Şubat 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Hece’de 2020’de şiiri ve günümüz şiiri

Hece’nin beklenen sayılarındandır Şubat sayıları. Bir önceki yılın şiiri üzerine yazıların yer aldığı, şiir kitaplarının değerlendirildiği arşivlik bir sayıdır bu. Yine dopdolu bir içerikle hazırlanmış dosya. Dosyanın yoğunluğu şuradan da anlaşılabilir; mart sayısında da devam edecek 2020 şiiri. Dosya editörü; Mehmet Solak.  

Şiir dosyasının yer aldığı 290. sayı Rasim Özdenören’in “Şair Duruşu” yazısı ile başlıyor. Dosyayı konu bağlamında tamamlayan bir yazı bu.

"Şair, kayık iskelesinin ucunda dizlerini dikmiş, çenesi bileklerine dayalı oturuyor. Gözleri düşünceler içinde... Gözler, hafif çırpınışlarla iskelenin bodur temel direklerine çarparak hışırdayan, “lak, lık!” sesler çıkartan suya, suyun mavi yeşil kara lekeli yüzeyine saplanmış.

O anda aklından geçen şiir, daha hiçbir şair tarafından lafza dökülmüş değil. Daha hiçbir şiir bu lafızlarla insanoğlunun dudaklarında ve hançeresinde kelime halinde biçimlenmiş değil...

Şairin gözü, içine batıp kaldığı mavi yeşil kara lekeli deniz suyunun yüzeyinde, o suyun tuzlu tadında, şimdiye değin dile getirilmemiş olan şiiri terennüm ediyor...”

“Şair, yumrukları çene kemiklerine dayanmış, dişleri sıkılı, gözleri denizin bataklığına saplanmış... Beynine üşüşen şiir anaforuyla beyni dolanmış...
Kelimeleri kararmış ve kamaşmış...
Daha hiçbir lügatin yer vermediği kelimelerden yapılı şiirini dürüyor, kırk bohça içine sarmalıyor, evrenin uçsuz bucaksız boşluğuna, birilerinin onu görebileceğini düşündüğü bir köşesine fırlatıyor, yumrukları sıkılmış, orada, aynı evrenin o köşesindeki sevgiliyle göz göze, şiirin düşeceği yaralı beynin sahibini merak ediyor…”

Mehmet Solak’ın sunuş yazısından

Mehmet Solak’ın dosyayı nasıl bir titizlikle hazırladığına bizzat şahit olanlardanım. Hem günümüz şiire hem Türk şiirine ışık tutan bir çalışma olmuş bu dosya. Solak, Hece’nin 2020 yılına kısaca değiniyor yazısında.  Dosya hakkında da bilgiler veriyor.

“Şiir yaşıyor.
Çünkü insan yaşıyor. Her şeye; savaşlara, salgınlara, doğal afetlere rağmen…
İnsan yaşadıkça şiir de yaşayacak. Ama insan, nereye giderse şiir de oraya gidecek. Orada hayat bulacak diri yahut kötürüm. Orada yol yordam oluşturacak kendine. Hayat devam edecek. Hiç bitmeyecek yazgı ortaklığı. Savaşlara, afetlere, salgına rağmen hayat devam etti 2020 yılında da. Gündelik hayatta pek çok şey değişti. Daha da değişecek muhtemelen; ama şiir, yataklara düşmedi, doğal soluk alışverişini sürdürdü 2020’de. Kendi mecrasında yol almaya, kendi tanıklığını yaşamaya devam etti. Her türlü sıkıntıya rağmen, yayımlanan şiir kitabı sayısında hiçbir eksilme yaşanmadı. Belki daha çok şiir kitabı çıktı bu yıl. Yeri gelmişken, her türlü sıkıntıya göğüs gererek şiir kitabı yayımlamakta ısrar eden yayınevlerini kutlamak gerek.”

“Dosyamız kapsamında, 2020 yılında yayımlanan şiir kitaplarının, genel sayıya oranla, çok azına değinebildik haliyle. Yine de önceki yıllarla kıyasladığımızda, dosyamızın daha kapsamlı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Ayrıca, kitap odaklı çözümlemeler/eleştiriler yanı sıra, geride kalan on yıl(lar)ı farklı bakış açılarıyla genel bir değerlendirmeye/tartışmaya açmak amacıyla, Türk şiiri içinde yaşanan yönelimlere/kuşaklara ilişkin yazılarla destekledik dosyamızı. Bir de son yıllarda ivme kazanan çeviri şiire dair değerlendirmelerle…”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

1980’lerden günümüze şiirimizin şirazesi

Ali K. Metin’in şairliği kadar şiire bakış açısı da önemli ve değerlidir. Poetik yaklaşımlarıyla şiire getirdiği açılımlar, şiirin zamanla geçirdiği evreleri de tahlil etmemize olanak sağlar. Hece’de 80’den günümüze uzanan şiirimizin şirazesini sunuyor bizlere.

“Buradan bakacak olduğumuzda, 1980’ler şiirinin büyük ölçüde bir devinim ve arayışlar şiiri olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Yanı sıra şiiri politik mecradan tekrar asli, poetik mecrasına kavuşturmak gibi ciddi bir misyonu yerine getirdiği ileri sürülebilir. Ancak bu misyonu, poetik bir üstünlüğe ve tekâmüle yormaktan ziyade bir çekilme olarak değerlendirmemiz daha doğru olacaktır. Seksenli yıllar bir taraftan güçlü isimlerin şiir verimleriyle dikkat çeker. İkinci Yeni şairlerinin bile hâlen şiir yayınlamaya devam ettiği, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Hilmi Yavuz bir tarafa, Ahmet Oktay, Güven Turan, Enis Batur, Ebubekir Eroğlu, Arif Ay, Erdem Bayazıt gibi farklı uçların zenginleştirdiği bir iklime ve topografyaya sahiptir. Seksenler bu açıdan çıkışlara değil ama Türk şiirinin en parlak birikimlerine sahne olmuştur. Bu birikim doksanlı yıllara ve sonrasına doğru etkisini giderek azalan bir şekilde sürdürür (İsmet Özel ve Hilmi Yavuz’un artan etkileri hariç). Böyle bir ortam ve süreç içerisinde 80’lerin genç kuşak şairleri nasıl bir gelişmeye imza attılar diye baktığımızda, aslında mevcut birikimin dışına çıkabilen adımların nadir olduğunu, bir özgünleşmeden çok açılım ve genişlemelerden söz edebileceğimizi görürüz. Nilgün Marmara, Lale Müldür, Seyhan Erözçelik gibi şairleri bile mesela Enis Batur şiirlerinin oluşturduğu biçimsel ve zihinsel aura içerisinde değerlendirmek yanlış olmaz. Ahmet Güntan’ın özgün tezahürleri ise seksenlerde değil doksanların sonlarına doğru başlayan bir sürece aittir. Seksenlerin belki de en özgün isimleri olarak Osman Konuk, İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy, Orhan Alkaya, Vural Bahadır Bayrıl, Osman Hakan A.’yı anabiliriz. Bu isimler, İsmet Özel ve Hilmi Yavuz şiiriyle rabıtalarını en azından biçimsel olarak aşmayı bilmişlerdir. Sami Baydar, Seyhan Erözçelik gibi şairler ise Behçet Necatigil ile Enis Batur arasında bir alışverişin tedarikini yapmaktan öteye pek gitmiş değillerdir.”

“90’larla 2000’ler arasında, biraz abartarak söyleyecek olursak, bir kırılma diye ifade edebileceğimiz bu sürecin Türk şiirine bir tarafıyla yeni bir dinamizm kazandırdığı, yaygın bir etkisinin olduğu son derece aşikârdır. Konuya tamamen teknik veya biçimsel açıdan bakmak kaydıyla, bu dinamizm şiirimizin duyuş, söylem ve hareket gücünü artırmıştır. Fakat marjinalleşme gibi bir handikabı da -eğer handikap saymak gerekirse tabii- doğurmuştur. Dolayısıyla, deneysel şiiri bütünüyle murat edinmek ile deneyselliğin kazanım veya imkânlarını tedarik etmek şeklindeki iki ayrı tavrın bu süreçte öne çıktıklarını görebiliyoruz. Deneysel şiir, bir yandan konvansiyonel şiirden bir kopuşu temsil ederken, diğer yandan günümüz konvansiyonel şiirini yeni imkânlarla aşılamıştır. Bu da bilhassa 90’larda çıkış yapan şiirsel eğilim ve açılımlara özgünleşme yolunda önemli bir imkân sağlamıştır.”

Ali Sali’den Mehmet Can Doğan Üzerine

Mehmet Can Doğan, toplu şiirlerini yayınladı 2020’de. Ali Sali, toplu şiirler merkezde olmak üzere Doğan’ın şiiri ve kitapları üzerine geniş bir değerlendirme yazısı kaleme almış. Günümüz şiirinin en velut şairlerindendir Doğan. Şiir ve şiir üzerine çalışmaları birlikte yürür. Şiirlere bir akademisyen gözüyle değil de bir şair gözüyle bakar. Yani şiirin doğasını yakışan bir tutarlılıktadır onun şiir dünyası.

“Mehmet Can Doğan’ı tanıyalı neredeyse otuz yıl olacak. Ankara’da tanıdım. Ne hikmettir bilinmez Mehmet Can Doğan bende hep iki isimle birlikte hatırlanıyor: Cengizhan Orakçı ve Mehmet S. Fidancı. Muhtemelen üçünü birlikte tanımanın ve üçünü çok sık bir arada görmenin bunda bir etkisi var, ama daha çok da birlikte çıkardıkları Araf dergisinin ve şiir kitaplarını birlikte yayımlamalarının etkisi baskın bunda. Üçü de Mağara Kitaplar Yayınları arasında şiir kitaplarını çıkarmıştı. Cengizhan ile Fidancı’nın ilk şiir kitaplarıydı, ama Doğan’ın ikinci şiir kitabıydı yanlış hatırlamıyorsam. Kitaplıkta aradım ve bulamadım ilk şiir kitabı olan Mene Tekel Feres’i. Birlikte dergi çıkarmışlar, birlikte şiir kitaplarını yayımlamışlardı muhtemelen kendi kurdukları yayınevinde. Üstelik bugünden baktığımızda bile bu şiir kitapları görüntü olarak çok da güzel kitaplardı.”

“YKY, Mehmet Can Doğan’ın toplu şiirlerini Başka Türlü de Olur ismiyle 2020 yılının Mart ayında okur karşısına çıkardı. Kitapta şairin daha önce yayım lanmış 7 şiir kitabı bir araya getirilmiş: Mene Tekel Feres, Törenler ve Komplolar, Şaman, Boyunca, Attar, Üvey İkiz, Camekân.”

“Haddim değil, ama Doğan’a “şiirlerindeki sözcük gibi bazı kelimeleri mesela kelime, kelâm gibi kelimelerle değiştirip okuduğunda ortaya çıkan farkı denemesini” tavsiye edeceğim. Bazı kelimeler kendiliğinden bir şiiriyete sahiptir. Birçok kelime ise şairin zorlamasıyla belki bir ihtimal şiiriyet edinebilir. Fakat sözcük kelimesi ne kadar uğraşırsanız uğraşın şiiriyete sahip olabilmesi mümkün olmayan kelimelerden biridir. Neyi tasvir ediyor olursanız olun, hangi tahayyül ile şiiri yazıyor olursanız olun sözcük kelimesi sizin ayağınıza dolanacaktır, şiiri de tasviri de yazıyı da sakatlayacaktır. Doğan da sözcük kelimesini kullandığı şiirlerini bu sakatlamadan kurtaramamış ne yazık ki! Bu tavra bağnazlık yaftası yapıştırmadan önce (Doğan’a değil bu sözüm, genel edebî muhit denilen her ne ise, onlara) lütfen sözcük kelimesini kullandığınız şiir veya yazılardaki bu kelimeyi değiştirerek deneyin ve yaftayı öyle yapıştırın. Bu kelimeyi kullanmakla kesinlikle çağdaş ve modern olmuyorsunuz inanın, sadece özenti olarak görünüyor bu. En azından benim açımdan böyle bu. Daha da fazla şey, ama onları dile getirmenin mekânı burası değil!”

Tay veya Hiç Üzerine

Atıf Bedir, Mustafa Muharrem’in Tay ve Hiç kitabına ve şairin şiirine dair bir yazı kaleme almış. Atıf Bedir’in cümle aralarında verdiği şiire dair notlar da oldukça önem arz ediyor.  “Şiire yaklaşmak” kavramı oldukça dikkat çekici ve olması gerekeni işaret eden bir inceliğe sahip.

“Tay veya Hiç1 Mustafa Muharrem’in yedinci şiir kitabı. İlk şiir kitabı 1999’da yayımlanan M. Muharrem’in son kitabı Tay veya Hiç geçtiğimiz yıl İz Yayınlarından çıktı. Dergilerde şiirler yayımlamaya ve bunları düzenli olarak kitaplaştırmaya, şiir üzerine düşünmeye devam eden M. Muharrem, şiirde ısrar ediyor ve bu son kitapla anlam haritamızda özel sayılardan biri olan yedi rakamına ulaşmış. M. Muharrem’in Tay veya Hiç’ten önce yayımlanan şiir kitapları sırasıyla şunlar: İsa’dan Önce Gül (1999), Öç Terimleri (2002), Kemansız Kare (2006), Acemi Çisenti (2010), Dikkat Köpük (2013), Yaprak Ahalisi (2015).”

“Ne amaçla olursa olsun, bir şiire yaklaşırken temel amacımız şairin ne dediğini anlamak, şiirlerinin anlamını çözmek ve bunu diğer insanlara ifşa etmek olmamalıdır. Eğer isteseydi bunu şair bizzat kendisi yapardı. Ya da düz yazıya sarılır her şeyi tüm çıplaklığıyla anlatırdı. Şiir bu yüzden şair için de olan biteni, dünyayı, varoluşumuzu kendisinin de anlamaya çalıştığı metinlerdir.

M. Muharrem poetik metinlerinde en çok da buna vurgu yapar. Ona göre şiirin asıl amacı bize ne söylediği değil “bize ne yaptığıdır”. M. Muharrem’e göre şiir, insana koptuğu sılasını hatırlatır ve daimî adresimize nasıl varacağımızın yol haritasını çizer. Sılaya giderken duanın genlerini taşıyan şiiri yol haritası olarak alırız yanımıza.”

“Tay veya Hiç, bir okur olarak beni kelimelerin anlam dünyasından kopardı ve kendi oluşturduğu anlam dünyasına hatta anlam ötesi dünyasına çekti. Bu şiirlerin oluşturduğu atmosferde ise kiraz toplayan kızların şarkısı eşliğinde bir liman şehrine girdim, orada ağlarını atmış balık bekleyen balıkçıların yanında kıvrılmış kedilerin ansızın patlayan bir silah sesiyle fırlamaları, bir meyhanede kafa çeken tayfalar, bir köşede kumar oynayan sarhoşlar, çürük kavun kokusu arasında keman çalan bir kemancı, hangi devirde yaşadığından habersiz bir miço, tebasını yitirmiş bir kral, çakan şimşekler, yine kediler, köpekler, balık kılçıkları, mayhoş taylara benzeyen sesler, hiç kelimesi olmayan tüfekler, taylar, hiçler, çaylar…”

Hayrettin Orhanoğlu Şiiri Üzerine

Hayrettin Orhanoğlu’nun Mutsuzluk Komedyası üzerine Ahmet Sarı yazmış. Yazısına çok yoğun göndermeler ile giriş yapmış Sarı. Yaradılış sahnesini adeta zihnimizde canlandırarak bizi kitaba hazırlamış.  Bir destanın girizgâhındayız adeta. Mutsuzluk Komedyası’nın temelinde de görkemli bir anlatım var zaten.

“Hayrettin Orhanoğlu’nun Mutsuzluk Komedyası her şeyden önce kaynağını Batı’dan alan bir Faust uyarlaması değildir. Bizim kültüre ait, bizde şeytan düşüncesine ait bir şiir iklimini içerir. Kötülük (Theodise) sorunu ise, bunu şeytanın hırsı ve kibri nedeniyle iradesini işletmesine bağlar. Kitapta laytmotif hâle gelmiş “ipin kopuşu” (s.14, s.19, s.28 vb.) şeytan iradesinin külli iradeden artık topyekûn sapışını, ayrılışını da imler. Kukla tiyatrosunda nasıl her kuklanın bir ipi varsa, her ip de onu yönetene bir göndergeyse, şeytanın ipini koparmasıyla, muti olmaktan çıktığı, kendi irade becerisine böylelikle eriştiği anlamı da çıkar. Bu, tanrıdan farklı farklı zamanlarda kendi iradesiyle yaratılmış mahlûkata gönlünden kopan hak ile haksızlığı, hak ile şerri ayırsın diye verili irade biçimi değildir, bu onu topyekûn yitirilmişliğe, iflasa -bu yüzden artık müflistir şeytan-, lanetlenmişliğe kadar götürür. Orhanoğlu, “ipin kopuşu” izleğiyle Kur’an’da hele de Bakara suresinde bizlere anlatılan Allah’ın “yeni halife” yaratacağı bilgisini edindikten sonra şeytanın kıskançlığını, gözünün dönmüşlüğünü vermeye çalışır. İp kopmuştur ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Eski halife için de öyle, yeni halife için de ipin kopuşu bir milat olacaktır. Şeytanda, insanın dünyada mukim olduğu her demde onu cennetten biraz daha uzaklaştırma arzusu kabardıkça kabarır. İnsan yüzünden cennetten kovulmuş şeytanın kini Allah’tan istediği mühletle dünyada insanın ayağını hakikatten çelme ve onun bu sayılı günlerde kendisi gibi kaybedenlerden olmasını sağlama girişimine döner. Şeytan kendi ipini kopartmakla aslında kendisine tahsis edilen mühletle insanları ayartarak onların da varlık ipini kopartmaya çalışmakta, insanın da ezelî kaybeden olmasını sağlamaya çabalamaktadır. Cehennemin varlığı, şeytanın bu hususta başarısını gösterir.”

Özgüven Aşısı / 90 Kuşağı

Mehmet Aycı da 90 kuşağından bahsediyor yazısında.  “Özgüven aşısı” gibi özgün bir bakış açısı ile ele alıyor konuyu. Yaşananlar, etkiler, etkilenmeler bahsedilen konular arasında.

“90 Kuşağı Şiiri, Modern Türk Şiirine yapılan özgüven aşısıdır. Özgünlük aşısıdır da diyebilirdim, bu ayrı bir yazı konusu. Yapılan özgüven aşısı da özgün ayrıca.

Özgün değil diyenler, hepimizin bildiği, okuyacağınız iki paragrafta söylenenleri, benzerlerini söyleyebilirler. Nedir söylenecek olanlar:

Yahya Kemal’den İsmet Özel’e kadarki kırılmalarda hep yapıldı bu aşı. Daha dışsal bir söylemle. Haneler harap olurken abidelerden, şehirler yanarken eski İstanbul’dan bahsetmek böyle bir aşıydı. Akif’te de var bu. Asıl mecrasının farklı olduğunu, yoksa Safahat’taki şiirleri söylemeye mecbur kaldığını anlatıyor bir dostuna. Cumhuriyet’e geçiş ve Cumhuriyet döneminde her şairde, her kuşakta var bu özgüven tazelemesi kaygısı. Tezli de çoğu zaman. Eski Türk tarihine dönebiliriz, aradığımızı Akdeniz Medeniyetlerinin büyük sanatında bulabiliriz, Fransızların şiirde yaptıklarını biz haydi haydi yapabiliriz denemeleri hep bundan. Garip değil! Garip akımı bile, manifestosu dikkatli okunduğunda benzer kaygılar taşıyor.”

Hakikati Yeniden İnşa Eden Şiir

Faruk Uysal Hece Postası’nda Hakikati Yeniden İnşa Eden Şiir’den bahsediyor. Şiire hakikat noktasından bakma tasavvuruna önemli tespitler var yazıda. Özellikle, dil-hakikat bahsine dikkat çekmekte fayda var.

“Şiirin, sözcüklerle yazıldığı ya da dilsel bir dolayımdan geçerek geldiği, yaygın kullanılan bir ifade artık. Sözcükler, düşünceleri, duyguları, hayalleri ve düşleri taşır. Dil, duygulardan, düşüncelerden, şeylerden, olgulardan söz etmeyi, şikayetleri ifade etmeyi sağlayan bir vasıtadır. Ama sözcüklerin kendi aralarındaki ve dilin hakikatle olan ilişkisini görmeden, dili sadece bu yönüyle tanımlamak eksikli olacaktır. Dil zira aynı zamanda bir müzik, bir tutkudur. Bu, en bariz şekliyle aşkınlık hâlinde vuku bulur, görülür. Aşkınlık hâli sözcükleri sıradan çağrışımlarından kurtarır, onlara büyülü bir anlam yükler.

Ernst Cassirer’den ödünç alarak söylüyorum; sanat, “dile getirici”dir (expressive). Ama din de, bilim de, hatta felsefe de dile getiricidir. Sanatı bilim ve felsefeden ayıran, onun aynı zamanda “biçim verici” (formative) oluşudur.2 Bu biçim verici süreç de belli bir duygusal ortamda ortaya çıkar. Bu duygusal ortam, şairin, sanatçının duygusal-sezgisel dünyasına tekabül eder. Mesele bu duygusal-sezgisel dünyanın zenginliği…”

Oblomov’un Hırkası

Safiye Gölbaşı, Oblomov hakkında yazmış Hece’de. Birçok kez şahit olduğum bir mevzudur bu; Oblomov, yazarının önüne geçen bir roman ve kahramandır. Yazarının adı hatırlanmazken Oblomov birçok özelliği ile hafızalardan silinmiyor. Gölbaşı da yazısında bu konuya değiniyor zaten. Günümüzde popülerlik derecesini kaybetmeyen bir eser Oblomov. Günümüz insanını düşününce; kendilerinden çok şey bulmalarından dolayı eseri bu derece sahiplenme durumu olma ihtimali çok yüksek. Gölbaşı’nın karşılaştırmalı tahlili çok başarılı. Eseri okuyanlara tekrar okuma isteği vereceği gibi okumayanlar da bu yazıdan sonra romanı bulmaya çalışacaklardır diye düşünüyorum.

Yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Oblomovluk, gönüllü ve bilinçli olarak tembellik etme, gevşek olma, kişinin kendi işlerini yapamadığı için sürekli olarak yardım alması ve her şeyin bir türlü gelmeyen o ileri tarihe ertelenmesi şeklinde tanımlanabilir. Ancak işin ilginç yanı, romanın kahramanı İlya İlyiç Oblomov’un yaptığı, dostu Ştolts’un iddiasının aksine tam olarak Oblomovluk değildir. Harekete geçmekte sıkıntı çektiği muhakkaktır. Öyle ki Oblomov üstünde bir hayli yıpranmış hatta bolarmış Acem işi hırkasıyla sürekli uzanır. Üstelik uzanmak onun için ne ihtiyaç ne zaruret ne zevktir, bu onun doğal hâlidir. Ama bu uzanmanın nedeni gamsız ve kendinden hoşnut bir tembellik değildir. Oblomov bütün hayatı boyunca hareketsizliğinden ötürü acı çekmiş, hasta düşmüş ama bir türlü harekete geçememiştir. Peki neden? Bu hikâyede eksik ya da fazla olan şey nedir?”

“Gonçarov, muhtemelen Oblomov’un vahametini artırmak için karşısına zıt bir karakter koymuştur: Oblomov’un komşusu ve çocukluk arkadaşı Andrey İvanoviç Ştolts. Annesi Rus, babası Alman olan Ştolts, Oblomov’dan tamamen farklı bir şekilde yetiştirilmiştir. Ştolts özgür, atak ve korkusuzdur. Evden fırlayarak çıkar, uzaklara gider, oyunlar oynar, kaybolur, geri gelir, kavga eder, çevresini gözlemler, farklı ortamlara girip değişik hayatlar görür, babasının atlarını sürer. Büyüyünce ticarete atılır. Dünyayı gezer, başarılı zengin bir tüccar olur, nihayet âşık olarak evlenir, mutlu bir yuva kurar. Yazara göre Ştolts, Oblomov gibi değildir, hayatın hakkını vermiştir.”

“Agafya, bu dokunaklı hikâyede Oblomov’a eski hırkasını giydirirken, okur da acaba bizi kim giydiriyor diye düşünmeden edemez. Hayatın hangi elbisesi sarıp sarmalıyor bizi, her gün neyle kuşanıyoruz? Üzerimizdeki hırka kulağımıza hazin bir ağıt mı fısıldıyor yoksa coşkulu bir zafer marşı mı söylüyor? Oblomov ve hırkası bize hangi gerçeği anlatıyor?”

Hece’den Şiirler

ben gözü yaşlı şarkıcı

Habeş soylu Hamâme oğlu köle Bilal

nice mehtaplı çöl gecesinde

seslendirdim de nice tutkulu şarkıyı

duyuramadım insana kendi ruhunun sesini.

hâlâ taşırım göğsümde bir nişan gibi

zalimlerin üzerime koyduğu kayanın izlerini

sesimde beni öldürmeyen yaralarımın ayışığı.

ey şair okumaktır aslolan

ben sevgilinin yüreğinde dalgalanan denizi okudum

okumak sevmek, okumak duymak, duyurmaktır

okudukça bağlanır insan insana.

Faruk Uysal

ele belâ elde

dile belâ dildedir

ülkem ülkem diye

uçan kuşlar

telekleri teldedir

İrfan Çevik

unutarak ağlayarak utanarak belki

merdivenler arabalar sözleşmeler

gelinlikler okul çantalarıyla

ve bazı şeylere aşk diyerek

geçiyorlar hayatlardan

ki bilmiyor onlar da hangi neler

boşluğun hiçlikle kavuşmasına benzer

sesin yok yüzün yarım

bir kerecik döndün de öyle mi gördüm

hayal miydi asla bilmeyeceğim

kulakların duymadığı

ağızların söylemediği

dillerin dönmediği

bir insen balkondan söyleyeceğim

Mehmet Narlı

allah’ın bol kulun az olduğu yerdeyiz mürşidimle
sesimi unuttum, adımı, yalnızlığımı
sustukça konuşuyor içimde ilminden bir cüz gene


heykelin boşluğundan fay hattı geçiyordu
mürşidim: herkesin kırık bir hayatı saklıdır derdi
tenha ve tuhaf münzevinin çeyizinde.

Yaşar Bedri

kesilip kan akmayınca bilekte düğümlüdür dem

yaz gına gelir eşikte ilk gençliğe ve derinde çivi

çorak bir kemiğe deyince çitler eriyor dirime

yaşamak diyorsun, işte serçeler suyu böyle belliyor.

Ethem Erdoğan

düşman deyip ovuyoruz türlü hainliklerin elmacık kemiklerini

karartımızla dövüşüyoruz, bize bir kahramanın külleri kalmış

çarpışmadan dönünce yaralarını öpen birini arıyoruz işte

akmaya yer, çatlamaya el, susmaya paslı dil nerede

nerede bir tas suyu kardeşine yollayan şehit

savaşa tanrı sözleriyle uğurlanmışız da

hiçbir yere geri dönmemişiz gibi tek başına

yanarız, ateşi kendini yakanların kaderi bu

anlatın nedir dönmekten dünyanın anladığı

Cengizhan Konuş

Türkçe yalanlar söyleyen bir İngiliz gibi

Hep yokuşa kaçıyor trenler bırakınca

Tren iki heceli bir ayrılık söylerken

Söylemezsen kimse bilmeyecek bunu bunca

Meslekî gelişim rehberi, finansal destek

Seküler bir kargaşa loncada, herkes razı

Genç kızlar genç erkekler geçiyor önlerinden

Şeytana pabuç dikiyor, pabuç kadar ağzı

Nadir Aşçı

kimi bekliyoruz o çizgisi bozulmuş durakta

hafif sağanağı var tabutlar üzerinde çitilenen rüyaların

uzun yolculuğa hazırız oysa elimizden sökün eden uzaklar

beni bir vadide seslendirmiştin kulağıma hayret asılmıştı

o ezanı hâlâ bekliyorum ömrümce bekliyorum

büyüdüm de bekliyorum durmadan bekliyorum

geçmişin izinde marifetliyim

bütün ölümleri ezbere bilişim coğrafik bir olgu

geçkin o duvar terinde yağlı başlar arasında irkilişim

bir büyük hengâmeye kaykılan uzun sessizlik illeti

eksilirken üzerimdeki eskiler

seni sürdüğün kokuyla bilirim

usulca kenardan dünyayı izlemenle de

dövüşe hazırlanan bir boksör hayalini

Bilal Can

Savaşlara şahit gözler ve

hastalıklara bezenmişlerin dünyası

Gece çökünce yatağımıza,

avuçlarımıza kadar akardı korkaklığın tadı

oysa gümbür gümbürdü cesaret,

henüz gazetelere manşet olmadı

Tane tane ve nemli bir göz ararken kendime

ne ince kumaşlardan üzerimde kalmış bir toz,

ne de mezarlardan kalma bir söz

yok hafızamda.

Anlayacağın, aramakla bulduğunu sanmak

kulaklara pelesenk olmuş bir laftı sadece

buzullarda kaynamaya benziyor bu pervasızlık

Hale Nur Yenihançer

Yitiksöz’de Arif Ay Söyleşisi

Yitiksöz Dergisi 3. sayısına ulaştı. Her şeyiyle Kahramanmaraş’a yakışan bir dergi var karşımızda. Duran Boz’un dergiye verdiği emek her satırda hissettiriyor kendisini. Beklentileri tam anlamıyla karşıladı dergi. Olması gereken her sayıda yerli yerinde dergide karşımıza çıkıyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ali Karaçalı’nın Arif Ay ile yaptığı söyleşiden olacak. Karaçalı’nın Arif Ay’ın Şiirin Gölgesi’nde ve Dik Durmak kitapları hakkındaki yazısı yer alıyor önce. Bir şairden deneme okumak gizli bir şiirin kapısını yoklamak gibidir. Bu kişi bir de Arif Ay olunca karşımıza bilincini kuşanmış cümlelerin yüreğimize hücum etmesi kaçınılmaz oluyor. Karaçalı bu noktaya da vurgu yapıyor yazısında.

“Arif Ay’ın şiirlerinde olsun yazılarında olsun, baskın olarak kendini gösteren “yüksek gerilimli” bu sorgulayıcı dil hiç kuşkusuz acının dilidir. Karşı olmanın dilidir. Aşkın, umudun, kavganın dilidir. Çoğu kez, özellikle şiirlerinde, yer yer çığlığa dönüşen bu dil mağdurun dilidir. Başta ülkemiz olmak üzere yeryüzünün neresinde olursa olsun her türlü zorbalığa, sömürüye, zulme karşı çıkmanın, evet; öfkenin ve isyanın dilidir. Israrla ve inatla, insan onurunu, emeği ve alın terini savunmanın dilidir. Vicdanın ve merhametin dilidir.”

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Öncelikle şunu belirtmeliyim: Birçoğunu yıllar içinde dergi sayfalarında okuduğum yazılardan oluşan Şiirin Gölgesinde ve Dik Durmak’ta yer alan denemeleri yeniden ve bir kitap bütünlüğü içinde okurken, belki de uzun yıllara dayanan dostluk ve yol arkadaşlığımızın getirdiği duygudaşlıkla farklı bir coşku yaşadım. Yolda tanıdık izleri görmenin hoşluğu ve heyecanı diyeyim.”

“Şiirin Gölgesinde, şiir üzerine yazılan yazıların daha yoğun olduğu bir kitap. Dik Durmak, daha çok toplumsal ve siyasi içerikli yazılardan oluşuyor. Her iki kitapta, otuz yıl önce yazdığım yazılarla, son yıllarda yazdığım yazılar bir araya geldi. Bu nedenle Dik Durmak’ın girişine önsöz koydum. Bu kitaptaki kimi yazılarda anlatılan olayları, durumları, kişileri bugün çoğu insan hatırlamaz bile.”

“Nuri Pakdil’le elli yıla yakın bir yol arkadaşlığımız var; 1972’de üniversiteye başladığım yıl tanışmıştım. Nuri Pakdil, bize çok şey öğretti. Öncelikle, dünyaya bakışımızı ve dünya görüşümüzü belirginleştirdi. Bu çağda Müslüman’ın nelerden vazgeçip, nelerden vazgeçmeyeceğini yaşayışıyla, yazdıklarıyla ortaya koydu.”

“Mektuplar öteye yazılsa da okuru buradakiler. Bu mektuplar, bende iz bırakmış, toplumda iz bırakmış kişilere dair sevgiyi, saygıyı, kimilerine yönelik sorgulamayı içerir. O kişilere ilişkin toplumun belleğini tazeler. Dikkatten kaçmış bazı hususlar üzerinde yeniden düşünmeyi amaçlar. Bazı kişiler üzerindeki efsanevi örtüyü aralamaya çalışıyorum. O kişileri sahih tanınmalarına kapı aralamaya çalışıyorum.”

Abdurrahim Karakoç’un Şiirlerinde İmge

Derdi, sözü, davası, evveli ahiri ve imgesi memleket olan bir şairdi Abdurrahim Karakoç. Bereketini Maraş topraklarından alıp tüm yurda ilmek ilmek dağıtan bir gönül insanıydı o. Karakoç’un şiirlerine bugün baktığımızda onun çizdiği Türkiye portresinin hâlâ geçerliliğini koruduğunu görüyoruz. Şiirin evrensel sesini yakalamış bir şairdi o. Ramazan Avcı, Karakoç’un şiirlerinde imge yazısı ile bizi şairin şiir dünyasına davet ediyor. Kitaplarından, şiirlerinden örneklerle şairin şiir ve gönül dünyasına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

“O, halk şiirindeki yeniliği anlatımda, yani şiir dilinde gerçekleştirmiştir. Halk şiirini yüzeysel anlamın yansıtıldığı bir şiir olmaktan kurtarıp derin düşüncelerin işlendiği bir tür hâline getirmiştir. Tacettin Şimşek’in ifadesiyle Karakoç “Geleneğin dünyasına imge taşıyan bir şair”dir.”

“Abdurrahim Karakoç’un imge anlayışı ve imgeyi kullanma tarzı gerçeküstücülerden ve bu akımın temsilcileri olan İkinci Yeniciler ve takipçilerinden farklıdır. Gerçeküstücüler, “Sanatta mutlak başkaldırıyı bir dogma haline getirmişler; hayal gücünü ve gerçekleştirme yeteneğini frenlediği gerekçesiyle, şiirdeki alışılmış bütün kuralları reddetmişlerdir. İmgede, aralarında mantıksal bir ilişki bulunmayan iki gerçeğin rastlantısal yakınlaşmasından ortaya çıkan bir güzellik aramışlardır.”

“Abdurrahim Karakoç, haksızlığı ve liyakatsizliği anlatırken imgeleri tezat üzerine kuruyor:

“Tarifsiz hile var karada, akta /Hakkın sahipleri boğulur hakta /Ceylan akvaryumda, balık kavakta /Akbabalar güle bağlı çözemem.” (Kabuktan İçe Her Şeyden Hiçe Doğru)”

“Abdurrahim Karakoç halk şiirimize kazandırdığı özgün imgelerle şiiri manzumeden şiire taşımış, halk şiirini çağın şartları içinde yeniden yorumlayarak kendi içinde derinleştirmiş; imgeyi amaç olarak değil araç olarak kullanarak geniş bir kesimin zevk ve algısına sunmuş, halk şiiri ile entelektüel şiir arasında köprü kurarak iki şiirin yakınlaşmasını sağlayarak geniş kitleye seslenmeyi başarmış bir şairdir.”

Edebiyat neyimiz olur?

Ali Sali, edebiyatın hayatla olan irtibatını merkeze alarak soruyor; Edebiyat neyimiz olur? Bunu anlatırken sözü yine dile ve dilin kullanımına getiriyor. Türkçe hassasiyetine dair vurgu yapıyor edebiyatın kapsayıcı etkisine de göndermeler yaparak. “Ayrıştırma” üzerine notlar var yazıda.

“Meramızı Türkçe izah ediyoruz. Edebiyat eserlerimizi Türkçe ile kaleme alıyoruz. Şiirimizi Türkçe kaleme alıyoruz ve Türkçe okuyup yazan bir kesimi muhatap alarak neşrediyoruz. Yazdığımız şiirlerle Türkçeyi kuruyoruz, Türkçeyi zenginleştiriyor veya fakirleştiriyoruz. Mesele Türkçe olduğu için tahayyülün tezyin eden ve zenginleştiren bir tahayyül olup olmadığı, tıkız ve kısırlaştırıcı, üstelik fakirleştirici bir tahayyül olup olmadığı da yine lisan anlamında dil olarak içinde bulunduğumuz muhitin diliyle bağlantılı olduğunu söylemek mümkün herhalde. Mesele Türkçe olunca dedik, çünkü Türkçe ne yazık ki 70-80 yıldır aramızda bir tefrika unsuru olarak iş görüyor. Özellikle de 27 Mayıs darbesinin ardından meydana gelen edebiyat muhitindeki ayrışmadan bu tarafa tam bir tefrika ve kavga unsuru hâlinde iş gördü. 27 Mayıs darbesinden sonra o güne kadar aynı dergilerde eserlerini yayımlayabilen şairler, hikâyeciler artık neredeyse aynı dergilerde bir araya gelemez oldular. Ayrışma dediğim bu. Bu ayrışma dilde de kendini göstermekte gecikmedi. Özellikle 60’lı ve 70’li yılların edebiyat hareketliliğini bir biçimde hafızasında muhafaza edenler varsa iki devlet teşkilatının sözünü ettiğimiz bu dil ayrışmasındaki etkisini hatırlayacaklardır: Türk Dil Kurumu ve TRT. Bu iki kurumun da tavrı üstten ve tahakkümcü bir üslup hâlinde çıkıyordu karşımıza. Ben mesela 70’li yıllardan TRT’de kullanılması yasak kelimeler ve mutlaka kullanılması gereken kelimeler ayrımının yapıldığını çok sarih bir şekilde hatırlıyorum.”

“Türk Dil Kurumu’nun yayınlarına ve çıkardığı Türk Dili dergisine bugün bile erişmek mümkün, merak edenler bakıp söylediklerimizi teyit edecek malzemeyi tetkik edebilirler. Tefrikanın iki zıt tarafı vardı ki hâlen var: Bir tarafta yüzlerce yıllık bir hafızaya sahip kadim ve Müslüman Türkçemize sahip çıkmaya gayret edenler. Ki onlar kelimeye kelime, kitaba kitap, ihtiyaca ihtiyaç, şiire şiir, şaire şair demeyi tercih ediyorlardı. Diğer tarafta ise 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte kadim ve Müslüman Türkçemizin âdeta hafızasını oluşturan kelimeleri Arapça-Farsça kökenli kelimeler diye tasfiye etmeye gayret edenler vardı. Tasfiye ettikleri kelimeler ise ne hikmetse hep dinî tedaileri olan kelimelerdi. Müslüman kelimeleri tasfiye ederek aslında bir yerde dini, yani İslâm’ı tasfiye etmeye gayret ediyorlardı.

Hedefleri oydu bile diyebiliriz. Ki onlar kelimeye sözcük, kitaba betik, şiire yır, şaire yırlayıcı veya ozan demeyi tercih ediyorlardı. Bu ameliyelerini meşru hâle getirebilmek için de yaptıklarına, kullandıkları dile öz Türkçe gibi bir isim de verdiler! Bu arada ozan kelimesinin şair kelimesinin müteradifi/karşılığı olarak kullanılmasına rağmen farklı bir anlamının olduğunu hatırlatmakta fayda var. Ozan şairin karşılığı değildir. Ozanlık farklı bir şeye işaret eder. Tasnifte halk şiiri olarak adlandırılan, ama genel olarak türkü demeyi tercih ettiğimiz şiirleri söyleyen/yakan/havalandıran kişilere verilen ismin karşılığıdır ozan. Bir meslek, belki bir zanaatkârlıktır bile diyebiliriz ozan için. Anonim (belki la edrî de denebilir, tanınan bilinen isimlerin dışındakiler için) bir kişiliğe tekabül eder ozan kelimesi.”

“Edebiyat bizim neyimiz mi oluyor? Neyimiz olacak, hayal gücümüzü etkileyenimiz, hayal gücümüzü terbiye edenimiz oluyor.”

Evliya Çelebi’nin Hayatına Yön Veren Üç Rüya ve Üç Tavsiye

Evliya Çelebi’yi anlatmak Sultan Polat’a çok yakışıyor. Bunu sadece Yitiksöz’deki yazısına dayanarak söylemiyorum. Polat’ın anlatımı ile soluk soluğa bir yolculuğa çıkıyoruz. Rehberimiz Evliya Çelebi. Yaşayacağımız her şey Polat’ın bizi masallar diyarına konuk eden hayal dünyasında gizli. Bu kez rüyalar alemindeyiz Evliya Çelebi ile.

“Eski dünyanın en büyük medeniyet gezgininin daha yirmisine varmadan gördüğü rüyâ, herkesin mâlûmudur; Ahi Çelebi Camisi’nde Aşere-i Mübeşşere ile tevâfuk eder; Bilal Habeşî ile birlikte kamet getirir; peygamberimizin arkasında namaz kılar.

Okçuların Piri Sa’d bin Ebi Vakkas, Evliya’yı elinden tutup Hazret-i Peygamber’e takdim ettiğinde gerçekleşmiştir o meşhur şefâat yerine seyahat dileme hâdisesi…”

“Bursa’yı gezdiği süre boyunca gördüğü bütün güzellikleri kâğıda geçirir, eski taht merkezinin hakkını verir vermesine ya, bu gidişin bir de dönüşü vardır. 52 gün sonra ‘kederler içinde’ evine varıp anne babasının elini öpüp huzurlarında el bağladığında babasının “Sefâ geldin Bursa seyyahı, sefâ geldin” sözleriyle karşılanır.

Hayretler içindedir. Nereden bildiğini sorunca, babası da rüyâsında gördüğü cevabını verir.

Oğlunun, Emir Sultan hazretlerinin türbesinde ruhaniyetinden yardım dileyerek ağladığını görmüş, peşinden nice büyük evliya dahi araya girip izin vermesini ricâ etmiştir.”

“Mübarek Kadir gecesinde, Eyüp Sultan’da namazdadır. Babası Derviş Mehmet Zıllî Efendi ile hocası Evliya Efendi de saf tutmuşlardır.

Her ikisi de şarkı ve garbı dolaştığını, artık sıranın Beytullah’a, Kâbe’i Muazzama’ya geldiğini söyler. Son yolculuğun vaktidir.

Hayat daha ilk seyahatine çıkmadan önce, İstanbul’dayken dilediği hac yolculuğunu bir ömürlük arayıştan sonra nasip etmiştir. Bu kez geri dönmeyecektir.

Biz de Seyyah-ı âlemin usulünce devam edip sırası geldiğinde anlatmak üzere şimdilik onun sözleriyle vedâ edelim;

Bâkî olasınız bâkî...”

Cahit Zarifoğlu ve Kıbrıs

Cahit Zarifoğlu, askerlik için bulunduğu Kıbrıs’ta günlükler tutar. Elbette bir şairin günlükleri onun edebiyat alanındaki önemli notlarıdır. Zarifoğlu’nun Kıbrıs günleri hakkında Ertuğrul Aydın bir yazı kaleme almış.

“Cahit Zarifoğlu, 1975 yılında askerlik görevini yapmak için Kıbrıs’a gelmiştir. Askerlik dönemi, yedek subay rütbesiyle, 1973-1975 yılları arasına rastlayan Cahit Zarifoğlu, İstanbul-Tuzla’da başladığı bu görevini Kars-Sarıkamış’ta sürdürmüş; daha sonra Kıbrıs’ta, Lefkoşa’ya bağlı bugünkü adı Gökhan olan “Voni” köyünde tamamlamıştır. Kıbrıs’taki askerlik süresi, Ocak 1975 ile Nisan 1975 arasında dört buçuk ay süren Cahit Zarifoğlu’nun, Kıbrıs’ta geçen günlerini anlattığı, dört ayrı nottan oluşan ve on sayfa kadar bir yekûn tutan; Yaşamak adlı kitabının farklı bölümlerinde yer alan günlük metinleri bulunmaktadır.”

“Cahit Zarifoğlu’nun Kıbrıs’la ilgili günlüklerinde de diğer günlüklerde olduğu gibi şiir dili ve keskin gözlemler yer almaktadır. Ki, şiirden gelen bu anlatım gücünün gözlemle birleşen noktasında, önemli sosyolojik ve hatırata dayalı askerlik bilgilerini okuruz. Bununla birlikte, Cahit Zarifoğlu’nun hem şair hem de asker kimliğine dair bazı ipuçlarını da yakalamış oluruz.”

“Cahit Zarifoğlu, Kıbrıs’ta askerlik görevi nedeniyle kaldığı günleri günlük olarak kayıt altına almış; 1975’teki Kıbrıs ve askerlik hayatı noktasında bizlere ışık tutmuştur. Bugün, bu kayıtlar, aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıl sonra da bizi aydınlattığı gibi, bir şairin gözünden/kaleminden Kıbrıs’a dair özel, sosyolojik ve incelikli bir okuma yapmamızı sağlamaktadır.”

Taht Kurmuşsun Kalbime

Bir şarkıdan yola çıkarak… Başlığı okuyunca bu şarkıyı bilenlerin ister istemez nağmeyi terennüm etmek gibi bir sıcaklığı var şarkının. Ali Necip Erdoğan da öyle yapıyor zaten. “Onu eski bir şarkının içinde kaybolmuşken bulduk.”

Olayların akışı, sizi yakalayan bir sıcaklık ve yaşanmışlık hissine dair ipuçları Erdoğan’ın cümlelerinde hemen ele veriyor kendini. Anlatıdan kopmadan hemen akışa kapılıyorsunuz. Bu kez zihninizde eskilerden bir şarkı…

“İki gün önce cumartesi sabahı saat dokuzda telefonum çaldı, arayan Semih‘in annesiydi, hızlıca Semih’i en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalıştım, iki hafta kadar önce adliyede karşılaşmıştık, elinde çantasıyla muhtemelen geç kaldığı duruşmaya koşturuyordu, yanımdan geçerken kolundan tuttum, öfkeyle döndü, beni görünce yüzündeki gerginlik yumuşadı, zoraki bir gülümsemeyle selamlayıp duruşmaya geciktim, dedi, buralardaysan duruşmadan çıkınca arayayım seni. Tamam dedim, gitti ama aramadı, sonra ben de işe güce dalıp unuttum onu aramayı. Bütün bunlar zihnimden hızlıca geçti ve telefonu beşinci çalışında açtım. Cemile annenin sesindeki kaygı daha adımı söylerken hissettirdi kendini, Emin, oğlum nasılsın, Cemile ben, Semih’in annesi. Biliyorum dedim, telefonunuz kayıtlı bende, iyiyim şükür, sizler nasılsınız? Oğlum, dedi Cemile anne, Semih üç gündür eve gelmiyor, telefona da cevap vermiyor, biraz önce aradım telefonu kapanmış, senin bir haberin var mı?”

“Saat on biri geçiyordu. Henüz hiç müşteri yoktu. Mutfakta çalışan bir kadınla, elindeki bezle masaları silen, etrafı derleyip toparlayan bir garson vardı. Biz içeri girince garson bizi karşılayıp bir masaya oturttu. Burası gerçekten de eski gramofonların, plakçalarların olduğu, 60’ların 70’lerin müziklerinin çalındığı antika eşyalarla dolu bir yerdi. Garson çaylarımızı masaya bırakırken Özkan, cep telefonundan Semih’in resmini gösterip bu kişiyi gördün mü diye sordu. Garson, elbette dedi, birkaç gündür geliyordu, dün akşam da buradaydı, Esengül’ün taht kurmuşsun şarkısını üst üste çalmam için bana 100 TL verdi. Dördüncü kez çalarken bir müşteri aynı şarkıyı çalıyorum diye itiraz edip değiştirmemi istedi, ben de resmini gösterdiğiniz kişiye durumu anlatınca, son bir kez daha çal sonra ne istersen onu çal, dedi. Ben de beşinci kez çalıp sıradaki şarkıdan devam ettim ama bir süre sonra resimdeki bu adamın masasında olmadığını gördüm, hesabı ödemeden gitmişti, adisyonu kasanın yanında, gidip adisyonu getirdi, 70 TL tutmuştu hesap, ben de bana verdiği 100 TL’den hesabı ödedim, dedi.”

“Ayrılığın yükünü kaldırıp taşıyamam dünyaları verseler ben sensiz yaşayamam.” Özkan’a bu son dize diye işaret ediyorum, başıyla onaylıyor, dizenin bitmesini bekliyoruz, şarkının dışındayken saniyeden daha kısa gibi gelen ses aralığı, şarkının içindeyken oldukça uzun geliyor insana. Şarkının sonuna doğru yürüyoruz, tam bitmek üzereyken Semih’in koşarak bizim tarafımıza doğru geldiğini görüyoruz ama o bizi görmüyor, tam yanımızdan geçerken kolundan tutuyorum, öfkeyle dönüyor, beni ve Özkan’ı görünce yüzündeki gerginlik yerini tatlı bir gülümsemeye bırakıyor. Önce bana sonra Özkan’a sarılıyor ve boşlukları siz mi doldurdunuz, diyor.

Yitiksöz’den Şiirler

Yeryüzü, sana yöneldiğim yer, ömürlük

Ölüm, hayat veren varlık yeryüzünde

Mesafe, varlıkta mündemiç açık yara

Aşk, mesafenin büyüttüğü kendiliğinden

Sevda, aşkın mecnun rengi kara

Zaman, sevdanın göğe akışı yerden

Mehmet Narlı

Sonra dağılır ve kaybolursunuz o çok sevdiğiniz duvarlar arasında

Saatin çalmasını beklersiniz, orada, korkularınızın dinmesini bir ömür

Ama nasıl da boz bulanık şimdi burası, bir masa yetmez ve siz anlamıyorsunuz!

İnsan acı bir sessizliktir diyorum çeşmeler kadar, upuzun bir yalnızlıktır içine doğru

Adem Turan

Kafesteki kuş bilir gökyüzünü

Taşın ne kadar yumuşak

Suyun ne kadar sert olduğunu bilir ispinozlar

Ağır ve sağır uykusu dünyanın uyandım

Aynı taş, aynı mezar, aynı telaş …

Geçtiğim yerler ürküyor hallerimden

Nefes bile dokunuyor adama bu yıl

Göğsüme kapanıyor denizler ve dağlar

Her gün mezarımı kazıyor kör bir defineci

Dünyayı, üzülürken gördüm bütün yıl

Herkes tedirgin kedi gibi dolaşıyor şehri

Bir nehri zapt edecek kadar susabilirim

Sözü oruç gibi tutan şairler tanıdım

İnadına üzengisine asıldım hayatın

Yılkı atlar kadar göğe koşabilirim…

İbrahim Gökburun

Seslenir Tanpınar’a

İstanbul çocukları

-Hiç benzemez ki

İstanbul

Paris’e!

Bütün ülkelerin başkentidir

İstanbul

Boğaziçi’nden

Göklere kadar

Mustafa Ruhi Şirin

Kar kokusu getiriyor rüzgâr uzaklardan

Kasları kanatları kan ter içinde bir kırlangıç

Yorgun ve bitkin gözlerinin buğusunu gizlemekten

Geç gelen yağmurlar daha bir kirletti dünyayı

Yakındır kar kışlıklarını giydirecek kâinata

Annemden dinlediğim ilk ve tek masal

“Ayağına Diken Batan Serçe ve Kar Ana”

Ne kadar yabancı o masal dinleyen çocuk bana

Hayrullah Kaplan

Nasıl bir tükenmedir gözlerin o ilk sersemliği?

Karışmalıyım bir akıntıya huzurun akşam sakinliğinde

Düşünüşümde ve her hatırlayışımda

Kulak vermeliyim yüreğine kitabın

Derinden derine bir kırık ses

Geride kalmış çok “özgeçmişim”.

İzi kayıp zamanlar, duadan kim anlar?

Kim anlar gecikmiş bir gülümsemeden?

Elindeki resmi nereye asacağını şaşıran

Biraz düşüm, biraz yaşım

Üzüntüyle işlediğim günahlar

Deniz mavisi küskün aşklarım

Anlatır daha gençlik rüyalarımın kokularını

Böyle anlat böyle kal kısa gölgesiyle öğlenin

Böyle soluklanırım penceremdeki kuş kadar

Ahmet Tepe

Sözünü tuttun hep hoşça kaldın baba

incir ağacına çay buğusuna halay başlarına

Boşluğu izleten derdi nasıl anlatayım

yırtık renkli bu Maraş havasına

Yorar toprağa bakmak yetim çocukları

Günler incelir göz altlarında

Asılı silah gibi durur takvim yaprakları

İyiyim demek dokunur geride kalanlara

Kervan sesi duyulmaz böyle havalarda

Dağlar sussa da şehir çok konuşur

Konuşur gökler Perşembe ertesini

Oysa hayat ortasından buruşur

Hüseyin Burak Us

Yıl:1 Sayı: 1 Kayıp Kayıt

Şiir gibidir Yıl:1 Sayı: 1. İçini umutla, heyecanla doldurabileceğimiz sayısız güzellik sığar iki kapağın arasına. 2021 ile çıkageldi Kayıp Kayıt Dergisi. O kadar dost diyeceğimiz isim var ki dergide hiç yabancılık çekmeden sayfaları çeviriyoruz. Derginin kaptan koltuğunda Mehmet S. Fidancı oturuyor. İki ayda bir çıkacak dergi Ankara havasının tüm içtenliğini hissettiriyor bizlere. Ayrıca Fidancı’nın varlığı da derginin her satırında hissediliyor. Mizanpaj’ın özgünlüğü hemen kuşatıyor sizi. Dergi çıkarmak güzel. Çıkan her dergi mutlu ediyor beni ama işinin ehli isimler bu işe soyununca daha bir mutlu oluyorum.

Kayıp Kayıt’a yarınlara kalacak uzun soluklu yayınlar diliyorum.

Uzun Uzadıya Yazmak

Kurtuluş Kayalı, yazmak üzerine bir metin ile dergide. Dipnot, alıntı, kaynak, esinlenme gibi hassas konulara değiniyor Kayalı. Alınacak çok fazla not var yazıda. Özellikle uzun uzadıya yazmak isteyenler için…

“Nurettin Topçu üzerine bir metinde doktora ve doçentlik tezlerinin dışında hiç dipnotlu kitap yazmadığı ifade ediliyor. Ancak bunun üzerine bir değerlendirme yapılmıyor. Bu durum belki de akademik çalışmaların böyle yapılması gereğinin altını çiziyor. Sezai Karakoç’un akademisyenden entelektüel olmayacağı, olamayacağı konusundaki kanaati de belki de bu durumla bağlantılı görülüyor. Tüketici olmayan bir şekilde ifade etmek gerekirse aynı zamanda Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un metinlerini hakikaten derinlikli bir nitelik taşıdığı görülüyor. Aslında tam tekmil böyle olmasa da Erol Güngör’ün çalışmalarını da aynı çerçevede nitelemek mümkün. Hatta kitaplarının birinin sonraki baskılarından birinde dipnotlar meseleyi açmak yerine kaynakları sıralayarak çalışmanın hangi metinlerden beslendiğini anlatmaya çalışıyor. Ders kitabı mahiyetindeki kitaplarla düşünsel yoğunluklu kitapları ciddi bir şekilde birbirinden ayrıştırmak gerekiyor. Bir memleketin düşünce hayatında ders kitabı tarzında kitapların hiçbir hükmünün olmadığı o kadar aşikâr ki.”

“Tırnak içi metinleri birbiri arkasına sıralamak eyleminin bir kurgusu olabilir de olmayabilir de. Bir metnin kurgusunu olduğu gibi kullanmak da mümkün, meseleyi kronolojik bir şekilde anlatmayı denemek de. Ancak kendi tek bir cümle kurmadan orijinal kurguyla koskoca kitap, kitaplar yazmak da olmayacak şey değil. O iyi çekilmiş fotoğrafları başka bir biçimde kurgulamak. Nitekim yetenekli sinemacıların çoğunun iyi kurguculardan çıkması hiç de tesadüf değil. Ham malzemeyi içeren metinler ciddi tahliller için son derece yararlı materyaller olarak görülmelidir. Bu tarz metinlere yararcı açıdan bakmanın ciddi anlamı olması lazım. Hamallıkla ince işçiliği birbirinden ayırmak lazım. Hamallık da tek bir tür değil. Tedbir gerektiren, meşakkat gerektiren, dikkat gerektiren hamallıkları ağır hamallıktan net bir şekilde ayırmak gerekmekte.”

“Çalışmaların başka metinlere fazlasıyla benzemesinin başka nedenleri de var. Türkiye’de insanlar ister yabancı ister yerli olsun genellikle sadece bir düşünce adamını önemsiyorlar. Dolayısıyla kendi yazdıkları metinler de o etkilendikleri düşünce adamından besleniyor. Onun değişik konulara dair yaklaşımları da onun yazdıklarına yaslanarak yorumlanıyor. Aslında ondan öte Türkiye’ye dair kanaatler de belli bir grubun nokta-i nazarından şekilleniyor. Değişik düşün mahfillerinin düşünceleri birbirine benziyor. Tipik bir kan davalının ortalık yerlerde sırtını duvara dayamadan oturamama hali eline kalem alan için de aynıyla vaki. Düşüncesini hep bir yerlere yaslayarak ifade etmeye çalışıyorlar. Bu duruma bakınca tercüme ile telif arasındaki mesafe büsbütün azalıyor. Hep bir yerlerden icazet almak hevesi onun kendi mahallesinde peygamber olamaması gibi. Hep bir yerlerden icazet alma merakının zaman içinde daha bir kendisini hissettirmesi söz konusu.”

Burun Deyip Geçmeyin

Bu isimde bir yazım vardı Nihayet’te. Edebiyatın meşhur burunlarını yazmıştım. Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’deki Kudret Bey’in burnunu kaçırmışım. Onu da şimdi İbrahim Şahin’den okudum. Bir burundan yola çıkarak tahlil tadında bir yazı bu.

“Cyrano De Bergerac’da, burun hakkında enfes bir tirad vardır. O meşhur tiradde burun, birçok şey olduğu gibi parçalanmış ben’in bir tarafı, başka bir deyişle zıddiyetin diğer tarafı olur. Gogol’ün Burun başlıklı hikâyesi ise sıradan bir uzvun sembolleştiği şaheserdir. Burnunu kaybeden bir memurun aslında benliğini kaybettiğini ve çektiği acıyı anlatır.

Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanında Kudret Bey’in burnuna ilişkin birkaç sayfalık bir metin vardır. Burun Kudret Bey’de kişiliğinin bir parçası, fakat daima kendisinden önde yürüyen bir figürüdür. Tanpınar daha ilk hikâyelerinde ben’in parçalanması üzerinde duruyor, üstben’in kahramanın tercihlerini, davranışlarını nasıl sınırladığını ve böylece engelleyici dominant figüre dönüştüğünü anlatıyordu. İnsan uzvunun mizacın herhangi bir yanının simgesi olarak kullanılmasının muhakkak ki başka yazarlarda veya Tanpınar’ın başka metinlerinde de örnekleri bulunabilir. Ancak burnun, mizacın mu’teriz tarafının simgesi olarak ve bu kadar geniş ve ısrarlı düzeyde kullanıldığı Tanpınar metni sadece Sahnenin Dışındakiler’dir. Parçalanmış ben’in farklı yanları simgesel olmasa da alegorik –kavramın insanileştirilmesi- şekilde Birinci İkramiye’de kullanılmıştı. Aynı durum Erzurumlu Tahsin, Evin Sahibi, Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde de vardır. Görülüyor ki Tanpınar daha çok kavram alegorisi üzerinde durmuştur. Huzur’daki Mümtaz-Suat ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Halit Ayarcı-Hayri İrdal zıtlaşması somut alegorik örneklerdir. Bütün bu eşleşmelerde olumlu-olumsuz, itaatkâr-mu’teriz karşı karşıya getirilir. Ve bu zıtlıklar bir yanıyla hep, olumlu tasavvurun içinde gizlenen şüphenin karşılığıdır. Şüphe bazen açık alegorik, bazen gizli şekilde, Tanpınar’ın iyimser kahramanlarının yanı başında durur. Abdullah’ın dünyasında o meşhur “evin sahibi” tamlamasıyla tanımlanan bu figür, demek ki bütün Tanpınar metinlerinde bir şekilde vardır. Bu çeşitlilik Tanpınar’ın Aydaki Kadın’da söylediği “Her şey, her şey’dir” veya “Bütün hayat dört beş madde etrafında toplanıyor” tezlerini de doğrular. Tanpınar deneyimi, farklı görüntülerin bizi yanıltmaması gerektiğini, aslında farklı görünen şeylerin sonuçta aynı olduğunu farketmiştir. O yüzden simgesel nesneler değişse bile anlam aynıdır. Aksiyonun sürmesi için zorunlu olan bu mu’teriz taraf roman tarihimizin başlangıcından beri vardır. Dilaşup ile Mahpeyker, Rakım ile Felatun, onları üreten yazar bilinci ne kadar itiraz ederse etsin, aslında diğerinin alternatifi, doğal olarak en büyük düşmanıdır. Romancıların Mahpeyker’in veya Felatun’un “kötülüğünü” göstermek için ürettikleri Dilaşup ve Rakım ne kadar gayr-i tabii ise, kavramsal çatışma üzerine kurulmuş metinlerde iyi/güzel ve doğru da aynı derecede gayr-i tabiidir. Çünkü şeytanın olmadığı yerde sanat da hayat da imkânsızdır.”

Tanpınar’da bedene ilişkin uzuvlar psikolojiyi ele veren malzeme olmakla beraber sadece burun onun külliyatında “autri”nin, “gayri”nin simgesidir. Autri ve gayri ifadeleri, Tanpınar’a aittir. Sahnenin Dışındakiler 1949 yılında tefrika edildiğine ve Tanpınar’da “autri”, gayri”, bu yıla ve bu romana kadar, farklı hikâyelerde ve romanlarda değişik şekillerde kullanıldığına ancak bu kadar tecessüm etmiş haliyle ilk defa bu romanda görüldüğüne göre, Tanpınar yakaladığı insani hali, farklı derecelerde kullana kullana, -belki seyrede seyrede demek lazım- zamanla tecessüm ettirmekte, bir hali somut bir figüre dönüştürecek şekilde artık “görmektedir.”

Kudret Bey idealist bir insandır; burnu ise inadına realist, hatta daha büyük bir ihtimalle existantialistedir. Bu satırlar Tanpınar okuyucusuna derhal Suat’ı hatırlatacaktır: “Evet, bunu yanılmamızdan korkmayarak iddia edebiliriz ki bu burun existentialiste bir burundu. Çünkü existence, yani varlık başlangıcından beri mevcut olan bir şeydir. Bu itibarla Kudret Bey’in Jean Paul Sartre, Jaspers, Gabriel Marcel gibi bu felsefe mektebinin muasır filozoflarından çok evvel doğmuş olması yahut Heidegger ve Kierkegaard gibi onlardan daha evvelkilerini tanımış olmaması, hatta adlarını işitmiş bile olmaması burnunun tam bir existentialiste olmasına bir mâni teşkil etmez.”

Hâl Diliyle Konuşmak

Mustafa Kurt, hâl diliyle konuşmaya hâlce diyor. Güzel bir tanımlama. Vücut dili diyerek tavırlarımıza daha artistik anlam da yükleyenler oluyor, o da ayrı bir konu. Hâlcede bazı sözcülerin ve ifadelerin yorumunu yapıyor Mustafa Kurt. Konuşmadan anlaşma temrinleri aslında tüm bunlar.

Merhaba

Her öğrenilen yeni dilin ilk ifadelerinden biridir selamlaşma kalıpları. Pek çok dilde nezaketen söylenen “Merhaba” veya “Günaydın” ifadeleri biraz soğuk ve samimiyetsizdir. Bu nedenle Hâlce’de merhaba demek yerine elini kalbinin üstüne koyar, gözlerini karşındakinden ayırmadan başınla selamlarsın onu. “Seni öyle uzun zamandır görmedim ki, sana bir daha selam ve esenlik olsun!” demek isterseniz başınızı hafif sağa doğru eğersiniz.

Hasret

Hâlce’de “özlemek”, “hasret duymak” ve “göresi gelmek” diye ifadeler yoktur. Özlediğin her kimse o geldiğinde ona sımsıkı sarılırsın veya elini kendi kalbinin üstüne yavaşça götürürsün. Bunun anlamı “Değdiğim yerde dumanını dışarı vermeyen bir yangın var.” demektir. “Seni öyle özledim ki, seni görmediğim her gün yüreğimden yayılan ateş içime içime doğru yürüdü, içim baştanbaşa kor oldu.” demektir. Özlem içe doğru dönen, harlanan bir ateştir ve bunun hiçbir dilde gerçek bir karşılığı yoktur; yalnızca Hâlce bilenler anlar. Bu fiile karşılık gelen ikinci hâl ise birbiriyle oturup susabilenlerinkidir.

Susmak

Hâlce susmanın dili olduğundan bu dilde “susmak” diye bir kelime yoktur. Elbette bunu karşılayan bir hâl de. Diğer dillerde bir şey karşısında susmak hep bir anlama gelir: Kabul etme, umursamama, diyecek bir şeyi olmama… Yani her susuş yutulmuş bir kelimeler yumağıdır ve dolanır durur içeride bir yerlerde… Hesaplanmış susmalar Hâlce bilenlere çok uzaktır. Oysa diğer dillerde, öyle değilmiş gibi davrananlar var ya, onlar daha çok öyledir.

Cengizhan Orakçı’ya Dair

İsmail Karakurt, bir kazı çalışması hassasiyetiyle Cengizhan Orakçı’yı anlatıyor bizlere. Orakçı’nın içinde taşıdığı emsalsiz cevherlerin farkında olduğumuz için büyük bir muhabbetle giriyoruz şairin dünyasına.

“Bir şairi okumanın ve anlamanın en iyi yolu izlediği, geldiği geleneğe bakmak ve şiirleridir. Bu iki ayak şiir okumalarında doğru analiz yapmamızı sağlar.

“Ateş Bahçeleri”, Şeyh Galib’in ünlü ‘Gül ateş, gülbün ateş…’ beyti ile başlıyor. Ve buradan şairin küçük ve yoğun mısraları ile bütün bir Divan Edebiyatı geleneğine, ondan yararlanan diğer şairlerimize (mesela Behçet Necatigil) açılıyor. Orakçı, klasik edebiyatımızın mirasından modern bir şiir çıkarma yolunda hoş ve olgun örnekler veriyor. “Aslında yukarıdaki alıntıyla Ateş Bahçeleri hakkında söylenecekleri yıllar öncesinden Mustafa Kutlu öz ve özet olarak yazmış. Başlangıçta Cengizhan Orakçı’nın şiiri üzerine -Ankara’dan İstanbul’a, geriden şimdiye, şimdiden geriye yönelikyazdığım dipnotları düzenleyince hâliyle Ateş Bahçeleri ilk sıradaki yerini aldı. Ateş ve bahçe sadece mitolojik değil şiir için de başlı başına birer imge. Orakçı, Ateş Bahçeleri’ne Şeyh Galib’ten bir beyitle geleneğin içinden başladığı sözcüklerini ve ruhunun hallerini lirizmiyle birleştirerek kadim sesin potasında eritip iki giriş kapısından çağdaş şiire ve okuyucuya doğru açılıyor. İlki “ateş bahçeleri”, ikincisi ise “ve cem”. İlk kapıdan 13 şiir odasına ikinci kapıdan da dört şiir odasına giriyoruz.”

“Şairin zaman felsefesi; mühürlenmiş müddeti, misafirliği, kendi rüyasına baş eğdiği mühleti belirlenmiş bir kaderin dünya aralığını ‹›Biraz daha misafiriz hepsi bu hepsi bu›› teslimiyetinin eğretilemesidir. Bu aralıkta şair sadece bir misafir mi değil elbet o aynı zamanda “Zamansız bir sipahi”dir “Sebepsiz tarihler düşüren/ Ölüme ve kalıma”. Öyle ki “İçindeki doludizgin atlar” hep şiire ayarlıdır, “kan ter içinde”. Bu aynı zamanda şairin poetik tutumunu ve yazma isteğinin durduğu yeri belirlemek bakımından önemlidir. Çünkü tutumu, yazma arzusu ve şiiri şairin kendisini açığa vuruyor. Hangi kitabını açsak şairin ontolojik var olma sancısına ve ondaki duyma(hissetme) fırtınasına şahitlik ediyoruz. Varla yok arasında yakaza halinde şaire eşlik ederek Zamansız Sipahi şiirlerini Türkçenin büyüsünde birlikte söylüyoruz.”

“Cengizhan Orakçı görüntülerle konuşan bir insan, bir şair. Görsel demiyorum görüntü. Şiirlerde görüntü hep vardır, gözlemler de. Bu görüntülerde ve bu gözlemlerinde insan ve çevre hem şiirin tamamlayıcı bir ögesi, imgesi hem de gözlemin şiirsel boyutunda bir araçtır. Ama bu görüntüler donuk ve dongun değil, devingen, lirik, romantik bir ruhla çarpıyor.”

“Sonuç olarak Türk şiirine armağan ettiği dört lirik şiir kitabından hareketle sanat, gelenek, şiir bağlamında ele aldığımız şair Cengizhan Orakçı›nın şiire nasıl başladığı, poetik anlayışı, dünya görüşü, sözcüklerden yonttuğu şiiri, sesi, ritmi, iç sesi, şiirinin izlekleri, söyleyiş biçimi, kırk yıl duyduğu sancısı ve daha başkaları fazla ayrıntıya girilmeden kısa bir kazıya dönüştürüldü. Maksat bir şey öğretmek değil zevkine vardığı şiiri göz/gönül hizasında tutmak. Ne de olsa künyesi gönül, sevda, hüzün, keder, gurbet, türkü odaklı ve hünerle söylenen şiirlerin şairidir Orakçı. Bundan sonrası Cengizhan Orakçı›nın şiirini, şiirinin sesini ve şiir serüveni boyunca büyüleyenin neler olduğunu takip edecek okura kalmış.”

Kayıp Kayıt’tan Bir Öykü

Selçuk Azmanoğlu - Merhaba Kedi

Vakti zamanında her gün, cebinde otobüs parası kalmayasıya alınan kitapları, alan kişiyi evine yürüyerek götüren kitapları, okunmuş tekrar okunmuş, satırları çizilmeye kıyılamayan, sayfaları çevirirken kırışsa hayata küstüren kitapları, evet o kitapları burada altlarında bir gazete sayfası bile olmadan kaldırımda birer kurbanlık koyun, teşbihte hata oldu birer şey gibi birer şey işte… işte öylece yere dizmiş satmaya çalışıyor.

“Hangi kitaplar var bu kaldırım sergisinde.
Kimseyi alâkadar etmiyor.
Gelen geçiyor.
Kitaplar her gün biraz daha kirleniyor kaldırımda.
Kitapları satan yeterince kirli olduğu için bunları elbette düşünmüyor.”

“Yürüdüler kedi de aksi istikamette ilerleyip sol sokağa saptı, yürüdü tekrar sola saptı ilerledi yıllar yılı orada durup o ne anlatmak istediği bir türlü anlaşılamayan heykelin kaidesinin kenarına kıvrılıp yattı. Yıllardır heykelin yakınına çöküp ne demek istediğini anlamaya çalışan Deli Denilen Adam kedinin son yürüyüşünü kroki üzerinde işaretledi noktasını koydu.
Bu bir soru işaretiydi.
Soru işaretlerinden biri daha dedi kediye.”

“Karşı kaldırımda Parkalı ve Gözleri Yaralı Kurt Gibi Bakan Adam oturmuş ellerinde sigara onları seyrediyordu.
İnsan kısım kısım dedi Parkalı, yer damar damar diye tamamladı Yaralı Kurt.
Sigaraları bitince kalkıp gittiler.
Koku ve perişanlar orada kaldı.
Giderken merhaba kedi dedi Parkalı, merhaba heykel…”

Kayıp Kayıt’tan Şiirler

Üzerlik evi korumuyor

yağmurdan kardan sağ çıkan

balkondaki karanfil solmuş çoktan

kurumuş dalların mezarı

saksı hatırlıyor sadece

mezarı düşünmesem göreceğim yok

köklerin karanlığını

Ne çok mezar çiçeklere saksılar

gerçekler aşklara annelere kızlar

duygulara evler sıra sıra kat kat

bazen sevinç– elbette gözyaşlarıyla

tutunsalar da alışveriş torbalarına

sera etkisi bir sevinç

öyle dayanıksız ki karanlığa

Boşluk neresinden girilirse boşluk

bir kadın bırakılmalı oraya

yankı kesildiğinde bir adam daha

kıyamet tasvirlerine yakın

ilkel sunaklara ateş danslarına

hane halkına akraba muzaffer kan

aydınlıkta iz sürücü

karanlıkta yolunu daha iyi bulan

Mehmet Can Doğan

Deniz

Dibiymiş gibi

Tasarlanmış vitrinlerden biri;

Su altı bitkileri,

İçindeki balina yavrusuyla

Şaşılası bir küvet,

Ve yükünü

Kaldıramayıp, yavaşça batan

Gemi biçimli insan yüzleri,

Sürrealist büstler

Vitrinler muazzam,

Acıkıp susayan

Ve ölüm iznini,

İş güç için,

Seneye erteleyen

İmrenilesi kişiler,

Cevdet Karal

Ne çok yüküm var Tanrı’m, olmasa

Orada beni bekleyen büyülü biri

Kanatlanır mıydım böyle kelimelerden

Süzerek, süzülerek, şiiri…

Kiminle konuşuyorsun dedim kendime

Gülerken ağzını kapatıyor hayalin

Bir elin dizelere çiçek aşısı

Bir elin…

Nereye konar diye bir kaygı

Nasıl da bulutlanıyor içinde

Hissediyorum, sen dur, kaygılanırım

Senin için de…

Mehmet Aycı

Çağın içinde ihtiyaç bu da vakti gelince

En çarpıcı olan henüz kurgusunu bekliyor

Diyelim ki denizde dil balıkları en uygunu

Dile geldiğinde anlatır olanı ve olmayanı

Havaya güvercinler yazsın en masumu

Toprağa keklikler kanını akıtmakta mahir

Ayrılıklara şahitler gerekir sonradan râvî

Öykücülere şairlere ve diğerlerine malzeme

Kızlar gelip saçlarını savurarak rüzgârlarda

Erkekler gelip parmakları yüzünde acemi

Çocuklar gelip oyunları akıllarında

Herkese farklı ayrılık anları tasarım atölyesi

Kolay sanılmasın anlatmak

Dil balığı güvercin ve keklik

Aranınca bulunan değil

Cengizhan Orakçı

Bir sahne olsun Müslüm olsun

bir mikrofon da müslim

patlamalar salkım salkım

patlamalar sıralı sivilce

ne sancı kalır büfelerde ne barlarda bira

Karanfil uyusun ve de Sakarya

güzelce uyusun Ankara

Hepsini anlatacağım

İngiliz egosu molotoflar

fünyesi içinde yanan şişe

cenaze geçitleri rahmetsizler

hepsini kalem kalem

anlatacağım hepsini

kim kimin senedinden mağdur

kimin cesedi tabutunda kurur?

Yani şöyle söylüyorum

bir hayli söylüyorum

yedi düvele nota verdim

Arena’da kayboldu sesim

Mehmet S. Fidancı

yazmaksa yazdın işte yaşadınsa yaşadın

çiçeklerden çocuklara tevarüs o hınçla

susan toprağa konuşan şehre nispet

ne eksildi onca göz gürültüsünden

içe açılan tek kanat pencereden hep kalabalık

taşarak yüzünün saf sularından sayrıl

doru atlara bulanık ırmaklara katışan

ne kaldı sana hangi lekesiz aydınlıktan

özgür taylar canlı rüyalar mı

Mehmet Solak

küçükken bir anlamın yoktu büyüdüğün söyleniyor ve şimdi de bir adın yok

ne yaptın bundan habersiz aynı çemberin her yerinden geçip durdun

uzun gölgelerden artakalan tortularla oynayıp avundun ve o tadı savundun

ne zaman başını kaldırsan ya da başkaldırsan yanında kimse var sanıyordun

hiç görmediğin kartal yumurtaları için dilek değil fal tutuyordun

yanından bir gök cismi de bir insan da bir hayal de geçse onlara eğilmekten

içlerindeki ceset hışırtısını duymuyordun

belki mest bir aksolotlun okyanuslardan öğrendiği şarkıyı

sen de dünyaya doğru bir kez olsun mırıldanmak

yıldızlarla arana bölünmemiş bir zaman kurmak istiyordun

seninle bir fasl-ı âlem çoktan başlamadı ya da o fasıl çoktan aşıldı

perdeler açıldığında koynunda bir ölü kelebekle uyuduğun anlaşıldı

Erdoğan Kul

Edebice’den İstiklâl Marşı Dosyası

2021, İstiklâl Marşı yılı. 100 yıl önce kabul edilmişti İstiklâl Marşı’mız. Bu yıl her fırsatta hem marşımızı hatırlamak hem de Mehmet Âkif’i anmak gerek. Elbette salgın ortamında imkânlar dahilinde çalışmalar yapılacak. Dergilere düşen görev de Âkif’i ve marşımızı lâyıkıyla sayfalarına taşımak. Çünkü dostlar alışverişte görsün gibi bir ucuzluğa mâl edilmeyecek kadar önemlidir iki değerimiz de.

Edebice dergisi dosya hazırlama konusunda oldukça titiz bir dergimiz. Daha önce hazırladıkları; Hacı Bektaş Veli, Ömer Seyfettin, Bahaeddin Karakoç gibi dosyalar ele aldıkları konulara ne kadar hassasiyetle eğildiklerinin ispatı.

Kış 2021 sayısında da “İstiklâl Marşı” dosyası ile okuyucularının karşısında dergi.

İstiklal Marşımız Millî Kimlik Belgemizdir

Prof. Dr. Nurullah Çetin, İstiklâl Marşı’nın yazılma ortamından ihtiva ettiği anlamdan ve milleti temsil gücünden bahsediyor. Çetin, özellikle “istiklâl” kavramı üzerinde duruyor. Daha sonra dize dize açılıyor marşı.

“Bugün Türk milletinin topluca, hep bir ağızdan ve yüksek sesle okuduğu iki önemli metin vardır: Birisi, dinî kimliğimizin simgesi olan, Itrî’nin bestelediği ve bayram namazlarında okuduğumuz bayram tekbiri, diğeri de bütün resmî toplantılarda hep bir ağızdan okuduğumuz ve millî kimliğimizin vesikası olan İstiklal Marşı’dır. Dolayısıyla biz hem Müslüman hem Türk’üz. Türk-İslam medeniyetinin çocukları olan Türk milleti, bu iki temel değerinden asla vazgeçmeyecektir. Biz, millet olarak tarihsel yolculuğumuzu Müslüman ve Türk kalarak devam ettirebiliriz. O yüzden Türk-İslam kimliğimize sıkı sıkı sarılarak sahip çıkmalıyız.”

“Millî Marş, bir milletin ortak duygularını, heyecanlarını, ümitlerini, birlikte var olma ve yaşama azmini, millî birlik inancını terennüm eden ahenkli, müzikli olarak söylenen manzum metinleridir. Fransız millî marşı Marseyyez, Fransız İhtilali sırasında elinde silahı olduğu hâlde mücadeleye koşan bir gencin söylediği ezgili bir şiirdir.”

“İstiklal Marşımızda “İstiklal” Kavramının Yer Alış Sebebi: İstiklal Marşımızın hem adında hem de şu mısraında: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin İstiklal!”, “istiklal” kavramına özellikle yer verilmiştir. Bu kavramın üzerinde durulmasının ve özel olarak seçilmesinin bir sebebi vardır, o da Millî Mücadele dönemimizde halkımızın ikiye ayrılmasıdır. Bir kısmı İngiliz Muhipleri Cemiyeti kanalıyla İngiliz mandacılığını yani İngilizlerin yönetiminde yaşamayı, bir kısmı Wilson Prensipleri Cemiyeti kanalıyla Amerikan mandacılığını, bir kısmı Fransız, bir kısmı da İtalyan mandacılığını savunmuşlardı. Bunlar teslimiyetçi kesimi temsil ediyordu. Öbür tarafta da Atatürk ve Mehmet Âkif gibi Kuvayımilliyeciler, teslimiyetçiliğe tepki olarak bağımsız millî Türk Devleti’ni istediler ve bunun için mücadele ettiler.

Dolayısıyla marşımızdaki “istiklal” kelimesi, hem haricî bedhâh olan işgalci Batılıların, hem de dahilî bedhâh yani emperyalist Haçlı Batılı Devletlerin içimizdeki temsilcisi ve işbirlikçisi olan mandacıların teslimiyet, esaret ve kölelik teklifine karşı bir tepki olarak, tam bağımsızlığı öngören bir yaklaşımı ifade eder.

Mehmet Âkif, Millî Mücadelemizin teslimiyetçiliğe ve köleliğe karşı bir bağımsızlık savaşı olduğunu özellikle vurgulamak için marşın adına “istiklal” kavramını koydu.

İstiklal Marşı’nın İçerdiği Türklük ve İslamiyet Kodları

Türk-İslam diye adlandırılan kavramı en iyi ifade eden metin İstiklâl Marşı’dır. İçerdiği tüm öğeler ile hem Türklük üzerine hem de İslam üzerine temel coşkuyu karşılayan bir metindir marşımız. Şaban Sağlık, bu iki kavram üzerinde duruyor yazısında. “Milli mutabakat metni” vurgusunu yapıyor Sağlık. Türk-İslâm kodlarını da her satırında karşılayarak ortak paydaları güçlendiriyor İstiklâl Marşı.

“Bir insanı yücelten bu vasıf esasında bir “ahlak” meselesidir, yani insanın yaşadığı hayatta nasıl yaşadığı ve nasıl bilindiği meselesi. “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Hz. Muhammet de zaten başka türlü olamazdı. Hz. Muhammet’in bu üstün ahlakı, kendisinden sonra gelenler için âdeta bir “ders” ya da “model” (örnek) olmuştur.”

“Türk ruhu” kavramı etrafında geliştirilen bu söylemde, özetle Türk insanının İslam dini ile yoğrulmuş üstün vasfı dillendirilir olmuştur. Edebiyatımızda bu kavramı en çok hak eden şair bizce Mehmet Âkif Ersoy’dur. Mehmet Âkif’in hem şahsiyetiyle hem de yazdığı her eserle ortaya koyduğu “Türk ruhu” vurgusu, 41 mısralık İstiklal Marşı’mızda da içkindir. Sadece İstiklal Marşı’nda değil, Safahat’ın her yerinden âdeta Türk ruhu fışkırmaktadır. Mesela “Hakk’ın Sesleri” (III. Safahat) bölümünde Mehmet Âkif, “Siz iyiliği emreyler, kötülükten nehyeder, Allah’a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış en hayırlı bir milletsiniz” (Al-i İmran, 110) ayetini tefsir ederken şu mısralara yer verir:
 “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz.”

Türk ruhunun 20. asırdaki en büyük temsilcisi olan Mehmet Âkif, milletinin ruhunu temsil eden bütün diğer kahramanlar gibi bir “şahsiyet”tir aynı zamanda. Millet ruhunu temsil eden büyük şahiyetler tıpkı peygamberler gibi büyük acılar çekerler ve çok büyük imtihanlarla sınanırlar. Ama onlar bu çileye rağmen yollarından dönmeyip sonunda galip gelirler. Bu kişiler dünyevi anlamda çok şey de kaybederler. Onların hayatı bir bakıma “kendilerini feda etme” (kurban etme de diyebiliriz) örnekleriyle doludur. Sanat-edebiyat dilinde bu fedakârca tavrın adı “trajik seçim”dir. Trajik seçim, iki “değer” arasında kalan büyük şahsiyetin kendine ait olan her şeyi feda edip “milletin hayrı”na olduklarına inandıkları şeyi seçmeleri hadisesidir. Mesela Hz. İbrahim, bir erkek evladı olursa onu Allah adına kurban edeceğini yine Allah’a dua olarak iletmiştir. Sonunda bir erkek evladı olur. Bu değerli evlat Hz. İsmail’dir. Sıra Allah’a verdiği sözü, yani evladını Allah adına kurban etmeye gelince, Hz. İbrahim büyük acı yaşamıştır; zorda kalmıştır. Yani Hz. İbrahim bir “seçim”le başbaşadır. Ya Allah’a verdiği sözün gereğini yapacaktır ya da evladı Hz. İsmail’in yaşamasını seçecektir. Hangisini seçse durum vahimdir. Bilindiği gibi Hz. İbrahim zorlanarak da olsa seçimini yapmış, ciğer paresi biricik oğlu Hz. İsmail’i Allah yolunda kurban etmeye karar vermiştir. Hatta Hz. İbrahim verdiği bu kararı bizzat uygulama eylemine bile girişmiştir. Hadisenin nasıl devam ettiği, Allah’ın (C.C.) kendi emrine riayet edenlere “yardım” etmesi ve Hz. İbrahim’in büyük bir acıdan kurtulması…. Bu kıssada bizi ilgilendiren Hz. İbrahim’in “trajik seçim” dediğimiz zorlu seçim psikolojisini yaşamasıdır. İşte büyük şahsiyetlerin hepsi burada bahsettiğimiz “trajik seçim” sürecini yaşamışlar ve bu yaşantı onları “pişirmiş”, “olgunlaştırmış”, kısaca “büyük” yapmıştır. İşte hem Mehmet Âkif hem de Türk milleti Millî Mücadele yıllarında hep bu trajik seçimi yapmış ve kendilerini yücelten hadiseler yaşamışlardır. İstiklal Marşımız da milletimizin yaptığı bu trajik seçimi anlatmıyor mu? Mesela “vatan değerli”dir; “milletimizin çocukları da değerli”dir. Nice anne baba, çocuklarını vatan adına feda etmemişler midir? İşte buradaki feda edilme “çok yüce” bir şey olduğu için vatan yolunda hayatlarını kaybeden bu çocuklara asla “öldü” demiyoruz. Ya ne diyoruz? “ŞEHİT”…. Kur’an-ı Kerim’de geçen “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz hissedemezsiniz.” (Bakara 154) …” ayeti de bunu ifade etmiyor mu?

Dün, Bugün Ve Yarın Aynası Olarak İstiklal Marşımız

Dursun Ali Tökel, İstiklâl Marşı’nın geniş zamanlı söylemlerinden hareketle işaret ettiği hakikatleri anlatıyor yazısında.

“Millî Marşımız daha Meclis’te okunmadan Açık Söz gazetesi onun en bariz vasfını şu şekilde ilan etmiştir: “Her mısraında Türk ve İslam ruhunun ulvî, mübarek hisleri titreyen bu âbide-i sanatı kemâl-i hürmet ve mübâhatle derç ediyoruz.” Yani bu marşın her mısraında biz Türk ve İslam ruhunu müşahede etmekteyiz, tabi bakmayı becerebilirsek.”

“Şunu açıkça ifade etmek gerekir: Genel olarak tarihin başından beri devletler kurarak hâlâ var olmaya devam eden dünyada beş altı milletten bahsedebiliriz; doğudan batıya doğru gelecek olursak bunlar Çinliler, Hintliler, İranlılar, Türkler, Yunanlı ve kısmen de İtalyanlardır. Bu milletler bundan üç bin sene evvel de vardılar ve devletler kurmuşlardı ve hâlâ da var olmaya devam ediyorlar. Yunanistan ve İtalya dışında şu anda Avrupa ve Amerika’da olan hiçbir devlet veya millet bundan iki bin sene evvel devlet olarak dünya sahnesinde değildiler. Bundan sonra geleceğe kimlerin kalacağı da geçmişten kimlerin geldiğine bakarak tayin olunacak demektir.”

Dün
Millî marşlar, bugünümüzü de belirleyen dünümüzün aynalarıdır. İstiklal Marşımızın en büyük özelliklerinden birisi bu tarihsel ve mitsel geçmişimize dair varoluş kodlarımızın en önemlilerini bize aktarıyor olmasıdır.

Bugün
İstiklal Marşımız dünün aynası olduğu kadar bugünün de aynasıdır. Biz ona baktığımızda bugünümüzü de görürüz. Bu, bugün olmak zorunda olduğumuz bugündür, ondan koptuğumuzda vatanda gözü olanlara yem olacağımız gündür.

Yarın

İstiklal Marşımız yarınımızın da aynasıdır. Aslında iyice ve derince bakıldığında yarın dünün, dün yarının, bugün hem dün ve hem yarının aynası mesabesindedir. Dününden ders almayanlar bugünü de kaybeder, yarını da. Yarınını dününe bakmadan kurgulayanlar, yarını da kaybedecektir bugünü de.

Bir Dualı Metin Olarak İstiklal Marşı

Mustafa Özçelik, bir dua nazarıyla bakıyor İstiklâl Marşı’na. Duaların arşa yükseldiği coşkuyu marşın birçok ifadesinde görüyoruz. Bu da Mehmet Âkif’in bu marşı nasıl bir aşk ve duygu ile kaleme aldığını gösteriyor.

Marş, bu manada “istiklal”, “vatan” ve “millet” kavramlarıyla ilgili başka kavramları da ifade eder. Onları da “bayrak”, “mabet”, “ezan” olarak söyleyebiliriz. Çünkü istiklal, gökyüzünde dalgalanan bir bayrakla vücut bulur. Topraklarında bayrağının dalgalandığı yer, hür bir vatandır ama bunun bir unsurunu da ezan teşkil eder. Biri görüntü diğeri de ses olarak istiklalin sembolüdürler. İşte istiklalin milletçe müşahhas hale getirildiği yer ise mabet yani camiidir. Konuya böyle baktığımızda bütün bunların dua kavramıyla nasıl bir münasebet halinde olduğunu kolayca görmüş oluruz. Hele 2. kıtada geçen “Hakk’a tapan millet” ifadesi” Hak, istiklal ve dua kavramları arasındaki münasebeti daha açık bir şekilde ortaya koyar.

İstiklal Marşı ile dua arasında kurduğumuz münasebetin daha müşahhas misaline ise Mehmet Âkif’in vefatına yakın günlerde kendisini ziyarete gelenlere marşla ilgili olarak söylediği ve sonu “Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.” şeklinde biten sözüdür ki bu ifade bu dua-marş konusunda hayli önemli bir ifade özelliği taşır. Sözün bağlamını daha iyi anlamak için o olayı hatırlayalım. Gelen ziyaretçiler sohbette sözü İstiklal Marşı’na getirerek “Acaba İstiklal Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye sorarlar. Âkif ise bu soruya “O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu yazmak için o günleri görmek, yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır.” şeklinde bir cevap verir ve sözünü az önce de söylediğimiz gibi “Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.” duasıyla bitirir.

Kol Kola İki Yıldız: Dilaver Cebeci Mahzuni Şerif

Çok da ayrıntıya girmeye gerek yok; Dilaver Cebeci ve Mahzuni Şerif’in aynı yazıya konu olması pek vaki değildir. Musa Göçer, bu iki değerimizin gönül birlikteliğini anlatıyor yazısında. Aslında gönüller hep bir de aradaki ayrık otları olmasa. Zıt kutup gibi görünen birçok değerin aslında aynı göğün altında soluklandığı unutulmamalı. Göçer, örnekler vererek başlıyor yazısına. Bir tane de ben ekleyeyim. Sözü ve müziği Selçuk Küpçük’e ait Kurşun Kurşun Üstüne isimli eseri hem Hasan Sağındık’ın hem de Selda Bağcan’ın seslendirmesi.

Yazıdan altını çizdiğim bölümleri paylaşacağım.

“Kol kola girmiş yıldızlarımıza bakalım bir. Mehmet Âkif’in kolunda Neyzen, Musa Eroğlu’nun dilinde Mihriban, sahibi güzel gönüllü Karakoç... Mahsuni’nin sınıf arkadaşı kimsenin bilmediği dostu şiirin Sitare’si Dilaver Cebeci. Nasıl güzel yaşamış, nasıl direnmişler ayrılıklara. Tarihimiz bu örneklerle dolu iken neden seviyoruz bu ayrılık denen illeti fütursuzca. Oysa biz Anadolu değil miydik, kilimlerinde her rengi barındıran ve şairin: “Kilimlerde çizgi çizgi efkarım, heybelerin nakışına ölürüm Türkiye’m dediği.”?

“Çok uğraştım bu dostluğa dair güzel anılar bulmak için. Hem Dilaver Cebeci ustamın oğlu Çağrı kardeşimi, hem de Mahzuni ozanımın oğlu Emrah Mahzuni ile görüştüm. Sevgili Çağrı aramış olmamdan çok mutlu oldu ve bu dostluktan bilgisi olduğunu hatta hiç kimsenin bilmediği iki güzel insanın birlikte bir fotoğrafının bulunduğunu ve bu fotoğrafı bana verebileceğini söyledi. Nasıl mutlu olduğumu ve bu güzelliği edebi hayatımıza taşıyacak olmanın bana nasip olmasının hazzı ile kanım damarlarımda akmıyor sandım. Sevgili Emrah konuya dair bir bilgisi olmadığını ve hatta Dilaver Cebeci’yi tanımadığını söylediğinde ben, bir duasız mihrap önünde yıkıntı otlarına masal anlatmış gibi hissettim kendimi. Koptu ipi tespihimin. İşte bu idi bizi biz olmaktan eden sancılı yara.”

Yüz Temel Eserin İstismarı

Ali Ertuğrul Kocatürk, 100 Temel Eser olarak adlandırılan proje üzerine bir yazı kaleme almış. Her türlü proje gibi başlangıçta gayet iyi niyetle girişilen bir işin sonunda nasıl olup da heder edildiğini anlatıyor yazısında Kocatürk.

“Millî Eğitim Bakanlığı hem ilköğretim hem de ortaöğretim için 100 temel eser adı altında liste yayınlayalı 16 yıl oldu ve 2018-2019 Eğitim-Öğretim Yılı itibariyle uygulama terk edildi. Aslında fikir çok yerindeydi ve –bize göre- Hasan Âli Yücel’den bu yana edinilen tecrübeler de göz önünde bulundurularak 100 eser ile sınırlandırma yapılmıştı. O tarihlerde basında ciddi yer buldu. Köşe yazıları kaleme alındı. Hem Batı hem Doğu hem de Türk klasikleri arasında kabul edilen eserlerden liste(ler) yayınlandı. Şüphesiz en temel amaç ciddi bir okur kitlesinin teşekkülü yolunda sağlam adımlar atmaktı. Listede yazarı bulunan yayınevlerinin çoğu kitap kapaklarına listeye dair bir ibare yerleştirdiler. Bu hem reklam vazifesi gördü hem de listedeki isimlerin hatırda tutulma ihtimalini yükseltti.”

“Türk Manilerinden Seçmeler, Türk Atasözlerinden Seçmeler, Türk Bilmecelerinden Seçmeler, Türk Ninnilerinden Seçmeler, Divan Edebiyatı’ndan Seçmeler gibi başlıklar altında yığınla kitap gördük. Bunları hazırlayanlar da hangi yöntemi uygulayıp hangi kaynakları kullandıklarına dair bilgi verme ihtiyacı gütmediler. İnsan ister istemez eğitim durumlarını merak ediyor. Seçmelerle ilgili misaller: Türk Ninnilerinden Seçmeler, derleyen X verilmiş. Nereden derledin, kimden aldın yok. Türkçede Deyimler, derleyen X. Hangi kaynaklara baktın yok. Hayır, kendin derledinse ne güzel belki diğer deyim sözlüklerine girmemiş bazı deyimleri de tespit etmişsindir, diyeceğim ama kaynak kişiler yok. Türk Atasözlerinden Seçmeler, yayına hazırlayan ismi verilmiş. Şimdi bunu başka biri hazırladı da siz yayına mı hazırladınız, fikri oluşur ki işi derleyen durumundan daha da karmaşık mecraya sokar. Türkülerimiz başlıklı bir eser, yayına hazırlayan ismi verilmiş, türkülerin yöresi de yazıyor. Fakat ilk türküde yöre yok. Çünkü türkünün ismi: Leylim Ley. Hani şu sözleri (güftesi) Sabahattin Ali’ye, bestesi de Zülfü Livaneli’ye ait şarkı. Şiirlerle alakalı eserlerden mesela Karacaoğlan’ın bir şiirini hangi kaynaktan aldı. Belli değil. Bütün bu hazırlama faaliyetleri için küçük bir dipnot koymak zor mu? Böylece hem siz mesuliyetten kurtulursunuz hem de öğrenciler başka bir eser ismi öğrenir, bir araştırmacıyı tanırlar. Bu yapılmayınca hemen Şeytan musallat oluyor. Acaba internetteki sitelerden mi aparıldı? Çok ciddi başlıklarla sunulan, son derece cafcaflı işlerde dahi internetten faydalanıldığını gördük, görüyoruz. Daha geçenlerde oldukça mühimseyerek gittiğim bir programın sunuş kısmına Yahya Kemal’in çok meşhur şiirlerinden Akıncılar’ı alan arkadaşlar internetten faydalanmış ve iki yerde hata yapmışlardı. İkaz etmeme rağmen ciddiye alan ve tabii ciddiyet nerede. Ben yaptım oldu mantığı.”

Edebice’den Bir Öykü

Soner Oğuz – Leyla’yı Anlatma Bahanesi

“Işığı söndürmüş, televizyon izliyordum. Yorulan gözlerimin lüzumundan fazla gelen bu aydınlığa tahammülü yoktu. Loş bir oda; yazmak, düşünmek ve ölmek için müsaittir. Benimse bunlardan hiçbirine dair ufacık bir gayretim yoktu. Yalnızca televizyon izliyordum. Yayınlanan herhangi bir programı değil de düpedüz televizyonun ışığını, o ışığın perde ve fonlarda titrek bir pembeye dönüşmesini seyrediyor ve o pembenin beni alıp götürmesini bekliyordum. Ekrana doğru üflediğim duman beni ateş kusan bir ejderhaya çevirmişken “Gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, cûybar ateş” olmaya başlamıştı çoktan.”

“Köydeki evlerimiz karşılıklıydı. İki evin arasından yukarı pınarın ayağı yarım kulaçlık bir ark içinden akardı. O suyun kıvrılan noktasında koca bir salkım söğüt vardı. Gelen geçen, gölgesinde soluklansın diye buraya birkaç kesme taş konulmuştu. Biz de günün çoğunu burada geçirirdik. Büyükler de halimizden memnundu. Hem tepemize güneş geçmezdi hem de göz önünde olurduk. İki çocuk, o söğüdün gölgesinde kaç dünya kurmuştuk? O minicik deremizde kâğıttan gemiler yüzdürür, evlerimizi birbirine bağlayan köprüler inşa ederdik.

-Sen büyüyünce iyi bir köprücü olabilirsin.
-Mühendis mi yani?
-Bilmem. Mühendis de köprü yapar mı?

Gazeteden külahı açar, kesme taşlardan birinin üzerine sererdik leblebileri. Üç renk vardı: beyaz, sarı ve pembe.

-Mavisi niye yoksa?
-Olsun pembesi var ya!

Leyla, en çok pembeyi severdi. Serdiğimiz gazetenin üzerinde beyazları bana, pembeleri ona seçerdik. Sarılar ilk başta ortaklaşa yenirdi. Oysa aynı şeker tadını bırakırdı hepsi damaklarımızda.”

Edebice’den Şiirler

Yani ben hep bisikletlerin ardından koştum evet

Bir kurşun yeme hevesinde miydim en genç çağımda?

Yoksa kan kokulu bir nehrin hemen öbür yanında

Tortop edilip kınına sürülmüş bir güvercin mi?

Hayır hayır;

Dokunsam kan kusuyor kutsal bildiklerim

Ve her taşın altında bir lamba sülünü ellerim

Yani her çiçek serin bir orman olmak istiyor dokunduğumda

Ve bir bir yeniden doğuruyorlar beni uğruna öldüklerim

Ersin Kartal

İkindinin gölgesi eriyor

Saçlarını örüyor akşam

Kapıya dayanırsa birazdan

Gecenin sessizliği

Verme beni

Gördüğüm yüzler

Çatlamış aynalarda asılı

Kabuğuyla oynuyorsun

Tedirgin oluyor yara

Kanatma beni

Recep Yılmaz

Konuşlandığın yerin çatısı var mı hâlâ?

Rüzgârıyla ilk defa sevişen perde şaşkın

Toy bakış uzaklara öykünüyor elbette.

Esmerliği tatmadan dağdan kovulan çocuk

Sahipsiz tülbent midir, dalgalanıyor ipte

Her şeylerin sebebi kıl kadar bir koridor

Sadece geçmemesi gerekenin geçtiği.

Yangından kaçan orman dayanmış pencereye

Kollarını ovuyor huzur yanılgısının.

Korkmalısın, odalar evler ayaklanacak,

Tanığı kalmayacak yaprak hışırtısının

M. Tuğrul Çolak

YORUM EKLE

banner26