Şubat 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Yitiksöz’de Sezai Karakoç Dosyası

9. sayısına ulaştı Yitiksöz dergisi. Dergilerimizdeki Sezai Karakoç yazıları dosya boyutunda devam ediyor. Bunu birkaç kez yazdım, burada da değinmiş olayım. Dergilerimizdeki Karakoç yazılarının yoğunluğu belki onun kaybettikten sonra biraz daha yoğunlaştı ama o aramızdayken de dergilerimizde adı eksik olmayan bir değerdi. Birilerinin çıkıp da bol keseden ahkam kesmelerine aldırmamak gerek. 2021 dergilerini TYB Yıllığı için değerlendirirken tekrar gördüm ki Karakoç aramızdayken de birçok derginin kapağında idi o. Neredeyse her dergide bir değini, alıntı, gönderme şeklinde onun adı vardı. Yani, yaşarken de değer verilen bir kıymetti Sezai Karakoç. Onu tekeline almaya çalışanların boş gürültülerine pek de aldırmamak gerekiyor.

Yitiksöz’ün 9. sayısında bir dosya boyutunda Sezai Karakoç yazıları bekliyor okurları. Ben altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Hayrettin Orhanoğlu- Anlamsızlık Algısında Bir Sezai Karakoç Şiiri: Ping-Pong Masası

Pingpong masası da varlık ve yokluk sahnesinde görünür âlemin sınırları içinde sınırlılığı ve bireyselliği temsil ederken hiç şüphesiz ilk bakışta zamansallığı ve mekânsallığı ile ön plandadır. Sezai Karakoç, bu bakışa ikinci bir boyut ekleyerek şiirin asıl vurgusunu ortaya koyar. Buna göre şiir, çift katmanlı anlam dünyasıyla oluşturulurken, yalnızca mesaj ya da yalnızca sanat için sanat ürünü olmaktan uzaklaşır.7 Hiç şüphesiz Karakoç, şiire şiir olarak bakmaktadır. Ancak kelimeler ve mısralar aracılığıyla eklenen bu ikinci boyutla onun şiiri ve şiir anlayışı, tek boyutla değerlendirilemeyecek kadar farklı bir noktaya ilerler. Çünkü şairin amacı, şiiri şiir olarak görmekle birlikte daha ötede “insanın özgürlüğünü ve bilgisini arttırmak”tır.

Bilal Can - Sosyal Teori Bağlamında Diriliş Düşüncesi

Karakoç’un Diriliş düşüncesi bağlamında ortaya koyduğu düşünce eserleri, birbirini kapsayıcı ve tamamlayıcı niteliktedir. Tüm eserlerini bu yazıda ayrıntılı bir biçimde irdeleyemesek de eserlerinin ana odağına aldığı “sorunu teşhis etme, bir sorun varsayımı ve bu soruna çeşitli açılardan yaklaşımı” kendi içerisinde bir orijinallik içermektedir denilebilir.

Mehmet Özger -Sezai Karakoç’un Tarih Felsefesi

“Sezai Karakoç kendi tarih felsefesi yaklaşımını daha çok iki temel yapıya dayandırır. Birincisi peygamberler tarihini çok iyi inceledikten sonra onun üzerine yazmış olduğu Yitik Cennet adlı kitabıdır. Bu kitapta aslında klasik anlamda bir peygamberler tarihi göremeyiz. Çünkü klasik peygamberler tarihi genelde hikâyeci bir yaklaşımla peygamberlerin hayatlarını ele alan anlatımcı metinlerdir.”

“Sezai Karakoç’un tarih metafiziğinin ikinci parçasını ise gerek İslam’da gerekse diğer semavi dinlerce kabul edilen insanlık tarihinin sona ererken gelmesi beklenen Mesih inancı oluşturur. Çünkü Mesih geldikten sonra bozulup yozlaşmış olan insanlık yeniden bir diriliş yaşayacaktır.”

Mustafa Özel – “Tanrı”

Geçmişten günümüze dönelim, konumuza gelelim. İslamî hassasiyeti olup da tanrı kelimesini rahat bir şekilde kullanan yazarlar da olmuştur. Bu bağlamda merhum Sezai Karakoç’u örnek olarak verebiliriz. Ancak bunun bedelini, reddedilerek, kendisine ve eserlerine ambargo konularak ödemiştir. Öncelikle ve altını çizerek şu hususu belirtmemiz gerekir: Karakoç, Allah ismini bırakarak, reddederek sadece Tanrıyı kullanmış değildir. İlk şiirlerinden son şiirlerine, ilk yazılarından son yazılarına kadar bunu çok açık bir biçimde görmek mümkündür. Bir yazarın hangi kelimeleri, hangi deyimleri ve atasözlerini, hangi üslup ve yöntemi kullanacağına karışmak, kimsenin haddine değildir. Yazarı yazar yapan, aslında bunlardır. Kendisini diğerlerinden ayıran, farklı kılan bu ve benzeri yönlerdir.

Hilmi Uçan’la Söyleşi

Bu sayının öne çıkan diğer bir ismi Hilmi Uçan. Yeni çalışmaları üzerinden Uçan’ın düşünce dünyasının derinliğine birçok yazı ile giriyor Yitiksöz.

Ayşegül Özdoğan, Hilmi Uçan’layeni kitabı Mutlu Faniler bağlamında bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kitabı ve özelde de Uçan’ı tüm hatlarıyla tanımamıza rehberlik edecek ayrıntılar var söyleşide. Yaşamak denen cenderede keskin çizgileriyle kendine yer bulmaya çalışan insanın yaşam mücadelesinin tezahürlerine de yazarın cümleleri ile eşlik ediyoruz.

“İnsan mutlu olmak ister, bir iç huzurunu yakalamak ister. “İnsan nasıl mutlu olur?” sorusu temel bir sorudur diye düşünüyorum. İkinci sözcüğe, fani sözcüğüne gelince, fani olduğunu, öleceğini bilen, ölümlü olduğunu düşünen tek canlı insandır. Ölüm de yeryüzünün en büyük hakikatidir. Bundan kaçış yok. ‘Nasıl bir insan istiyorum?’ ‘İnsan için dünyanın anlamı nedir?’ sorularına sağlıklı bir cevap verilebilirse mutluluk konusunda da doğru bir sonuca ulaşabiliriz belki.”

“İstemek kipliğinin içeriği hayatın anlamını da belirleyecektir. Neyi neden istiyorum? Bu soruyu da yanıtlamak gerekir. İnsan önce kendi eylemlerini sorgulayabilmeli, önce kendi içini görmeli, gözetlemeli. İstediklerinin ne kadar değeri olduğunu kalbiyle araştırmalı. Yoksa mutluymuş gibi yaşar, ama mutlu olamaz.”

“Mekân/insan ilişkisini bizim uygarlığımızda açıklığa kavuşturan güzel bir özdeyiş var: Şerefü’l mekân bil mekîn. Bir mekânın şerefini, o mekânda ikamet edenler belirler. Mekke ve Medine’nin, Kudüs’ün, İstanbul’un şerefini bu mekânlarda yaşamış olanlar, yaşayanlar şekillendirir, belirler, şereflendirir. Evlerimiz, sokaklarımız, şehirlerimiz hatta camilerimiz nasıl bir zihniyetin, nasıl bir düşünce dünyasının biçimidir? Bu mekânlar, tek sözcükle söylersek tereddüdün farklı görünümleri, farklı biçimleridir.”

Erol Çetin - Hilmi Uçan'ın Mutlu Faniler ile Tereddüt ve Tefekkür Kitapları Üzerine

“Hilmi Uçan, Mutlu Faniler adlı eserinde varoluşun anlamı, değeri, sorgulanması ve çağdaş insanın içinde bulunduğu durum üzerine önemli tespitlerde bulunur. Yazara göre hayatı anlamlandırma çabası ve varoluş sorgulaması insanın en değerli edimidir. Uçan’ın yorumuyla insanlığın bütün kavgaları, varoluş sorgulamasını sağlıklı bir şekilde yapmamasından, insan doğasının göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.”

“Varoluşun hakikatini kavrama noktasında parçayı değil bütünü gözeten bir algının temele alınması gerektiğini vurgulayan Uçan, sağlıklı düşünmenin yolunun ‘parça’da ‘bütün’ü kaybetmeden düşünebilmek olduğunu ifade eder. Zira “bütün”ü gözden ırak tutanlar farklılıklarda, parçalarda, ayrıntılarda kaybolabilirler, yollarını yitirebilirler. Bu bağlamda kuru aklı öne çıkaran Batı uygarlığı hedonisttir, fiziksel olana, somut olana, parçaya inanır.”

Erhan Akdağ - Batı Şiiri ve Tevfik Fikret

Hilmi Uçan’ın Batı Şiiri ve Tevfik Fikret kitabı üzerine yazmış Erhan Akdağ. Önemine binaen bu yazıya ayrı bir parantez açmak istedim. Çünkü Tevfik Fikret’in düşünce yapısının oluşma aşamalarını ele alan en önemli eserlerdendir Uçan’ın çalışması. Bu kitabı okuyunca sadece Tevfik Fikret’in değil ondan sonrasının değişen ve etki altına giren kodlarını görmek için iyi bir kaynak bu kitap.

“Hilmi Uçan’ın Batı Şiiri ve Tevfik Fikret adlı eseri; yaşadığı dönemin siyasi iklimi, sorunları ve çalkantılarıyla boğuşan, çoğu zaman da kendi iç dünyasında önemli kırılmalar yaşayan Tevfik Fikret’in şiirleri üzerine metinler arası bir inceleme olarak öne çıkmaktadır. Hilmi Uçan, Servetifünun Dönemi’nin öncü şairi Tevfik Fikret’in François Coppée, Alphonse de Lamartine, Charles Baudelaire, Alfred de Musset, SullyPrudhomme gibi Fransız şairlerden esinlenerek şiirler yazdığını birebir örnekler ve benzerliklerle tespit ederek kitabında ortaya koyar. Yazarın Fransızca orijinal metinlere ulaşarak onları Fikret’in şiirleriyle karşılaştırması, bunu yaparken de anıştırma, yansılama, öykünme, alıntılama gibi terimlerle adlandırması, tespit ettiği şiirlerdeki yerdeşlikleri sözcük, imge ve sözce açısından tablolarla göstermesi edebiyat araştırmacıları açısından Batı Şiiri ve Tevfik Fikret adlı eseri daha da işlevsel kılmaktadır.”

Yitiksöz’den Öyküler

Gülçin Yağmur Akbulut – Güneş

“Hangi kavşakta dursam, dönüp dolaşıp aynı camdan duvarların önünde buluyorum kendimi. Uzaktan bir akraba gibi yedi iklim ötesinden bakıyor gövdemin siluetine gabardin ayrıçlı. Kimi görsem üstünde aynı güneşle dolaşıyor caddelerde. Çizgisi aynı, deseni aynı, hatta düğmesi, iliği bile…”

“İnanmayacaksın ama yağmurun değdiği, karın bulandırdığı azalarımı üst üste sıralanmış tüylerini seyrederek ısıttım. Tipinin ortasında yünlü kumaşını sırtımda hayal ederek gülümsedim. Mağaza sahipleri tarafından fark edilme kaygısıyla tasalansam da vuslat alışkanlığımdan vazgeçemedim. Çünkü göğüs kafesimde tütsüyen, tuğlalarla örülü kuzinemdin.”

“Bu günlerde katlanıyor, akıyor vakit. Gelemiyorum. Gözlerimin önünü kül kaplayana kadar ders çalışıyorum. O sınavdan bu sınava koşturmaktan hasret iyice boğazıma çöreklendi. Hava soğuk. Seni göremeyince daha bir üşüyor omuzlarım. Malum final haftası, biraz daha üşümeliyim. Seni bir kez görebilsem eminim biraz ısınırdı ellerim ayaklarım.”

Hasan Keklikci- Adamların Cesedi

“Güneş toparlanıyordu; ışıklarını nehrin kenarındaki taşların üzerinden aldı, şöyle bizim üzerimizde nasıl görünecek acaba der gibi alelusul bir müddet bekletti ve sonra Bahçealanı’ndanAlhanlı’ya, yukarı çıkıp gitti. Başka bir yerde olsa güneş gider, gittiği yere hemen akşamı gönderir. Fakat buraya, Ceyhan Nehri’nin kenarına akşam öyle çabuk gelmez. Bekler. Bekler ki güneş her iki yamaçtaki tepelerden ve dağlardan da çekilsin.”

“İki delikanlı utana sıkıla şalvarlarını çıkarttı. Altlarındaki, iğne iplikle elde dikilmiş beyaz donlarının ayaklarını diz kapaklarının üzerine doğru kıvırdılar. Üçayağı iki ayağından tutup nehrin ortasına kadar götürdüler. Üçayağın üçte biri suya gömüldü. Oğlanlar yarı bellerine kadar ıslandı. Sonra biri evden getirdiği lüküsü üçayağın tepesine astı, güzelce bağladı. Gaz düğmesini kıvırıp yaktığı kibrit çöpünü camın altından, lüküsün içine uzattı. İlk anda lüküsün içinde biriken gazın alev alması hafif bir patlama sesi çıkardı ve ardından üzerimize kocaman bir kafa gölgesi düştü.”

“Ceyhan’ın kenarından güneş ne kadar erken batarsa, o kadar da geç doğar. Yusuf ’u kuyudan çıkaracak kervanı bekler gibi bekleşen köylüler ve Adamlarla sabah kahvaltısını yaptık. Henüz güneş bizim olduğumuz yere ulaşmadı. Huzursuz, insana ne düşündürdüğü belirsiz kuru bir güne ulaştık hep beraber. Kimsede ne laf verecek bir güç ne de bir istek var. Sabah olduğundan beri kimsenin ağzından ardı ardına dört kelime birden çıkmadı. Kısa kısa sorular, kısa kısa cevaplarla konuşuyor konuşanlar. Bir ara Adamlardan biri koluma girdi. Nehir boyunca gönülsüzce sekiz on adım yürüdük.”

Selim Erdoğan – Sekerek

“Soba harlandı iyice, gümbür gümbür yanıyor, babam evin başköşesinde doksan dokuzu bileğinde, gözü bir yandan akşam ajansında bir yandan ise iki eliyle çarşaf gibi açtığı gazetesinde. Annem, kazak örüyor pürtelaş, hafta sonuna yetiştirmesi gerekiyormuş, Nurcihan ablamın oğlu Mete için. Gözlerim pürdikkat babamın ayaklarının ucundaki sehpada duran lanet çay bardağında. O kadar yavaş ve törenle çay içiyor ki babam, yüzüm sivilceyle doldu bu çay saatleri yüzünden.”

“Usulca kapıyı kapatıp odaya dönüyorum. Annem “Kimmiş oğlum?” diyor, “Feriha,” diyorum, “Öyle mi, çok tatlı bir kız,” diyor gülümseyerek, babam görevimi aksatmış olmamı yüzüme vurur bir tavırla okuma gözlüğünün üstünden bana bakarak boş çay bardağını işaret ediyor, annemse “Haksız mıyım, çok tatlı kız değil mi?” diyor.”

Yitiksöz’den Şiirler

ölen öldü kalan kaldı

sen aynısın aynı balkon aynı çocuk

-aynı ölüanıcı göstermelikler- aynı histeri

şimdi bir avuç buğday gibi

öfkeyle direnerek ve güvenerek

savurabilirsin kendini atalar toprağına

neysen çocukken uyurgezer yazlarda öyle

ne eksik ne fazla yüzünde son gülümseme

akrepleri öpmeden güneşten önce

şimdi balkon

hem avlusu hem kuyusu evlerin niçin

söyleyiney yeşil sarıklı ulu hocalar

söyleyin niçin

kuyuya düşen çocuk

niçin ölmesin

Mehmet Solak

Derûnumda yanan bu ateşi neden anlamıyorlar Hâce, nereye dek bu sıçrayıp uyanmalar?

Rüzgâra açık kapımızdan boşalır kırgınlığımız gün boyu, şehrin ve kardeşlerimizin üstüne.

Sana söylüyorum sırdaşım; bu ölü toprağını alma içeri, sürdür yürümeni bütün iyi dileklerle

Gündoğumuna doğru; çokbilmiş adamları geç, yolunu kaybetmiş seyyahları görürsen dur

bekle, soluklan biraz

Yine de istekliysen aşk diyarında otağ kurup ateşlerde yanmaya

Kılavuzsuz adım atma oraya, ölümsüz soytarılar ve derin sular üstüne yemin etseler de!

Adem Turan

biz neden yan yanayız

niçin buradayız hâlâ ateşe verilirken yol

geceyi açıktan çağırabiliriz şimdi

kahramanları anabiliriz devletin katına çıkmadan

bileğimizde sevdiğimizden kalan o yaşmak

leylanın mezarında bir taş olabiliriz

yolda kalanın karşısına aşk çıksın diyebiliriz artık

üzülmekle geçen günleri Allah affetsin

Cengizhan Konuş

ve bu rüzgar sulusepken bir yele/ anladınız mı

ve zaman bir boya/ boyandınız mı o riskli renge

ve ten / ruh tuvali, his akağı/ dik durunuz lütfen

ve yürüyüş bir yol sentezi/ kuş izinde yürüdünüz mü

ve yeryüzü/ sen

aşkın meali

toprağa dokunuş belleği atlılara sarsıntını azalttın mı

ve sen/ insan

dörtnala gittin mi

asli boyasıyla boyandığın vadilere

Yasin Mortaş

Durun desem kim durur kendine

Bir bakış baktırıp sağdan soldan

Bir ihtar aldırıp acıların içinden

Aşk bu deyip kederden kedere.

Bir gülünüz olsun ister miydiniz

Yürek biçiminde kıpkırmızı rengiyle

Kime ne desem de olmuyor yani

Bir ben miyim acı çeken dünyada.

Nurettin Durman

Bir fotoğrafa sığmıyor artık dünya

Moritanya, Nepal, Litvanya, Meksika

Sicilyalı bir köylü, Paris’te bir modacı

Budist tapınakları bekleyen ihtiyarlar

Dominik Cumhuriyeti’nde kolu kesik genç

Şimdi bütün dünya şahit dargınlığına

Bir bahanesini bulur buluştururdu bizi dayım

Kırılmayacak dostlar, dağlar vardı aramızda

Şimdi bütün dünya aramızda, uzak ülkeler

Kadim şehirler, metropoller, metro istasyonları

Bu yüzden bir fotoğrafa sığmıyor artık dünya

İbrahim Gökburun

Kırılmasa yorgun bileğin eli

Yorgun olmasa bükmeye yeltenir mi eller?

Hoş gör, ye, iç, oyalan, vur semeri omzuna

Nasılsa hiçbir harf eksiltilmez o kubbeden

Omzunu vur semere ya da hor görüp izini zahirin

Daya alnına pınarını mermerin bir!

Kalem şahit, gök şahit, kaf şahit

Allah...

Sonbaharın cebinde sarı bir yaprak, düşsem?!

Semazen varıp geri döndüğünde eteğinden,

Düşsem?!

Bütün şiirler diyorum şairlerinden silkelenip ya

Her şair şiirinden kaçtığı gün,

Ölmediysem?!

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Geceleri ay

Şiir okurken

Balık sesli yıldızlara

Güler uykusunda

İstanbul’lu

İstanbul için

Boğaziçi

Her mevsim

En şarkılı deniz

Burcunuz İstanbul’sa

İstanbul için

En derin mavi

Kendi gökyüzü olan

İstanbul’dur

Mustafa Ruhi Şirin

Şiar, sayı 38’de Sezai Karakoç

Şiar dergisi 38. sayısını Sezai Karakoç’u çok iyi ifade eden, onun ruhunu tam anlamıyla temsil eden sade bir kapakla çıktı. Bizim için büyük bir problem olan anlama ve anlatma kaygısını aslında çok iyi yansıtıyor bu kapak. Karakoç’u doğru bir şekilde anlatıp nu anlayış ile diriliş ruhuna girmenin yollarını aramak gerekirken ne yazık ki sadece anlatmış olmanın geçici huzuruna razı oluyor birçokları. Bu sebepten şu soruyu cümle arasına yerleştiriyor Şiar dergisi; “Sezai Karakoç’u Neden Anlamadık?”

Editörden;

“Sezai Karakoç, ömrü boyunca bir neslin düşünü gördü. Hem madde hem de mânâ olarak toprağın altına giren bir medeniyetin dirilişine hayatını vakfetti. Temelsiz ve soysuz fikirlerin karşısına Müslümanca yaşamanın izzetiyle çıktı. Sahici ve samimi; saf ve duru; vakur ve azametli duruşuyla yeryüzündeki bütün fesadın karşısına en başta en büyük silahı olan kalemle çıktı. Bu mücadelesini onlarca cephede bedeller ödeyerek, dünyanın aldatmacasına kanmayarak, büyük kurtuluş uğruna küçük ama sağlam adımlar atmayı hayatının merkezine koydu. “Yeşil sarıklı ulu hocalar”ın öğretemediğini o esrarlı kelimeleriyle nakış nakış talim etti. Kimisi onun kendisini dünyevî imkânlardan mahrum bıraktığından dem vurdu. Halbuki o, dünyayı sürgün yeri bildi ve esas mahrumiyetle mahkûmiyetin dünyaya tamah etmek olduğunu, ulvî maksatların talibi olarak, fiili bir misalle bizlere gösterdi.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Recep Seyhan - Sezai Karakoç’un Hikâyeciliği ve Piyesleri

Sezai Karakoç’un gerek hikâyelerini gerekse tiyatro metinlerini (o piyes demeyi tercih eder) Gadamer’in işaret ettiği dil, gelenek ve tecrübe unsurları üzerine kurduğunu görüyoruz. Karakoç’un tahkiyeli anlatıma çok yatkın olduğu biliniyor. Mesela onun Masal, Leyla ile Mecnun, Hızır’la Kırk Saat; hatta Liliyar ve Köşe şiirlerinde gerektikçe tahkiyeli bir anlatıma başvurduğunu görürüz. (Şiirde risk sayılabilecek tahkiyeli anlatımı büyük bir ustalıkla aşar şair.) Karakoç’un temamızla ilgili metinlerinde fikir adamı tarafı baskındır. O şiirlerinde ve düşünce yazılarında nerede durursa hikâyelerinde ve piyeslerinde de orada durur. Şair hakkında önemli bir çalışma olarak gördüğümüz Mehmet Erdoğan’ın Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları adlı çalışmasındaki tespiti oldukça özgündür: “Sezai Karakoç, temel meselelere bakışında hiç şaşmamış ve değer kaybına uğramamış bir düşünürdür.”

Hüseyin Akın - Bir Şiirden Yola Çıkmak

Sezai Karakoç şiiri akılda kalıcıdır. Akışkan ve de modern ilahi kıvamındadır. “Neşideler Neşidesi” tadında demek istemiyorum elbette. Daha çok mesnevi tadı ve eski şiirin rüzgârından esintiler taşır üstadın şiiri. İşte zihnimde aklımı ruhum kılan o dizeler:

“anne öldü mü çocuk/ bahçenin en yalnız köşesinde/ elinde siyah bir çubuk.”

Mustafa Uçurum - Anladıkça Kaybedilecek Ne Çok Şey Vardı

Anlama ve anlamlandırma çabasına girmeden bir dünyayı kavramak zordur. Sezai Karakoç’u anlama uğraşına girmeden yapılan her türlü eylem ancak bir ıztıraptan başka bir şey olmaz, olmadı da. Onun naif yüreği kimseyi geri çevirmedi, yapılanlar da göstermelik faaliyetlerin ötesine geçemedi. Onun tek satırını okumadan yeni çıkacak kitabının şiirlerini incelemesi için yanına gidenler, onu şölenlerine bir figür olarak katmak isteyenler, onun adına kitaplar yazarak kibirlerinden taviz vermeyenler olsa olsa Sezai Karakoç için tarifsiz bir acıdan başka bir şey değildi.

Esma Polat - Sezai Karakoç’un His Ve Düşünce Evreninde “Şehir” Kavramı

Karakoç, ruh şehrimizin ve buna bağlı olarak maddi şehirlerimizin mamur hale getirilmesinde tasavvuf kurumunun çok önemli bir rolü olduğu görüşündedir. Bunu şöyle ifade eder: “İşte gerek insan ruhu ve gerek toplum ruhu da manevi bir şehir gibi mimarlara ve işçilere muhtaçtır. Bu mimarlar ve işçiler bir kuruluşun ocağında yetişir. Ben bu kuruluşa ‘ruh kurumu’ diyorum. Yani, ruhları alıp hamlıktan çıkaran, onu yoğuran, ona yeni bir yapı veren yuva. İslâ m toplumunun oluş tarihinde tarikatlar, tekkeler bu vazifeyi gördüler. Musiki, edebiyat, mimari gibi sanatlar da bu yuvalarda boy attı.

Vahdettin Oktay Beyazlı - “Hızır’la Kırk Saat”Te Miraç Hadisesi

Savaşlar sonrası insanının ruh durumunu ve hayata bakışını yansıtan “Yeni Gerçekçi Şiir”, Sezai Karakoç özelinde çok daha derinlikli bir yapıya sahiptir. Onun şiirden ve sanattan ilk elden beklediği, toplumun inşası değil; bireyin ruhsal inşasıdır. İnşadan kasıt ise ruhun, insanlığın, İslâm’ın ve genel manada İslâm medeniyetinin dirilişidir. Tabir yerindeyse Sezai Karakoç, bir ayağını kesinlikle İslâm ve Kur’an geleneğine sabitlerken diğer ayağını ise bir pergel misali Doğu ve Batı edebiyatının düşüncesi ile şiirine atar. Bu bağlamda Karakoç için “kökü İslam geleneğinde olan modern bir şair” diyebiliriz.

İlk Eserler Söyleşisi

Şiar’da en önemsediğim bölümlerden biridir İlk Eserler Söyleşileri. Kuddusi Demir ve Vahdettin Oktay Beyazlı’nın birlikte hazırladıkları bu bölümde ilk kitap heyecanını yaşayan yazar ve şairlerin mutluluklarını paylaşıyoruz. Sadece söyleşi değil elbette bu bölümde yer alanlar. Kitap hakkında tafsilatlı bilgiye de ulaşıyoruz.

Bu sayının konuğu; Ümit Köksal. İlk kitabı Bakakaldığı Yerlerin Sıradanlığı vesilesiyle Köksal’ın öykü dünyasına şahitlik ediyoruz. Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İnsan olmanın gerektirdiğidir hayal kurmak. Hayalsiz ve umutsuz bir yaşamanın düşünce ve inanç sistemimde yeri olmadığını, insanlık kimliğini kaybettirdiğini söyleyebilirim. Neşeyle hayal kuran biriyim. Karakter inşa ederken de bir kişi olmaktan ziyade farklı kişilerin belirli bir hasletine sahip olmayı isterim. Bu hasleti noksansız olarak düşünmeyin, kusurluları da toplarım. Asıl bütün bu ikisinin uyumunda; ölçülü birliktelikte.”

“Asimile olmuş kişilerden ziyade ayrıksı, yaşamakta güçlük çeken karakterlerle ilgileniyorum. Akışın önünde duranları, karşı tutum sergileyenleri anlatırım. Bazense yarışta üçüncü olanlara değinirim. Neden mi üçüncü? İkincide birinci olma hırsı, birincide ikinciliğe düşme endişesi vardır; üçüncü sakindir ve sevinçlidir, başarının keyfini çıkarır. Onun bu keyif kaynağını önemserim.”

Şiar’dan Öyküler

Hakan Osman Çaldağ - Yok Ağrısı

“Şöyle bir bakmıştı doktor, nasıl şöyle bir bakılırdı ki sakat bir insana; şöyle bir bakılır mıydı yalnızca, dünyalarımız başlarımıza yıkılmışken? İyi görünüyorsunuz demişti o yıkık hâlimize, yaralar toparlanıyormuş. Üzgün müsünüz doktor bey, biz çok üzgünüz. Bir kazadır olmuş, kazadan kaçılmıyor filan mı diyelim? Günde kaç hasta geliyor buraya biliyor musunuz mu diyeceksiniz, hâlinize şükretmelisinizi de ekleyecek misiniz? Acının tazeliği ve apansızlığı şükretmekten geri bırakıyor.”

“Ne yapayım, birkaç gün debelendim, sonra döndüm annemlere. Onlara da anlattım olanları. Suçluluğumu anlatamadım; üzüntümü tescil ettirmek için gerek yoktu o katmana. Vah vahlandılar çokça, sonra dostumun annesini aradı annem, geçmiş olsun dilekleri, şimdi nasıl sorularına kısa kısa cevaplar geldi karşıdan ve soğuk bir görüşürüz ile kapandı telefon. Herhalde çok üzgünler, dedi annem, yoksa Ayşe benimle böyle konuşmazdı. Demek ki annesi kızgındı bana. Olsundu da.”

Kuddusi Demir - Zihni Kara Bey’ Kara Bey’in Kuklaları

“Irmak boyunca yürüyorduk. İki gündür suyla birlikte akıyorduk. Suyla yoldaş olmuştuk. Irmağın yatağını bulduğu vadide kendimize de yatak bulmayı umuyorduk. Kara Zihni’nin kulaklarında eskilerin sözleri dolaşıyordu. Irmak kenarında yaşayan hiçbir canlı yataksız ve aç kalmazmış. Sahi, uyumayalı kaç gün, ya da rahat bir yatak görmeyeli kaç yıl olmuştu?”

“Her sabah değirmenin yanından geçerken uğrarız, köyle ilgili haberleri alırız. Arap Memiş, kukla oynamaz lakin ara ara konuşur bizimle. Kara Zihni’den haberler anlatır. Akşam sofra başındayken anlattı. Kara Zihni, köylüye çok kızgınmış. Öyle ki önce civar köylerin buğdayını öğütüyor; bu köyden kim gelirse sürekli bekletiyormuş.”

Özay Erdem – Kiracı

“Bir akşamüstü Doğan’ın atölyesinden dönüyor-dum. Balmumu heykeller yapıyordu dostum ve yakın tarihte bir sergi açacaktı. O gün, yaptığı bazı heykelleri bana gösterip fikrimi almıştı. Hiçbir zaman bir ruhun ziyaretiyle müşerref olamayacak bu bedenlerden et-kilenmiştim. Asıllarına ürkütücü bir biçimde benzi-yorlardı. Kafamın içinde balmumundan olma Mike Tyson’un kızgın suratı dalgalanırken bizim sokağa gir-dim. Çete üyelerinden biri de oradaydı. Kulakları kesik olan çöplüğü karıştırıyordu. Yanından geçip eve doğru yürüdüm. Bunun üzerine başını kaldırıp bana baktı. Sebebini anlayamadım ama röntgenimi çeken bakış-larından rahatsız olmuştum. Sonra Marilyn Monroe’nin balmumu bakışlarıyla takas ettim ikisini. İnsan zihni böyle işliyordu. Bir durum seni rahatsız edince, eğer üzerine çok düşmezsen, hoşuna gidecek başka bir görüntüye geçiyordu hemen. Renklendirilmiş cam ve ipek iplik kullanılan gözleri gerçek gibiydi Marilyn’nin. Köpeği unutmuştum, anahtarı çıkardım ve kapıyı açıp içeri girdim.”

“Elli sekizinci gün. Gazetemi okurken aldım haberi. Doğan heykeli bitirmiş. Video ve fotoğraflarını yolladı, harika görünüyordu. Bir ruha sahip olsaydı, eminim, yakınları bile anlamazdı. Beklemeye hacet olmadığını, hemen öğleden sonra bu işi halletmemiz gerektiğini söyledim. Zira Fitnat’ın imalı konuşmalarından bunalmıştım ve bir an önce dükkâna, işimin başına, dönmek istiyordum.”

“O günden sonra çete, tarlanın oradan geçerken, bana bir kere bile dönüp bakmadı. Trenlere havlamaya devam ettiler.”

Ayşe Saygılar Umur – Veda

“Sokak kapısına geldiğinde kapıda ayaküstü sohbet ettiği anlaşılan iki kadın onu tuhaf bakışlarla süzdüler. Aldırmadı ilerledi. Gündüz kuaförde saçını boyattığı kız da acıyan gözlerle bakmıştı ona. Yine aldırmamıştı. İstediği rengi tutturana kadar uğraştırmıştı kızı. Kararsızdı çünkü. Tam bir yıldır kendine hiç bakmıyordu. O hazin günden önceki gibi sarı mı boyamalıydı? Yoksa yeni bir sayfa için hiç kullanmadığı bir renk ve model mi seçmeliydi? Ayrıca bugüne çok özenle hazırlanmalıydı.”

Tebessüm etti. Fotoğrafa bakmaktan kendini alamaması iyi bir şeydi. Cesaretini topladı. Yatak odasından çıkıp hasta yatağının olduğu odaya doğru ilerledi. Kapıya yaklaşınca Geveze “İyi, iyi!” deyince irkildi. İçeri girdi ve yatağa baktı. Yatak bomboştu. Derin bir nefes aldı. Hemen telefonu eline alıp kapıcıyı aradı. “Boşaltılacak bir oda var. Yardımcı olabilir misiniz?” dedi.

Şiar’dan Şiirler

ölümdür beni avutan yaşamak uykusuna doğru

uyandırır beni vakti gelince

saçlarım uzayıp belki bir çınar kökü gibi toprağa

beni düğümleyen süsün göğsümden kopması gibi bir kirli pençe

fakat mübarek bir saattir ölümdür beni avutan

dişlerimin arasında çiğneyerek büyüttüğüm köpeğin direnişine

ölümdür beni tanrıya çağıran ne zaman sürçse kalbim

şeytan ne zaman görünse omzunda davuluyla

oturup buğday biriktiren zavallı yanım ağır ve yorgun

bulutlara bir kurşun değiyor öfkem

sonra bir köpük sönüyor işte ışıktan kargıların ucunda erkenden

ölümdür beni tanrıya çağıran yeşil çuha gibi açılan dünyadan

Bahtiyar Aslan

bir at neden ağlar düşün bunu sevgilim

birlikte rüzgara açamadığımız kollar

ay’ı seyretmek için üşüdüğümüz yollarda

birlikte söyleyemediğimiz şarkıları ağlatıyor şimdi

bizi seyrederken aydınlık bir avludan

çocukken beni güzelleştiren o çakıl taşlarıyla

vurulmak istiyorum dünyaya

bildin mi şimdi,

at vurulmadı, ondan ağlar sevgilim.

Serap Kadıoğlu

Dalda kiraz alınıyor kirazlığından

Göğsümde bir yanardağın ayak izleri

Ölüm Roma lejyonunda tutsak bir asker

Bir şiirin ortasında beni öldürme

Dalda kiraz irkiliyor kirazlığından

Dalda kiraz güceniyor kirazlığından

Yankısını dinlediğin ölü denizler

Aşkı çağırıyor sonsuz karanlıklara

Bir şiirin ortasında bana görünme

Dalda kiraz inciniyor kirazlığından

Hasan Nalçacı

yoldan geçenler

bakınca penceredeki

kumaşına yüreğinin

gülümserler mi

dudak mı bükerler

yüz mü çevirirler

kapatırlar mı gözlerini

pencere dayanamayıp ağırlığına yüreğinin

kırılıp dökülmezse avuçlarından

topla bütün cesâretini

as yüreğini pencereden

Nurullah Genç

Alioğlu Muhammed derler bana

Şehrin çatısından bakarım

Çıktım ve yedim Yunus’un üzümünden

Baktım karardım eriğin temaşasına

Sıkıldı su uçtu fıçı doldu sis

Kirlendi ve geçip gitti adamlar neredesin derler bana

Alioğlu Muhammed derler bana

Sanmayın surları aşan benim

Koçbaşları ve mancınıklar ısmarladım

Sürüsüne bereket üfledim milletin bağrına

Akşam ettim camı kapattım bitti kibrit

Balkonu geçtim geçmedim neredesin derler bana

Muhammed Münzevi

Geldin

Zifirî gecenin örtüsünü açan

Şefkatli seher hanım eliyle

Ömrümü aydınlattın gün gibi

Terütaze kızıl beyaz gülücüklerle

Geldin

Nasıl ateş bastı bir bilsen

Dilimi, dişimi, bilcümle bedenimi

Şifalı sulara yatırdım da sesimi

Gürül gürül çıksın için

Ah! Gizleyemedim bir türlü

Parmaklarımdan fışkıran alevleri

Erol Yılmaz

korkulacak ne çok şeydi yaşamak

betondandı her şey sevgi yokluktan

acımak bir ev ödevi ağlamak yasamak

mutluyum ve biliyorum bütün bunlar

solgun bir gülün mutsuzluğundan

Şehzadebaşı’nı dirilten gül ustasından

ölüustalı çırak bir şairin omuzlarına

emanet kaldı yeşil badısaba gözlerin

herkese gül saçtı zaman mabedinin bahçesi

ölümün serin gölgesi tenha bakış

sonsuz bir rüya yer ve gök arası

Vahdettin Oktay  Beyazlı

çim diyebileceğim bir şey olsun, onu istiyorum.

Bir renkli kuş anıyor kalbim, kapkara büyükler diliyorum ötekilere,

Ölümü geride bırakacak olmaktan geliyorum,

Sanki biraz koşturuyorum ve adımlarımı tedirgin atıyorum.

Büyüyor, solgun yapraklı dünya; içinde küçüldükçe biz, yani insanlık tarihi ve sefalet

Ve bir anlamı yitirmek, affedersiniz tüm bunlar ne demek?

İ.UsameYördem

Yolcu dergisi 104. Sayı

2022’ye 104. sayısı ile girdi Yolcu dergisi. Bir derginin çıkışı insana heyecan veriyorsa o derginin Yolcu olma ihtimali çok yüksek. Öyle içten ve samimi bir seslenişi var ki yürekten alıyoruz verilen selamı. “Geceye Yenilmeyen” bir aydınlık yüz karşılıyor bizi. İçimizde bitmek bilmez şarkılar…

Ömer İdris Akdin’in Mesele’ye notlarından

“Herkes gitti. Boş bir dünyaya bakıyorsunuz. Aklı çelinmiş, ruhu satılığa çıkarılmış bir dünyaya… Her iyi şey çekip gitti. Çürümüşlüğün yeryüzüne sinmiş kokusu genzinizi rahatsız etmiyor artık. Daha; biraz daha kirlenelim. Hayatımızın teslim alınmışlığı ile bitmeyecek süreç önümüze seriliyor. Düşlerimiz üzerine yapılan çok boyutlu ve çok fonksiyonlu pazarlıklar, sistemin kendini tanrısal bir geleceğe hazırladığını gösteriyor. Her değer varoluş anlamını kaybediyor… Kendisine yüklenen yeni anlamlar üzerinden kuruluyor evren. Yeniden. ‘Daha’ bu yeninin içinde en sihirli kelime. Açıktır ki ne sahici sorularımız var ne de bir cevabın peşindeyiz. Tabi olduğumuz ve yüzyıllardır içinde yürüdüğümüz medeniyetin anlam kodlarını kaybettik. Geldiğimiz nokta, büyük bir yükten kurtulmuşluğumuzun mutluluğu ile bize anlam kazandıran ne varsa hepsinin köküne kibrit suyu dökmek. Artık daha ile başlayan arzularımızı kamçılatabiliriz. Daha çok hırs daha çok haz daha çok görünürlük daha çok bilinirlik… Bunları konuşmak gerekiyor. Üzgünüm yoğun bir dilsizleştirme çağını yaşıyor. Ortalıkta dolaşan ise insan adına, din adına, kültür adına ya da her şey adına anlamsız uğultu.”

Çağ Karşısında Direnen Türkçe

Yaşadığımız çağ, her alanda olduğu gibi dilimiz üzerinde de yok edici bir güce sahip. Her şey büyük bir tufanın izi gibi, birdenbire oluyor ve avcumuzda kalanlarla avunmak zorunda kalıyoruz. Rabia Gelincik, Çağ Karşısında Direnen Türkçe üzerine yazmış. Özellikle teknolojinin kıskacındaki Türkçeye dair örnekler veriyor Gelincik. Sadece sorunlar yok yazıda. Çözüm önerileri de sunuyor yazar.

“Asrımız, tüm görsel-işitsel aygıtlardan zihnimize durmaksızın teknoloji çağında olduğumuz bilincini aşılamaktadır. Cep telefonlarından, tabletlerden, bilgisayarlardan her gün ulusal internet ağına dâhil olan insan sayısı gittikçe artmaktadır. Bireyler, sosyal medya sitelerinde kendi varlık alanlarını oluşturup; değer, kabul görmek için arkadaş gruplarına dijital yollardan dâhil olmaktadır. Farklı kültürlerden insanların bir arada bulunduğu bu ortamlarda, ne millî ne de ana dilin hakkı verilmektedir.”

“Kelimelerin yalnız sessiz harflerini öne çıkartaraksesli harflerin, muhâtabın zihni tarafından tamamlanmasını öngörmek ya da cümlelerin yalnız ilk harflerini kullanmak: “tamam” yerine “tmm”, “selâm”yerine “slm”,“aleykümselâm”yerine “as”, “merhaba” yerine “mrb”, “canım” yerine “cnm”, “mesaj” yerine “msj”, “nasılsın” yerine “nslsn”, “görüşürüz”yerine “grşrz”,“Kendine iyi bak.”yerine “kib”, “Allah’a emânet ol.” yerine “aeo” şeklindeki örnekleri çoğaltabiliriz.”

“Bu doğrultuda Türkçenin önemini vurgulayan kampanyalar, faaliyetler düzenlenebildiği gibi; okullarda, hangi alanda olursa olsun, her öğrenci için Türkçeyi daha etkili kullanma dersleri verilebilir. Tabii bunu besleyecek etkili kaynaklar ile de topluma millî dil bilinci aşılanmalıdır. Şâir Süleyman Çobanoğlu’nun bu husustaki önerisi dikkate şâyandır: “Türkçeyi seviyorsanız, Türkçe için çalışıyorsanız, yapmanız gereken durmaksızın güzelleme yapmak değil, Türkçe eser vermek, ama yüksek eser vermektir.” Bununla birlikte, yerli sosyal mecralar oluşturularak buralarda kullanılacak dijital klavyeler ile yapılan dil yanlışlarını otomatik olarak düzeltebilecek sistemler geliştirilebilir. Ayrıca bu ortamlardaki kişilerin, iletişimlerini sürdürürken de Türkçeyi daha iyikavrayıp yazmaları sağlanabilir. Böylelikle Türkçenin erozyona uğraması bir nebze olsun engellenebilir.”

Din Şanzımanı veya Etnik Vites

Mustafa Everdi Anadolu’dan Avrupa’ya, oradan bizim topraklara; din ve inanışlar üzerinden bir değerlendirme yazısı kaleme almış. Avrupa bildiğimiz mesele aslında. Onların bir Müslümana nasıl baktıklarını yüzyıllardır yaşayarak görüyoruz. Hep eğilmeyi karşıdan beklemek, ötelemeyi başkasından beklemek gibi kaygıya yaslı sorunlar var. Yazıda geçen ifadede olduğu gibi mesela; “Avrupa’nın Müslümanlara gösterdiği hoşgörü ve çoğulculuğu devletimizden muhaliflere de göstermesini beklemek sadece temenni mi olmalıydı?” Avrupa’nın Müslümanlara hoşgörü göstermesi…  Bu hoşgörü oldukça soyut bir hoşgörü olsa gerek, herkes tarafından görünmediğine göre. Ya da devletin muhalife göstermesi beklenen hoşgörüyü sürekli küfür diliyle yapan muhalif duruş için nereye koymak gerek. Bazen viteslerin karıştığı kesin. Yoksa görüntüler bu kadar flu olmazdı.

“İslam şanzımanı ile Türklük vitesine sabitlediğimiz otomobilsürekli hızlanıyor. Belki de yokuş aşağı. Eskiden manuel araçlarıvurdururduk. Çalışsın diye. Şimdi kan akan sözlerle konuşuyoruz. Vurduracak 'kurban' arıyoruz.

Sanki başımızda yeteri kadar felaket yokmuş gibi. Orman yangını, sel felaketi, toplumsal linç olayları. Bu ülkeye bir lanet bulaştı ama sebebini daha bulamadık. Belki bütün bir dünya lanetlendi de bizim nasibimize bunlar düşüyor.

Kurban kültürüyle, hayat kurban almadan sürdürülemez diye yanlış bir İslam yorumuyla malulüz. Koyun kesmek,kesmiyor bizi. İlle de sığır keseceğiz. Hem ortaklar arası dayanışma getiriyor hem de elbirliği ile temizliyoruz kan lekelerini. Kimseye koklatmadan derin dondurucuda sakladığımız halde.”

Bozkırın Yulası: Hoca Ahmet Yesevi

Benim Gönlüm Bir Kuştur diyen Aydın Hız’ın bir Ahmet Yesevi yazısı yer alıyor Yolcu’da. Her dem anlatılmalı Ahmet Yesevi. Çünkü gönlümüzün kanatlanmasına çok ihtiyacımız olan günler yaşıyoruz.

“Şu Ahmet Yesevi kim, bir araştırın göreceksiniz, /Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” Yahya Kemal’in işaret ettiği ruh, Müslümanlığın bizde oluşturduğu kimlik ile kültürel kodlarımızın, ahlak ve estetik anlayışımızın harmanlandığı “milliyet”imizin özetidir adeta. Anadolu’yu mayalayan Horasan erenlerinin piridir, öncüsüdür. Göçmen ruhların dirliğine, birliğine ve ülküsüne sözler akıtmış bir aksakallıdır: Hace, Hoca Ahmet Yesevi, talebelerinin hitabıyla Hazret-i Pir ya da Pir-i Türkistan.

Milletler ve Takımlar

Nadir Aşçı’nın yine efsane bir futbol yazısı ile geçmişe doğru yolculuğa çıkıyoruz. Mili takımın serencamını izliyoruz bir gençlik anısı gibi. Yaş itibariyle anlatılan olaylara ben de şahit olduğum için daha bir ilgiyle okudum yazıyı.

“Biz Türkler için ortaya konulan en önemli haslet nedir? Vatana ve bayrağa sadakat desek doğru bir cevap vermiş oluruz. Türk milli takımının bizde doğrudan vatan ve bayrak temasını tedai etmesi doğrudan bununla ilgili zaten… Futbolla ilgisi olmayan, hani bilindik deyimle bir futbol topu görse karakola bomba diye ihbar edecek nice Türk insanı için dahi, milli maç deyince akan sular durur. Zaten onların söylemindeki ben takım tutmam, sadece milli takımı tutarım gerçeği buradan sadır olmaktadır. Saha içi taktik diziliminden, oyun ve oyuncu öğelerinden zerre anlamayan birçok Türk bile, ekran başında alırsoluğu. Türk milli takımının kazanması için bildiği bütün sûre ve duaları okumaktan geri durmaz. Çünkü milli takım,vatan ve bayrak gibi iki kutsalı doğrudan temsil etmektedir ve bizim itibarımızdır.”

“Taraftar bağlamından sıyrılıp saha içine inersek de biz Türklerde görülen, uzun vadeli bir yaşam planı olmayan, günlük ve anlık yaşayan, sıkıştığı zaman akla hayale gelmeyecek çözümler üreten millet olma gibi hususiyetlerimizin, milli takım futbolcularında da ayniyle vuku bulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hani yıllardır söylenen bir şey vardır. Sistem takımı olamıyoruz.”

“Düşünsenize her turnuvaya katılan, her turnuvada başarılı olan bir milli takımın taraftarı olmak ne kadar sıkıcıdır. Oysa bu akşam müthiş bir oyunla Brezilya’yı yenip çok değil, üç gün sonra berbat bir oyunla Arnavutluk’a takılmanın lezzetini hiçbir yerde bulamazsınız. Benden demesi…”

Hayanın Gözyaşları

Eyyüp Akyüz, hayadan bahseden bir yazı ile yer alıyor dergide. Yitirilen değerlerin nerdeyse ilk sırasında haya var desek var abartmış olmayız. Yaşanılan tüm rezilliklerin kaynağında haya var. O gidince her şey üryan oluyor dünyada. Haya bir perde, haya bir damar.

“Türk toplumu için hayânın hem örf ve adetler hem de İslam dininden kaynaklandığını görürüz. İslami kaynaklara baktığımızda hayâ ile ilgili pek çok hadise rastlarız: “Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayâdır.” “Edepsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir.” “Hayâ ve iman bir aradadır, biri gittiğinde diğeri de gider.” “Hayâ imandandır.” “İman, yetmiş küsur parçadır. Hayâ da imandan bir parçadır.” “Arsızlık nerede ve kimde olursa olsun çirkinleştirir; hayâ ise nerede ve kimde olursa olsun zarifleştirir.” “Hayânın hepsi hayırdır.” Bu hadislerden de anlaşılacağı üzere hayâ bir Müslüman için hayati değerdedir. İmanın bir şubesidir hayâ. İslam, hayâsız düşünülemeyecek bir dindir.”

“Çevrenize bir bakın, hayâyı öğütleyen insanlar görebilecek misiniz? Ar etmeyi, edepli olmayı, utanmayı tavsiye eden kimseye rastladınız mı hiç? Hayır, rastlayamazsınız. Çünkü zihinlerimiz Batılı bakış açısıyla kodlanmış halde. Artık hepimiz birbirimizin kurduyuz. İnsan insanın yurduydu oysa bizde, dostuydu, sırdaşıydı.”

“Az ama öz olan helal rızıkyerine haram da olsa varlığın/varsıllığın alkışlandığı, toplumsal gelişim yerine kişisel gelişimin önemsendiği, dostluk yerine husumete neden olan rekabetin cilalandığı bir toplumda hayânın hayatımızda yer alması mümkün müdür?”

Bir Şairden Ötesi

Sezai Karakoç için söylenmiş çok özlü bir söz bu; bir şairden ötesi. Onu anlatmak için sadece şair demek eksik başlayan bir tanımlama olur. Ahmet Usta, tam da bundan bahsediyor yazısında.

“Aynı zamanda aynı çağda yaşamaktan, onu tanıyıp okumaktan onur duyduk. İşte bizim iyi adamımız bu demekten şeref duyduk. Allah’tan başkasına baş eğmeyen adamımız gitti. Yazar ne güzel söyledi: “Şair ölünce bir puta dönüşür. Karşıtının kırmak, yanlısının secde etmek istediği bir puta… Oysa şair ikisinden de tiksinirdi.”

Sezai Karakoç, Bize Müslümanın bu çağda nasıl olması gerektiğini, hem duruşu hem fikri hem de meydan okuyuşuyla gösterdi…”

Z Kuşağı

Başkasını bilmem ama bir nesil için böyle bir adlandırma benim tüylerimi diken diken ediyor. Hele de bu kuşağa dahil olduğunu söyleyen temelsizlerin tavırlarını düşününce bunlar olsa olsa “? Kuşağı” olur diyorum. Ne olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini bilmeyen bir meçhul. Elbette bu birilerinin sisitemli bir kurgusundan başka bir şey değil. Bülent Sönmez “Z Kuşağı” Diye Bir Gerçeklik Yoktur, “Z Kuşağı” Diye Bir Tanımlama Vardır, yazısı ile dergide.

“İnsan hem yaratıcı hem üretici bir varlıktır… Hem kendini yenileyen ve koşulları aşabilen bir varlıktır. Bu yüzden G. Vico insanı doğada değil, yapıp ettiklerinde aramamız gerektiğini söyler. Çünkü insan tarihe ve doğaya daima bir şeyler katar, kendisi için bir dünya kurar. İnsanda bir yaratıcı ve oluşturucu yapı vardır.

O yüzden herhangi bir kuşak tanımlaması insan için söz konusu olamaz. Çünkü her bireyin kendi içinde çağlayıp duran bir Cevheri harekete sahip olduğu ortadadır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İnsan bilim objesi olmadığından fiziksel objeleri tanıma yöntemleriyle tanımlanamaz. Sebep sonuç ilişkileri ile insan hakkında karar verilemez. Deneyve gözlem sadece fiziksel dünya için geçerlidir. Ruhsal dünyada böyle bir şey söz konusu olamaz. Bu yüzden kuşak tanımlamaları yanlış bir yönteme yaslanmaktadır.”

Lütfen Algılarınızla Oynatmayın

Ali Korkmaz, son yılların moda tabiri olan “algı” üzerine yazmış. Özellikle sosyal medya dediğimiz gayya kuyusunda uçuşan algıları görünce, yazıdaki önemli tespitleri dikkate almak gerektiğini vurgulamakta fayda var.

“Her birimiz farkına vardığımız/varamadığımız oranda algı yönetimine maruz kalmakta, biraz farklı olan bir diğerini algı yönetimine kanmakla suçlamaktadır. Ne yazık ki herkes insanlığın var olduğu günden bugüne, bugünden yarına değin algı yönetimi ile yaşamak durumundadır. Bu nedenle aklımızı/muhakeme yeteneğimizi devreye koyduğumuz oranda ve bir başkasını ötekileştirmeden yapacağımız değerlendirmelerle algılarımızla oynanmasına izin vermemeliyiz. Algı ayarlarımızla oynanma olasılığını düşük tutmak bile büyük başarıdır. Sıfırlamak ise asla mümkün değildir. İnsanın ve yaşamın doğasına terstir. Bu yüzden diyoruz ki: “Lütfen algı ayarlarınızla oynatmayınız!”… Elinizden geldiğince…”

Selçuk Küpçük Günlükleri

Selçuk Küpçük günlüklerine devam ediyor. Dünün Günleri’nde 1992’nin Ankara’sındayız.

“Dün gece Dinçer’in Sincan’daki evine gittik. Trenden inince istasyonda yere açılmış sergide bir adam kaset satıyordu. Tolga Çandar’ın “Kar Yangını”kasetini aldım. Arkadaşlar bağlamamı da getirmemi istemişlerdi. Çalıp söyledik biraz.”

“Geçen yıl bizim sınıftan bazı arkadaşlar “Nostalji” isimli bir yere eğlenmeye gideceklerdi. Kantinde sohbet ederken O da gelip yanıma oturdu. Katılıp katılmama konusunda kararsızım. Sonra “Sen de gel” dedim. Hacettepe taraflarında bir yerdeyiz. Harabe görünüşlü bir mekân. İçerisi loş. Uzun bir masanın etrafına toplandık hep beraber. Müziğin sesi kulaklarımı zorluyor. Benim için her şey rahatsız edici. Hiç alışık değilim böyle yerlere. O’nu orada bırakıp çıktım. Niye çıktım?”

“Okula gittiğimde her taraf polis kaynıyordu. Kampüsün çeşitli yerlerine toplanmışlar, bekliyorlar. Sonra özel eğitim bölümünden hemşerim Mehmet ‘i gördüm. “Gösteri yapıldı” diyor. Dünya Kadınlar Günü içinmiş. Kar yağdı bu akşam.”

Yolcu’dan Öyküler

F. Sueda Kurt – Halil Abi

“Hepi topu bir kişilik aidiyet herkesin derdi… Ağır aksak yürüyüşü ile geç kalmadan kartını basardı her gün. Aslında geç kalma şansı da yoktu. Erkenden uyanır, eline geçen ve kaç gündüryıkanmadığı her halinden belli olan gömlek ve pantolonu geçiriverirdi üstüne. Pantolonları boyuna göre nispeten kısaltılmıştı. Paçasının birinin muhakkak -belki de hep aynı pantolonu giydiği için öyle gelirdi- dikişi içten açılmış olurve diğerinden daha uzun gözükürdü. Yeşil gömleği ise kirden ve üstüne kat kat giydiği yeleklerden rengini gizlerdi. Kurumun yemekhane girişinde eski bir ahşap bölme ile ayrılmış bir alanda yaşıyordu. Ahşap kapının üzerinde mescityazardı ki herkes aslında buranın Halil Abi’nin evi olduğunu bilirdi. Uzun yıllar değişmeyen idare müdürlerinden merhametli bir beyin izni ile mescite bir yatak konuvermiş.”

“Saatin mesai sonunu bulduğu dolayları abini en sevdiği zaman dilimiydi. Bir küçük oda edinmek için gün boyu verdiği savaş, bu saatlerde büyük bir galibiyete dönüşürdü. Koca kurum binası, kendisine tapulanır gibi emanet edilirdi her akşam. Bu hissin güveni ile olacak, adımlarının sertliği herkes tarafından işitilirdi o saatlerde. Zemini titreterek yürür, göz kapaklarının altındaki kırmızılık eni konu açılıp kaybolmaya yüz tutardı. Nihayet yorduğu bedeni, akşam 8-9 sularında yorgunluktan uykuya dalıverirdi. Bu sayede gecenin kahrından sıyrılır, bir sonraki güne kaldığı yerden devam ederdi.”

“Her öğle arasında yemekhaneye giderken gördüğüm mescit kapısı sonuna kadar açık artık. Hatta tek tük namaz kılmaya başlayanlar da oldu. Yalnız saat 17.30 sularında herkesin yüzüne mesai sonu mutluluğu konuşlanırken, kurum binasına bir mahzunluk çöküyor. Hepi topu bir kişilik aidiyetti derdi. Bir daha Halil Abi’yi hiç görmedim.”

Ahmet Ergin – Muavin Koltuğu

“Bütün dolmuşlar mı, böyle yoksa benim bildiklerim mi? Bir daha en öne oturursam tövbeler olsun. Onu da uzatırım tabi. Siz de para üstü almadınız. Bana ne kardeşim diyemiyorum. Oraya niye oturdun o zaman demezler mi adama? Beş lira üstü kimimdi? Buyurun beyefendi. Şoförün de canına minnet buldu muavini. Umurunda değil baksana. Önünde kocaman bir dijital saat, saniyeleri kovalıyor. Tek derdi dakikasında belirtilen yerde olmak. Can güvenliğiymiş, yolcularmış, trafik adabıymış umurunda değil.”

“Trafik sıkışıyor gitgide. İnsanların evlerine yetişme telaşı, sıkışan trafiğe eşlik ediyor. Yorgun ve gergin yüzlerin tahammül sınırı çoktan asılmış olduğundan kimse kimseye nezaket gösteremiyor artık. İleride iki genç el kaldırınca trafiği hiçe sayarak pat diye duruyor. Şikâyet ve kızgınlık bildiren kornalara aldırmıyor. Hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Cılız bir ses, “Müsait bir yerde inebilir miyim?” diyor. Dikiz aynasından ters ters bakıp kesin bir ifadeyle durakta indirebileceğini söylüyor.”

“Mahçup oluyorum ama içime de bir huzur yayılıyor. Onun adına seviniyorum. İneceğim durağa gelince içtenlikle kolaylıklar dileyip inerken teşekkür ediyorum. Neyin teşekkürü, der gibi yüzüme bakıyor. Hiçbir şey söylemeden tebessüm ediyorum.”

Yolcu’dan Şiirler

gürz değilim, balyoz değilim,

buz değilim, köz değilim,

nakışnakış kar tanesiyim.

yahşigönülbulamasaminecek

kendi sıcak örsüme,

kendiyalnızlığımayağareririm.

içimde ne varolmanın gamı

ne olmamanın korkusu,

ya her zerrem göz olmuş

ya da tüm öteki gözlerden

benmişim, ben, seyreden.

gören nerde bitiyor

ve görülen nerede

kendi suretiyle başlıyor

ya da başlıyor mu mesela,

bilir miyim, bilemem.

oyun değilim oyun değilim,

oyunun hüznüyüm belki.

mahzen değilim,

kilitli demir kapı değilim,

kapı aralığıyım.

Cahit Koytak

Zihninin bir yerini meşgul eden merak gittikçe büyüyor

Boşluğa ne olacak acaba?

Müsvedde olarak kullandığımız boşluklar okuduklarımızın yanında

Hiç kaybetmeyen boksörün yediği yumruk işte

Boşluğuna gelmiş

İlk kaybediş bir boşluktan doğuyor o halde

Ademin unuttuğu şey belki de

Boşlukta yankılanıyor

Hava isminin cennetten düşmesi mesela

Aykağan Yüce

Adam, çivi yazılarıyla taşlara bir şeyler yazacak, çizecek

Belki birazdan yağmur yağacak, tabiat kirlerinden arınacak,/

çocuklar şapkalarını evde unutacak; bir Salı günüydü işte o gün,/

bir kadın kurumuş bir saksının sadece yerini değiştirecek.

Davut Güner

yine gelse o kuşlar

tıngırdasa pencereler uykusunda

sokaklar belenir gecesine

-şehirlerini bekleyen sokaklarve renkler kol kola girer

kuşlar uyanınca

çakıl taşlarını ezmeden mahallenin

demir seslerin içinde demlenir çocuklar

dinlenir serinliğinde nemlenen güneş

ve insanın peşine yürür gölgesi

-yapışık gölgesibir de sonbahar,

işte o zaman ayrı severiz

biz kuşları

Fatih Tezce

Genç Yürekler 8. Sayı

Genç Yürekler dergisi, adı gibi genç. Heyecanını derginin tüm sayfalarında hissetmek mümkün. Coğrafyası da oldukça geniş derginin. Türkçenin kalbi nerde atıyorsa oraya ses veren bir samimiyet hissediliyor dergide.  Bir sözü varsa, yeni sesleri, isimleri, tebessümleri sayfasına taşıyacaksa dergi, devam etmeli. Yoksa, kendini tekrar ederek çıkacaksa, her türlü israftır bu. Genç Yürekler, bu heyecanını yitirmeden yoluna devam etmeli ve söyleyecek yeni sözlerin ardını hiç bırakmamalı. Ben dergiye emeği geçen herkesi kutluyor, nice sayılar diliyorum Genç Yürekler’e.

Muhterem Şahin, başyazıda Türkçe vurgusu yapıyor. Dilimiz bizim en sağlam kimliğimiz. Onu yitirmeye başlayınca kopuyor bütün bağlar. Köklerinden uzak düşüyor insan.

“Günümüzde, toplumumuzun olumsuz bir değişime uğradığından ve iletişimde çok büyük sorunların varlığından hepimiz şikayetçiyiz. Tespitler ve örneklemeler doğrudur. Çünkü kırsal yerlerde günlük 40-50; toplumumuzun çok büyük kesiminde ise 400-500 kelimeyle sürdürdüğümüz günlük yaşamdaki konuşma şekliyle, hangi güzellikleri keşfedebilir ve yaşayabiliriz ki?”

“Kültür, sanat, edebiyat, eğitim, bilim, siyaset ve diğer alanlarda; yeni bir diriliş, yeni bir değişim ve yeni bir gelişim için yeni bir kapı aralamalıyız. O şudur: Dilimizin, kültürümüzün, inancımızın ve insanlığımızın özündeki değerleri, ilkeleri ve güzellikleri hayatımıza hâkim kılmak için "Sözlük Okuma Seferberliği" başlatılmalı. İlköğretim, ortaokul, lise ve üniversite düzeyinde yeni sözlükler hazırlanmalı, haftada en az bir saat ders olarak okutulmalı; öykü, roman, şiir, deneme türlerindeki kitaplar gibi sözlükler yazılmalı, ona kıymet verilmeli. Her ortamda, her mecliste, her masada, her çantada güzel ve etkili sözlükler bulunmalı, okunmalı ve hediye edilmeli. Kişi, her gün yeni bir kelime öğrense ve o kelimenin anlam ve ruhunu kavrasa, inanıyorum ki hem fert olarak hem toplum olarak yepyeni dünyalara yelken açarız.”

Edebiyat Farklı Söylemektir

Edebiyat Farklı Söylemektir, doğru. Zaten sözü sanatlı bir şekilde söylemektir edebiyat. Dünyada söylenmedik söz kalmamıştır. Önemli olan olup biteni yeni bir söyleyişle ifade etmektir. Bu da yazarın özgünlüğünü oluşturan temeldir. Necdet Özkaya, edebiyatın söze kattığı değere vurgu yapıyor yazısında.

“Edebiyat veya yazın; duygu, düşünce, olay, hayal -düş, imge- ve rüyaların sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatıdır. Latince, harflerden oluşturulan anlamındaki “literatür” sözcüğü dilimize “edebiyat” olarak çevrilse de daha çok kültürel birikim veya bilimsel alanda ortaya konan yapıtlar bütünü gibi anlamlarda kullanılır. Türkçe kökeniyse, Arapça “edep” sözcüğünden gelir. Edep, iyi ahlak, incelik, terbiye, güzel huy/mizaç anlamı taşımaktadır. Edip de aynı kökenden gelir ki yazar ve edebiyatla uğraşan kimse demektir.”

“Şiirde, romanda, resimde ve heykelde; doğaya bir ayna tutmak dışında nedir ki yaptıkları sanatçıların? Onların yaptıklarını yapıyoruz bizler de; göremediğimiz ancak tüm yönleriyle kendini duyumsatan, vazgeçilmez, ruhumuza varlıklarını tüm davranışlarımızla anlatan duygularımıza birer ayna tutuyor ve Poetika’daki şiirlerin tüm dizeleriyle resimlerini yapıyoruz içimizden geçenlerin.”

Elif Avcı ile Söyleşi

Dergide Elif Avcı ile gerçekleşen bir söyleşi var. Benim de severek dinlediğim bir sanatçıdır Avcı. Özellikle Kerkük türkülerinin en içli seslerinden olan sanatçıyı daha yakından tanımak için bu söyleşi bir giriş kapısı olacaktır. Söyleşi soruları Cem Arslan’dan.

“Malatyalı iki çocuklu bir ailenin ilk göz ağrısı olarak İstanbul’da dünyaya geldim. Müzikle küçük yaşlarda tanıştım. Konservatuar eğitimimi İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Ses Eğitimi bölümünde tamamladım. Gün içinde hayaller kurup o hayallere ulaşmak noktasında çalışmalarda bulunurum, meditasyon yapar, mutfakta çokça vakit geçirir, ortalığı bir siler süpürür ardından hokkalı bir kahve eşliğinde sevdiklerimle telefonlaşırken bir yandan da yaptığım temizliği izlerim. :) Şimdi ise o gerçekleşen hayallerden biri olan “Şark” isimli albümüm ve “Yallah Şoför” isimli türküye çektiğimiz ilk video klibimle huzurlarınızdayım. :)

“Şark isimli projemde özellikle Elazığ, Şanlıurfa, Gaziantep, Kerkük, gibi yörelere ait türkülere yer verdim. Albümün ilk video klibi, bir Kerkük türküsü olan “Yallah Şoför” isimli esere çekildi. Buradaki hedefim; Kerkük’ün ve tüm Türkmeneli coğrafyasının aslında bir Şanlıurfa’dan, Elazığ’dan, Diyarbakır’dan hem müzikal hem de kültürel ve millî değerlerimizin temsili açısından hiçbir farkının olmadığı mesajını vermekti.”

“Yaptığım müziğin ve edindiğim misyonun belli başlı kaideleri var. Halk müziğinde genç kuşağın temsilcisi olmak yaşantımıza baştan aşağıya ekstra özen göstermeyi gerekli kılıyor. Müzikal olarak ise bizim müziğimizi diğer dünya müziklerinden ayıran en büyük özellik her bölgenin kendine ait yöresel şive, ağız ve tavır çeşitliliğine sahip olması. Bu sebeple otantik ağıza sadık kalarak türküleri icra etmek zaman, emek ve özveri istiyor.”

“Hangi tür müzik ile ilgilenirseniz ilgilenin bağlı olduğunuz kültürün geleneksel müziği hakkında bilgi ve birikiminiz olsun, derim. Dünyaca ünlü birçok müzisyenin başarı sırrının altında, önce kendi kültürlerine ait yerel müziğe olan hayretli bakışı ve duyduğu saygı vardır.”

Neden Şiir Okuruz?

Mustafa Özçelik ile şiirlerin dünyasına doğru bir sefere çıkıyoruz. Neden şiir okuruz sorusunun cevabını arıyoruz birlikte.

“Şiir, her şeyden önce bir insan gönlündeki hissiyatı dile getiren bir metindir. Muhatabı da insandır. Öyleyse şiir okumak; insani, dahası insana gerekli bir eylemdir. İnsan; ruh, mana ve gönül yönünü şiirle zenginleştirir, güzelleştirir. Öyleyse insan yanımız şiire hep ihtiyaç duyacağı için şiir okumak durumundayız.”

“Şiirin ana dil bilinci kazanmamızda, dilimizin anlatım imkânlarını keşfetmemizde de büyük yararı olduğu/olacağı aşikardır. Çünkü şiirin dili en rafine, en işlenmiş bir dildir. Bir dilin ses, anlam ve ifade gücü ve özelliği hakkında bilgi sahibi olmak ve dilimizi bu yönlerle kullanmak istediğimizde okumamız gereken asıl metin yine şiir olacaktır.”

Aynalardan Geçer Gibi

 Aynanın ayna olmaktan öte derin anlamları olduğu muhakkak. Dünyadaki gerçeklerin yansıyan sırlı yüzü. Bu sır, hakikatten başka bir şey değil. Harun Emre Karadağ, aynalar üzerine yazmış.

“Sen güzel insan! Sana bir hediyem var; hem de sırlı bir hediye... Nereden çıktı hem sır hem hediye? Yeni bir yılda mutlu edecek şeylerden biri belki hediyedir. Ayrıca hediyeleşmek iyidir, güzeldir. Bir büyüğüm telefonda aklıma getirdi. “Aynaya baktığında yüzünü gördüğün an, ayna ortadan kalkar. Aynen böyledir cihân. Görünce hayâlini, ayna da olur hayâl. Hayâli gösteren de bir hayâldir! İbret al! Güzel ayna arar; karşılaşmak, aynalaşmak ise insan hep kendisiyle karşılaşır.” Hediye olarak o an aklıma ayna geldi. Sana “ayna, geleceğin aynası”nı hediye ediyorum. Kılavuzun olsun!”

“Sözün özü, Mevlana güzel bir özet yapmış: “Bilemezsin sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı. Hiçbir şey içime sinmedi. Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var. Ya da okyanusa su… Düşündüğüm her şey Doğu’ya baharat götürmek gibiydi. Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, çünkü sen zaten bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. Kendine bak ve beni hatırla!” Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cama bakar. Özünü görmek isteyen cana bakar.” Cana bakmanız dileğiyle… Hayatınızda aynalar olsun!”

Kar Bestesi

Memleket olarak çok özlediğimiz kara bu kış doyduk sayılır. Her lai ile mutluluk sebebidir kar. En çok bereketin kaynağı. Bir de süstür doğaya, çocuklara oyun sebebi… Şairlere de karlı şiirler sunan bir rahmet…

Murat Aybirdi kar üzerine yazmış. Ahmet Muhip Dıranas’ın şiiri eşliğinde kar yağıyor üzerimize ağır ağır.

“Önce karşı yamaçlardan başlar beyazlık, sonra yakınımıza kadar gelir ve çocuk çığlıkları arasında bembeyaz toplara dönüşür. Bir müddet sonra sessizliğin bestesi, yavaş yavaş vücut bulmaya başlar. Çatı aralarına sızmaya çalışan rüzgâr, yaramaz bir çocuk sevecenliğiyle bir köşeye çekilir. Kar yağar, sular donar, kar düşer saçlara, gözler çok uzaklara bakar. Unutulmuş güzel şarkılar aşkına çocuklar, saçlarına kardan bir taç takar. Bir masal bahçesine dönüşen evlerde sohbetler gittikçe koyulaşır ve zamanın buzla kaplı limanlara demir attığından kimsenin haberi olmaz.”

“Kardır yağan üstümüze geceden, sıyrılıvermişiz tüm düşünceden ve sığınıvermişiz kendi kabuğumuza önceden. Haydi şimdi çocukça düşler için yum gözlerini ve arka sokaktaki çocuk çığlıklarına karışsın sesin. Çünkü yıllar geçse de sen de çocukça hayaller düşleyecek çağdasın.”

Genç Yürekler’den Şiirler

Kalkın

Ayaklanın Kafkas gençleri

Bu tanklar

Bu toplar durduramaz bizi

Korkmadan gidelim düşmana karşı

Dudaklarımızda Allah’ın ismi

Yürürüz kafirlerin üstüne

Savaşırız

Esir etmeyiz bu güzel toprakları

Kafkasya’mızı

Allah’ın izniyle bu zafer bizim

Şamil Basayev

Kalemin gölgesi sıkışır

Bir şehrin genel hatlarından

Bir çini detayına

Mavi göğün kızılla buluşmasından

Rüzgara nazlanan ağaçların yapraklarına

Bir mevzi bellenir

Aleme yansıyan ayın göğeren ışığından

Lügatlerin ihtirası tutuşur

Sevgili özlenince

Arzular hiçliği hatırlatır çokça

Yusuf Alper Oyar

babam yüreğinde bir ömür boyu

kahrımı taşır da of bile demez

önce bana yiyeceğin yedirir

kalanı olursa kendisi de yer

açlığını kimselere duyurmaz

açıkta kalsa da örter üstümü

babamın içinde fırtına kopar

duyurmaz dışına olan biteni

acıları sezdirmeden yutkunur

sancıyı yüzüne yakın eylemez

elinde avcunda ne varsa harcar

yetmezse borçlanır canı sağ olsun

bizi muhannete muhtaç eylemez

Tayyib Atmaca

YORUM EKLE
YORUMLAR
Muammer
Muammer - 11 ay Önce

30 yildan fazladır çıkan ilkadım dergisinden de haberiniz varmı eger bi incelerseniz memnun oluruz. Saygılarımla

Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 11 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..selamlar muhabbetler olsun..

banner19

banner36