Şubat 2021 dergilerine genel bir bakış-3

Adı Güzel, Kendi Güzel Muhammed (s.a.v.)

Üç ayların kapımızı çaldığı bu eşsiz günlerde Muhit Dergisi 14. sayısındaAdı Güzel, Kendi Güzel Muhammed (s.a.v.)” dosyası ile gönüllere esenlikler sunan yazılarla karşımızda. Her fırsatta Peygamber Efendimizin adını anmak için tüm yolları O’na çevirmemiz gerek. En güzel sözler ona yönelmeli. Rahman’a ulaşacak her sözümüzün yolunun Kainatın Efendisi’nden geçtiğini düşünerek sözleri kuşanmamız lazım.

Dergide yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Görmeden Sevmek

Bu ifade en çok Peygamber Efendimiz için söylendiğinde anlam kazanıyor. Bunun ötesindeki tüm kullanımlar çok sığ kalıyor. Sibel Eraslan, “Ey hiç görmeden sevdiğimiz” diye sesleniyor yazısında. Sözler O’nu anlatırken nasıl da en güzel halini kuşanıyor Eraslan’ın yazısında şahit oluyoruz buna. Özlem, sevgi, muhabbet…

“Peygamber olduğunda da O’na ilk inanan kişi de Hz. Hatice’ydi. Göklerde Hz. Cebrail yerlerde Hz. Hatice’den başka mü’min arkadaşı yoktu ilk başlarda, bir melek ve bir kadınla başladı her şey. Sonra O’nu sevenler, anlattıklarını da sevmeye başladılar, bu silsileden bir ihtida, aydınlanma yolu açıldı. O’nun güzel ahlakını, mütevaziliğini, dinginliğini sevenler, anlattıklarına da güveniyorlardı. Yine de Onu ilk önce, güçsüzler anladı ve inandı. Yoksullar, köleler, çaresiz kadınlar, çocuklar... Güç ve erk sahibi varsılların ise yeni bir sevgiye ihtiyaçları yok gibiydi ilkin, dünya onlara kalplerini göstermeyecek kadar kuşatmıştı dört bir yanlarını. Sabırla, sükunetle hepsine ulaştıracaktı çağrısını...”

“O dünyada, eşini dostunu çok seven, göremeyeceği ahir zaman Müslümanları için de sevgi dolu dualar eden, yarın ahirette de ümmetini inşallah bırakmayacak, sancağı altında tek tek toplayacak bir Sevgi Peygamberidir. Allah O’ndan razı olsun, sevgisi dünyada ve ahirette korunağımız, konağımız ve mihmandarımız olsun.”

Hak seni meddâh iken ben kim olam medh eyleyim

Alim Yıldız, şiirleriyle de Efendimiz’i eşsiz güzellikte anlatan bir hocamız. İlmiyle sanatını birleştirerek ortaya koyduğu anlatımlarda gönüllere işleyen bir üslup hemen göze çarpıyor. Muhit’te şiirler eşliğinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Heybemizde dupduru dizeler var.

“Na‘tlerde Hz. Peygamber’e karşı duyulan muhabbet, sevgi ve saygı dile getirilir. O, beşeriyetin en hayırlısıdır, âlem O’nun nûru ile aydınlanmıştır. Allah’a kurbiyet konusunda O’nun ulaştığı makâm-ı mahmûd insan cinsinden hiç kimseye nasip olmamıştır. İnsanların ruhlarına yükseklik bahşeden O’dur. O, her hastalığın çaresi, cennet yolunun kılavuzu, Hakk’ın Habîb’idir. Allah (cc), O’nun ismini kendi ismine yakın kılmıştır. Süleyman Çelebi, bu durumu:

 “Zâtıma mir’ât edindim zâtını
Bile yazdım adım ile adını”
şeklinde ifâde etmiştir. Şeyh Galib’in müseddes-i mütekerrir nazım şekliyle kaleme almış olduğu o meşhur na‘tini de bir hatırlayalım:

Hutben okunur minber-i iklim-i bekâda
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda
Gül-bâng-ı kudûmün çekilir
Arş-ı Hudâ’da Esmâ-yı şerîfin anılır arz u semâda.

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim.”

Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgili peygamberimiz, bu âleme gelmiş insanların en mükemmelidir. Peygamberlerin en büyüğü ve en sonuncusudur. Geliş sırasına göre sonuncu olmasına rağmen yaratılan ilk nur da O’dur. Abdulahad Nurî bu durumu “Son Peygamber olman senin yüceliğine ve önceliğine engel değil çünkü sen ezelî ilim defterinde en başta yer almaktasın” şeklinde şiirleştirir.

Kurmaca Dünyada Hz. Peygamber Konusunda Bir Müzakere

Önemli bir konuyu yazısına taşımış Mehmet Narlı. Yazının özünde yatan gerçek şu; Peygamberi nasıl anlatmalı; özellikle kurmaca metinlerde. En çok da romanda. Kendi düşüncesini paylaştıktan sonra müzakereye başlıyor. Birçok ismi konuk ediyor yazısına. Mutlaka okunması gereken bir yazı bu. Peygamberi konu edinmek isteyenler için iyi bir rehber olarak okumak gerek Narlı’nın yazısını.

“Son zamanlarda Hz. Peygamberi anlatan romanlar etrafındaki tartışmaların esasının da yukarı da belirtilen “arada kalmışlığın” fark edilmesi veya bunun bir “arada kalmışlık” olmadığının sessiz bir şekilde iddia edilmesi olduğunu söyleyebilirim. Romanın gerçek olmadığını, kurmaca olduğunu dolayısıyla, kurmaca gerçekliğin hakikatin insan sureti olan Hz. Peygamberi, gerçekliğin dışına taşırabileceğini düşünenler, aslında “arada kalmışlığı”ın aşılamayacağını işaret ederler. Modern dünyanın sanat formlarının imkân ve yenilikleri içinde kalmanın karşı konuşmaz bir gerçek olduğunu düşünenler ise meseleyi arada kalmışlık düzleminde algılamıyorlar. Zamanın ve vasıtaların değişmesi ile ortaya çıkan sanat formalarıyla da mesela romanla da Hz. Peygamberin anlatılabileceğini söylüyorlar. Hatta Kur’an’ın geçmişi kıssalarla (bir form içinde) sunmasını, mesajlarını zaman zaman metaforlara yüklemesini, kurmaca eserler için bir dayanak olarak kabul edebiliyorlar. Buna muhalif olarak ise kıssaların yaşanan gerçekleri hatırlattığı oysa romanın ontolojisinde “gerçek”in değil “kurmaca”nın esas olduğu ileri sürülüyor. Bu iki yaklaşımın veya bakış açısının kendi içindeki tutarlıklarını ve haklılıklarını şimdilik bir yana bırakarak “kurmaca” tanımında bir problem gördüğümü not ederek roman ve Hz. Peygamber konusundaki bazı görüşleri paylaşıp tartışmak istiyorum.”

Andı, romana karşı çıkmadığını hatta türün kendi ontolojisi ve teknikleri çerçevesinde çok iyi örneklerinin bulunduğunu ama romanın Hz Peygamberi anlatamayacağını, anlatmaması gerektiğini ısrarla belirtir.”

Ahmet Murat, genel nazariyelerden daha içeri doğru uzandı, romanın bazı teknikleri bağlamında bazı sorular sordu. Kurmaca eserlerin aksiyonu sağlayan, merakı canlı tutan en önemli tekniklerinden biri “düğüm”dür. Düğümlerin çözülmesi olağan hayattaki gibi olursa roman veya hikâye için çok da ilginç olmaz. Romancı, kendi zekâsı ve muhayyilesi ile ilginç çözümler bulmak zorunda.”

“Aynı tartışmada Cemal Şakar, görüşünü sanatsal içeriklerin evrensel, formların ise tarihsel olduğunu gerçekliğine oturtur. Ona göre mesela Müslümanın Peygamberini sevmesi ve bu sevgiyi bütün yapıp ettiklerine sindirmesi evrensel; ama yapıp edilenlerdeki formel değişmeler tarihseldir. Tarihsel akış içerisinde birçok olguların değişmesiyle sanat formları da değişebilir ve Müslüman bu formlar içinde Peygamberini atlatmanın bir yolunu bulmak zorundadır.”

Hüsrev Hatemi’den Hassas Bir Dokunuş

Üzerinde özellikle durmayı hak eden bir konuya değinmiş yazısında Hüsrev Hatemi. Peygamberi, devrini, kavmini doğru idrak etmek ve anlatmak. Hakkını vererek anlamak ve anlatmak. Uyarıları çok yerinde ve muhatabı Müslümanlar.

“Müslümanlar peygamberin okuma yazma bilmediği ve çok ilkel bir kavme gönderildiği iddialarını önce iyi niyetle ortaya atmışlar. Fakat sonra bu konuda faydasız derecede ileriye gidilmiştir. Bunları çok önemli bilgiler sayarak yüz yıllarca tekrarlamakla Müslümanları çok ilkel görmeğe hazır olanları teşvik etmiş gibi oluyoruz. Hangi Hristiyan Hazret-i İsa’nın diplomalarını görmek istiyor? Hangi Musevi “biz çok ilkel ve ahlâksız dönemler yaşamışız” diyor? Dinler imanla başlar ve bir dine iman ettikten sonra toplum mühendisliği bir kenara bırakılarak dinin inancı ile birlikte ibadet uygulamalarına uyulur. İbadetlere düzenli iştirak etmeyen bir Müslüman dinden çıkmış olmaz. Fakat Allah ve Peygambere saygı göstermeyi ihmal etmekle dinden çıkmış olur.”

“Müslümanlar günlük hayatta da İslam peygamberini hatırlamalıdır. Doğa ve hayvanlara sevgi, zorda kalan insan ve hayvanlara acıma, torun sevgisi ve güçsüzlere yardım etme örnekleri İslam peygamberinde ve O’nun özel sevdiklerinde bir araya gelmiştir.”

Bizim kelimelerimiz: Ahlâk

Ahlâk üzerinde duruyor Ömer Lekesiz. Aslında bizim hücrelerimizde hissetmemiz gereken, hayatımızın bir parçası olan ama ne yazık ki sadece sözde kalan bir değer olan ahlâktan. Örnek olaylarla, açılımlı bir anlatımla aslında ruhumuzu sarsan bir yazı bu. Elimizden kayıp giden ama nedense içimizi acıtmayan ahlâk… Yaşanan değişime göndermeler de var yazıda.

“Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz, ulemamız, mutasavvıfımız, münevverimiz, muallimimiz, imam-hatibimiz, şeyhimiz, abimiz... ahlâkı her söz ve fiille ilişkili kıldıkları halde, bizler (modern zaman Müslümanları) neden ahlâki bir düşkünlüğe şahit, taraf ya da doğrudan muhatap oluyoruz?

Elbette bunun cevabı, giderek sırdan bir toplumsal değişme şeklinde kanıksadığımız Batılılaşmayla ve dolayısıyla artık ibadete ayarlı Müslüman saatine tabi ol(a)mayışımızla; çalışma ve kazanmada kapitalizmin usullerini benimsememizle, ferdiyetten uzaklaşıp bireyleşmek adına bencilleşmemizle, yerleşim düzenimizle, konut tarzımızla, siyaset yöntemimizle... ilgilidir.”

“Son tahlilde ahlâk, geçmiştekilerin iyi hallerini zikretmeyle sınırlı bir nostalji olmaktan çıkartılıp, ferdi (gündelik) hayatın tümünü belirleyen bir yaşama biçiminin adı haline getirilmeden, zikredilen düşkünlükten kurtulmak muhaldir.

Ahlâk halen bizden kendi hakkını talep etmektedir.”

Ceketini Satan Babalar

Kendi hayatımızda olmasa da şahit olduğumuz hayatlarda karşımıza çıkan bir ifadedir bu: “Ceketimi satar, seni yine okuturum.” Bir babanın en mert halidir bu. Erol Yılmaz, Haluk Bilginer’in babasından yola çıkarak evlatları için ceketini satan babalardan bahsediyor. Elbette kendi babasından da. Rahmet olsun. Etkileyici ve içli bir yazı bu. Kahraman babalara selamlar gönderiyor Yılmaz. Var olsunlar.

“Çocuğu rahatsızlandığında ve/veya bir olumsuzluk içine düştüğünde gözyaşlarını uluorta sel etmekten geri durmazken anneler; babalar, çocuğuyla birlikte annenin de önünde dik durmak adına içine içine ağlar ve sükûnetini muhafaza etmeye çalışır. Cümle acıyı içinde yaşar ve volkanlar patlasa da gönlün - de, lavlarını yine içine gömer.

Maddi yetersizlikler içinde kıvrandığı halde, bir yandan bunu ailesine hissettirmemeye çalışırken, diğer taraftan türlü formüller geliştirir, çocuklarının el içinde boynu bükülmesin diye. İlle de ekonomik anlamda - ki yetersizlik büker belini zira. Çocuklarını okulda, sokakta, eşdost, konu-komşu içinde boynu bükük gördüğünde bir dağ gibi çöker üstüne yoksulluk ve yedi yerinden kırılır beli. Ne var ki, kimselere diyemez yaşadıklarını. Ve içinde sert adımlarla yürüyen âh’lar, uçsuz bucaksız bir orman olur büyür gönlünde.”

“Ne çok baba vardır, bu sözü yüreğinin en derininden sökerek çocuklarına yüksek sesle söyleyen. İçinde boğulduğu maddi imkânsızlığa rağmen... Yokluk iliklerini kemirdiği halde… Ah, o görünmez kahramanlar! Ah, o cansiparane geçim savaşı, hayat mücadelesi veren, çocuklarının kahramanı babalar… Acısını içine gömen, yangını içine yürüyen o dev adamlar…”

Muhit’ten Bir Öykü

Necip Tosun’dan bir öykü okuyorsanız kendinizi soluk soluğa çıkacağınız bir yolculuğa hazırlamanız gerek. Günümüz öyküsünün kitabını yazan Necip Tosun, yazdığı her öyküde adeta yolu öyküye düşen herkesi öykü iklimine davet ediyor. Uzun bir öyküden kopmadan ve kurguya tam anlamıyla hakim olarak yaşadığınızı hissedeceğiniz öyküler sunuyor bize. Veda Şarkısı da böyle. Bir gitme arzusu capcanlı beliriyor içimizde. Sessizliğin içinde öyle bir ses var ki her haliyle vedayı çağırıyor. Kulağımızda eski zamanlardan bir şarkı.

“Hastalığını öğrendiğinde, filmin içinde olduğunu anlamıştın. Önce senaryodan bir parça olarak görmek istedin, kondurmadın kendine çünkü hep kameranın vizörünün arkasından bakmıştın dünyaya. Senaryolara daldın, yarım işlere, telefonlara daldın. Duyduğun o sözcüğü buralara gömmek, görünmez kılmak, yok etmek istedin. Ta ki bedensel acılar kendini iyice hissettirene kadar. Sonra hastane süreci… Her tahlil her araştırma ‘acılarınız sürekli artacak’ demeye dönüşmüştü. Doktorların, hemşirelerin bakışları, hayatınız boyunca gördüğünüz takdir eden, hayran olan tanıdık bakışlar değildi. Acıyan, kaçamak, merhamet taşıyan bakışlardı. Ateşler, tansiyonlar ölçülüyor, serum yenileniyor sonra bitmez tükenmez geceye bırakıp gidiyorlardı sizi.”

“Uzun bir yolculuğu anlatmak ister gibi yorgun yorgun bakıyorsun dostlarına. Güvercinlerden, vahalardan, kervansaraylardan, yorgun atlardan ve develerden söz etmek ister gibi, macerasını yutkunmuş yorgun bir seyyah gibi bakıyorsun. Ama müzik imdadına yetişiyor. O senin yerine söz alıyor. Sen susuyorsun. Müzik yolculukları, rüyaları, kırılmışlıkları notalara çeviriyor, duvarlarda, camlarda, dost yüzlerinde yankılanıyor. Müzik akıyor, temize çekiyor hayatı. Her birinizin düşlediği cennete sokuyor sizi, acemi bir yolcu gibi, yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi elinizden tutup dolaştırıyor. Hayatın ana yollarını, hakikatin gizli yerlerini ışıl ışıl yapıyor, kalpten kalbe dolaştırıyor. Sen susuyorsun.”

Muhit’ten Şiirler

Göklerden geldim, hayretim sensin

Geceden gündüze devletim sensin

Kendinden saymıyor yaşamak beni

İbrahim olsam da milletim sensin.

İbrahim Tenekeci

Belki doğmaz mühürlenir

Dünyaya bir kez bile bakmadan

Koklatmadan bir kez bile annesine kendini

Ölüveren gibi

Bir hazine kapısı kapanır üstüne

Ah tesellidir

Gözlerin göremediği yerde

Sınırsız merhamet kucağında gülün

Hayat sürüyordur elbette şimdi

Fatma Şengil Süzer

her şey yarım nasıl olsa

telâşında akıyorsun günlerin

eskitip eskitip sevgileri

arkanda yaşanmamış zamanlar bırakarak

öyle ıssız ki sensizlik anlatamam

n’olur dur biraz

hani uykularımız rüyalarımız vardı

dağları ovaları sığdırırdık

hep acı haberlere uyandık

her yerde yokluğunun izi

boş okul önleri gibisin

n’olur çocuk ol biraz

Arif Ay

Radyoloji sonuçları, virüsler, seni korkutan fotoğraf makinesi

Uzak durmuştur sana, uzak durmuş bu yaşamak katında

İnşirahı okudum, kaç kere yakından baktım geçtiğin sokaklara

Artık eve dönsen de kaybolmuşsun bir yılbaşı gecesi

Bir ömür dedim senin yorgunluğuna

Mehmet Tepe

Bütün kuzey ülkelerinde mültecilere benziyor güneş

Güneş korkuyor yüzünü göstermeye Berlin’de

Bulutların arasında, tenhalarda, tepelerde

Olmadık yerde bir görünüp bir kayboluyor umut

Güneş bir görünüp bir kayboluyor Berlin’de

Korkuyor Berlin’de güneş, çocuk ve çiçek…

Mülteci bir çiçek, yetmiş günde gelmiş bu şehre

Yetmiş kez ölümden dönmüş, yetmiş kez…

Sığınacak küçük bir pencere, bir cere olsa yeter

Berlin’de güneşi bekliyor mülteci bir çiçek

Güneş yok bu mevsim Berlin’de bir pencere

Bir balkon yok kıvrılıp öksüre öksüre ölecek

Parklarda yer yok göç etmiş bir çiçeğe Berlin’de

Sıcak yataktan vazgeçmiş çoktan

Nereye yaslansa korkuyor duvarın sahibi

Gamdan yıkılacak sanki dünya

İbrahim Gökburun

Biz bu dünyaya şiir yazmaya mı geldik Esma? 

Yıldızların altına sandalye çekmeye mi? 

Denizden gökyüzüne bembeyaz ışıklarla İstanbul 

Bize kendini hatırlatıp duran Üsküdar sahili 

Ne anlıyor acaba bunlardan Esma? 

O mavi otobüsün seni götürmesi Çengelköy evlerine 

Haberleri izlediğini bilmek akşam saatlerinde 

Kırmızı fenerler büyüten senin ağaçların 

Biz bu dünyaya kırmızı ağaçlar görmeye mi Esma? 

Süleyman Unutmaz

Günler prova ediyor beni

Yıpranıyor sesi hatırlamanın

Zamanı fark ettiğinde anlıyorsun azaldığını

Okunaksız bir afiş gibi yırtılıp duvarda.

Aklımın sakinliği kimsesiz

Tanıdığım herkes gibisin anlamıyorken beni…

Burası korunaksız bir sabah yeniden ölmek için

Kapatıyorum içimin odalarını

Müşterisi değilim artık kalmaların.

Ayşe Çelikkaya

Dil ve Edebiyat’tan Tanpınar Özel Sayısı

Dergilerin özel sayı hazırlamalarını çok önemsiyorum. Dergilerin arşiv yönünü de pekiştirmiş oluyor bu sayılar. Elbette hakkıyla yapmak şartıyla. Göstermelik özel sayılar ancak zaman kaybı ve ne yazık ki kâğıt israfı oluyor. Özel sayı demek; iyi bir hazırlanma dönemi ile konuya vakıf isimleri dergiye kanalize etmekle mümkün olur.

Dil ve Edebiyat Dergisi’nin 146. sayısı Ahmet Hamdi Tanpınar Özel Sayısı olarak hazırlandı. 225 sayfalık ve dopdolu içerikle hazırlanan dergi; özellikle Tanpınar okurlarını çok memnun edecek. Ayrıca Tanpınar’ı daha yakından tanımak isteyenler için de giriş kapısı niteliğinde yazılar da okurları bekliyor.

Üzeyir İlbak’ın Giriş Yazısından

“İnsan Talihinin Bîçareliği”, Tanpınar’ın Beş Şehir isimli eserinin Konya bahsinde geçer. İnce Minareli Camiyi anlatırken: “Süs olarak sadece iki Kur'an suresini (Yasin ile Sûre-i Feth) taşıyan ve onların, kapının tam üstünde çok ustalıklı bir düğümle birbirinin arasından geçerek yaptıkları düz pervazla, Allah kelâmının büyüklüğü önünde insan talihinin bîçareliğini anlatmak ister gibi mütevazı açılan asıl giriş yerini çerçeveleyen bu kapı bütünü, nev'inin hemen hemen yegânesidir” der. Hayatını insan talihinin bîçareliğini ispatlarcasına yaşayan Tanpınar, bugün hâlâ hayatımızdaysa bunu biraz da vefalı öğrencisi Mehmet Kaplan ve onun birkaç öğrencisine borçludur. Günlüklerde “öteki düşünce”den diye tanımladığı ve Mümtaz Turhan’la zikrettiği Mehmet Kaplan ve öğrencilerine borçludur.

Dil ve Edebiyat geçmiş zaman mücevherlerinin tozunu kaldırmaya devam edecek. Daha önce Mavera, Diriliş-Sezai Karakoç ve Edebiyat-Nuri Pakdil özel sayılarıyla yolculuğumuzla ilgili bir aidiyet mesajı verdik. Şimdi de fikriyatı ile bir yere koyamadığımız üslubu ve birikimiyle edebiyat tarihimizin müstesna ismi Ahmet Hamdi Tanpınar’ı sizlerle tartışmak istedik.

Tanpınar'ın 1960 ihtilali ile ilişkisini anlatırken öğrencisi Mehmet Kaplan'ın iki mektubunu da dönemle ilgili olmasından dolayı yayımlamayı uygun bulduk; mektupları bir konuda dönem araştırması yapan Yunus Emre Özsaray bize ulaştırdı.

Ahmet Hamdi Tanpınar Ve Kültürel Süreklilik

Abdullah Uçman, Tanpınar portresi ile yer alıyor dergide. Eserleri, düşünce dünyası ve daha da önemlisi ondan başlayan ve devam eden bir izi sürüyoruz yazıda. Tanpınar’ın bir okul olduğuna dair düşünceleri pekiştirecek tespitler ve örnekler var Uçman’ın yazısında.

“Şiir, hikâye, roman, deneme ve fikrî yazılar yazan, edebî tenkit ve edebiyat tarihi alanında eserler kaleme alan ve eserleriyle Türk edebiyat ve kültür tarihinde kendine müstesna bir mevki edinen Tanpınar’ın eserlerinde tarih, edebiyat, musikî, estetik, mimari, felsefe, psikoloji ve plastik sanatlara ait bilgi ve yorumların inanılmaz bir bileşim hâlinde oldukça zengin bir görünüm arz ettiği kolayca fark edilir. Tanpınar’ın bu çok yönlü kişiliğinin arkasında elbette doymak bilmeyen bir tecessüs ve öğrenme merakı ile şairane duyarlık ve dikkat, muazzam bir hâfıza gücü ve büyük bir kültür birikimi ile zengin bir hayat tecrübesinin varlığı inkâr edilemez.”

“Şair, hikâyeci ve bir romancı olarak edebiyatçı hüviyeti dışında bir fikir adamı olarak Tanpınar’ın bugün bizim için önemi, Türk kültürünün geçmişi üzerine ileri sürdüğü görüşlerin orijinalliği kadar, bunların, ortaya çıktığı dönemin şartları bakımından da son derece dikkati çekici olmasından ileri gelmektedir.”

“Tanpınar, Tanzimat’tan sonraki yıllarda çeşitli şekillerde Batılılaşmanın ortaya çıkardığı Türk cemiyet yapısının maddî ve mânevî planda çöküşüne, asırlardır varlığını sürdüren kültür değerlerinin bir anda anlamını kaybetmesine karşı çareler ararken, öteden beri öne sürülen ve genel anlamda kabul gören tekliflere pek rağbet etmez. Onun gerek romanları gerekse bir kısım makaleleri bu şekilde okunursa, mâzi hayranlığı gibi görünen yaklaşımın arkasında başka şeyler bulunduğu fark edilir.”

Darbeye Tanpınar’dan Bakmak

Darbelerle sınanan bir geçmişimiz var. Darbeler planlanır, yapılır. Yıkıcı bir yanı olan darbelere bakış açısı da önemlidir. Yani darbeye nerden ve nasıl bakıldığı. Tanpınar’ın ve Mehmet Kaplan’ın 1960 sonrasına “Yeni Hayat” zaviyesinden bakışını incelemiş yazısında Yunus Emre Özsaray. Bize yazıda “İhsan” da eşlik ediyor.

“Ahmet Hamdi Başar’ın hatıralarına yansıdığı üzere darbeyi yapan cuntanın bir programı olmadığı gibi gelecek günlerin de ne getireceği belli değildi. CHP’nin tek parti iktidarında izlediği politikalar devam ederse halk üzerindeki korku atmosferi sürebilirdi. Böylesi bir dönemde Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu’nda da dile getirdiği üzere tek parti iktidarında din ile toplum arasındaki münasebeti okuma anlamında düşülen hataya 27 Mayısçıların düşmemesini sağlamak adına kalemi eline alacak ve Cemal Gürsel’e bir mektup yazacaktı.”

“Mehmet Kaplan’ın mektubunda ifade edilen düşüncelerle Tanpınar’ın Günlüklerinde ortaya koydukları arasında da pek bir fark yoktur esasında. Tanpınar da günlüklerinde din meselesinin ihmal edilmesinin doğurduğu arızalara vurgu yapıyor, tıpkı Mehmet Kaplan’ın “Dinin mahzurlu tarafları işlenerek giderilebilir” demesi gibi dinin kanalize edilmesi gerekliliğinden bahsediyordu. Tanpınar’a göre din bir cenaze gömme meselesi derekesinde değerlendirilmiş, halkın Müslüman olduğu unutularak ateist bir neslin ortaya çıkmasına sebep olunmuştu. Bu sebeple münevver köksüz kalmış, yerine yenisi konulmadan pek çok şey zedelenmişti ve bu Halk Partisi'nin macerasının sebebiydi.”

“Huzur romanının daha ilk başında Mümtaz’ın İhsan’ı sağaltacak hamleyi gerçekleştirmek için evden ayrılması ve dönene kadar içinden geçtiği hesaplaşma üst üste yığılan zamanlarla okuyucuya ulaştırılıyordu. Mustafa Şekip Tunç’un Bergson’un Yaratıcı Tekâmül tercümesinin ön sözünde söylediği gibi hiç durmadan devam eden geçmişin geçmiş üzerine yığılması ve kişiyi her lâhza bütün mevcudiyetiyle yoğurması hâlini Mümtaz evden ayrıldıktan döndüğü süreye kadar yaşayacaktı. Bir benzetme ile söyleyecek olursak ferdin nura gark olup ihsan katına yükselebilmesi için Nuran’ın aşkı ile terbiye ve tezkiye olması gerekiyordu. Mümtaz bu romanın sonunda ortaya çıktığı üzere her ne kadar Nuran’ın imtihanından geçmiş olsa da sezgiciliği sebebiyle halüsinasyonlar içerisinde kalmıştı. Yine Nuran’ın imtihanında olan Suat’ın maruz kaldığı durum ise intihardı. Toplum idealinin iki farklı tipi: Bir tarafta vehimleriyle halüsinasyonlara maruz kalan Mümtaz, diğer tarafta cemiyet fert ikiliğini halledememesiyle intihara sürüklenen Suat.”

Beş Şehir’e Dair

Lütfi Bergen’in şehir üzerine düşünceleri dikkatle takip edilmeyi hak eden bir açılıma ve özgünlüğe sahip. Onun şehir tasavvurunu doğru kodlarıyla takip edebilmek işin Medine gibi bir modeli zihnimizden eksik etmememiz gerekiyor. Dergide Tanpınar’ın Beş Şehir isimli kitabına İslam şehri bağlamında bakıyor. Şehirlerin görünmeyen yüzünün ardına düşüyoruz yazı ile birlikte. Çünkü Bergen’in de belirttiği gibi; Beş Şehir bir gezi kitabı değildir. Bu kitabı bir medeniyet tasavvurunun canlı tutulması bağlamında okumakta fayda var.

“Tanpınar’ın Beş Şehir'de yer alan İstanbul, Bursa, Konya, Erzurum ve Ankara’nın portresini bilinçli bir seçimle konu edindiği hissi bende kuvvetlidir. Öncelikle portresi çizilen şehirler içinde kendisinden en fazla bahsedilen belde İstanbul’dur.”

“Yahya Kemal’in de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da tarihe bakışları “salt garblılaşma” emelinde olan epistemik grupların tarihe bakışından farklıdır. Tanpınar-Yahya Kemal, Selçuk-Osmanlı asırlarını “dinî medeniyet” olarak kabul ederek oradan bir süreklilik (imtidat) emaresi bulmaya çalıştılar. Oysa erken Cumhuriyet döneminde kimi müellifler Osmanlı’nın dinî medeniyet vasfından modern Cumhuriyet’e aktarılacak bir değer bulunmadığı kanaatiyle hareket ettiler. Yahya Kemal Aziz İstanbul’da fethin imar ettiği şehri yazmış, tarih felsefesini ortaya koymuştur. Tanpınar ise fetih sonrası İstanbul’u ve fethe giden süreçteki şehirleri (Bursa, Konya, Erzurum, Ankara) kaleme alır. Ancak bu kitap aynı zamanda bin yıllık tarihin perspektifinden Anadolu’nun Selçuklu geçmişine yataklık eden merkezlerine yönelik bir bakışı ifade eder. Tanpınar Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul’da liselerde öğretmenlik yapmış ve Bursa’ya sıklıkla ziyarete gitmiştir. Beş Şehir metni bu manada yazarın yaşadığı şehirleri kayda geçirme, onları edebî anlamda yeniden inşa etme denemesi de sayılabilir.”

“Tanpınar’ın Beş Şehir kitabının farklı bölümlerine serpiştirilmiş “şehir ve medeniyet” teorisini tasnif ettiğimizde bir orkestra şefinin tüm bu sistemin tekerleğini harekete geçirdiği fikri canlanır. Tanpınar Selçuk ve Osmanlı devletlerinin medeniyet inşa ettiği dönemleri inkıraz ettiği dönemleri ile kıyasladığında “ekip” fikrine gelir. Örneğin Osmanlı’yı inşa eden müesseselerin kurucusu Tanpınar’a göre Orhan Gazi’dir. İnkırazın başladığı dönemde hükümdar olan IV. Murad başarısızdır.”

Tanpınar’ı Sevmek

Vedat Eğilmez, Mehmet Akif Ertaş’ın Tasmpınar’ı Sevmek kitabından hareketle bir yazı kaleme almış. Tanpınar’ı neden sevmeliyiz sorusunun cevabı var yazıda. Ortaya çıkan sonuç şu; Bir yazarı sevmek için onu tam anlamıyla tanımak gerek. Tek yönlü bakış açıları, yönlendirmeler birçok gerçeğin de üstünü örtüyor ister istemez.

“Tanpınar değerlendirmelerinin nerdeyse tümünde tek ortak nokta; onun Doğu ve Batı medeniyeti arasında kalarak bir çatışma yaşadığı gerçeğidir. Bu ikiliğin (dikotominin) Tanpınar’ın hayatında ve eserlerinde güçlü bir yere sahip olduğu inkâr edilemez. Yalnız bu ikiliğin Tanpınar’da bir çatışma olduğu olgusu tartışılır. Yani Tanpınar, bunlardan hangisi olmalıyım, diye bir kararsızlık içinde değildir. Sentezci tavrını hiçbir eserinde gizlemez. Ayrıca bu Doğu-Batı ikiliği Tanpınar’ı konumlandırmada sağlam bir ölçü değildir. Çünkü Tanzimat’tan günümüze kadar eli kalem tutan her yazar -İsmet Özel istisna- bu konuda Tanpınar’la hemen hemen aynı tavrı takınmıştır. Yani Batı’nın tekniğini almak ama bu arada kültürümüze de gereken değeri verip onu korumak bütün yazarlarımızda ortak bir düşüncedir. Yani bu ikilik, bu çatışma Tanpınar’ı diğer yazlardan ayıracak bir özellik taşımamaktadır.”

“Tanpınar’ı sevmenin ne anlama geldiğini sorgulamak maksadıyla şekillendirdiği kitabını Ertaş üç bölüme ayırmıştır. Kitabın bütününde şiirleri dışında Tanpınar’ı ve eserlerini doğru bir şekilde konumlandırma gayreti içinde olmuştur. Bu bağlamda yapılan değerlendirmeleri kısaca söyle sıralayabiliriz: Tanpınar, evrensel değil enternasyonal bir yazardır. Şahsi hareket etmeyi değil fert olmayı; cemaatleşmeyi değil cemiyetleşmeyi önemseyen bir sanatçıdır. Obskürantist ifadelere kapısını kapalı tutmuş, meritokrasiyle hiçbir zaman senlibenli olmamıştır. Okurlarına reçeteler takdim eden tezli roman yazmamıştır. Doğu-Batı çatışması klişesi eserlerinin doğru anlaşılmasına büyük oranda engel olmuştur. Eserlerinde kahraman ve karakter canlandırma yoluna gitmemiş, figürler tanıtmaya çalışmıştır. Metafizik, eserlerinde hâkim öğe olmadığı gibi, pozitivist olarak da nitelendirilemez. Teorisyen değil inşacıdır. Eserlerindeki kadın figürler feminizmin inşası bağlamında incelenmelidir.”

Tanpınar ve Huzur

Tanpınar’ın ismiyle bütünleşen en önemli eseridir Huzur. Onu tanımak ve daha iyi anlamak için okuma kapısının girişinde Huzur mutlaka olmalı.  Mehmet Törenek, “Bir Tepeden Şiiri Eşliğinde Huzur’u Okumak” isimli yazısında Yahya Kemal’in şiiri ve Tanpınar’ın romanını birlikte terennüm etmiş ve ortaya keyifli bir yazı çıkmış.

“Tanpınar, romanda kahramanı Mümtaz’ı ada vapurunda karşılaştığı ve kısa sürede aralarında yakınlaşma olan Nuran’la âdeta tabiata ve tarihe ait birçok güzelliği keşfe çıkarır. Boğaz, Üsküdar, tabii atmosfer ve tarihî mekânlar sevgiliyle beraber gezilen yerler olduğundan aşkın, doyumsuz güzelliklerin de yaşandığı yerler olur. Bir taraftan tabiat, diğer taraftan sevgili ve onun güzel sesi, bu mekânları büyüsüyle doldurur. Bir aşk atmosferinde tabiatın, günün farklı saatlerinde denizin ve akşam ufkunun aldığı görüntüler, renk ve ışık oyunları romancıya eşsiz tablolar çizdirirken, kahramanlarını da onlar karşısında büyülenmiş kişiler olarak yaşatır.”

“Emirgân, Yahya Kemal’in de sevdiği semttir ve “Hüzün ve Hâtıra” şiirinde bu semtten söz eder. Ayrıca Kandilli de Yahya Kemal’in “Gece”, “Akşam Musikîsi” şiirlerinde yer verdiği, sevdiği semtlerdendir. Romanda da Mümtaz’ın amcasının oğlu ve ağabeyi olan İhsan, -düşünceleri ile Yahya Kemal’i çağrıştırmaktadır- daha önce burada oturmaktadır ve o çıkınca Mümtaz onun evine taşınmıştır. Emirgân’a geçer, bahçede otururlar. Bu gezinti de onları hem tabiatla, hem sanatla, hem de tarihle buluşturur. Mevsim bahardır. Böylece bahar, deniz ve Boğaz ayrı bir üçlü oluşturur. Mümtaz, İclâl’le konuşurken Kandilli sarayından, onun için söylenmiş bir mısradan bahseder. İclâl’in varlığı, Mümtaz’ın bilgisini, kültürünü göstermesine imkân verir. Akşamın bu saatinde birlikte Emirgân köşkünü gezerler. Eserden hareketle konu, insan hayatına, hayatı “bir sanat eseri kadar güzel” yapanların varlığına kayar.”

Romanda Nuran kadar, aşk kadar önemli yer tutan bir konu, tarihî ve medeniyet birikimiyle İstanbul’dur. Hatta Nuran, Mümtaz’ın iç dünyasını vermek için seçilmiş bir objedir diyebiliriz. Çünkü Nuran gelişiyle, “ruhunun büyük bir tarafını yapan şeyleri aydınlat”maya başlar. Onlar zaten içinde var olan şeylerdir. O, birdenbire gelerek bütün bu “halita”nın üzerinde bir yer işgal etmeye başlamıştır (s.187). Artık İstanbul, sevilen kadın ve musikî birbirinden ayrılmaz olur. Mümtaz hangisini sevdiğini “birbirinden ayırmağa imkân bulamaz.” Bu aşkla bir taraftan “bir kültürün miracını” yaşarken (s.188), diğer taraftan “kendi iç âleminin bu aşkla taş taş kurulmasını” seyretmektedir.

Turgay Anar ile Huzur Üzerine

Turgay Anar, Tanpınar üzerine yoğun mesai harcayan bir isim. “Huzur Atlası” kitabını büyük bir beğeni ile okumuştum. Hatta şunu da belirtmek isterim. Huzur romanını bitirir bitirmez bu kitabı mutlaka okumak gerek. O zaman zihinde yerinde oturmayan sahneler de tam anlamıyla yerlerine yerleşiyor.

Turgay Anar ile Elif Tokkal ve Üzeyir İlbak bir söyleşi gerçekleştirmiş. Elbette söyleşinin merkezinde Huzur var.  

“Ahmet Hamdi Tanpınar, hem akademisyen hem şair hem romancı hem deneme yazarı olarak Türk edebiyatında çok da benzeri olmayan bir sanatkârdır. Onun hayatına yakından baktığımızda, kendi hayatının gerçeklerinden çıkarttığı ve sanatına çeşitli boyut ve biçimlerde yansıyan ilginç bir kronolojik evren de vardır. Ayrıca sanat ve edebiyata sevdalı bir mizaç onun sanatkâr özelliklerini aşağı yukarı aydınlatabilir. Yazdıklarına baktığımız zaman, Tanpınar’ın niçin Türk edebiyatı için değerli bir edebiyatçı olduğunu bariz bir şekilde anlarız. Tanpınar’ın deneme ve romanlarında kültürel ve sanatsal farklılığını ortaya seren bir estetik derinlik de bulunur. Bu yüzden yazdığı cümleler üzerinde okur olarak dikkatlice düşünmek gerekir.”

“Huzur romanının birçok meselesi var. Bunlar aslında Tanpınar’ı tanımamızı sağlayan güzel ipuçlarıdır. Tanpınar’ın zihnini hep kurcalayan bir soru(n) olarak “meselesiz” insan çeşitli özellikleriyle romanda karşımıza çıkar. Romanda Mümtaz-Suat çatışmasıyla bu konuya dair tartışmalara şahit oluruz. “Meselesiz insanlar”, rüzgârın önündeki bir kuru yaprağa benzer. “Mesuliyet” fikri, Tanpınar’ın ısrarla üzerinde durduğu bir kavram olması açısından insanı değerli yapan temel cevheri bize verir. Tanpınar, biraz da B. Paskal’ın (Pascal) bir öğüdü olan “her şeye rağmen iyi düşün” ve “mesuliyetinin bilincinde ol” düsturunu roman boyunca yaşadığı içsel ve dışsal sorunlara rağmen deneyimler. Romanda 1930’lar Türkiye’sinin aşmak zorunda olduğu iktisadi sorunlar, kalkınma meselesi, hocası Yahya Kemal’den alarak genişlettiği “imtidad” bahsi, yani “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” fikri, kültür ve sanatta geçmiş insan ve medeniyetle nasıl irtibat kurulacağı üzerinde de durulur. Tanpınar, bir medeniyetin nasıl son ışıklarıyla geçip gittiğini görmüştü; onun tecrübesi bize maziye nasıl bakılabileceğine dair birkaç ipucu veriyor. İsteyen Tanpınar gibi bakar. Ama bir başka değerli şeyi de bize anlatır: Zihnin kıvılcımlarını yakmak isteyenler mutlaka derinlerde var olan asıl kıvılcımı da görmelidir.”

Tanpınar Ve Mitoloji

Geniş bir yelpazesi vardır Tanpınar’ın. Hayatına dokunan her unsuru eserlerine taşımada oldukça mahir olduğunu onu okudukça daha iyi anlıyoruz. Elif Tokkal yazısında Tanpınar’daki mitolojiden bahsediyor. Elbette Huzur geliyor hemen aklımıza. Önemli tespitleri var Tokkal’ın.

“Tanpınar’ın estetiğinin onu mitolojiye yönlendirdiğini söylemek yanlış olmaz; çünkü o evrenseli ve insanın ezelî hakikatini arar. Bunlar da Tanpınar’da mitopoetik tavır olarak kendini gösterir. Mitopoetik tavır özel bir tecrübenin bir mit kalıbı içinde sunulması ve evrensel bir boyut kazandırılmasıyla oluşur. Tanpınar şairin şahsilikten kaçmasını istemiş; onun halk destan ve efsanelerimizi iyice dinledikten sonra kendi tecrübesini onların kalıbı içinde yorumlamasını ve şahsi tecrübeden evrensel tecrübeye gitmesini ısrarla söylemiştir. Tanpınar’ın daima bir arayış içinde olması farklı olanı bulma, görünmeyeni görme ve muhayyile ile hakikatin sınırlarını aşma arzusu, onu hayal gücünü zorlamaya iten etkenler arasındadır. Mitoloji sahasına eğilmesindeki temel faktör de hayal gücünü zorlamayı sevmesinden ileri gelir. İstanbul Üniversitesi’nde verdiği esatir dersleri sayesinde de mitolojiyi iyi bilir.”

“Eski şiirimizde çokça kullanılan dinî ve efsanevî unsurların Tanpınar’ın gözünden kaçmış olma ihtimali yoktu. O da Arap ve Fars edebiyatının büyük eserlerinin Celaleddin Rumî, Fuzûlî ve Şeyh Gâlib’teki etkilerinin de farkındaydı. Osmanlı kültür çevrelerinde neredeyse başucu eser kabul edilen Bostan-Gülistan benzeri eserler de biliniyor ve okunuyordu. Tanzimat’la başlayan tercüme faaliyetlerinin de edebiyatımızı etkilediği bir vakadır.”

Rüyada Aydaki Kadını Görmek

Rüya, Tanpınar için mitlerin kapısını aralayan bir gizli evrendir. Gerçek alemin muammasını rüyada çözmeye çalışır Tanpınar. Elif Sönmezışık, Aydaki Kadın kitabından hareketle rüyalar alemine doğru bir seyr ü sefere çıkıyor. Kimlik bunalımı kavramı ve rüya oldukça derinlemesine işlenmiş yazıda.

“Tanpınar, somut varlıklar içinde karakterlerini soyutlaştırabilen, rüyalar ve hülyalardan örülü bir evren kurabilen, o evrenden kopmamış, hep şahsi evrenini anımsatacak şifrelerle bezeli metinler inşa eden müstesna kurguların yazarı. Aydaki Kadın, hayatının son merhalesinde karakterler üzerinden, hayatla, politikayla, sanatla, değer yitiminin verdiği huzursuzluk ve boyun eğmişlikle, aile mefhumuyla, parayla, istediğini bilme/ bilememe, istediğini elde etme/edememeyle ilgili bir hesaplaşma olsa da yine Tanpınar evreninden kopmayan, onun roman geleneğini sürdüren bir yol izliyor. Bitirme imkânı olsaydı belki karşımızda kenarları ve köşeleri daha belirgin bir metin bulabilir, ana karakter Selim’in yaşadığı buhranın aslında psikiyatrik bir hastalık olup olmadığına -ki şizofreni olduğuna dair güçlü işaretler olduğu kabul görüyor- dair şüpheleri giderebilir, taslağındaki (sona sadık kalmayabilirdi. Üzerinde uzun süre çalıştığını bildiğimiz bu roman, siyasi kimliğini edebiyatçı kimliğiyle örterek bir gizeme dönüştürme maharetini, Selim’in kimliğini giyinerek kendi öz kimliğini en iyi bildiği yolla gizeme dönüştürerek başka biçimde sergilediğini düşündürüyor.”

“Tanpınar’ın kendi özelinde, yerliliğe ve medeniyet vukufiyetine, Batıcılığın muvazeneyi bozan bir zorbalık olduğunun bütünüyle farkında olmasına rağmen daha çok Batıcı bir yorumla hayatı karşılamış olması bir çelişki. Bu tür Batıcılık yorumu, Tanpınar eserlerinde, şu veya bu şekilde bilhassa Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde var. Bütün kafa karışıklığının cinsiyet kimliği üzerinden ve toplumla ilişkilerin nizamındaki değişimleri yadırgayan bir tutumla yeniden vücut bulması bu. Aydaki Kadın’da ise Batıcılık çizgisindeki değişimleri büsbütün onaylar bir kahraman mevcut.”

“Aydaki Kadın’ın Selim’i Tanpınar’ın kendini en çok ele verdiği roman karakteri olduğu ortak görüş. Bu romanın bitmemişliğine dair Demiralp’in söylediğine nazire olarak şu söylenebilir elbet: Kendi bitmemişliğinin, bitmemiş hülyalarının sembolik yansımasını inşa etmeye başlamış ama onu da bitirmeye muvaffak olamamıştır.”

Hece Öykü’de Salgın Yılında Öykü: 2020’ye Bakış

Bir dergi sadece yazıların şiirlerin kendine yer bulduğu bir mecra olmamalı sözünü en net şekilde doğrulayan dergilerimiz Hece ve Hece Öykü. Bu iki dergi aynı zamanda edebiyat tarihimizin hafızası rolünü de hakkıyla yerine getiriyor.

Hece Öykü, yaptığı çalışmalar ile öykünün kalbinin attığı yer olma özelliğini her yeni sayıda üzerine koyduğu yeniliklerle yoluna devam ediyor. Şubat ayı Hece Öykü için özeldir. Çünkü bir önceki yılın öykü envanteri gözler önüne serilir bu sayıda. Yine öyle oldu. Salgın yılında öykümüzün hâl ü pür melâli okuyucuları bekliyor. Değerlendirme yazıları, çıkan kitaplar üzerine değerlendirme yazıları ve daha fazlası Hece Öykü 103. sayıda.

Öyküde Salgın İzleri

Öyküde salgın izleri olmalı mı? Elbette olmalı. Dünyayı kasıp kavuran bir olayla baş başa yaşadığımız zamanlardayız. Böylesine çizgi dışı bir yaşanmışlığı öyküsüne, şiirine yansıtmayacaksa söz sahibi neden ve neyi yazıyor diye sormak gerek. Elbette salgın döneminde konusu salgın olan ya da içerisinde salgına dair göndermeler olan öyküler okuduk. Safiye Gölbaşı, Öyküde Salgın İzleri yazısı ile 2020 öykülerinden örnekler veriyor yazısında. Arşivlik ve kıymetli bir çalışma bu. Tarihe düşülen bir not olarak görmek gerek bu öyküleri. Bizler nasıl ki kolera, veba gibi olayların öyküsünü, romanını okuduk, gelecek nesiller de bu öykülerden öğrenecek geçmişte olup biteni.

{Öykülere yakından bakacak olursak salgına ilk tepkiyi, “Virüs” (Muhit, 4) isimli öyküsüyle Güray Süngü’nün verdiğini görürüz. Süngü koronavirüsle ilgili aldığımız ilk haberleri yorumlayışımıza paralel olarak öyküsünü siyasi bir çerçeveye oturtur. Virüs henüz, bizden uzakta, laboratuvar ortamında üretilmiş, yaşlı insanların hayatlarına kasteden, çok uluslu bir komplodur.

Ardından Zeynep Sati Yalçın, “Sevmenin Fiyakası” (Heceöykü, 98) isimli öyküsünde salgını, sokağa çıkma kısıtlamalarının ilk başladığı günlere uygun olarak bir cümle içinde tek bir sözcükle anar. Virüs şimdilik, bizi bir süre evde tutacak ama muhtemelen yaz aylarında geçip gidecek bir şeydir.

Ancak takvimler mayıs ayını gösterdiğinde işin rengi yavaş yavaş değişir. Selma Aksoy Türköz’ün “Gökkuşağı” (Muhit, 5) isimli öyküsü, salgının hayatımızdaki yansımalarını hemen her boyutuyla gösteren ilk öyküdür. Öyküde evde zaman geçirmeye çalışan bir anne kız ve hastanedeki odasında yorgun bir doktor vardır. İnsanlar şaşkınlık, belirsizlik, kaygı üçgeninde hasta olmaya başlamışlardır. Türköz aynı zamanda salgın döneminde değişen okuma alışkanlıklarına da işaret ederek Edgar Allan Poe’nun “Kızıl Ölümün Maskesi” isimli öyküsünü bir motif olarak kullanır. Virüs artık hayatımızın bir gerçeğidir.}

{Salgının başka acılarla birleştiği yahut geçmiş toplumsal acıları depreştirdiği de görülür. Temmuz dergisinin 47. sayısında Deniz Burak (“Sultan”) yine aynı derginin 48. Sayısında Süleyman Çınar (“Kısa Bir Ayrılık”) 17 Ağustos depremine dönerler. Öykülerin kahramanları depremde yitirdikleriyle salgın döneminde yüzleşirler. Cihan Aktaş ise “Geyikli Evin Hanımefendisi” (Olağan Hikâye, 1) isimli öyküsünde salgın günlerinde mülteci olmayı, aynı anda açlık ve yalnızlık çekmeyi, kaybedilmiş eski hayata ve eşe duyulan özlemi çarpıcı ve etkileyici bir dille anlatır.

Abdullah Harmancı, “Trafik Işığında Durakalan Sarı Spor Araba” (Olağan Hikâye, 1) isimli öyküsünde bu dönemde sıkça okunan salgın romanlarından biri olan Jose Saramago’nun Körlük romanının açılış sahnesinin parodisini yapar.}

Edebiyatın günlük gelişmelere ivedilikle tepki vermesi her zaman vaki değildir, bu beklenmemelidir de. Zira bir şeyi layıkıyla anlatabilmek için ondan uzaklaşmak gerekir ve bu uzaklaşma biraz zaman alır. Ancak bazen de yanımızdan hızla geçen veya halihazırda yanımızda olan “o yeni şeyin” fotoğrafını çekmek de icap eder. Salgınla ilk karşılaştığımız yıl olan 2020’ye dönüp baktığımızda öykü dünyasında bu yönde ciddi bir duyarlılığın ve verimin olduğunu görürüz. Diyebiliriz ki öykü, olup biten karşısında kayıtsız kalmamış, bugün yaşananlara çeşitli cephelerden farklı şekillerde ayna tutmayı bilmiştir.

Öykü Üzerine Kuramsal Kitaplar

Öykü kuramı üzerine yazılan kitapları çok önemli buluyorum. Özellikle genç öykücülere bu tür kitaplarla mutlaka tanıştırmakta fayda var. Öykünün son yıllarda yükselen grafiği, olaya dayalı her metni öykü olarak tanımlama gibi bir durumu da beraberinde getirdi. Öykünün ne olduğu üzerine kafa yormadan öykü yoluna çıkanların ne yazık ki bir süre sonra yarı yolda kaldıklarına şahit oluyoruz. Banu Altınova 2020 yılında çıkan kuramsal kitaplar üzerine bir yazı kaleme almış. Önemli kitaplar var Altınova’nın heybesinde. Değerlendirmeler de oldukça yerinde.

19. Yüzyıldan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü
 Roman, deneme, eleştiri, çeviri konularında önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Gürsel Aytaç’ın kitabı, hikâye ve hikâyecilerimizle ilgili yazarın kişisel beğenilerinden hareketle oluşmuş bir çalışma.

Öykü Nasıl Okunur: Modern Öykü ve Yöntem
Söylem anlatı bilimi üzerine çalışmaları olan Prof. Dr. Oktay Yivli’nin “Kısa Öyküde Yöntem: Cemil Süleyman Uygulaması” isimli çalışmasından sonra kaleme aldığı bu eser, kendisinin de ifade ettiği gibi yöntem için yeni kategoriler sunan, pek çok çağdaş öykü yazarından yeni örnekler taşıyan bir çalışma.

Karanlıkta Patlama
Öykü kitapları ve Kaybolmuş Kaderler Müzesi adlı romanı ile tanınan edebiyatımızın genç simalarından Handan Acar Yıldız’ın Karanlıkta Patlama adlı eseri, dünya edebiyatından seçilen öykü tahlillerine farklı bir bakış açısıyla yer veren bir çalışma.

Öykü Evreni
Harun Doğruyol’un “Öykü Evreni” adlı çalışması, 2020 yılından yayımlanan öyküye dair önemli bir çalışma. Modern öykünün yaklaşık bir buçuk asırdır hayatımızda olduğunu söyleyen yazar, modern insanın yalnızlığı ile öykü arasındaki ilişkiye dikkat çeker. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde verdiği derslerin bu kitabın çıkış noktası olduğunu ifade eden yazar, giriş bölümünde öykücülerden ziyade teoriye ağırlık vereceği bir eserle karşı karşıya kaldığımız bilgisini verir.

Öykünün Belleği

Öykünün de bir belleği vardır. Aslında yazmak bir belleğe düşme girişimidir. Öykünün belleği daha çok yaşanmışlıkların vücut bulmuş halidir. Bu hassasiyeti göz ardı etmeden hayata dair öykünmekte fayda var. Ali Necip Erdoğan, akılda tutmaktan yola çıkarak öykünün belleği üzerine yazmış. Erdoğan’ın bu yazısını okuyunca öyküye daha derin anlam yüklemekte fayda var çünkü öykülenen her şey bunu hak ediyor. Ayrıca; “öykü”, “hikâye” üzerine düştüğü not da oldukça isabetli olmuş.

“Aklında tuttuğun ne ise yaşadıkça gördüğün odur. Çünkü “akılda tutulan şey” aklı çerçeveleyen, sınırlayan bir etkiye sahiptir. Bu, yol/yöntem/usul belirlemenin de ilk adımıdır. Siz bir hikâyeyi öğrendiğinizde, o hikâyeyi bilen birine dönüştüğünüzü düşünebilirsiniz; aslında olan şey, hikâyenin sizi hafızasına almasıdır. Hikâyeyi dinleyen/okuyan sizsiniz ama sizi hafızasına alan hikâyedir. Sizin bilmeniz, hikâyenin sizi hatırlamasıdır zira yaşaması gereken hikâyedir ve hikâye kendisini sürekli tekrar eder. Hikâyenin kendini tekrar ettiği hususu Shakespeare ve Borges gibi yazarlar tarafından da ifade edilmiştir.”

“Hikâye anlatıcısı, hikâyenin dinleyiciler üzerindeki etkisini görmüş, her etki sonrası hikâyesini yeniden düzenlemiş ve onu mükemmelleştirmiş kişidir. Dinleyici ise hikâyeyi öğrenmiş ve hikâyenin hafızasına dâhil olarak (dinlediği hikâyelerden birini seçmiş olarak) rolünü benimsemiş kişidir. Hikâyenin hafızası dinleyiciye ilkeler vermesi bakımından dinleyiciyi belleğine alır. Eğer hikâyede anlatılanları benimseyip uygulayacaksa bu ilkelere riayet etmelidir ki hemen hemen aynı sonuca ulaşabilsin ya da eğer öyküleyecekse yine söz konusu ilkelere riayet etmelidir ki bu hikâye kadar güzel bir hikâye yazabilsin.”

“Aslında yazının başlığı, “Hikâyenin Hafızası” idi, zira geçmişte anlatılan/ yazılan hikâyelerin bugünün okuyucularını hafızasına aldığı varsayımından hareket ediyordu. Bu nedenle günümüzde yazılan öykülerin gelecekteki okuyucularını belleğine alacağını düşünerek (yani bu ihtimal nedeniyle) başlık “Öykünün Belleği” oldu. Dolayısıyla bir öykü (kurmaca metin), içine girilebilecek bir bellek alanı oluşturabildiği sürece varlığını devam ettirebilecektir.”

Arif Ay’la Saat Yirmi Dörtte Saksafon Dersi Üzerine

Ali Karaçalı, Arif Ay ile sohbete devam ediyor desem yeridir. Yitiksöz’deki söyleşiden sonra şimdi de Hece Öykü’de iki dost yüreğin sohbeti var. Bu kez konumuz Arif Ay’ın öyküleri. Yani bir şairin öyküleri. Ali Karaçalı’nın anılar eşliğinde gerçekleştirdiği söyleşiyi mutlaka okumak gerek. Bir geleneğin izleri, şairin öyküleri Edebiyat dergisinin ruhları inşa eden ortamı ve not edilecek eşsiz bir muhabbet bekliyor Hece Öykü okurlarını.

{Edebiyat’ın ortamı bir aşk yumağıydı, bir aşk çilesiydi (İp yumağının bir adı da ‘çile’dir.) çöz çöz bitmez, ör ör, doku doku bitmez. Neresinden başlayacağımı bilemiyorum. İstersen, rahmetli Nuri Ağabey’in: “Raşid Bey’den (pasajın çaycısı) çay isteyelim beyler!” cümlesine kadar saatlerce hiç konuşmadan “sükût suretinde” oturmalarımızdan başlayalım. Bu oturuşlar sadece derginin yönetimevinde değil, kahvelerde de Nuri Ağabey’in evinde de sürerdi. Hatta, arkadaşlar olarak kendi aramızda da… Bu susuşlar sürecinde hepimiz, içimizdeki fırtınayı, içinde yüzdüğümüz denizin dev dalgalarını, içimizdeki korkuyu, heyecanı ve coşkuyu anlamlandırmaya çalışırdık. İmamımız Nuri Pakdil’di ve biz esenlikli bir mekânda, esenlikli bir konumda olduğumuzun bilincindeydik. Bazı akşamlar, Nuri Ağabey’in evindeki oturmalarda bu suskuya ya 5. Senfoni ya da Ruhi Su’nun türküleri eşlik ederdi.}

{Bu söyleşi sayesinde öyküleri yeniden okudum. Kırk beş yılı aşkın bir zaman geçmiş ve inanın, ben çoğunu unutmuşum. Yeniden okurken, benim dışımda Eyüp Önder diye bir yazarın öykü kitabıyla karşılaşmış gibi oldum. (İyi ki okumuşum, bazı tashih hatalarını da görmüş oldum.) Dediğiniz gibi, öykülerin büyük bir kısmı çocukluk yıllarından, yaşanmışlıklardan, genellikle de köy hayatından izler, izlekler taşır. Gerçi, çocukluğumun bir bölümü ilkokul dördüncü sınıftan itibaren Ankara’da Balgat’ta geçti. O yıllarda (60’lı yıllar) Balgat, Ankara’nın bir köyü idi. Burada da bir bakıma köy yaşantısı hakimdi. Dolaysıyla, kimi öykülerde köy ve kent yaşamı iç içe yer alır. Öykülerde genellikle dar gelirli, geçim sıkıntısı çeken, düzenin dışladığı, dışlandıklarının da aslında farkında olmayan, kendi küçük dünyalarına hapsolmuş insanlar konu edinilir. Onları bu hapislikten kurtarmaya çabalayan bir öykü anlatıcısı gezinir durur her öyküde. Bu son okumada şunu gördüm öykülerde. Son derece doğal bir dil kullanılıyor. Bu dil, öyküye bir tabiilik, bir yaşanmışlık, canlılık ve sıcaklık katıyor. Bu da okurla öykü arasında bir ünsiyet oluşmasına kapı açıyor. Yazarın şair olması hasebiyle, sözcük tasarrufuna azami ölçüde özen gösteriliyor. Uzun uzun anlatmak yerine, çarpıcı ayrıntılarla okurun hayal gücü devreye sokuluyor. Gerçekten, “lirik” kavramını hak edecek denli, duygunun öne çıktığı öyküler…}

{Öykü-şiir akrabalığı olsa da aslında şiirin ayrı bir tür olarak kendine özgü bir kurgusu, dili var, öykünün de kendine özgü bir kurgusu ve anlatımı var. Ben bu iki türün sınırlarını aştığımı fark edince, doğrudan öykü demek yerine “Lirik Çıngılar” demeyi daha uygun buldum.}

{Hiçbir öyküye şöyle bir mesaj vereyim kaygısıyla başlamadım. Belli bir dünya görüşü olan, vazgeçemeyeceği değerleri olan bir insan olarak bakıyorum hayata ve dünyaya. Bu irdeleyici, eleştirel bir bakıştır. Dolayısıyla hayatın akışındaki mesaj öyküde kendiliğinden yer almış oluyor.}

{Günümüz öyküsünün şöyle bir sıkıntısı var. Öyküde omurgayı oluşturan çatışma yok. Hayatla irtibatı yetersiz. Düş dünyasında geziniyor çoğu genç öykücüler. Oysa, çağımız insanı yürek yakıcı acılar ve sorunlar içinde. Bunların öyküye taşınması gerekir diye düşünüyorum. Yanılmış olabilirim.}

Hece Öykü’den Öyküler

Arif Ay - Lirik Çıngılar/Kamyon

“Ev boşalmıştı.
Her yere sessizlik sinmişti. Hani ölü kalkmış ev derler ya… Öyle işte. Tavana kadar paket paket dizilmiş kitapların, dergilerin yerleri bomboştu. Onların yeri duvarın kirlenmiş badanasından dolayı daha temiz ve beyaz görünüyordu. Odaları, salonu her tarafı kâğıt parçaları ve toz kaplamıştı. Yıllar önce terk edilmiş izlenimi veriyordu. Oysa daha üç gün önce süpürülüp temizlenmişti. Öyleyse bu hâl neyin nesiydi? Öfkenin ve nefretin izleri olmalıydı. Her yere terk edilmişlik sinmişti: Solgun kilime, saksıdaki ıtırın kokusuna, duvar saatinin geri kalmışlığına…”

“Vakit hayli uzadı. Trafik akmaya başladığı hâlde bizim kamyon geçmedi. Her şeyim ona yüklenmişti. Biliyordum. Onu son defa görmekti arzum: Hayallerimi, anılarımı, hüzünlerimi, sevinçlerimi, gençliğimi, aşkımı…

Kahveden çıktım. Sokağa girdim. Apartmanın önü boştu. Rüzgârın önünde yapraktım sanki, sürüklenircesine apartmandan içeri girdim.”

Zeynep Hicret - Daha Dün Gibi

“Daha dün gibiydi acısının gözlerine yüklediği ağırlık. Daha dün gibi o ağırlığın gözpınarlarından taşması. Tarihçesine bakılırsa sanki dün gibi de değil. Belki otuz, otuz beş yıl kadar öncesi. Belki tan yeri henüz ağarmamış bir sabahın başlangıcındadır yine. Yine bir pencere kenarında dikiliyordur. Yaşlı gözleriyle ve titreşen kalp kapakçıklarıyla perdenin altından babasını seyrediyordur. Polisler onu yakalamadan, akşam eve dönsün diye dualar ediyordur.”

“Daha dün gibiydi salondaki koltukta oturuşu. Odalardan odalara geçişi ve bana “ilk göz ağrım” diye seslenişi. Koltuğun her zamanki bölümünde bağdaş kurup oturuşu gözümden gitmez. Yemek masasının kısa kenarında kahvaltı edişi dün gibiydi. Şimdi ise uzunca bir zaman geçmiş gibi birbirimizle bağlantımız, haber ağımız kopmuş. Ne biz ona ulaşabiliyoruz ne o bize ulaşmayı deniyor. O kontrol kontrolcüsü baba artık bizi umursamıyor. Ne yapıp ettiğimizle ilgilendiği yok. Şimdi alıp başımı gitsem “neredesin” diye sormaz. Akşam eve gelmesem, ortalığı ayağa kaldırmaz. Oysa daha dün gibiydi, kafamı attıran dünyaya kızıp evden ayrılışım. Onun da bana, bir akşam izin vermesi yalnızca. Yarın eve geliyorsun hemen, deyişi dün gibi kulaklarımda. Ev denen şeye bu kadar bağlıyken ve her birimizi evde tutmayı başarmışken…”

“Her şey dün gibiydi ama bugün evin sohbeti değişti. Ev ayrılığın ve ölümün hikâyesini anlatıyor. Evin nağmesi değişti. Evden hıçkırıklar yükseliyor. Evin çehresi değişti. Evin yüzünü karalar bağladı. Ev buhran içinde feryat ediyor. Merdivenlerinden çıkan ayak sesleri değişti.”

Zeynep Sati Yalçın - Kıpırtı

“Sonbahara girmiştik, her yer yeşil, boz, sarı ve kızıl yapraklarla doluydu. Ağaçları, çiçekleri, otları, yere düşmüş kuru dalları, atkestanelerini dokunarak sevme duygum azalmıştı. Yıl boyunca her şeye gizlenmiş sinsi virüs, bulaşmak için dokunmamızı bekliyor sanıyordum, eldivenlerle dokunup sevsem de ağaçları hissedememenin farkındalığı bütün romantik duygularıma ket vurmuştu, içimizdeki hâkim duygu tedirginlikti, hüzünlenmeyi özlüyordum. İki yıl önce karşımızdaki apartmanların arasında tek başına kalmış, yaşamın yıkıcılığına direnen gecekonduya orta yaşlarda bir çift taşınmıştı. Varlıkları, virüs gibi, hatta ondan daha tedirgin ediciydi bütün sokak sakinleri için. Kadının elinden yüzünden, üstünden başından akan tüm mazlumluğa karşın adamdaki bitmez zalimlik, öyle bir hadde gelmişti ki, bir zaman sonra arkamızı dönmemizi gerektirdi. Zalim değil mazlumdu ardımızı döndüren.”

“Telefonu şarja takıp takvime baktım, dokuz gün geçmiş rapor alıp ilk yattığım günden beri. Günlerdir yalnızca kahvaltılıklarla beslenip nefes almaya çalışmışım, kimseyle konuşup görüşmemişim, annemle babam aramış, hastayım ama hafif merak etmeyin diye mesaj yazmışım, ne ara nasıl düşünüp yazmışım hatırlamıyorum. Bir iki arkadaşım aramış, bir iki akrabam, onlara sonra dönerim, tamamen iyileşince… Kaç kez kapı zilinin çaldığını da hayal meyal hatırlıyorum şimdi, kim bilir kimdi… Ağrısız nefes alabilmek güzeldi, ama yeniden doğmak gibi değildi, hatıraların bilinciyle eskiden istediklerini istemeyen tuhaf bir bilmişlik içinde oluyor insan, yeni bir duruma karşı duyulan merak ve heyecan değil bu. Vazgeçmişlik…”

“Kadın evine girdi güvenle, öldüğüne nasıl inandı bilmiyorum. Ben inanamadım, her an geri gelebilir korkusuyla, geldiğinde görebileyim diye eve çıkamadım. Sabaha kadar binanın içinde, kapının camından onların evine bakarak bekledim. Kadın bana iki defa sıcak su torbası getirdi. O gidince, adam için de kullanmış olabileceğini düşündüğüm su torbalarına tiksintiyle baktım, çizmelerimi sildim üzerine. Kıpırtılı torba geldi aklıma, ciğerlerim sökülür gibi sancılandı göğsüm. Koridorda ileri geri yürüyerek, çömelip doğrularak, terleyip titreyerek sabahı ettim.”

Ayşe Bağcivan – Kurşuni

“Anahtarı çevirip arabasını çalıştırdı Murat. Durağa boş gitmemek için de kalabalık yollara sürdü arabasını. Köşe başında bekleyen bir kadın arabasına doğru elini kaldırdı. Arabasını sağa yanaştırdı, kadın arka koltuğa oturdu. Dikiz aynasından kadına bakıp, nereye abla, dedi. Kadın devam etmelerini söyledi. En nefret ettiği müşteri tipiydi gideceği yeri söylemeden arabanın hareket etmesinden kısa bir süre sonra müsait yerde bırakın lütfen diyen tipler. Dikiz aynasından kadına bakıp öğlen yediği balık ekmeğin rahatsız eden kılçığını dişlerinin arasından diliyle çıkarmaya çalışarak yola devam etti. Yolun hemen ilerisindeki sapağı söyleyip, nereye sapayım abla, dedi. Kadın, arabanın titreyen camından dışarıyı izleyen gözlerini Murat’a yönelterek umursamaz bir şekilde, fark etmez, dedi. İlkin hoşuna gitti Murat’ın bu cevap fakat sonra olur olmaz düşünceler kapladı zihnini. Ya kadının hiç parası yoksa, ücreti ödemeden inerse? Ya tenha bir köşede sıkıştırıp arabayı alıp giderse? Ya dün akşamki haberlerde izlediği gasp çetesinin bir üyesi ise? Dikiz aynasından kadına dikkatle bakıp incelemeye başladı. Kıyafetlerine bakarak ücreti ödemeden ineceği ihtimalini eledi. Kadının sadece çantası bile en az iki aylık kazancı kadardı. Kadını izlemeye devam ettikçe biraz önceki düşüncelerine güldü.”

“Murat, abla Avrasya Tünelinden gireyim mi, dedi. Kadın çantasından taksimetrede gösteren ücretin hayli yükseğinde para vererek arabadan indi. Murat, günü kurtarmış olmanın verdiği rahatlıkla taksimetreyi sıfırlayıp dikiz aynasından kadına bakarak yoluna devam etti. Kadın, şehrin ışıklarını yansıtan bir nehrin üzerinde sürüklenen yapraklar gibi gözden kayboldu.”

TRT Olmasaydı

TRT Olmasaydı sorusunu 99. sayısında soruyor Ihlamur Dergisi. Bu soruyu türküler bağlamında soruyor dergi ama birçok alanda da bu sorunun çok derin cevabı ve anlamı var.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“TRT kendi bünyesinde topluluklar oluşturarak türkülerimizin kaybolmasını, unutulmasını önlemiş, yozlaşmaya engel olmuştur. Halk müziği birimlerindeki saz ve ses sanatçıları bir yandan kurum yayınları için programlar üretirken bir yandan da kendilerini geliştirirler. Birçoğu kendi alanının, kendi yöresinin türkülerini özgün haliyle seslendirirken, o ezgileri bütün topluma yayarlar. Öyle ki bir Şanlıurfa türküsü Karadeniz’de, bir Rumeli türküsü de Gaziantep’te kendine dinleyici bulur.”

“Şehirlerarası uzun yolculuklarda türkü kanalı dinlediğim oluyor. Dağlardan, tepelerden, ovalardan, kırlardan, derelerden, ırmaklardan geçerken sanki toprağın ruhunu hissettiğinizi sanıyorsunuz. TRT Türkü’de yayıncılık açısından bazı eksiklikleri olsa da size yeni, farklı, özgün ezgiler dinletmek için çabalayan saz ve ses sanatçısı programcılar var. Onlarla olmak, onlarla heyecan yaşamak, bir kaynak kişinin orijinal kayıtlarını dinlemek inanınız ayrı bir mutluluk kaynağı oluyor.” Harun Yöndem

“Halk müziğiyle ilgili radyo yayınları Sarısözen’in 1938’de Ankara’ya gelmesiyle, önceleri birer ikişer solo program olarak devam etmiş. Milli Musiki Sanatkârları Kolu adıyla Türk Halk Müziği ve Klasik Türk Müziği çalışmalarını birlikte yürütmüş. Halk müziği yayınlarının dikkatle dinlenmeye başlandığı 1938-1941 yılları arasında, müzik yayınları şefi Mesut Cemil Sel, halk müziğinden sorumlu şef yardımcısı ise Sarısözen’dir. Sarısözen, o yıllarda Ankara Radyosuna gelip zaman zaman programlar yapan yöre sanatçılarını bir araya getirip ilk halk müziği programlarını başlatır. 1940 yılından sonra zamanla artan halk müziği yayınları 1941 yılının sonlarına doğru Sarısözen yönetiminde »Biz Türkü Öğreniyoruz« ve »Yurttan Sesler« adı altında Klasik Türk Müziği korosundan ayrılarak yayınlarını sürdürmeye başlar. Bu topluluk elemanlarının sayıları gün geçtikçe artar. Böylece Türkiye Radyolarının ilk Yurttan Sesler Korosu, Muzaffer Sarısözen’in öncülüğünde resmen kurulmuş olur.” Halil Atılgan

“TRT radyoları olmasaydı, şunlar eksik kalırdı veya şunları kaybederdik diyeceğimiz hususlar elbette vardır. Bunların başında müzik gelir. Türk Müziğinin iki ana şubesi TRT sayesinde bugüne çok canlı şekilde gelmiştir. Derlemeler yapılmış, arşivler oluşmuş, unutulmalar önlenmiştir. Bu görüşümüz gerçeği ifade etmekle beraber tenkıde muhtaç tarafları vardır. TRT’nin bu işlerde gayreti, Cumhuriyet’in idealist insanlarının eliyle yürütüldüğü zamanlarda üstün başarılarla kayda geçmiştir. Muzaffer Sarısözen ve ekibinin derlemeciliği olağanüstüdür. Mesut Cemil’le başlayan Türk Klasik Müziği icraları, saz ve ses yetiştirmede usta çırak usulünün meşki, şartlar düşünüldüğünde harikuladedir. Dışarda yetişen isimler de radyo yayınlarına alınarak ülkenin sanat varlığı yansıtılmıştır.” A.Yağmur Tunalı

“Milli üniversitemiz. Açık üniversite. Herkesin bilfiil eğitim gördüğü tek bir üniversite var Cumhuriyet tarihinde: TRT. Herkesin ha. Şaka yapmıyorum, çok ciddiyim. Genç yaşlı, kadın erkek, yerli yabancı, Müslüman ecnebi, fark etmiyor. Türkçe bilme şartı da yok bu üniversitede. Yaşayan herkes öğrencisi. Yedi yüz seksen bin kilometre kare içinde doğmuş büyümüşseniz yahut hayat denilen gaile, bir şekilde sizi bu coğrafyaya getirmiş bir köşeye atmışsa, TRT Üniversitesi’nin asli öğrencisi olmuşsunuzdur. Kurtuluşunuz yoktur, vesselâm. Bu üniversiteye giriş sınavı yok, kayıt kuyut hak getire. Gözünüzün görmesi, kulağınızın duyması, bu ülkede yaşıyor olmanız yeterli öğrenim görmeniz için. Sınavı vizesi, diploması belgesi de yok bu okulun. Ancak, hayatın içinde, muhabbet ortamında, doğal platformlarda anlarsınız iyi mi kötü mü öğrencisi olduğunuzu.” Fahri Tuna

“Mahallemize yeni gelmişti; her eve girmez, herkese görünmezdi. Bazen hangi evde olduğunu duyunca camın önünde sıraya girer, avuçlarımızın arasından görmeye çalışır-perdeler çekilmezse tabi-dururduk. Evler gecekondu olmasa, zaten onu da yapamazdık. Belli saatleri varmış, öyle yedi gün yirmi dört saat konuşmazmış. Ağırmış yani. Vara yoğa ağzını açmaz, kıymetini düşürmezmiş. Adı televizyonmuş; ama bizim oralarda TRT diye nam salmış. İcadı eski bir cihaz oluşu bir yana, bize teşrifi başka bir yana-insan ne ile ne zaman tanışmışsa, o kişi için onun icadı o andır diye düşünüyorum- Pazar günleri “kovboy filmleri” Hilmi Şimşek ile Pazar Konseri, dedem içinse haber bülteniydi anlamı. Tarım ülkesi olduğumuz yılların buğday kokulu ekranıydı TRT. Yerli malının haftası değil, yıllarca sürecek saltanatı vardı. Sobada kaynayan tencere, doğal gazın henüz doğal karşılanmadığı sert kışların, kurum kokusunun kurumsallaşmasıydı. Evliya Çelebi ve Küheylan demekti. Hayat bilgisi kitaplarındaki aile fotoğraflarında bile başköşedeydi.” Tolga Daver

Dalâlet Mi, Kasıt Mı, Dalgınlık Mı, Patalojik Vak’a Mı?

Saim Sakaoğlu, yine ucu keskin bir yazı ile Ihlamur’da. İntihal konusuna Orhan Pamuk üzerinden göndermeler yapıyor. Akademik camianın ve edebiyat dünyasının hastalıklı hali olan intihale akademinin içinden bir derin bakış.

“Sonradan, kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü ile Türk toplumunun daha yakından tanıdığı yazar Orhan Pamuk, galiba dördüncü kitabı olan Yeni Hayat’ı 1994 yılında yayımlar. Eser, daha çok ilk cümlesiyle Türk toplumunda geniş tanınma imkânını da yakalamış olur. İşte o, gazete reklamlarında bile çeşitli şekillerde sunulan sihirli cümle: Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Yazarımız, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildiğinde öbür adaylar arasında Milan Kundera ve Philip Roth gibi ünlü adlar da vardı, ama ödül, bizim yazarımız Ferit Orhan Pamuk’a verilmişti.

O ünlü cümle pek çoklarımızın hayatına da, bazen biraz değişikliğe uğrayarak girip çıkmıştı. Biz de bu cümleden nasibimizi almıştık. İşte bizim hayatımıza giren yeni cümle: Bir profesör adayına intihalcilik raporu yazdım, hayatım intihalcilerin peşinde sürüp gitti.”

“İntihal yaptığını ihbar ettiğim ve o derginin sahibi olan Doç. Dr. Yakup Karasoy ile Yrd. Doç. Dr. Mustafa Toker. Şimdi ikisi de profesör. Biri Ankara’da, biri Konya’da. Onlarca sayfalık saçma sapan eleştiri yutturmalarının hiç birini görmediniz mi Yakup ve Mustafa Efendiler, görmediniz mi? O Yakup ki yardımcı doçentlik sınavında çok düşük puan almıştı da notunu yükseltmiştik. Hiç okumadan, sadece derginin bir an önce basılmasını sağlamak için bu akıl dışı yola başvuruldu.”

“Bay Orhan Yavuz’un bu uydurmacılığıyla ilgili sorununa kendisi bir çare bulamayacaksa biz hocası olarak, tıpkı hastalanıp bir dönem öğretim hayatından uzak kaldığı günlerde akıl danıştığı hocası olarak onu belirli merkezlere yönlendirebiliriz, tıpkı o günlerde yaptığımız gibi. Yani üfürükçülere değil, insan sağlığıyla ilgili hekimlerimize. Bölüm başkanlığı odama gelip de uzun uzun dert yandığı, benden derdine çare bulmamı söylediği günlerde olduğu gibi… Hatırlaması niyetiyle. Sahi, Bay Orhan ne tür bir rahatsızlığı sebebiyle bir yarıyıl derslerini kimlere emanet edivermişti acaba?”

Udî Cemil Altınbilek İle Söyleşi

Hakan Sarı; Udî Cemil Altınbilek ile fasıl tadında bir söyleşi gerçekleştirmiş. Cahit Gözkan’ın musiki meşk meclisleri bağlamında bu ortamların sanata katkısına da değiniliyor söyleşide.

“Hoca Cahit Gözkan(1909-1999), her zaman mûsikî meclislerini hocası Ahmet Mükerrem Akınca’ya tevarüssen devam ettirdiğini ifade ederdi. Hocasında gördüğü veçhile, haftanın bir günü umumi fasıl gecesi yapılırdı. Bu fasıl akşamına herkes sazını alıp sazende olarak veya okuyucu olarak veyahut da dinleyici olarak katılabilirdi. Umumi haftalık fasıl akşamlarının dışında cumartesi günleri Cahit Hoca’nın hususi talebelerinin toplandığı meşk günü idi. Cumartesi günümüzün tamamı hocamızın evinde mûsikî meşkiyle geçer, bir kısım mûsikîşinaslar da Cumartesi günü meşk olduğunu bildiğinden, Cahit Hoca’ya yapacakları ziyaretleri bu güne denk getirilerdi. Mesela Niyazi Sayın Cumartesi meşklerinin birçoğuna katılırdı. Bir de eskiden beri özel olarak Cahit Hoca’ya devam eden talebe- mûsikî dostları vardı. Mesela bir cumartesi günü kapı çalındı ve içeriye hiç görmediğimiz birisi girdi. Cahit Hoca sevinerek “bakın çocuklar yeni talebem, 50 senelik” dedi. Gelen Hafız Kemal Tezergil’di. Hoca’ya yaklaşık elli yıldan beri devam eder, hem dini hem la dini eserler ve de ud meşk edermiş. Yıllar içerinde bu ilişki dostluğa da dönüşmüş, böylece ara günlerde hem ziyarete, hem özel meşke gelirmiş.”

“Kültürümüzde mûsikî ile din ve tasavvuf iç içe geçmiş mefhumlardır. Hatta çok zaman birlikte mütalaa edilir. Tabi ki Cahit Hoca’nın yetişmesinde ve hayatında tasavvufun çok büyük önemi vardır. Bu konuda hocam Cahit Gözkan’dan duyduğum ve daha önce not ettiğim, hatıralardan biraz bahsedeyim; Cahit Hoca’nın dinî mûsikîye ünsiyetinde aynı zamanda kayınbiraderi ve iş orağı olan, cam ticaretiyle meşgul oldukları için camcı lakabıyla da tanınan, “Ey Allah’ım beni senden ayırma” mısraı ile başlayan segâh ilahînin bestekârı Hulûsi Gökmenli Bey ile can dostluklarının tesiri büyüktür. Nazarî mûsikî bilgisi ileri derecede olmamasına rağmen tabiî bir istidat ve zengin kulak dolgunluğu ile gazel-kasîde nev’indeki serbest eser icrasında zamanın önemli hâfızları içinde yer almış Hulûsi Bey’le Câhit Hoca’nın saz ile söz atışmalı icrâları senelerce aktarılacak mûsikî hatıratı içinde yer almıştır.”

“Hoca Cahit Gözkan’ın evinde yapılan mûsikî meşkleri, ananeye uygun olarak, geçilen eserler içinde, form, usul, makam ve taksim kritikleri ve uygulamaları şeklinde cereyan eder. Sohbet bahsinde ise, eslafa dair mûsikî hatıraları nakillerinden, gündelik meşgalelerin paylaşımına kadar uzanırdı. Talebelerin dışında misafirlerin de katıldığı, umumi fasıl akşamlarında ise, daha önceden hazırlanmış takımlar geçilir, taksimler edilir, sololar dinlenirdi. İşte böyle meşk günlerinden birinde sazlarında ilerlemiş olan dört arkadaş Radyo kadrosuna girmek isteklerini aşikâr ederler ve hocalarından destek isterler. Bu dönemde Radyoda saz eserleri programları yapan ve mûsikî muhitinde, Radyonun kurucusu Mesut Cemil’den, Türk Müziği bölümünün başına getirilen Ulvi Ergüner’e yakın arkadaşlıkları bulunan, Cahit Gözkan ve Yekta Akıncı Hocalar, üniversiteli olan Ünal, Artemis ve Oktay’a yüksek tahsil yaptıkları mesleklerini ifa etmeleri, mûsikîyi amatörce yapmaları gerektiğini ifade etmişler. Sadece Fahrettin Çimenli’nin o sıralarda “singer” markalı dikiş makinaları firmasında çalışıyor olması sebebiyle, profesyonel mûsikî hayatına geçmesini uygun görmüşlerdir. Zira büyük hocaları Ahmet Mükerrem Akıncı ve Kanunî Mehmet Bey’in, “mûsikînin ticari bir iş olarak görülmemesi” yönünde vasiyetlerine, hep uymuşlardır.”

Sanat Felsefesi Üzerine Derkenar

Muhammed Enes Kala, Sanat Felsefesi üzerine yazılarının IX.su ile Ihlamur’da. Sanattan en büyük sanatkâra ulaşmanın yol haritası bu yazılar. Yaratılan her şeye bir şaheser gözüyle bakmak gibi hassas bir duyarlılığı da işaret ediyor Kala. Sanat varsa sanatkâr da vardır ve Bir olana ulaşmak için sanatın felsefesini de idrak etmek gerekir.

“Sanattan, insana; insandan sanata iç içe geçmiş gizem dolu ve çok zengin yollar vardır. İnsanın da bir sanat eseri olduğunu düşünebiliriz. Buna mukabil insan, sanat eseri üzerinden hem kendi özünü keşfedebilir hem de bu keşfettiği özü başka benlerde demlendirme imkânı yakalayabilir. Martin Heidegger, insanın trajedisinin sanat eserinde de karşımıza çıktığını ifade eder. “Sein”dan adeta varoluş hamleleriyle ayrılan “Dasein”, özgünlük ve özgürlüğünü hem varoluşunda hem de bu varoluşunun bir nişanesi olarak da görülebilecek sanat özünde idrak edebilir. Mutlak Sanatkârın en güzel eseri olan insanın da bir sanatkâr olarak İlk Sanatkârı arama uğraşısı olarak da görülebilir sanat tecrübesi. Bu bakımdan sanatın, sanatkârın ve sanat eserinin birbiriyle konuşma imkânının varlığından söz edebilmek, önümüze değerli bir anlam manzumesi çıkarabilir.”

“Sanatın merkezine baktığımızda onun da merkezinde hayatın merkezinde olduğu gibi öznenin tabiridiğerle sanatkârın bulunduğu görülür. Sanat tecrübesi içkin ve aşkının denge pozisyonlarını tecessüm ettiren adresleri verir. Kuşkusuz burada ifade edilen sanat, metafiziksel olana, dolayısıyla aşkın olana işaret ederken, sanat eseri varolana dolayısıyla içkin olana işaret eder. Sanat tecrübesinin kendisinde yaşandığı sanatkâr ise ne sadece aşkın olana ne de sadece içkin olana ama hem aşkın olana hem de içkin olana seslenmeye çalışan ve dahası bu düzlemleri birbiriyle irtibatlandırmayı başaran fail olarak çıkar karşımıza. Söz konusu sesleniş, fizik ve metafizik arasındaki gerilimi varoluş hamlesinin başlatıcısı olarak konumlandırabilir. Varoluşsal gerilim, trajedinin kaygıya tutunarak kendisini sonsuzluğa havale edebilmesine imkân tanıyabilir. Felsefe ve sanat tam da bu trajedi ve gerilimin içkin olandan aşkın olana aşkınlaştırılarak çözümlenebilmesi olanağını sunabilir insana.”

“Her şeyden önce sanatkârın sıradan olmayan yani özü itibarıyla kendisini varolanlardan ayırt etmiş, kendi benliğinin özgünlük ve özgürlüğünün farkına varmış kişi olduğu ifade edilebilir. Bu kişi bunun için bayağılıklara, sıradanlıklara ve sürüdenliklere isyan ederek özgün bir benlik inşasına girişen faildir. Zira sıradan ve sürüden olan işiler, korkusu, kaygısı ve trajedisi tarafından mağlup edilirler. Böylesi kişiler herhangi bir şekilde bir şey ortaya koy(a)mayan, dolayısıyla ortaya koymamaklıkla, ortaya koyanlar arasından doğrudan ayırt edilen kişiler olarak bulunurlar. Siniklikleri ve sindirilirlikleri onları belirleyen öz olur. Bu özse toplumda bir yol açmadığı gibi açılan yolları da tıkama özelliği gösterir.”

Okuntu Oğlağı

Mustafa Sarı, “oku-” kelimesinin ardına düşerek bizleri zaman tünelinde bir yolculuğa çıkarmış. Okumak yani davet etmek, çağırmak. Türk tarihinin ilk eserlerinden başlayarak günümüze kadar süren bir çizgide okumak aynı zamanda davet etmek anlamında da kullanılmış. Bugün bile birçok yörede “düğüne okumak” hâlâ kullanılır. Ben Peygamber Efendimize gelen ilk vahiy olan “oku” emrinin “davet” olduğuna daha çok inanıyorum. Bütün çağrışımı bu anlamda yapınca her şeyin yerine oturduğunu da göreceğiz. “davet et”, “Yaradan Rabbinin adıyla davet et.”

Mustafa Sarı’nın tespitleri de oldukça yerinde.

Sözcüklerin tarihsel süreçte uğradığı değişiklikleri incelemek şaşırtıcı sonuçlara götürebilir bizi. Mesela ‘Oku-’ fiilinin yazılı metinlerimizde kayıtlı ilk anlamının, ‘Çağırmak, davet etmek’ olduğunu söylesem şaşırmaz mısınız? Evet, yazılı kayıtlarımıza göre sözcük ilk defa, 735 yılında dikilmiş olan Bilge Kağan yazıtında geçmektedir ve ‘çağırmak, davet etmek’ anlamındadır. Yine yazılı kayıtlarımızın söylediğine göre sözcüğün bugünkü yaygın anlamı, ilk olarak Uygur metinlerinde çıkar, karşımıza. Kaşgarlı Mahmut da ‘okıdı’ fiilini örneklendirirken önce ‘çağırmak, davet etmek’ sonra ‘kitap okumak’ anlamlarını vermiştir. Büyük bir olasılıkla, ilk anlam daha eski ve daha yaygın olduğundan Kaşgarlı bu sıralamayı bilinçli biçimde yaptı. Aynı sıralamaya ‘okıştılar’ fiilinin açıklamasında da dikkat edilmiştir.

Biraz daha yakına gelelim... Mesela o billur gibi Türkçesiyle insanı ölüm karşısında sürekli uyanık tutmaya çalışan Yunus Emre, şu dörtlükte reddi mümkün olmayan ilahi bir davetin altın çizer. İnsanoğlu için ne ecelin çağrısına itiraz etmek ne de vakti geldiğinde dünyada bir dakika daha fazla kalabilmek mümkündür:

Dün ü gün iderdim zikir
Zikir kılırdım Hakk’a şükür
Ecel irdi, bizi okur
Esenledim dünyam seni.

“Ortaokul yıllarımda okuntu ile birlikte düğün davetiyesi de dağıtılmaya başlanmıştı, kasabada. Hatta bazıları okuntu çok masraflı olduğundan sadece davetiye dağıtırdı. Ne var ki ‘bu yeni icat’ çok ayıplanırdı. Nenem ‘Bir kuru kâğıtla düğüne adam çağırmaya utanmıyor mu bunlar?’ diye kızar; düğün sahibinin başkalarına okuntu gönderip kendisine sadece davetiye verdiğinden şüphelenip saatlerce söylenirdi. Konuyla ilgili bir diğer sözcük de okuyucu’dur. Kapı kapı dolaşıp okuntuları dağıtan kişiye denirdi, okuyucu; genellikle orta yaşın üzerinde, ağzı iyi laf yapan kadınlar arasından seçilirdi. Bu kadınlar okuntuları dağıtırken düğün sahibinin güzel dileklerini iletmeyi ve ana hatlarıyla düğünün aşamaları hakkında bilgi vermeyi ihmal etmezlerdi. Çeyiz ne zaman serilecek? Kına nerede yapılacak? Oğlan evi ne zaman yemek (Güveyi yemeği) verecek? Gelin almaya ne zaman gidilecek? Gelin nereye inecek? Bütün bu soruların cevabı okuyucudaydı.”

Ihlamur’dan Bir Hikâye

Hüseyin Opruklu - Yağmur Uykusu

{Tam bir saattir koltukta oturmuş, uyanmasını bekliyorum. Gözlerimi kırpmadan bakıyorum güneşte unutulmuş bir tuval gibi solgun yüzüne, uyansın artık diye. Neden sonra uyanıyor. Yeni yıkanmış kumaş gibi içine çekmiş gözünü ovuşturuyor durmadan Solgun gölgeler halinde bekleyen ihtiyarların arasında iniltiler içinde kendine bir hayat kurmuş belli ki. Ait olmadığı bir dünyaya ne de çabuk alıştığına şaşırıyorum. Kafasını kaldırıp yüzüme bakıyor, sonra rengi uçmuş dudaklarını kıpırdatıp “Hoş geldin.” diyor.}

{Kalın gövdeli süs bitkileri gibi bir köşede oturmuş onlarca yaşlı annem gibi bekliyor. Unuttukları için konuşmayı belki, kimseden ses çıkmıyor. Sanki herkes suskunluğu çoğaltan kıpırtılar içinde başka bir dünyanın kapısında geçmişi unutmuş, olmayan bir geleceği bekliyor. Belki hepsi unutmak istiyor her şeyi; şimdinin ve geleceğinde bir önemi kalmıyor o zaman. Buraya ne zaman, neden geldi? Bilmiyor kimse.}

{Hiçbir umut vadetmeyen bu sığınakta onu bekleyen yapacak bir sürü iş varmış da ben meşgul ediyormuşum gibi “Gitmeyecek misin daha?” diye soruyor. Evet anlamında kafamı sallıyorum. Hava yavaş yavaş kararmaya yüz tutarken bakıcının kolundan çekip kulağına bir şeyler söylüyor. Ne dediğini duyamıyorum. Kapıdan çıkarken bakıcıya yaklaşıp soruyorum ne dediğini. Yüzündeki alaycı gülümsemesiyle “kimdi bu gelen” diye soruyor diyor. “Kimse!” dersin diyorum, “hiç kimse.”}

Ihlamur’dan Bir Şiir

gökyüzümden kanat sesleri gelmiyor artık

sert rüzgar bastırıyor azgın dalgalarımı

içimin mezarından ıssızlıklar hortluyor

toprağım sarsılıyor attığım her çığlıkta

kırık fay oluyorum en derin çatlağımdan

taşlar devrildikçe taşların üzerine

onardığım her duvar üzerime düşüyor

kırgınlıklar akıyor çatlayan kabuğumdan

yerlebir oluyor o cüretkar gülüşüm

gözyaşı oluyorum en kanlı karasından

diktiğim her fidan budaktan kırılıyor

her gece düş kırığı topluyorum yataktan

çokluğum paramparça yırtıklar yamanmıyor

yalnızlık oluyorum en hüsran tarafından

Selma Gün

Rektör İstifa

Rektörü bahane ederek ülkeyi karıştırmak isteyenler yine sahnede. Benim gönül rahatlığıyla terörist dediğim zevatın bir kukla olarak meydanları doldurduğu bir zamanı yaşıyoruz. Elbette idrak sahipleri çok iyi biliyor ki bu mesele de rektör meselesi değil. Gezi nasıl ki ağaç meselesi değildi; aynı oyun.

Yaşananları Açıkkara Dergisi kendi üslubuyla makaraya sarıyor. Çok da iyi yapıyor. Meydan kuklaları başka işe de yaramaz zaten.

Açıkkara’nın 36. sayısında Mehmet Pektaş, Boğaziçi eylemlerinin yapıldığı meydandan bir hakikati görme hikayesi sunuyor bizlere. Hem de ince dokundurmalar eşliğinde.

Arkadaşlarla metrodan çıkıp dışarıdaki grupla birleştik. Hepimizin elinde dövizler pankartlar vardı. “Rektör istifa!” “Atanmış rektör istemiyoruz!” “Üniversiteyi savunuyoruz.” “Kayyuma hayır!” “Üniversiteler bizimdir”… Büyük bir protesto gösterisi olacaktı. Coşkuyla şarkılar, marşlar söylemeye başladık. Tam yürüyüşe başlayacakken kalabalığın arasında bir soru dolaştı: “Mert nerede?” Herkes birbirine aynı soruyu sorduktan sonra aramızda yeni bir soru dolaşmaya başladı: “Mert’e haber verdiniz mi?” Birisi: “Twitter’dan yazdık.” dedi. Bu defa dalga dalga şu söz yayıldı: “Twitter’dan yazılmış.”

“Türkiye’nin yakın tarihindeki tüm protesto gösterilerine katıldım. Defalarca gözaltına alındım, Gezi Parkı’nda ayağımdan yaralandım, TOMA’ların sıktığı tazyikli sularla boğuştum, yediğim biber gazının haddi hesabı yok. Yaşadığım her olaydan sonra inandığım değerlere daha da bağlandım, devrimci ruhum her yenilgide daha da güçlendi. Ama artık yeter! Mücadeleyi bırakıp köye dönüyorum. Bundan sonra hayatımı Marks’ın Engels’in Lenin’in doktrinlerine değil şu üç temel üzerine oturtacağım: Elle gelen düğün bayram. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Azıcık aşım ağrısız başım.

Ayça, Mert’in yazdıklarını okuduktan sonra megafonu indirip: “Ee şimdi ne yapacağız?” dedi. Deniz, Ayça’nın elindeki megafonu kaptı: “Mert’i protesto etmek için onun evine gidiyoruz. Yürüyün arkadaşlar!” diye bağırdı. Üniversiteye sırtımızı döndük, rektör protestosu başka güne kalmıştı. Yumruklarımızı havaya kaldırıp Mert’in evine doğru yöneldik: “Diireene diireene kaazaanaacağızz! Diireene diireene kaazaanaacağızz!”

Bütün Memurlar Şef Olmalı

Tacettin Şimşek yine keyifle okunacak bir öyküyle Açıkkara’da. Memurlar daha bir dikkatle okumalı bu öyküyü. Hele de gönlünde şeflik gibi bir aslan yatan memurlar…

Geçen gün ne oldu, bilin bakalım! Postadan bir ceza makbuzu çıktı. Şimdi siz, “Bunda şaşılacak ne var? Postadan çift hörgüçlü deve çıkacak değil ya!” diyebilirsiniz. Demeyin lütfen! Ben de biliyorum. Postadan gönül aynası özel mektuplar çıkmıyor artık. Ucu yanık asker mektupları; anne, baba, kardeş, öğrenci, öğretmen, sevgili mektupları, tebrik kartları… Hiçbiri yok. Şimdi sadece hesap özetleri, borç dökümleri, mahkeme celpleri, trafik ceza makbuzları çıkıyor. Ceza makbuzunda duralım. Dört yıl önce, Ankara’nın Adana-Konya girişinde, Gölbaşı’nda 132 km hızla radara yakalanmışım. Trafik cezası yemişim ama cezayı ödememişim. Şimdi beş yüz altmış sekiz lira ceza ödemem gerekiyormuş. Dile kolay! Tam beş yüz altmış sekiz lira. Aradan dört koca yıl geçmiş. Bu arada iki kez araç muayenem gelmiş. TÜVTÜRK istasyonuna girip çıkmışım. Kazasız belasız arabamı iki kez iki yıl daha kullanabileceğim yazısını almışım. Tarih şeridini plakama özenle yapıştırmışım. Bilen bilir, eskiden araç muayenesinden önce “Borcu yoktur” belgesi istenirdi. O zamanlar Vergi Daireleri verirdi bu belgeyi. Şimdi her şey online ya, TÜVTÜRK istasyonları genel ağdan girip şıp diye görüyorlar aracın borcunun olup olmadığını. İşte bu “Borcu yoktur” belgesini de iki kez almışım Vergi Dairesinden. Dediğim gibi, iki kez araç muayenesine girip çıkmışım. Tık yok.

“İşleminiz tamam, beyefendi,” dedi. “Bu kadar mı?” dedim. “Faiz ödemeyecek miyim?” Gülümsedi. “Cezayı ödemişsiniz ya!” dedi. Meğer ben cezayı başka bir şehirde ödediğim için, o para yaşadığım şehrin vergi dairesine gönderilmiş, emanete alınmış. Sonra bir karışıklık olmuş, para bir ilçeye gitmiş, ilçeden geri dönmüş, bu kez geldiği yere iade edilmiş. Sonra tekrar buraya gelmiş. Hesaba geçmemiş ve hâlâ emanetteymiş. İnanamıyorum. Memurun söylediğine o kadar şartlanmışım ki ille de faiz ödeyeceğim. “Yani hiçbir ödeme yok mu? Faiz maiz?” “Şaka mı ediyorsunuz, beyefendi?” dedi şef. “Siz bu cezayı dört yıl önce ödemişsiniz.” Allah’ım! Dünyada ne iyi şefler var. Aslında bütün memurlar şef olmalı. Veya şeflerle memurlar yer değiştirmeli. Ya da memurlar hiç olmamalı, herkes şef olmalı. Şefler ve memurlar… Memurlar ve şefler… Şeflerin memurları… Memurların şefleri… Aman her neyse işte… Elimde olmadan kekeledim. “Ama… Memur Bey… dedi ki…” Sağ elinin işaret parmağını hastanelerin duvarlarında asılı hemşire fotoğraflarındaki gibi dudaklarına götürüp “Sus!” işareti yaptı şef. Ardından, “Aman gözünüzü seveyim. Bunu hiçbir yerde anlatmayın!” dedi. “Anlatmayın!” dedi. “Yazmayın!” demedi ki.

Vişne Reçelini Hiç Sevmem

Zekeriya Çakabey’den keyifle okunacak bir hikâye. Yaşananların içinde hissediyorsunuz kendinizi ve sonunda ister istemez aynı söz dökülüyor dilinizden; Vişne Reçelini Hiç Sevmem.

Yörüklerin koyunları aşağıdan, biçerdöverler yukarıdan geldi mi, Tekir’de yok yoktur artık. Bir de iş bunun aksine dönmüşse yani yörükler yukarıdan; biçerdöverler de aşağıdan tekrar gelmeye başlamışsa hele hele de ‘mahrabaşı’ denilen siyah iri taneli sert üzümler tezgâha çıkmışsa Tekir’in vay haline! Mevsim kış, işler kesat demektir. İşte böyle bir kış günü, havanın şiddetli soğuğuna rağmen içerde ılık bir hava vardı. Fatma teyze: “Kış kışlığını bilecek yavrum” dedi. “Atalar boşuna dememiş: Kışımız kış, yazımız yaz olsun diye.” Bir taraftan şikâyetçi olmadan sobaya odun atıyor, diğer taraftan da sofrayı bir an önce sermesi için Ahmet’e talimat veriyordu. Fatma teyze, sofraya taze yağ, yağda yumurta, peynir ve vişne reçeli koydurmuştu. Garip’in sadece yumurta yemesi Fatma teyzenin dikkatini çekmişti: “Oğlum Garip, yumurtadan başka bir şey yemiyorsun niye? Rahmetlik anan vişne reçelini çok severdi” dedi. Garip bu sorudan rahatsız olmalı ki uzun parmaklarıyla alnını hafifçe ovalayarak, ezik bir tavırla: “Ben vişne reçelini hiç sevmem” dedi. Fatma teyze bu cevaba şaşırmıştı. Merakla “Vişne reçeli sevilmez mi oğlum?” dedi.
……

Garip sırtındaki ceketi çıkararak, ani bir hareketle odanın duvarındaki çiviye astı ve yeniden bağdaş kurarak anlatmaya devam etti: “Kaptan masaya oturdu mu, şef garson olarak hemen fırlayacaksın. Önce serdiğin peçetelerin üzerinde yeniden dolaştıracaksın parmaklarını. Adam kendine özel hizmet sansın diye yapacaksın bunu. Sonra da: ‘Ne emredersiniz efendim? Kaç kişisiniz efendim? Balık var, pirzola var, kuzu etinden kuşbaşı var; hakiki kara kovan balı var, süt kaymağı var, yeter ki siz emredin efendim!’ diyeceksin. Bir de ete sert derler, salata olmamış derler, ben ezme salatayı severdim, ne çabuk unuttun derler. Derler de derler vesselam! Senin anlayacağın, evde karısına çalım atamayanlar gelir sana atarlar.” “Vah yavrum vah!” dedi Fatma teyze. “Dur teyzem, güzel teyzem, anamın arkadaşı teyzem daha bitmedi. Hele bir de insafsız şef garsona düşmüşse, yandı patron! Kaptan bol bahşiş bıraksın diye şef ne varsa yığar masaya. Kaptan da yemek çok gelsin diye şefe bol bahşiş verir. Hey yavrum hey! Atıştırın, tıkıştırın, doyuncaya kadar; ye babam ye! Nasıl olsa anası ağlayan patron! Neyse canım, namı Eşek Nazım olan bir şoför vardı.”
….

‘Buyur kaptan!’ dedim. Kaptan, beni yukarıdan aşağıya doğru küçümser gözle süzdükten sonra, hesap sorar bir eda ile: ‘Bu ne balı?’ dedi. ‘Kara kovan balı’. dedim. ‘Allah Allah!’ diyerek bal tabağını eline aldı, yüzüme alaylı bir şekilde baktı: ‘Bu arıların kovanını vişne ağacından mı yapmıştınız?’ dedikten sonra tabağı elime tutuşturdu, masadan kalktı ve gitti. ‘Eyvah yandık! Yaktın beni vişne!’ dedim içimden. Patron, hiçbir şey söylemeden beni mutfağa götürdü. İki tane çaktı suratıma: ‘Defol seni bir daha gözüm görmesin!’ dedi. ‘Yahu abi, bunu yaptıran sen değil misin?’ dedim. Demez olaydım, iki depik bir yumruk daha… İşte Fatma teyze, ben bu yüzden vişne reçelini hiç sevmem.”

Açıkkara’dan Şiirler

Gündemden hiç inmedi başörtüsü, irtica

Zehir saçan dillerden düşmedi hacı, hoca

Yalanın yangınında gerçek edildi boca

Mazlumların yüzleri hicabından al oldu

Bir hesap yanlışı var, ne zaman bin yıl oldu?

Hava kurşundan ağır, sanki bir karakıştı

Nefretini kusanlar, zulmetmekte yarıştı

Zifiri karanlıkta müritle pir karıştı

Dost zannettiklerimiz, o gün bize el oldu

Bir hesap yanlışı var, ne zaman bin yıl oldu?

Nefretini biledi mantığı savuşanlar

Güneşe kafa tuttu gölgesinden taşanlar

Nerde makamlarınız; nerde şerefler, şanlar?

Çukurla yarışanlar alçaldıkça zül oldu

Bir hesap yanlışı var, ne zaman bin yıl oldu?

M. Nihat Malkoç

Bizim mahallenin bir iti var ki,

Zengine sırnaşır, fakiri kapar..

Her yalı beğenmez öyle zağar ki,

Hans’a kuyruk sallar, Şakir’i kapar..

Bir zamanlar kapı kapı gezerdi,

Pis burun havayı koklar, süzerdi,

Hır çıkarır, komşuları üzerdi,

Farelerle oynar, tekiri kapar...

Bir çiftliğe serdi postu diyorlar,

Tilkinin, çakalın dostu diyorlar,

Hırsızı görünce sustu diyorlar,

Ne hikmetse Bekçi Bekir’i kapar...

Servet Yüksel

Hem gazisin hem erensin

Adaletle iş görensin

Şairlere işverensin

Kimseyi işten çıkarma

Gönlünü toprağa seren

Göz yummayıp dostu gören

Oku çekip yayı geren

Kimseyi işten çıkarmam

Terk etme sevda mülkünü

Sen kendine ver talkını

Bilge Kağan ol, halkını

Ötüken Yış’tan çıkarma

Gönlümüzü kucaklayan

Düşlerimizi saklayan

Gönderde rüzgâr koklayan

Bayrağı döşten çıkarmam

Şimşek’im bu nasıl merak

Sen ustasın bense çırak

Düşü düş yurdunda bırak

Gerçeği düşten çıkarma

Atmaca avını bırak

Yeter artık bunca firak

Katlanır derdim artarak

Gerçeği düşten çıkarmam

Tacettin Şimşek- Tayyib Atmaca

YORUM EKLE

banner26