşamak zorunda kalmış ve maalesef orada vefat etmiştir. Vatan hasreti içerisinde kavrulduğu hengâmede kaleme aldığı manzumeler incelendiğinde bir şehzade olmasının ötesinde Müslüman bir şahsiyet olarak kendi dilinden ve dininden olmayan bir coğrafyada yaşamanın derin teessürü görülmektedir.”

“Cem Sultan’ın dirisi gibi ölüsü de bir süre vatan dışında kalmış, II. Bayezid ‘in teşebbüsleri sonunda, tahnit edilmiş yani iç organları çıkarılarak cesedin bozulmaması için ilaçlanmış ve ceset ancak Cem’in vefatından dört yıl sonra 1499 yılında, ölüsünden de bir şeyler elde edebilmek düşüncesi ile hareket eden Papa VI. Alexandre’ın itirazlarına rağmen Mudanya üzerinden Bursa’ya getirilmiş ve büyük ağabeyi Sultan Mustafa’nın yanında defnedilmiştir.”

“Cem Sultan, vatanı adeta bir sevgiliyi över gibi, iç çekerek yâd ettiği görülür. Cem’e göre vatan, kokusu bilinçaltında kalmış; cemâli her daim görülmek istenen; yâd ellerde hasretliği çekilen; nehirleri âdeta âb-ı hayattan daha hoş olan; cennete dahi tercih edilen bir yerdir. Rüzgârın esmesiyle vatan kokusunu burnunda hisseden Cem, bu sevinci, sevgilinin saçının kokusunu alan âşığın duyduğu sevince benzeterek vatana olan sevgisini en derin bir şekilde yansıtmaya çalışmıştır.”

Mehmet Akif’in Şiirlerinde Portre Ögeleri

Mehmet Akif, özellikle mensur eserlerinde ele aldığı kişileri tüm detaylarıyla betimler. Âkif’in yapmak istediği kişiler üzerinden bir tip çizmek, yani ideal insanın portresini sunmak. Mevzu portre olunca elbette Fahri Tuna’yı arar gözler. Mehmet Akif’in Şiirlerinde Portre Ögeleri yazısıyla Ay Vakti’nde Tuna. Şiirlerden örneklerle Âkif’in şiirlerindeki portrelerin dünyasına giriyoruz.

“Âkif, merhum sahibinin dilinden küfe hakkında, Çok uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz sözünü söyletir. Merhumun eşi oğluna küfeyi, baban gidince demek kaldı öksüz diye vasf eder. Küfe uğurludur ve de öksüzdür. Bu kadar ayan beyan. Âkif budur işte; tanıdığı insanlar kadar, karşılaştığı nesnelerin de sıfatları bulunur onun lugatında. Hem de capcanlı sıfatlar.”

“Âkif, Berlin Hâtıraları şiirinde şimendifer biletçisini bakınız nasıl anlatıyor: Biletçi nerde mi? Kumpanyanın o nazlı kulu.

Tren garında bilet kuyruğundaki itiş kakıştaki birinin psikolojisini ise herif de amma hışır sözüyle resmediyor bize.”

“Âkif, büyük şairliğinin yanı sıra, başarılı bir hikâye anlatıcısı, güçlü bir portre yazarı ve etkili bir deneme / düşünce adamıdır. Bundan hiç kuşku yok. Onun şiirlerine göz atan, bu tespitimizdeki üç unsura da şahitlik edecektir zaten.”

Metafizik Duyuş ve İnsan

Necip Asım, Metafizik Duyuş ve İnsan yazısında yitirilen insan yanımıza -kulluk bilincine- dikkat çekiyor. Tefekkür etmeden yaşamanın insanda açtığı derin yarayı görüyoruz anlatılanlarda.

“İnsanın hayat sürecinde elde ettiği deneyimlerin hepsi önemlidir. Çünkü yaşayarak elde edilen, tecrübe edilen bilgilerin insan zihninde apayrı bir yeri vardır. Bu tecrübelerin en önemlisi dini tecrübe, metafizik duyuştur. Bu tecrübeden insan Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini hiçbir aracı olmadan hisseder. İnsan hayatın mânâsını ancak Allah’ın varlığıyla kavrayabilir. Allah inancı olmadan hiçbir şeye anlam verebilmek mümkün değildir.”

“Çağımız metafizik gerçeklerin önemsenmediği bir çağdır. Buradaki en büyük yanılgı tüm dinleri din adı altında ele alıp değerlendirmek, hak-batıl ayrımı yapmadan bir yargıda bulunmak ve İslam’in evrensel mesajını gözardı etmektir. Bugün insanlığın tüm problemlerinin kaynağı insanın metafizik duyuşu kaybetmesidir. İnsan, kapitalist yaşam biçiminin ve hayat anlayışının bir sonucu olarak öylesine eşyayla kuşatılmıştır ki, çevresinde olup biten, doğan güneş, akan su, öten kuş, açan çiçeğe bile dönüp bakamamaktadır.”

Dijital Çağın Okur-Yazar Ahlâkı Üzerine Notlar

Bir heyula gibi üzerimize çöken dijital kuşatmanın etkisi her geçen gün artıyor. Bizi bizden alıyor açılan her kanal. Salih Uçak, sanal dünyadan gerçek dünyanın yüzüne davet ediyor herkesi. Yani biz olmaya. Kitaba, okumaya, sahih olan her şeye. Çünkü dijital olan dünya çokça sahte yüzlere sahip.

“Ya yaralanmayacak kadar sıyrıl tenden ya yaralarını saracak kadar hekim ol bu çağda…Erdem yerine çoğunluk matematiğini hakikat olarak kabul ettiğimizden beri, sonlu sefilliği sonsuz güzelliğe tercih eder olduk. Toplumsal ahlâk ilkeleri yerine modern etik normları genel geçer doğru olarak kabul ettik. Oysa çoğunluk matematiğinde şöhret karşılığında kendini veya bir başkasını ifşa etme ahlâksızlığı meşrudur. Ucuz sansasyonlar, önemsizleşme korkusuyla başvurulan her türlü gayri ahlâkî eylem, tam anlamıyla bu çürümüşlüğü teyit etse de ne yazık ki revaç bulmaktadır.”

“Varolmak, bir anlamda ümitli olmaktır. Varoluşumuzun sınırlarını zorlayan bütün menfi düşünce ve olgulardan uzaklaşarak kendimiz olmak asli görevimizdir. Umut, her hâl ve durumda ilahî muştumuz olmalıdır. Çağın var kılmaya çalıştığı boşluğu, kuyuya teşbih ederek kendi istiaremizi oluşturmak zorundayız. Aslolan bir kenara çekilip “miskinleşmek” değil, kalemin son damlasına kadar ebedî ve edebî kaleyi savunmaktır.”

Ateş ve Meşale

Ateş varsa meşale ile buluşturmalı ve harlanmalı ateş. Bu bir azim ve hedefe doğru gitme çabasıdır. Son çizgiye ulaşabilmenin en insanî yanıdır. Bitirmek, soluklanmak ve bir huzura ermektir yaşamanın anlamı. Şeref Akbaba, yüreklere bir tutam ateş sıcaklığında içten bir seslenme gönderiyor Ay Vakti’nde: “Elbette esas olan başlananı bitirmek, ertelememektir.”

Sözün özü, yarıda kalmak yürek darlığıdır.

“Hamdım piştim merhalesi işte.

Eşyanın hakikatini görme.

Eşrefi mahlukken, ‘esfel-i sâfilîn’e sürüklenmemedir.

Gayret, sebat ve sabır ile ürün vermeye devam etmeli, bu meyanda menfi söylemlere kapalı, eleştiriye her daim

açık olmalıdır.

Ateşle meşaleyi buluşturmak.

Umutla…”

Ay Vakti’nden Öyküler

Nurşah Karaca - Olanda Hayır Vardır

“İnsan kendini pusuda beklemeli.
Ben de öyle yaptım.
Bir ceylanın ürkek bakışlarıyla tutundum hayata. Ya düşersem ya kayarsam ya ağlara dolanırsa ayağım? Ya yolumu kaybedersem…
Ya bulamazsam menzil-i Rahmanı?
Hep bir korku… Ama umutsuz değilim. Öyle boşlukta sallanan bir köprü değil ha, havf ve recâ arasında bir yerlerdeyim.”

“Bu ne ağır imtihan ki her an düşüverecekken tuzaklara, doğrulup kalkıyorum. Oysa av da avcı da insanın kendisiymiş. Ceylan da ben, aslan da ben… Ceylan düşse tuzağa, aslan onu kapacak ensesinden. Aslan düşse tuzağa ceylan onun ellerinden tutacak. Ezan vaktine kadar gidip Abdullah’ın yanında biraz oyalanayım. Hem belki ısmarladığım kitaplar da gelmiştir. Abdullah mı? Sahaf arkadaşım, dostum, canciğer kardeşim benim.”

Koşa koşa camiye vardım. Çocuklar kır çiçekleri gibi dağılmıştı caminin içinde. Kimi yakalamaca, kimi yağ satarım bal satarım oynuyor; en çok da oğlan çocukları yerlerde taklalar atıyordu. Beni görünce “Hoca geldi, hoca geldi…” diye bağrışarak koştular yerlerine.
Evvel Mustafa’yı çağırdım okumaya. Muradım Meryem’i görmek. Baktım ki Mustafa’nın arkası boş. Çocuk, rahlenin önüne otur oturmaz heyecanla kardeşi Meryem’i sordum.
Mustafa, gelmedi mi bugün Meryem?
“Meryem kim hocam?”
“E senin kız kardeşin…”
Mustafa’nın iri gözleri şaşkınlıktan iyice açıldı.
“İyi de hocam, benim hiç kız kardeşim yok ki!”

Seher Özden Bozkurt - Solgun Sarılar

“Deniz kararıyor. Gökyüzü kül renginde.
Bir gün daha kayboluyor, güneşin eritemediği karanlık içinde.
Son kalan aydınlıkta toparlanıp gidiyor. Odaya, sessizliği çoğaltan ağır ve soğuk gölgeler doluyor.”

“Meryem teyze, başörtüsünün ucuyla, gözünden akan sarı yaşları siliyor. Yanaklarından çenesine doğru, ince bir çizgi halinde uzanıyor, gözyaşlarının izleri. Annemin söylediği sözü onaylarcasına başını sallıyor.”

“Kapıyı, Meryem teyzenin kız kardeşi açıyor. Onun da saçlarına, yüzüne, bakışlarına o solgun sarılar yağmış. Akşamdan bu yana üzerindeki elbisenin çiçekleri sanki daha da solmuş.”

“Solgun sarılar yağıyor üzerime.
Bir elimde kır çiçeklerim, bir elimde sımsıkı tuttuğum annemin eli… Eve doğru gidiyoruz.
Kimseler görmesin diye de ceplerime dolduruyorum, hayal kırıklığımın parçalarını.”

Ay Vakti’nden Şiirler

Biz üç kişi Yuşa Tepesinde

Bir salkım üzüm gibi

Ben biraz ötesinde deniz olan

Uçurumun başındayım.

Gözlerimi açsam güneş vuracak beni

Aşağıda ağaçların arasından süzülen

Bir gölge gibi yürümek istiyorum

Bir tarafım ne kadar özlemiş.

Biliyorum kimin kimsenin

Özlemiş taraflarının bir şekilde

Bir rüya serinliğinde koşup

Tırmandığını bu yokuşun.

Nurettin Durman

desem ki kaldırın başınızı eğdiğiniz yerlerinden

külçesi ağır mı gelir çığlığın yankı dağlarında

sessizliği alıp götürmüş uzun uğultulu rüzgârlar

elinde ne kaldı ki bir sabun köpüğü kadar umut

kimden saklıyor anlamadım sararmış yüzünü

bütün çiçekler eylül gözlüdür bilmiyorlar

Selami Şimşek

bilinmeyen bir şeyleri denemek bir balkon

kadar tehlikelidir,

meselâ azılı katillerin ücretsiz seansları

bütün bunları duyarız duymasına

ama hatırlamayız

çünkü bilinç bütün bunları çok ötesinde

bir yerlerde sezdirmededir,

susarız, susarız

çok sonra bir daha susarız

öncesi hiç duymasın diye

avuçlarımızın kaynarkazan terlediğini

kaygılardan

hüngür hüngür bir hengâmede

bitmeksizin ağlarız.

Ferhat Öksüz

Topraktan rahmet, bereket fışkırtan

Rüzgâr, bulut, yağmur, kar, dolu benim

Sanat-edebiyat dâvâlarının

İlk mahkemesi, karakolu benim

Varlıklı, atlastan döşekte yatsın

Yoksulun altındaki çulu benim

Yeryüzünün en garip kulu benim

Öksüzü, yetimi ve dulu benim...

Bekir Oğuzbaşaran

Alarga- 4. Sayı

2021 yılında yayın hayatına başlayan dergilerimizdendi Alarga. 4. sayısı ile 2022’de de yoluna devam ediyor. Şiir, deneme, öykü, sinema gibi birçok türdeki çalışmayı okuyucuları buluşturmaya devam ediyor dergi.

Şehirlerin Gerdanlığı Köprüler

Arzu Alkan Ateş, şehirlerin gerdanlığı olarak gördüğü köprüleri anlatmış yazısında. Üzerinden geçtiği, kendisini etkileyen köprüleri anlatıyor Ateş. Bir köprünün taşıdığı derin anlamlara şahit oluyoruz.

“Zamanla köprülere yeni anlamlar yükledim. Dünyanın birçok yerinde köprülerden geçtim ve kendime biraz daha yaklaştım. Budapeşte, güzelliğini Tuna Nehri’ne ve köprülerine borçlu bir şehir. 2. Dünya Savaşı birçok şehre olduğu gibi Budapeşte’ye de zarar vermiş. Tuna Nehri’nin üzerindeki birçok köprü savaş sırasında hasar görmüş. Ancak savaştan sonra Budapeşteliler köprülerini bir bir onarmışlar. Bu köprülerden en önemlisi Zincirli Köprü, Buda’yla Peşte’yi birbirine bağlayan ilk köprüymüş. 1849 yılından beri ayakta olan köprü yılların yükünü taşımaktan yorulmamış. Pes etmemiş, vazgeçmemiş. Belli ki ne kadar kıymetli bir iş gördüğünün farkında.”

“Çekya’nın başkenti Prag’daki Karl (Charles) Köprü’sü 1741 yılına kadar Vltava Nehri üzerindeki tek geçiş noktasıymış. Neredeyse altı yüz metre uzunluğunda olan köprünün bunca yıl ayakta kalmasındaki sırrı bilim adamları şöyle açıklıyor: Kumtaşı blokların harcına yumurta karıştırılmış. Köprünün sağlamlığının nedeni buymuş. Köprünün üzerinde tam on altı azizin heykeli var. Bu heykellerden Aziz JonNepomucky’a ait olan heykel köprüye ilk yerleştirilen heykelmiş. Bir inanışa göre bu heykelin ellerine dokunduğunuzda Prag’a yolunuz tekrar düşermiş. Aziz JonNepomucky’in ellerine dokunduğumda ellerin renginin değiştiğini gördüm. Dokunulmaktan aşınmış.”

“Mostar insana huzur veren bir şehir. Kaldığımız otel eski bir konaktı. Otelin lobisinde antika bir piyano vardı. Yanından her geçişte piyanoya dokunma isteğime engel olamadım. Anılara dalıp gitmişçesine bir köşede duruşu beni çok etkiledi. Sanırım Mostar da anılarını unutmayan şehirlerden. Osmanlıya ait birçok eserin izlerini Mostar’da sürmek mümkün. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Mostar’da Osmanlı yapısı olan 53 mahalle, 3 bin ev, 359 dükkân ve 45 cami saydığını yazar. İşte Mostar bu mahallelerin, evlerin, dükkânların ve camilerin anılarına sahip çıkıyor. Son kez Mostar Köprüsü’nden Neverta’ya bakıyorum. Ortalarından nehir geçen şehirlerin şanslı olduğunu düşünüyorum. Su unutmaz ama akıp gitmekle bir nehir yaşamı yeniler.”

Deniz Kültürü ve Balık İnsan

Mustafa Everdi, deniz güzellemesi yapıyor “Deniz Kültürü ve Balık İnsan” yazısında. Tarih sayfalarını aralayarak, denizleri aşıp geliyoruz dalgalar eşliğinde. Nuh Tufanı ile savrulup kulaç atıyoruz denizlerden okyanuslara. Everdi, yüzmenin önemine dikkate çekmek için “Evlenmek için nikâh memuru önüne gelen çiftlerden, reşit olduğuna dair belgeler yanında yüzme sertifikası da istenmeli.” cümlesini de kuruyor.

“Din ve Mitolojide Deniz Tufan kelimesi suları tehlikeli bir metafora dönüştürür. Su boğar, deniz gemileri batırır, kurtuluşu yoktur, insanoğlunun. O halde Nuhun Gemisine atmalı kendisini. Gemide emniyette mi, peki? O da şüpheli. Semitik dinler suya/denize olumsuz anlamlar yükler. Musa kavmi için mucize gösterir, suları ikiye yarar. Onları öldürmek için gelen firavun, Kızıldeniz’de boğulur. Denizi geçebilmek ancak mucize eseridir. Zaten Yunus da cezasını denizde balıklara yutulmakla çekmiştir. Her ne kadar Tanrının inayeti ve lütfuyla kıyıya atılsa da.”

“İnsan içgüdülerini serbest bırakmadığı için yüzmeyi sonradan öğrenmesi gerekir. Kuzey ülkeleri altı aylık-bir yaşında suya atar evladını, çabalayınca yüzme kendiliğinden başarılır. Avrupa’da yüzme dersleri eğitimin bir konusu. Muhafazakâr Anadolu insanı, yüzme derslerine yollamak istemiyor çocuklarını. Ama bu konuda eğitim sistemi taviz vermiyor. Ailelerin hilafına zorla da olsa öğretiyorlar çocuklara yüzmeyi. Türkiye de zorunlu kılmalı bu dersleri.”

“Bir an önce denizin tadını çıkarmaya bakalım. Çabuk tutalım elimizi. Yoksa Marmara Denizi öldü diyorlar. Eğer bu haber doğruysa deniz öldürmeyi başarmış bir ülke olarak tarihe geçeceğiz. Yani aslında tarihi bir anı yaşıyor, daha doğrusu tarih yazıyoruz. Ben bu yazıyla da, denizde balık olma fırsatını kaçırma insanoğlu demek isterdim.”

Alarga’dan Öyküler

Mazlum Dirican – İz

“Bir kahkaha koptu önce…

Birkaç kilometre uzaklıktaki insanlar bile kadifemsi bir bez parçasıyla kulaklarının okşandığını hissettiler bu gülüşle. Sonra sustu kadın. Başını göğe kaldırıp baktı bir süre…

Bir parça bulut, bulunduğu süreden ayrılmış, ters yöne doğru ilerliyordu gökyüzünde. Kadın gökyüzüne baktığında bulutların mavisi çoktan karışmıştı gözlerinin rengine. İçinde telaşla, dörtnala koşan bir atın açtığı nal yaralarına değdi bulut. korkularına değdi. Düşlerine, düşüncelerine…”

“Garson tıraş olmuştu bu sabah.

Yüzünün sivilcelerine takılan jilet acıtarak alıp görüşmüştü bir parçasını. Yüzünün ortasında, kocaman, kanlı bir yara bandı vardı. Bu görünüşüyle; yarım yamalak öfkesini ve kızgın bir tay halindeki devinimlerini ince, kareli bir gömleğin içinde hapsetmiş gibiydi. Sanki o incecik gömlek bir yerinden yırtılacak ve bütün öfkesi ortalığa saçılacaktı. Ortalığa saçılmasından korktuğu öfkelerine basa basa çay ocağına girerek, mermer tezgâhın önüne geldi. İçinde öfkenin taştığı bir sesle. Bir bardak çay, dedi.”

“Açık bıraktığım pencereden serin bir rüzgâr yüzüme vururken çalışma odamın kapısı açıldı. İçeriye, yüzünde iğreti bir gülümsemeyle sesini ve tenini bin yıldır tanıdığım bir kadın girdi. Yaptığını örtbas etmeye çalışan acemi bir suçlu gibi irkilerek kızarmıştım. Yüzümün rengi karşıdaki çay bahçesinde oturan kadına ve ona çay götüren garsona karışacak diye pencereden uzaklaştım.

Hadi acele et işe geç kalacaksın, dedi ses…

Kendine yabancı bir sesle ekledi.

Yüzündeki yara bandı çok kanlanmış değiştir istersen.”

Ahmet Karacan – Boşluğa Dökülen

“İki elinin tüm parmaklarıyla asılıyordu ipe… O tek katlı ipe sadece ellerinin fiziksel kuvvetini yüklemiş değildi. Parmaklarının ucuna kadar dayanmış olan o kadar çok boşa çıkmış güven duygusu, yaşam içi değişken, hayal kırıklığı, ümitsizlik, horlanmışlık ve yerilmişlik vardı ki… Yeterince gergin ip, artık taneleri bir arada tutamazdı.”

“Bu karşılık aynı zamanda, alacak verecek ilişkileri açısından borçlu ile alacaklının ortadaki nema yönünden birbirlerinden çok uzakta olduklarını; isteyenin ne istediğiyle, borçlunun kendisinden neyin istenildiğinin çok da bilincinde olmadıkları sonucunu doğurmuş olması bakımından işime yarayabilirdi.”

“Dış kapıya yöneldi. Gözlerini sonuncu kez odanın ücra köşelerinde gezdirdi. Bu kaçıncı döngü, kaçıncı kuşatma, kaçıncı bozgundu. Önemi yoktu. Kalmak ve kendisine ait olanı almakta ısrarcı olmak… Savaşmak, gerekirse vuruşmaktı asıl olan; yoksa yaşam yenilenlerin tarafını tutmazdı. Mağlupların, vazgeçenlerin, pes edenlerin, nakavt olanların düşmanıydı. Cellâdıydı. Sonuydu.

Oradaydım. Dönemezdim. Kaçamazdım. Yorumlamaya çalıştım…”

“İp en zayıf noktasından kırılınca topluluğun sağlamlığına liyakat gösteremeyen her tane, bir zamanlar harikulade sağlam yapıyı oluşturan birer parça iken; değeri bilinmemiş bir bağlantının tek noktadan kopuşuyla sıralı halde dağılır, sonu yerkürede sonlanacak serbest bir düşüşle boşluğa dökülürdü. Ne yaparsanız yapın bir daha o eski birlikteliği elde edemezdiniz.

Buna gerek de yoktu. Her tane ya da üye döküldüğü boşlukta kapladığı yer kadardı.”

Alarga’dan Şiirler

havalandı güvercinler

yitmek istermiş gibi gökte

gülüşleri kaldı kanat seslerinin

parçalanan bir çocuk pusetinde

bu delikanlı, gülmüş mü hiç

belki hiç sevişmemiş, tutmamış bir kızın elini bile

huri masallarıyla uyumuş, uyanamamış

sarmış bedenine cennet vaadini

azrail suretinde

ölüme, öldürüme remil atmada

acının çizgilerinde bir anne yüzü

güneşin gözlerinde paramparça insanlık

küçük Asya’nın başında can kırıkları

kanlar içinde Asya

Asya yoğun bakımda

Ayten Mutlu

ölünce şair

kim yapar yalvaçlığını rüyaların

kim asar tefekkürün çatı katlarına

usun kandillerini

ölünce şair

kim çizer ruh resimlerini

akarsulara

ölünce şair

eşitlenir gül ile bülbülün kederi

Bünyamin Gürel

çalar gibi İsrafil kulağına tef

vurdu sağır bir kanun “uyan, ey!” tellerine

yankısı bu şarkıda duyuldu kıyametin

çılgına döndü mızrap dokununca göğsüme

hayat koşa gelir mi benim de evlerime

ev şimdi artık…

ağladı yüreğine bir anne vahametin

alnına yazıldı bereketin bir Venüs

pencerenin önünde yağmurdan boşanırken

dünya ile ahdini kırıp sobaya attı

süt verdi memesinden titreyen süte bile

süt şimdi artık…

Fatih Çodur

Şehir ve Kültür, 91. Sayı

Antakya sokaklarındayız. Dar ve tarihten süzülmüş bir güzellik karşılıyor bizi. Çağlar ötesiden günümüze süzülen bir tebessüm gibi Antakya.

Şehir ve Kültür dergisinin sayfaları 91. sayısını Antakya sokakları ile aralıyor. Kâmil Uğurlu, tarihten bu yana Antakya sokaklarının gizemli tarihinde yaptığı geziyi davet ediyor okuyucu.

“Hatay, Anadolu’daki en eski yerleşimlerin yer aldığı bir bölgedir. Özellikle Antakya, Orta çağın önemli üç merkezinden biriydi (Öteki şehirler Roma ve İstanbul). Önemli, sosyal, zengin ve yöneten bir şehir. Bir başkent. Şehrin kuruluşunda, antik çağda, Helen kentlerinde kullanılan “ızgara planlama” sistemi uygulanmış. Şu anda mevcut dokunun birçok bölgelerinde bu rahatça hissedilebiliyor. Şehrin başlangıçta gelişmesi bu şemaya uygun olarak yürütülmüş. Ancak yüzyıllar süren uygulamalar ile ciddi değişimler geçirmiş. Izgara plânlamanın getirdiği bazı zorunluluklar, zaman içinde gevşemiş, gevşetilmiş, onun zoraki disiplini ve katı sistemi bozularak, yerini, sokakların birbiri içine girip, fazlaca özel, organik bir yerleşim sistemi almıştır. Sosyal hayatın gereği olarak, içinde yaşayan halkın inanış, örf ve âdetlerine kendini uydurmaya çalışmıştır. Bu normal bir gidişattır. Böylece sonunda bir İslâm şehrine dönüşmüştür.”

“Antakya’da halkın “Sermaye Camisi” dedikleri (aslı Sarımiye), içine minareden girilen caminin yanından Köprübaşına doğru bir sokak başlar. Başlangıç Kurtuluş Caddesidir. Komşu sokağın adı Ataman Demir Sokağıdır. Ataman Hoca’nın Antakya’ya önemli hizmetleri olmuştur. O da Mehmet Tekin gibi Antakyalı olmamasına rağmen bu şehre ciddi hizmetler etmiş birkaç kişiden biridir. (Güzel Sanatlar Akademisinde o ağabey öğrenciydi, biz yeni talebeyken. Sonra hocamız oldu, sonra arkadaşımız ve dostumuz oldu.) İşte onun adını taşıyan sokağın hemen sağından eski şehrin kalbine doğru gelişen o dar sokaklardan birine sapılınca, bazen dar kaldırımdan, bazen ortadaki arığa basarak ilerlenir. Avlusu doğrudan sokağa açılan az sayıdaki evlerden birinin kapısı mutlaka aralıktır.”

Dersaadet’te Kitap Ticareti

İstanbul’un tarihini Mehmet Kâmil Berse’den okumaya devam ediyoruz. Şimdiki konumuz; “Dersaadet’te Kitap Ticareti.” Kitapların, kitapçıların dünyasına giriyoruz.

“Fatih’te yaşayıp kitap sevdasına kapılmamak mümkün değildir. Dünyanın kültür başkenti olan İstanbul’umuzun merkezi Dersaadet yani Fatih ilçemiz Osmanlı başkenti olmasından itibaren kültürün de kitabın da merkezi olmuştur.”

“Sahaflar Çarşısı esnafı, Sahaflar Loncasına bağlıydı ve sahaflar; çıraklık, kalfalık dönemlerini geçirmeden ustalığa yükselemezlerdi. Sahaflar diğer esnaflar gibi dükkânlarını dua ile açar ve dua ile kapatırlardı. Sahaflar Loncasının piri, Sahaflar Çarşısı’nın ilk kitapçılarından olduğu söylenen Basralı Abdullah Yetimi Efendi’ydi.”

Sahaflar Çarşısı, Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı çok değerli insanların kıymetli hatıraları ile doludur. Bu hatıraların bazısına tanıklık etmişimdir bazısını dinlemişizdir, okumuşuzdur. Bu güzel mekânlarda o güzel insanların adını belleğimize yazmışızdır.”

Bütünleşerek Güçlenen Türkistan

Türkistan, büyük bir coğrafya. İçimizdeki değerinin tarifi ve kıymeti tarifsiz. Her bir köşesi bizim gönül mimarlarımızın yurdu olmuş bir dergâh gibi adeta Türkistan. Ersin Nazif Gürdoğan, Türkistan’ı anlatıyor yazısında.

“Türk dünyasının iç denizi olan Hazar’ın Doğu’sunda, Orta Asya’nın geniş toprakları yer alır. Yüzyıllar içinde Satuk Buğra’nın siyasal, Matüridi’nin inanç, Yesevi’nin kültürel temellerini attığı Büyük Türkistan, Asya ve Avrupa kıtasını dönüştüren, zengin bilgi ve bilgelik kaynağı olur. Türklerin hiç kopmadıkları anavatanları Rus, Çin ve Hint dünyalarının düğüm noktasını oluşturur. İki kıta arasında İstanbul dışında Taşkent, Almatı ve Bişkek üçgeni kadar, stratejik öneme sahip başka bir coğrafya olmadığı gerçeği, bütün dünyada kabul görür.”

“Yeni Taşkent geniş caddeleriyle soğuk ve asık suratlı büyük binalarıyla, bütün meydanları dolduran heykelleriyle, insanları önemsizleştirerek yukarıdan bakar. Geniş caddeler üzerinde, üst üste kibrit kutuları gibi dizilmiş devlet konutları, dışarıdan paslanmış görünümleriyle, tükenmiş dayatmacı bir yönetimin çökmekte olduğunu gösterirler. Taşkent’i daha yakından tanımak için, otelin çevresinde yer alan geniş parkta dolaşanlar, kendilerini birden büyük depremden sonra yapılan, ortasında Orta Asya’nın en büyük Lenin heykeli olan, geniş bir meydanda bulurlar.”

“Coğrafyayı içinden tanıyan Baymirza Hayit, Kazan’ın düşmesiyle başlayan, Ruslarla Türkler arasında, değişik cephelerdeki savaşları, “Rusya ve Çin arasında Türkistan” kitabında, ayrıntılarıyla ortaya koyar. Dünyada büyük bir medeniyetin, mirasçıları olan Orta Asya Türklerinin, tarihleriyle ilgili araştırmaların sayıları hızla artıyor. Timur’un savaşlarıyla Altınordu Devleti’nin dağılması, Osmanlı yönetiminin sendelemesi, Slav genişlemesini tetikleyerek, Büyük Türkistan’ın yüzyıllarca, Anadolu’nun gözünden uzak kalmasına yol açar.”

Kent ve Şehir

Anlam derinliğine bakmadan eş anlamlı olarak kullanılması alışkanlık haline gelmiş iki kavramdır kent ve şehir. Elbette anlam yoğunluğuna yönelince aralarındaki fark o kadar çok ki kent ve şehrin. “Kentlere yenilen şehirler” yazımı yazarken bu konuya dair oldukça kaynağın içine girmiştim. Mehmet Mazak da kent ve şehir kavramlarını ele alıyor ve sonunda tavrımı bir şehir sevdalısı olarak net bir şekilde ortaya koyuyor; “Kent’e karşı daima şehrin yanında yer aldım ve almaya devam edeceğim. Her şey bir şehri sevmemle başladı, o şehir İstanbul’dur.”

“Kent, batı kültürünü temsil eder. Şehir ise Anadolu irfanını, şuurunu, cedlerimiz Selçuklu ve Osmanlı’yı, İslam medeniyetini temsil eder…Kent’in sesi uğultu şeklinde, bozuk bir plağın kulaklarımızı tırmaladığı tonda, ritimsiz, akortsuz, gürültü şeklinde çıkar.

Şehrin sesi, derinden gelen bir tını, bir aheng, bir nağme, bir sadelik, binlerce kişinin sahnede olduğu bir şefin kontrolünde tek yürek atan bir ses olarak işitilir.”

“Kent ve şehir kavramları arasında farkı Bilge Mimar Turgut Cansever’in ifadeleri ile anlamlı kılalım: Kent, “Batı ve Hristiyan mimarisi mütehakkim, kasvetli, yapmacık, gösterişçi, dramatik, huzursuz ve bireyi pasifize eden üslup özellikleriyle belirginleşir”. Şehir ise tevhit, doğallık, sükûnet, tevazu, tezyinilik özellikleri Osmanlı şehrinde kendini gösterir. Osmanlı şehri katılım, sürdürülebilirlik ve adalet prensiplerini bünyelerinde barındıran, tüm zamanların tabiatla bir arada mükemmel etkileşimi başarmış zirve örnekleridir.” …Kent sizinle konuşmaz susar; şehir size seslenir. Şehir yaşanmışlıklarının hikâyesini anlatır size, hayal kurdurur. Kent fotoroman olarak okunur; her şeyi gösterdiği için hayal kuramazsınız.”

Kotor

“Türkiye Yazarlar Birliği’nin 40. kuruluş yıldönümünde Aksakalımız D. Mehmet Doğan öncülüğünde kırk yazar, ecdadımızın izlerinin hâlâ buram buram tüttüğü, camili tekkeli taş evleri olan Karadağ’ın Bar ve Budva gibi şehirlerini geçip de Orta Çağ’dan kalma bir şato şehrine dayanınca, yol bitti duvara tosladık adeta: Adı Kotor’muş.”

Elbette bu satırların sahibi Fahri Tuna. Şehrin kalbini dinleyerek yazmak böyle olur. Kotor’dayız. Adını birçoğumuzun ilk defa duyduğu bir şehirden temaşa eyliyoruz dünyayı. Rehberimiz Fahri Tuna olunca da gördüğümüz ne varsa bir sanat eserine dönüşüyor.

“Muhteşem bir site şehri. Kale şehri demek daha doğru belki.

“Bize soğuk evet. Mimarisi bizim bizden bizce değil. Ve hatta bize tepeden bakan da bir hâli var gibi geldi bana. Gerçi pek sohbetine de iştirak etmedik.

Zihnimde yer eden üç unsur: Sularla çevrili bir, muhkem bir kale duvarları var iki, özgün mimarili evleri, şatoları var içeride üç. Bekir Baba (Soysal) gibi İslâm sanatları uzmanı ve ayaklı estetik ansiklopedisi dahi ‘helal olsun adamlara; çok özgün mimarisi var bu şehrin’ sözleriyle hayranlığını ifade etmişti ki katılmamak mümkün değil.”

“Kotor bir şehir devleti. Bir site devleti. Şato, şatolar devleti.
Takdir ettim.
Görülmeli bir kere. Ama o kadar.
Kotor; işte şehir, işte şato…Hâzâ. Ama o kadar.
Fazlası yok.”

Bursa'nın Ufak Tefek Taşları

Tarih kokan bir şehirdir Bursa. Her karışı ayrı bir medeniyetin sesiyle yankılanır. Adım attıkça bilisiniz ki sizinle yürüyen bir tarih şeridi de yol alıyoruz yanınızda. M. Nihat Malkoç, Bursa’yı anlatıyor tarihi dokunun şehri kattığı değerler eşliğinde.

“Bursa ve havalisi bir yapbozun parçaları gibidir. Bir parçasının eksikliği, bütünü fazlasıyla etkiler. Bunu bir makinenin dişlilerine de benzetebiliriz. Bir dişlinin yokluğu mevcut mekanizmayı tümden çalışmaz hâle getirir. Hepsinin bir ve beraber olması elzemdir. Çok büyük kültürel zenginlikleri bünyesinde barındıran, bizleri bir ve beraber tutan kırsal mirasımız mutlaka gelecek yüzyıllara taşınmalıdır. "Keşke" dememek için gelenekselden evrensele giden yolda Bursa emin adımlarla kutlu yürüyüşüne devam etmelidir. Aslında şehirler insanların kaynaşmasına müsait alanlardır. Fakat günümüzde şehirlerde paylaşma kültürü iyice zayıflayarak yok olma noktasına gelmiştir. Zira şehirlerde yaşayanlar biyolojik anlamda diri olsalar da kültürel ve sosyal iletişim anlamında birer ölüden farksızdırlar. Herkes kendi içinde kurduğu dünyada kalabalıklar içinde yalnızlık yaşamaktadır. Bu, güzel Bursa'mız için de geçerlidir ne yazık ki...”

Kültürümüzün Ortak Kuşları

Kuş ve kültür kavramları nasıl olup da yan yana gelir? Eğer konu hüdhüdse pekâlâ gelir hem de derin anlamları ile. Erbay Kücet, hüdhüd ile olan tanışıklığını anlatıyor. Biz de bir efsanesinin içinde buluyoruz kendimizi. Görüyoruz ki hüdhüd öyle sıradan bir kuş değil. Hele de Hz. Süleyman’ın elindeyken…

“Tevrat’ta etinin yenilmesinin yasaklandığını, Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Süleyman’ın vasıfları sıralanırken kendisine kuşdilinin öğretildiğini, cinler, insanlar ve kuşlara hükmettiği konularını duymuşsunuzdur.

Bir sefer esnasında ordularıyla birlikte karınca vadisine gelen Hz. Süleyman kuşları gözden geçirir ve hüdhüdün orada olmadığını anlar. Sebebini sorarak eğer mazereti varsa bunu ispat etmesini, yoksa canını yakacağını veya kafasını koparacağını belirtir. Çok geçmeden hüdhüd gelip Hz. Süleyman’a onun bilmediği Saba ülkesinden haber getirdiğini, bu ülkeyi bir kadının yönettiğini söyler ve onların inançları hakkında bilgi verir. Bunun üzerine Hz. Süleyman hüdhüde bir mektup vererek Saba’ya götürmesini ve oradaki yöneticilerin nasıl bir karar alacaklarını öğrenmesini ister. Mektubu okuyan Saba melikesi, adamlarıyla istişare sonrası Hz. Süleyman’a bazı hediyeler göndermeye karar verir.

İslâmî literatür bilgilerinde Hz. Süleyman’ın Beytülmakdis’in yapımını tamamladıktan sonra insan, cin, şeytan, kuş ve vahşi hayvanlardan bir ordu toplayarak önce Mescid-i Harâm’a, oradan da Yemen’e gitmek üzere yola çıktığında su sıkıntısının baş gösterdiğinden toprağın altındaki suyu görebilme gücüne sahip olan, bu sebeple de Hz. Süleyman’a su bulmada rehberlik eden hüdhüd arandığı, kuşun konaklama işlerinde de kullanıldığına dair rivayetler bulunmaktadır. “

Radyo Denince Aklıma Gelenler

Bir radyocudan radyoyu okumak da ayrı bir keyif. İsmail Bingöl, TRT Erzurum Radyosu’ndaki sesimiz, abimiz, şairimiz. Radyoyu anlatıyor Bingöl. Geçmişten günümüze radyonun yolculuğuna türküler işliğinde biz de ortak oluyoruz.

“Günümüze kadar, niceleri geldi neler söylediler radyo mikrofonlarından; güne, geceye, geçmişe ve geleceğe dair… Ve niceleri ses verdi onların bu seslenişine candan, yürekten ve inanarak… Sevgilerini gönderdiler mektupla, telefonla ve daha başka yollarla… Kimi bir dağ başını mekân tutmuştu onların, kimi bir köyü, kimi bir kasabayı, kimi ise şehri… Kimileri radyosunu, ışıltılı ve sıcakla kaplı yerlerden dinlediler, kimileri ise; yalnızlığının çilesi içinde kavrulmakta iken… Bir arkadaş, bir dost, bir yoldaş gibi ulaştı o küçücük kutudan yükselen canlı, diri ve samimi ses onlara…”

“İlk türküleri, ilk şarkıları, o günkü moda tabirle ilk arajmanları hep radyodan ezberledim. Daha doğrusu, tatil günlerinde radyomu koynuma alıp dinlediğim ve oradan dinlediklerimi hızlı hızlı yazarak kaydettiğim defterimden... Çoğu bugün de aynen devam eden-Radyodan ilgilerini kesmiş olanlar için, artık ne radyo dinleniliyordur ve ne de bu programlar vardır.- arkası yarınları, radyo tiyatrolarını, özel eğlence programlarını, çocuk saatlerini, yarışmaları hiç kaçırmadım. Bugün bile, çocukluğumda, ilk gençlik çağımda ve sonrasında dinlediğim, bugün de iş güç arasında fırsat bulursam kulak verdiğim programlardan bazılarının isimleri aklımdadır ve tadı damağımdadır.”

Bizim Masalımız

Yayla sözcüğünü duymak bile içimizi ferahlatıyor. Muhsin Duran, bir masal gibi anlatıyor yayla günlerini. Sadelik, samimiyet ve insanın içini açan yayla havaları…

“Yaylalarımız; uçsuz bucaksız çam ve gürgen ormanlarıyla, bizim özgürlük çığlıklarımız, hürriyet türkülerimizdi. Yaylamızın geniş ormanlarını, kırlarını, çimenliklerini, göklerinin yıldızlarını gören gözler artık dar alanlara hapsolmayı, kolay kolay kabullenemezler. Ama hayat o dünya kadar geniş değil ki. Biz çocuklar; iki çam ağacının arasından baktığımızda, uzaklarda bulutların altında, bir resim gibi görünen başka obaları, Kaf Dağı’nın arkasında minyatür insanların yaşadığı, üç ayda yeşilin her tonuna dönüşebilen yerler olarak düşünürdük. Oraları ancak büyüdükçe keşfetmeye başladık. Oralar bizim masalımızın bir parçasıydı.”

Çile Devrinin Yılmaz Savaşçısı: Zübeyir Yetik

Yaşayan değerlerimizi anmak, hatırlamak pek rastladığımız bir durum değil. Mevzu Mehmet Nuri Yardım olunca farklı bir evreye geçiyor bu durum. Değer vermek denince akla ilk gelen isimlerdendir Yardım. Onun denizler gibi vefalı bir yüreği var.

Bu sayı; Zübeyir Yetik üzerine yazmış Yardım. Mücadelesi, eserleri ile Yetik’i daha yakından tanıyoruz.

“Bu güzel ülkenin kültürüne, sanatına, edebiyatına, fikir hayatına katkıda bulunmuş insanlarımızı unutmuyoruz, unutmamalıyız. Yaşayan çınarlarımızdan yazar Zübeyir Yetik de kalemiyle, kelamıyla, bilgisi ve birikimiyle büyük hizmetlerde bulunmuş büyüğümüzdür. Çocukluğumdan beri yazılarını bilir, bulunca okumaya çalışırdım. Kitaplarını görünce de idealist bir münevverimizin, dava sahibi bir dertlinin kutlu gayretine şahit olurdum. O, Büyük Doğu’nun mimarı Necip Fazıl’ın çevresinden ve halkasındandır. Gazete ve dergilerdeki yazılarıyla, derinlikli eserleriyle Türkiye’de nesilleri etkilemiş, fikir dünyamızın genişlemesine mühim katkılarda bulunmuştur. Onun gibi öncü, sözcü, yol açıcı ve gayret timsali ağabeylere toplum olarak çok şeyler borçluyuz. Mütefekkirimizin sohbetini, 11 sene önce Bâbıâli Sohbetlerinde 3 Kasım 2011 tarihinde dinlemiştik. O gün birçok kaynaktan beslendiğini ve bazı şahsiyetlerden istifade ettiğini belirtmiş “Bilhassa Necip Fazıl ve Nurettin Topçu’dan etkilendim.” demişti. Bir şiiri Büyük Doğu’da kısmen de olsa yayımlanınca büyük heyecan duyar ve yazmaya devam eder.”

“Zübeyir Yetik, Türkiye’de İslami yayıncılığın geçmişini iyi bilenlerdendir. Vâkıf olduğu devri şöyle anlatıyor: “İslami yayıncılığın ortaya çıktığı ilk dönemlerde Osman Yüksel Serdengeçti’nin Mabetsiz Şehir adlı kitabı yayımlanmıştı. Daha sonrasında, 1960’lı yıllarda Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü yayımlandı. Ali Fuad Başgil’in Gençlerle Başbaşa, Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye adlı eserleri de bunları takip etti. 1970’lerden sonra Sönmez Neşriyat önem kazanırken, tercüme kitaplara da ağırlık verilmeye başlandı. Salih Özcan’ın Hilal Yayınları ve dergisi de bu zaman diliminde yayındadır. Hilal dergisinin başında bulunan rahmetli Mehmet Âkif İnan, benim yakın dostlarımdandı.” Muzaffer Deligöz’ün önayak olduğu ilk nur gazeteleri İbret ve Zülfikâr’ın neşrine de yardımcı olan Zübeyir Yetik, bütün inananları kucaklayan bir anlayışın temsilcisi olarak hizmetlerini ömür boyu sürdürmüştür. Bir ara Millî Gazete’de Genel Yayın Müdürlüğü yapan ve yazan Yetik, okunan etkili bir köşe yazardır. O kadar ki, İsmail Cem bir gün Hasan Aksay’a gelerek, “İslami kesimde bir tek köşe yazarı var, o da Zübeyir Yetik’tir.” der. Gazeteden ayrıldıktan sonra arkadaşlarıyla Çığır Yayınları’nı kuran Yetik, daha sonra yayınevinden ayrılır, Çığır da kapanır. Şimdi eserleri Beyan Yayınları’ndan çıkıyor. Bilhassa Geçmişten Notlar, zorlu ve netameli bir devrin boy aynasıdır.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Kâzim Şen
Kâzim Şen - 3 ay Önce

EyvAllah üstad.Yine döktürmüşsünüz...

Selami Şimşek
Selami Şimşek - 3 ay Önce

Değerli hocam, dergilerin tanıtımı için ne kadar teşekkür etsek azdır, emeğin karşılığı ödenmez. Rabbim iki cihanda aziz eylesin.

Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 3 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize bereket..selamlar..dualarımla..

banner19

banner26