Şubat 2021 dergilerine genel bir bakış-1

Karabatak’ta Yunus Dosyası

2021 Yunus Emre Yılı. Hem Unesco tarafından hem de Cumhurbaşkanlığı tarafından 2021, Yunus Emre yılı olarak ilan edildi. Türkçe’nin, sevginin, kardeşliğin sesinin yankılanacağı nice güzellikleri yaşamak için tüm fırsatları değerlendirmek gerek.

Karabatak Dergisi 2021’in ilk sayısında Yunus Emre Dosyası hazırlayarak ilk adımı atmış oldu. Ali Ural’ın giriş yazısından;

“Bir uçurum var ki, düşmeden çok yükselme, tehlikeden çok eminlik hissi veriyor bu toprağın insanına. Bu yüzden “Mukaddes Uçurum” diyor Mehmet Kaplan, Yunus Emre türbesinin inşa edildiği mevkiye. 1949 yılı nisanında Hareket dergisinde neşrettiği yazının başlığı bu. “Yunus bir uçurumda yatar. Onun yattığı yere yüksek tepelerden inilir. Gece yarısı, yaylı araba, korkulu yollardan sarsıla sarsıla düşerken, uzaktan, ta derinlerde bir ışık gösterdiler: ‘İstasyon,’ dediler, ‘Yunus'un türbesi onun yanındadır.’ Çocuk gözlerimle oraya baktım ve ürperdim. Kulaklarımda bir efsanenin uğultusu vardı Dağlar, taşlar, ağaçlar ve kuşlar, mânasını bilmediğim bir ilahi söylüyorlardı…” Kaplan bu ilahiyi unutmaz, bütün tınılar kulaktan öteye geçemezken Yunus’un ilahileri nereye gitse kalbini takip etmektedir. “Bu uçurum şarkısı beni her zaman ürpertti. Ben onu Yûnus’un kendi ağzından dinledim. Ben ‘biçare, başdan ayağa yâre ve dost elinden avare’ Yûnus’u, gördüm. Ben bu uçurum türküsünü, toprak yüzlerinde, ruh yarığı gibi elâ gözleri Yûnusunkinin tıpkısı olan insanlardan duydum,” der Kaplan.

Yetmiş yıl sonra Karabatak, Yunus denizine dalarken Mehmet Kaplan’ı hatırlamalıydık. Aynı kelimelerin mirasçısıydık çünkü. Şüphesiz her devir kendi rüzgârlarını devşirecekti Yunus’tan. Kıyamet gününe kadar kalpleri diri tutacak o rüzgâr Karabatak’ın kapağına da erişti ve Yunus’un o hafifçe sarılmış sarığını dalgalandırdı. Nebevi bir işaretti sarık bir yıldız gibi peşinden aydınlığını sürükleyen.”

Dosyadan paylaşımlar yapacağım.

“Yakın dostu Eşref Edib, Yûnus Emre ilahilerinin Mehmed Âkif’i vecd içinde bıraktığını yazıyor. Edebiyatçılarımızın Yûnus Emre’yi keşfi, 20. yüzyıldadır. Şiirleri külliyat olarak 1930’larda yayımlanmıştır. Halk ise yüzyıllar boyunca Yûnus Emre ile iç içe yaşamıştır. Dillerden düşmeyen ilahileri elbette tekkelerin vazgeçilmezi idi. Mehmed Âkif’in de Yûnus Emre’yi tekkelerde dinlediğini düşünebiliriz. Çünkü bugünkü gibi radyolar, televizyonlar, plaklar, kasetler, CD’ler yoktu. Öyle istediğiniz zaman müzik dinleyemezdiniz. Müzik için vesile, düğünler bayramlar dışında, hususi meclislerde olabilirdi.”

“Yûnus’ta Mevlâna’ya atıflar var. Bu bir hakkın teslimi mahiyetindedir. Anadolu’daki edebiyatımız dinî ve tasavvufî temellidir. Pür dinî bir edebiyat olabilir mi? Olur elbette. Bu talimi-tedrisî/ didaktik bir edebiyat olabilir. Tasavvuf zahirden bâtına giden arayışı ile daha zengin bir edebiyat zemini oluşturmaktadır. Kişinin yaratıcısına doğru yolculuğu (seyr-i sülûk) ile fizikten ahlaka yükselme şeklinde kâmil insan tasavvurunu hayata geçirdiğini söyleyebiliriz.

Kur’an’ı bir yana bıraktık, Mesnevî’yi Farsça diye bir kenara ittik. Yûnus Emre Divanı’nı nereye koyacağız? İşte Anadolu’daki edebiyatımızın temelinde bu Divan var. Yûnus Emre de sonraki adlandırma ile “divan şairi.” “Efendim o halk şairi, ozan.” Bu halt etmektir! Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yûnus Emre’yi divan şairi olarak andığını da kaydedelim. Bu topraklarda ortaya çıkan ve sonradan divan şiiri, halk şiiri, tekke şiiri gibi şekillerde tasnif edilen edebiyatın temelinde Yûnus Emre Divanı vardır.” D. Mehmet Doğan

“Uzun bir yolda uzun bir ağaç çıkmıştı karşısına dervişin. O kadar hoş görünüyordu ki onunla yarenlik etmeden, sırlarını dinlemeden yola devam etmek olmazdı. “Gider idim ben yol sıra yavlak uzamış bir ağaç / Böyle latîf böyle şîrîn gönlüm eydür birkaç sır aç,” diye çalmıştı kapısını. Ağacın sustuğunu görünce de sırlı oluşuna dair bir şeyler söylemekten kendini alamadı: “Er sırrıdır sırrın senin er yeridir yerin senin / Ne yerdedir yerin senin sana sorarım ey ağaç?” Yerin nerededir, diye ısrar etmesine rağmen ağaç susmaya devam edince Yunus, ağacı ayna yapıp kendine baktı ve sayısız eksik gördü suretinde. Kuru ağaca yol sormak bu eksiklerden biriydi belki. Şöyle bir bakıp ağaca, yoluna devam edebilirdi: “Yunus Emre sen bir nice eksikliğin yüz bin anca / Kur’ağaca yol sorunca teferrüclen yoluna geç.”

Zaman geçti ve o makamda olmasa bile başka bir makamda kuru ağaca laf atmaya devam etti Yunus: “Kur’ağacı niderler, kesüb oda yakarlar / Her kim âşık olmadı benzer kuru ağaca.” Susuzluktan değil aşksızlıktan kurumuştu belli ki ağaç. Sorusuna cevap alamamasından daha doğal ne vardı. Böyle düşünüyordu düşünmesine de gerçek bir kuru ağaç bozdu ezberini.” Ali Ural

O yıl Ramazan ayı kışa denk gelmiştir. Mevlid kandili ise mayıs ayına. Yunus, bu güzel günü ilahiler söyleyerek kutladıktan sonra baharın izlerini görüp yeniden yollara düşme vaktinin geldiğini anlar. Ev sahiplerinden müsaade isteyip veda eder. Yolu Divriği’ye düşer. Medrese ve şifahanenin güzelliği karşısında birkaç gün burada tefekküre dalar. Akıl hastalarının su sesini dinleyerek sakinleşmesini görünce mahşer günün hatırlayıp yolculuğuna devam eder. Gölgesi, dağların gölgesiyle bir olana kadar yürür. Küçük bir kız ise bir güneş ışını üzerinde Yunus’un güneşe yürüdüğünü anlatır herkese.

Dünyanın hiçbir varlığını kabul etmeyen Koca Derviş, ölmeden ölenlerden. Onun aşkı, yabancı topraklarda dahi karşılık buldu. Çünkü bu aşkın ateşi, yeryüzünde tutuşturulmadı ve dünyanın son gününe kadar bir meşale gibi elden ele dolaşıp sahibine teslim edilecek. Çok uzak diyarlarda yaşayan Annemarie Schimmel’in babası da belki bu yüzden Tanrı’nın sevgi demek olduğunu aşırı Protestan eşine ısrarla anlatmaya çalışacaktı. Ve belki de bu aşk orada bulunan küçük kıza sirayet edip işlerini ve dilini çözecek de şu hatırayı anlatacaktı bir gün: “Bir gün profesörüm Firdevsî hakkında yazdığım on beş sayfalık metni görünce ‘Bayan Schimmel, ne yazdığınızı değil, ne bildiğinizi bilmek istiyorum. Kaldırın kâğıtları,’ dedikten sonra bir daha metin hazırlamadım. Şifahen konuştum her zaman.” Naime Erkovan

“Yunus şiirlerinde kendi zamanının geçerli şiir kurallarını da gözetmiştir. Örneğin yazılı edebiyattan ziyade sözlü edebiyatın yaygın olduğu dönemde şairler kendi isimlerini şiirlerinin son mısrası içinde kullanarak imzalarını atmış olurdu. Böylece şiirlerin kimler tarafından yazıldığı, üzerinden zaman geçmiş olsa bile bilinirdi. Yazılı kültürün gelişmiş olduğu zamanımızda ise her şiirin son mısrasına şairin kendi ismini yazmaya çabalaması kuru bir taklit olmaktan öteye gitmez. Elbette ki şair şiirin genel yapısına uygun şekilde kendi ismini mısra içinde kullanabilir fakat bu kullanım şiirin iç sesi ve dengesi içinde anlamlı bir yere sahip olmalıdır.

Şairin mısralarında yalnızca Türkçeden faydalanmadığını çok sayıda Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri de kullandığını belirtmek gerekir. Beyitlerde kafiye düzeni olmasına rağmen hiçbir zaman bu düzen anlamın önüne geçmemiştir. Yunus, şiirinin ritmini ise mısra sonunda tekrarlayan kelimelerle sağlamış ve her şiirinde okuyucunun kulağına bir tını bırakmıştır.” Sümeyra Yaman

Mustafa Tatcı ile Yunus Üzerine

Karabatak dergisinin 54. sayı söyleşisi Mustafa Tatcı ile yapılmış. Sorular Ali Sürmelioğlu’ndan. Yunus üzerine söz sahibi kişilerin başında gelir Tatcı. Yaptığı çalışmalarla Yunus’un daha iyi anlaşılması ve anlatılması için çalışmalarına devam eden Tatcı ile gerçekleştirilen söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Kapı eşiği olmak için kırk sene tekkeye odun taşıması icap eder. Yani hizmet gerekir. Nedir kapı eşiği? Yokluk makamıdır. Bu bir günde bir saatte olacak bir şey değil. Fakat Yûnus'a otuz yedinci otuz sekizinci senede yapılan "Neden geciktin," imtihanını bir anda da yapabilir mürşit. Kişi kaybederse artık bütün kapılardan uzaklaştırılır. Demek ki ilk zamanlarda kapasitesi yeterli değildir. Genişlemesi gerekir dervişin. Bazı mürşidan talibi bir anda imtihana tabi tutar bazısı da yavaş yavaş olur gider der, imtihanı alıştıra alıştıra, yetiştire yetiştire yapar, sona bırakır. Burada mürşidin mizacı da önemlidir tabiatıyla. Tapduk Baba demek ki sabırlı. Âşık sabırsız, kâmiller sabırlı. Hani demişler ya “Taşlı yerlerden de çıkar âb-ı zülâl.” Tapduk Sultan bunu biliyor doğal olarak. O taşlık yerden su çıkarıp gübrelik yerde gül yetiştirecek. Cenab-ı Hak, Âdem’i (a.s.) iki eliyle yoğurmuştur malum. Kâmilin de talibi iki eliyle iyice yoğurması lazım: Celal ve Cemal elleriyle. Meclisi Meşayıh temsilcilerinden Eskişehirli Mehmet Sadık Aziz (Odunpazarı ö. 1928) var, Şabani güllerinden. Onun bir nutku şerifi okunur Yûnusvari:

"Seher vaktinin yeliyiz
Sırrı hakikat diliyiz
Mecnuna Leyla eliyiz
Biz Şabanî bülbülüyüz
Vahdet bâğının gülüyüz” ilaahir..

“Yûnus ve benzeri zatı muhteremlerin nutukları bizim bildiğimiz kabilden akıl ve hatta tefekkür ürünü değildir. Tefekkür insanı hikmete götürür. O da Lokman’ın lokmasıdır. İlâhî ise tefekkürün de ötesinde, vahyin çıktığı kaynaktan gelir. Ki zaten kelime yani ilahî Allah’a ait söz demektir. Orada benlikten eser kalmaz. İçine akıl ve benlik girerse o söz ilahi olmaz. Seyr ü sülûk denilen olayda hadis-i kudside nakledildiği üzere "Bana nafilelerle yaklaşan kulumun bakan gözü, konuşan dili, işiten kulağı olurum" deniyor. En önemli uzuvlar sayılıyor burada. Yani Makam-ı zat, ben O olurum, ondan görür konuşurum diyor. Sıfatların, vücud-ı Vahidle yani Hakk'la tanışması olayı. Aziz Mahmud Hüdaî'nin dediği gibi "Sen çıkarsan aradan / Kalır seni Yaradan." Sen çıkacaksın, sende Hakk kalacak, sen kalmayacaksın. Burası makam-ı cemdir. Makam-ı cem alameti sende tecelli edecek. Kendine izafe ettiğin benlikten çıkıp Hakk’ın rengine boyanacaksın. Cenabı Hakk’a nafilelerle yaklaşan kulun kelamı Hak’tır kısacası. İlahi o cezbe hâlinde tecelli ediyor. Burada söz çıplak bir hakikattir ama arif bu hakikatleri farka gelip üzerinden geçebilir. Hasılı bu makamın sözleridir ilahiler. İçine benlik koyarsan ilahi olmaz.”

“Yirmi senedir bunu anlatmaya çalışıyorum. İsmini söylemeyeyim bir dönemin kültür bakanına yahut müsteşarına bir tercüme ekibinin kurulması gerektiğinden, Yûnus gibi klasiklerimizin dünya dillerine tercüme edilmesi gerektiğinden uzun uzun bahsetmiştim. Konuyu yakın zamanlarda da birkaç yerde dile getirdim. Dikkate alan olmadı. İnşallah sıra bunlara da gelecektir. Bu tercüme bürosu meselesi önemli bir meseledir. Yûnus Emre Enstitüsü'nün yahut Kültür Bakanlığı’nın sahiplenmesi gerekir. Milli Eğitim’in bünyesinde bir zamanlar Tercüme Bürosu var idi. İyi kötü eserler ortaya konulmuştu. Şimdi bunu kendi klasiklerimizin dünya dillerine aktarılması gayesiyle kurmak lazım. Yakın zamanda Atatürk Kültür Merkezi bir proje çerçevesinde benden Yunus’un hayatı ve şiirleriyle ilgili bir kitap istedi. 8 şiirlik küçük bir kitap, bari bir adım olsun diye. Sanırım 9 dile tercüme edilecek. İnşallah başarılı olur. Şu anda tercüme ettiriliyor kitap. Bu eserlerin tercümelerindeki en zorlu nokta, Batılıların “metafor” dediği istiarelerdir. Klasiklerimiz tercüme edilmeden önce işin ehli tarafından bu metaforların açılması gerekir. Yoksa mütercim şarab-ı tahur tamlamasına papaz karası anlamı verir de gülünç durumlar ortaya çıkar. Yunus’u dünya dillerine çevirmek isteyen kişiler, “Yunus Emre Yorumları”nda veya “Her Genç Bir Yûnus” kitaplarımda yaptığım açımlamaları dikkate almak durumundadır. Yoksa hiçbir dile çeviremezsiniz Yunus’u.”

Şeytan Sofrası

F. Hande Topbaş’ın gezi haritasını takip etmek oldukça güç. Çünkü sınırları çok geniş bir coğrafya var onun güzergâhında. Bu kez Türkiye sınırlarındayız. Şeytan Sofrası’na gidiyoruz. Ayvalık’tayız. Deniz, ada, adı doğal olan tüm güzellikler sığmış yazıya.

“Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olarak bilinen köprüyle ana karaya bağlı Cunda. Şehrin in - şasını 1920’ye kadar burada yaşayan Rumlar yapmış, belki de o yüzden Ayvalık, Osmanlı’dan çok bir Yunanlı. Mübadeleyle Cunda’ya taşı - nan Giritli Türkler kendi lezzetlerini taşımışlar adaya. Şehir, günlük hayatın içinde geçmişinin hoş hatıralarını, lezzetlerini, kokusunu tattırı - yor gezginlere. Dar sokağa dizilmiş taş evlerin kapıları birbirinden farklı renkleri, ince demir işçilikleriyle Cunda’ya o kadar yakışmış ki hep - sinin önünde durup fotoğraf çekmek istiyorum. Bazen bir kedi dolanıyor ayaklarıma bazen evin sahibi aniden kapısını açıp gülümsüyor.”

“Gün batarken Şeytan Sofrası’na çıkıyorum. Ufka uzanan Ayvalık adaları ayaklarımın altında. Ki - mine göre cennetten atılan şeytanın ayak izi bu tepede gizli kimine göre şehir kıtlıkla kavrulur - ken papazlar tarafından uğursuzlukla suçlanan şeytan lakaplı Penelope linç edilmekten kurtul - mak için muhteşem bir sofra kurar saklandığı yere. Bense bu dağı bir huzura benzetiyorum. Uzaklardan gelen rüzgâr kulağıma ninni söy - lerken güneş sırtımı okşuyor. Yeniden âşık olu - yorum doğaya, toprağa, tepenin ucuna tutunup uçurumu seyreden dev kayaya...”

Projektör’de Şule Köklü

Şule Köklü’yü daha yakından tanıyoruz bu sayı. Severek okuduğum yazarlardandır Köklü. Baltar ile tanıdım onu. Sonra diğer kitapları. Belki bizim topraklara yakın olan sesinden midir bilmem bizden biri gibi sıcak buluyorum anlattıklarını. O Kızılırmak diyor ben Yeşilırmak diye sesleniyorum ırmağa.

“Yeri göğü boyayan Allah, öyle güzel renkler vermiş ki hangisinden vazgeçeceğimi bilemedim. Gökyüzünü maviye, yaprağı yeşile... Kuşu, böceği, kelebeği, çiçeği türlü renklerle süslemiş, hiçbir renkten vazgeçemedim. Çocukluğumdan beri henüz keşfedilmemiş bir rengin peşindeyim. O yüzden tabiatın içinde ararım onu. Arı kuşu mesela en renkli kuşlardan biridir. Belki onun renklerinin birleştiği çizginin tam ortasındakidir aradığım. Sabit bir rengim olmadı hiç. Toprak renginden vazgeçersem toprağa hürmetsizlik olur, maviden yüz çevirirsem gökyüzü küser. Kâinatı yaratan Allah öyle güzel boyamış ki her şeyi, bana düşen hayranlıkla temaşa etmektir.”

“Köyüm misafirperverdir. Edebiyle gelene sonsuz kucak açar ve buyur eder. Özü topraktır çünkü. Toprağın kabul etmediği ne var. Özünü bozanı kendinde barındırmaz. Bu anlamda şehir güzellikleriyle geliyorsa başının üstündedir yeri.”

“Romanın içine öykü attı beni. Olaylar dal budak sarıp beklemediğim karakterler dökülünce mekâna romanın ortasında buldum kendimi. Öykü kitabım yok henüz ama ileride olabilir. Şiir üst bir edebî alan; oraya ben geliyorum demeye korkarım. Türkü sözü şiire girer mi bilmem. Romanlarımda türküler çok. Şiirden bir farkı varsa eğer şunu söyleyebilirim. Şiir kâğıda, türkü dile düşer. Çünkü yakılmayan türkü yazılmaz ama yazılan şiir, türkü olur. Bir konu hakkında iddiadan önce iz aranır. İleride şiir yazarım, deyip kendimi dara koymak istemem. O gelecekse gelir zaten. İhtiyatlı olmak lazım.”

İz Operasyonu

Hasan Akay, “iz” üzerine bir yazı kaleme almış. Yaşamda bırakılan izlerden, sosyolojiden, felsefeden ve bir izden ulaşılacak sonsuz ize uzanan bir tarif var yazıda.

“Kaybolan işaretlerin, özel bir usulle bulunması gerekir. Çünkü kaybolan göstergeler yüzünden rehin alınan anlam, sürekli acı çeker. Bu durum, ayette tasvir edilen duruma benzer: Mana ve maksada ulaşamayan kişinin edimleri “derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da bulutlar örtmüştür.”3 İşaretlerini/ayetlerini kaybetmiş izler de böyle karanlıktır. İç içe geçmiş hiçliklerden öteye geçemezler. İç ferahlığına erişemezler. Zira her gösterilen gösterene dönüşmüş o da hiçten başka bir şey gösteremez olmuştur.”

Felsefede tek başına bırakılan “iz” de bunun gibi bir muameleye maruzdur. İşaretinden, işaret ettiği şeyden mahrum bırakıldığında pozitivistlerin nazarına uymuş, o bağlamda bir model üzerinden izleri görmüş, dolayısıyla iz’e indirgenmiş gibidir. Bu durumda işaretin -temsilin, modelin- tezahür biçimi sayılan iz, nesnenin ne kendisini ne de işaretini, işaret edilenini gösterebilir. Oysa “iz”de kavramsal nesne veya temsil bir biçimde tezahür etmelidir.”

Karabatak’tan İki Öykü

Güzide Ertürk - Her Zamankinden Daha Deli

Güzide Ertürk’ün kitaplarını büyük bir beğeni ile okudum ve kitaplar hakkında da yazdım. Çünkü Ertürk, mutlaka okunması gereken yazarlar arasında. Anlatımı çok derinden ve sizi yakalayacak sıcaklığı çok iyi biliyor. “Her Zamankinden Daha Deli” öyküsü de yine ona özgü bir sese sahip. Yalnızlığı ve sessizliği anlatırken de aslında çok sesli bir şarkı gibi kalabalık cümleler kuruyor.

“Aylardır evden çıkmıyordum, günler birbirine karışmıştı. Haftanın yedi günü silinmiş, sadece hafta içi ve hafta sonu diye iki kavram kalmıştı geriye. Pazartesi ve salı neden birbirinden ayrılıp ikiye bölünmüştü? Hiçbir ipucu göremiyordum. Güneş bir doğup bir batıyor, bulutlar kendi kendilerine mırıldanır gibi hızla geçip gidiyordu. Attığım kırıntıları yemeğe alışık bir güvercin -ki ben ona Kirli Pırlanta derdim- neden ekmek ufalamadığımı sorar gibi pencerenin arkasından küçük kara gözleriyle bana bakıyordu. Karıncalar, büyük bir iştahla yerde unutulmuş kurabiye parçasına saldırıyordu. Sonu gelmez bir orduyu andırsalar da kurabiye kırıntısını günlerdir bitirememişlerdi. Güneş batınca odanın ışığını açıyordum. Uyumadan önceyse ışığı kapatırken tozlu ve kalın perdeleri sonuna kadar çekiyordum. Sabahları, güneşin umursamaz ışınları perde aralarından sızıyordu ama beni uyandırmak için değil. Sadece kendilerine düşen günlük görevi yerine getiriyorlardı.”

“Beyaz çoraplarım ve eşofmanımla yataktan kalktım. Bilinçaltım, on üç yaşındayken ayrıldığım apartmana gitmeye üşenmemiş, beni kalabalık bir toplantının ortasına atıvermişti ama üzerimi değiştirmeme gerek görmemesi garipti. Onca yolu ve zamanı nasıl aştığına hayret ettim. Banyoyla aramda dağlar kadar mesafe vardı. Biraz önce çocukluğuma seyahat eden ben değilmişim, o salona girmeye çalışmamışım gibi, adım attıkça yürüdüğüme pişman oluyordum. Yorganı üzerime çekip bir rüya daha görmenin hayali, yüzümü yıkayıp saçımı toplamaktan daha cazip geliyordu. Yatakla banyo arasında durdum. Kimdi o, “Delinin biriydi,” diyen adam. Çocukluk evimde, böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret etmiş, utanmadan rüyamın derinliklerine sızmıştı. Ta geçmişime gidip salonun başköşesine oturduğuna göre önemli biriydi.”

“Çiçekçi faslını hızla geçerken okulun yanındaki çıkmaz sokak gözüme ilişiyor. O sokak biraz tekinsizdir. Genç bir çocuk intihar etmişti. Kendini odasının penceresinden atmış. Oğlanı daha önce görmemiştim ama intiharı mahallemizde uzun süre konuşulmuştu. O çıkmaz sokakta ne zaman yürüsem boşlukta düşen bir çocuk başımın üstünde durur.”

Özay Erdem – Yâren

Öykülerini takip ettiğim bir isim Özay Erdem. Hayata dair öyküler kaleme alıyor. Hayatın nefesini duyuyoruz cümle aralarında.  Bir şemsiyenin sadece şemsiye olmadığını görüyoruz öyküde. Bu tür nesne öykülerinde kişiler arası geçiş çok önemli. Nesne-kişi bağına takılıp kalıyoruz. İçimizde sona kalan bir bayram sevinci.

“Elinde baston saplı şemsiyesi vardı yaşlı adamın. Kaldırımda mağrur adımlarla yürüyordu. Aniden bastıran yağmur bazılarını hazırlıksız yakalamıştı. Aceleyle geçip giden, saçları suratlarına yapışmış insanlara küçümseyerek baktı. Bu kafayla giderseniz daha çok ıslanırsınız diyordu sanki gözleri.”

“O gün, berberden sonra sinemaya doğru yürüdü Selim Bey. Yağmur başlamıştı. Elinde düz saplı bir şemsiye vardı. Akustiği kötüydü, damlalar düştükçe kulağını rahatsız ediyordu. Siperliği omzunu zor kapatıyor ve akan sular ıslanmasına neden oluyordu. Düğmesine basınca patlayarak açılmasını da sevmemişti. Hokkabaz gibi hissettiriyordu kendisini insana. Şimdiden eski dostunu özlemişti.”

“Nadide Hanım’ın sözleri de yaralıyordu Selim Bey’i. Niye böyle yapıyordu ki? Giden gitti diyordu, bulamazsın artık, belki de çöpe atmışlardır. Tuhaf bir psikolojiye girmişti zavallı adam. Utanmasa köpeğini kaybedenler gibi ağaçlara kâğıtlar yapıştırıp gazetelere ilan verecekti.”

Karabatak’tan Şiirler

kim tahammül eder sekran olmadan güne

camda görüp canavarı uykuya dalmak nedir

kim üzümü seyreder erik dalında ayık

kadeh kadehe kararır hep güneş güneşe

kalbimiz nazarsızdır şule arar, gülümse

belki kıvılcım sıçrar iki dize Yunus’tan

Gel beri kulum deyip kalbine nazar salıp

Câm-ı ebedi sunup hayran olasın bir gün

Hayran olmak ne gezer alıştım sergüzeşte

Taş taş üstüne koyup bir kale yapmak nefse

Hücumları püskürtüp kızgın yağlar dökerek

Ben kendimi yakmazdım böyle heveslenerek

Kış kış üstüne koyup ömrümü zemheride

Belki kement atılır iki dize Yunus’tan

Uşadam bu kafesi yıkam hırs u hevesi

Zaif kılam bu nefsi ta aslıma ulaşam

Ali Ural

unutmadan ben iki binlerde

bir yolculuk hatırlıyorum

keşfedilmemiş yerlerine

ülkenin ve insanın. içlerine

dünya düzdür ve biz konya ovasında

ilk kez şehirler arası

kendi arabamızla geçerken yüz otuz

tek gölge ağaç altı küçük tüp koca ova

çay demleriz çünkü iki bin öncesi

yeteri kadar modern değiliz

çünkü yadırganmaz köylülerce

yolda eylenen insanlar

Şafak Çelik

Neden sadece bizim durduğumuz yerleri

sızlıyor bu dünyanın, söyle neden ibrahim

vakti gelen karın birden beyazlaması gibi

yani birden, çığlık çığlığa kanaması şiirin

Kaptan rotayı yıllardır değiştirmiyor

ölmek buralarda hâlâ ağır abisi hayatın

bilirim kuşlara kanat ve yağmura bulut

olmaz artık, mevsimsiz yorgunluklarım

Mustafa Könecoğlu

bağışlanmama sebep kılınırsa yazdıklarım

beni bir daha kucağına itme dünyanın

henüz ortasında değilim, başında da sayılmam

nereden bir çamur geldiyse koşarak gitmekten üstüne

şöyle derin bir nefes, şöyle adınla dolu dolu

yanarak ve yaklaşanı yakarak yaşamak isteğini alamadım

elime

ellerim dedim hep, ellerim

değmesindi kire ama kendim değdirdim

bir güzel şey var mı burada?

ettiğin lanetin içinde bana kirlenmemek düştü

düştüm attığım her adımda topallamadan

düştüm düşülebilecek nere varsa işte oraya

neden bu öfkenin kalbimi darmadağın edişi

bunca kırılmam, gücenmem, darılmam neden

neden bu debdebesizliğin riyası

Raşit Ulaş

ilaçlar bizim için giriyor tabutlara

hala ciddi duruyor korkuluk

eskiden yaşıyorduk,

su içmekten çok suya gidiyorduk

şimdi rüyalarımız fora

kimsenin görmediği güzellik

kaçarken uykulara

karanlıktan çok aydınlığa koşuyor

ah solara aldanan balçık

cam arkasından görünen yağmur

kahverengi gözlerine kirpiklerin batıyor

Adem Yazıcı

dünya soğuk taşlarını biledi

kuşları uçurdu bir bir üstümden ağır bulutları

yağmurları vadileri cennet cehennemi

her gün yürüdüğüm yollar

buğulu camlardan geçip

sardunya ve menekşelerin şehrinden

salyangoz toplayan çocukların kalbine

rahat değilim oldum olalı

kulelerim tahtım mızrağım

karlı bir tepeden düştüm

seslerin vücudumda bıraktığı morluklarla

ağrıyan yerlerimi sardım, yürüyen adımlarımı

kadınların gözlerindeki kederle

budadım bahçedeki gülleri

rengim ele verecek beni

Filiz Geç

ezberlemesin, ışığı hapseden

nasıl iniyor alnımdan çizgi

uzun uzun baktığım

okyanus gözü

duvardan sayılacak, açılmasa pencere

sular dizimde

sular dizimi aştı

barakada sayabilir insan, kaç defa yürüdü

yosun kokusu, hem rüzgâr hem yaprak

bulsun beni, suda kaybolan

Yasemin Zengin

Küçücük hücrede kaderler kederler kıyasıya çarpışıyor

Kargısını saplıyor sanırsın mahşer yeri adlar istim üstünde

Kucağına almış başları bir anne ağzında perde ağlıyor mu

Korkuyor belki anadan önce giden yavruların ağusundan

Kıyamet dilleniyor esniyor ve kuşanıyor şehrin çıplağını

Kaynat ve dök üstüne şifa niyetine gelen mevsimi

Kuşburnu, karahindiba, karanfil, kâfur, kedi otu

Kadem yol düşürsün hikmetten yana sorsun cedel ilmine

Karsın havanda döğsün bir arşın kasnağın hatırıyla

Kalmasın içimde yeter ki dostun sönen o son sözleri

Yunus Emre Altuntaş

Şehir Defteri 4. Sayı

Çorum Belediyesi tarafından çıkarılan Şehir Defteri Dergisi 4. sayısına ulaştı. Şu bir gerçek ki imkânlar her yerde var. Önemli olan bu imkânı doğru kullanabilmekte. Çorum’da kültüre, edebiyata, sanata gönül veren bir ekip var. Belediye Başkanı Halil İbrahim Aşgın’ın da tam destek vermesi ile ortaya elden düşmeyecek bir dergi çıkmış. Emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Nice güzel sayılara, çalışmalara ulaşmalarını diliyorum.

Belediye Başkanı Halil İbrahim Aşgın’ın yazısından…

“Geçtiğimiz yılın başından beri tüm dünyada uygulanan pandemi nedeniyle eğitim – öğretim faaliyetlerimizi sınırlamak zorunda kaldık. Buna rağmen bin bir emekle yaptığımız kültürel çalışmalara, pandemi koşullarına uygun bir şekilde aralıksız devam ettik. Çorum’umuzun tarihi ve kültürüne katkı sağlayacağına inandığımız pek çok proje ve çalışmamız devam ediyor. Şehrimizdeki tarihi yapıların ihyasını, kültür yayınların basım ve yayımını, kütüphanelerimize, okullarımıza ve isteyen vatandaşlarımıza kitap desteğinin sağlanmasını aralıksız sürdürüyoruz.”

Turhan Candan’ın yazısından…

“Dünya Covid-19’u durdurmaya çalışırken bir yıl önce yayımlamaya başladığımız dergimizin dopdolu diyebileceğimiz 4. Sayısını okurlarıyla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Çorum’a, hayata, sanata ve kültüre dair sözü olanların buluşma noktası haline gelen Şehir Defteri’mizde ilk yazısı yayımlanan şair ve yazarlarımıza hoş geldiniz diyoruz. “Doğallık ve samimiyet”i önceleyen dergimize katkı veren ve Çorum’ da açılan bu pencereden dünyaya ses veren kalem erbabı dostlarımıza teşekkür ediyoruz.”

Çorumlunun Yaptığını Herkes Yapamaz

Mustafa İsen, nükteli bir başlıkla yer alıyor dergide. Mustafa İsen ile hemşeri sayılırım. Benim Tokat kadar ağır basan bir diğer memleketim Sakarya’dır. İsen de Sakaryalı. Dergide Çorum yıllarına bir özlemi dile getiriyor 1971 Çorum İmam Hatip Lisesi mezunu olan İsen…

“Böylece uzun yıllar ekmeğini yiyip suyunu içeceğim Çorumlu yıllarım başladı. Tabii ben de artık bu okulların imtiyazlı yatılı öğrencileri arasında idim. Çünkü İmam-Hatip okullarında üç tip öğrenci profilinden söz edilebilir: Birincisi çevreden gelip şehirdeki evlerde kalınarak ve onlu yaşlarda bir çocuğun kendi kendini idare ederek devam ettireceği tarzdaki eğitim. Evde sobanızı yakmak, yemeğinizi hazırlamak, olumsuz şartlarda banyo yapmak ve kendi kararınızla ders çalışmak, yeni girdiğiniz şehir muhitine intibak etmek sizi bekleyen başlıca işlerdir. Buna ilk defa ailesinden ayrılmış bu yaştaki bir çocuğun yalnızlık psikolojisi ile bunları yapmak zorunda olduğunu da eklemek gerekir.”

“Sonraki yıllarda da Çorum’u zaman zaman ziyaret ettim. İstikrarlı biçimde gelişim ve değişimini sürdürdü. Elbette büyüdü de. Örneğin okulumuzun ilerisindeki bağlar yok artık ve yerinde Binevler adıyla yeni bir semt kuruldu. Sanayii kendi iç dinamikleriyle gelişti. Toprak ve un sanayiine yumurta tavukçuluğu gibi alanlar eklendi. Leblebide lider oldu. Bunların ötesinde yeni ihracat kalemleri geliştirdi. Turizm bir sektör olarak gelişti. Daha önemlisi iyi belediye başkanları elinde gecekondusu olmayan az sayıdaki kentten biri oldu. Hatta o bilindik sözü, hiçbir komplekse kapılmadan, Çorumlunun yaptığını herkes yapamaza çevirerek, yeni şehrin mottosu haline getirdiler. Bu misyon bile şehrin yeni yapıya nasıl şevkle yaklaştığının ürünüdür.”

Yaşanası Şehir

Şehir dediğin nedir ki? Binalar, arabalar, kalabalık, telaş. Önemli olan yaşamaya değer yerler olmalı şehirler. Asırlardır sürüp gelen dermansız derttir bu. Şehirlerin halinden kimse memnun değildir ama şehirler beton yığını olmaya devam eder. İlkay Coşkun, şairane ruhuyla bakıyor şehre. Gönlünün güzelliğini görmek istiyor. Bir iyi niyet olarak ve dua yerine geçsin diye… İbn-i Haldun rehberliğinde giriyoruz şehre.

Bir yap-boz gibi şehirleri oluşturan birçok unsur var. Bir parçası eksik olursa resmin bütünü bozulur. Çok güzel bir resim olsa da o tek parçanın eksikliği illȃki aranır. Şehirdeki bir aksaklık genele sirayet eder ve ahengi aynı bu şekilde bozar. En basit hâliyle dünya seyrüseferinde gezip tozan insanoğlunun barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlarının karşılandığı, sosyalleştiği büyük yerleşim alanlarıdır şehirler. Daha ileri boyutta medeniyetlerin ana merkezleridir. Ayrıca dünyaya sığabilmenin bir çözümüdür. Tabiatın içinde maddi bir inşanın yanında insanoğlunun gereksinimlerini içerisinde barındıran, huzur vermesi arzulanan, manevî yönü de olan büyük yerleşkelerdir. Ayrıca iklimin, dinin, ticaretin, denizlere, suya yakınlığın etkileriyle de şehirler inşa olur. Ahenk ve nizam üzerine olan şehirler tarihin derinliklerinden günümüze taşınan yaşam alanlarıdır. “Kadim Şehir” tanımlamasının içini dolduran şehirler gibi özel alanları da vardır bir yerlerde.”

“İnsanlarda hep bir ideal şehir tasavvuru ve tahâyyülü vardır. Şehir ve şehirli arasında bir bütünlük ve idealize bir etkileşim hep aranır. Şehirleri tabiattan koparmadan, iç içe yaşama tılsımlarını işlevli kılma gayretleri az da olsa olagelmiştir. Çimento, kum ve taşın birleşimiyle şehrin kimliğinin ve ruhunun oluşturulamayacağını herkes bilir. Sadece paranın kölesi olan betonarme anlayışını ve sanatsızlık kabalığını söyleye söyleye yanlışı kanıksama hatasına düşmemek gerekiyor belki de. Haris bir inşaatçı veya emlakçının insafına kalmamak gerekmez mi? Son yıllarda toplu sitelere verilen isimlerin hep tabiatı çağrıştırması, bir satış stratejisinin yanında beklentilere çare gibi sunulan aldatmacanın trajikomik bir örneği. Maalesef büyümeye devam eden şehirler, çözülmesi gereken sorunlarıyla beraber yoluna devam ediyor.”

Şehrin Aynası İnsan

Eyüp Azlal, şehre ve insana ayna tutuyor yazısında. İki taraf da birbirini besliyor aslında. Parçalar tamamlandıkça yerleşiyor her şey yerine. Şairlerle, yazarlarla bakıyoruz şehre. Gönül diliyle konuşanlarla.

“Şehirlere ayna tutuyorsa insan, bilmelidir ki şehirlerin de aynasında kendini görecektir. Şehirle insan aynasını bilen, bunun terazisini tutan biri daha var.”

“Klasik zamanlarda şehirlerimizin bir aynası vardı. Bu ayna, güzelliğin, estetiğin aksedişiydi. Şehrin aynasından geçen insanlar, hem dünyalarını hem de şehirlerini güzel tutmak için çaba harcarlardı. Şehrin aynası, kimine göre müşahhas olsa da o şehirdeki velilerin nazarı, estetik tavır ve duruşları, insanları hayrette bırakacak düşünceleri, belağat ve fesahatı bu aynanın temelini oluşturmaktaydı.”

“Şehrin içinden geçen şairler de o şehrin aynasından kendi nasiplerine düşeni alıyorlardı. O şehrin büyüleyici atmosferi arasında kaybolur, oradaki mimarî güzelliklere gark olur. Şehirdeki aynanın tam ortasında durur. Şairin şehir içerisine girmesi ve çıkması aynı olmaz. Başka başka aynalarda görür kendini. Asaf Halet Çelebi’nin “ayna, ayna içinde” metaforu burada da geçerli.”

“Şair Osman Nevres, 18. Asrın Osmanlı şairlerindendir. Bir gün içinden nehir akan bir şehre varmış. Orada bir su değirmeninin kenarında konaklamış. Belli ki bu su değirmeni kenarında çokça durmuş ve değirmenin çalışma şeklini, oradaki muamelatı gözlemlemiş. Değirmen, yüksek bir şelale gibi yerden akan ya da bir varil genişliğinde sağlam ağaç tahtalarından bükülen saçlardan yapılan bir buçuk kulaçlık genişliğinde bir borudan dolaba dökülen su ile çalışır. Bu su dolaba gürül gürül akmazsa değirmen taşı dönmezmiş.”

Çorum’un Uçakları

Hasan Ali Kalaylıoğlu, tarihi kaynaklar eşliğinde iki uçak hikâyesi ile dergide yer alıyor. 1930 ve 1933 yılında gerçekleşen, Çorum ve İskilip halkının destekleri ile alınan iki uçağın hikâyesi bu.

İskiliplinin aldığı uçak, kampanyanın ilk alınan uçaklarındandır. Bu nedenle tören düzenlenmesi kararlaştırılır ve uçağa ne isim verilmesi gerektiğini Mustafa Kemal’e sorarlar. O da: “Parasını İskilipli ödediyse adı da İskilip olsun.” der. Böylece uçağa “İskilip ve Köylüleri” adı verilir. İsim yazma işlemi bittikten sonra yeniden Mustafa Kemal’in yanına gelerek, uçağın hizmete girmesi için tören düzenleneceğini ve açılışın kendisi tarafından yapılması isteği iletilir. M. Kemal bu davete karşılık şunları söyler: “Madem uçağı İskilipliler aldı; öyleyse tören de İskilip’te yapılsın.” Bu sözlere şaşıran yetkililer, İskilip’te uçağın ineceği uygun bir yer olmadığını söyleyince de: “Yapın o zaman.” yanıtını alırlar. İskilip’e gelinir ve uygun yer olarak İskilip’e 8 km uzaklıkta, Çukurköy yolu üzerindeki “Uzunkır” denilen yer belirlenir. İskilipli ve çevre köylerden gelen halk, günlerce kazma-kürek çalışarak burayı dümdüz eder. Sonra da her gün kovalarla su taşıyıp suladıktan sonra pist boyunca bir uçtan diğerine gidip gelerek iyice pekiştirir ve uçağın inmesine hazır hale getirir.”

“Açılan söz konusu kampanyaya Çorum halkı da büyük ilgi gösterir ve 1933 yılında aynı model uçağın B2 sürümünü alarak hava kuvvetlerine bağışlayıp “Çorum” ismini yazdırır. 20 adet sipariş edilen Breguet 19.7.B2 uçakları gündüz bombardımanı için dizayn edilmiş olup 600 HP Hispano-Suiza 12Lb ile donatılmıştır ve 1933’de hizmete girer. 1940 yılına kadar görev yapan bu uçağın bundan sonraki akıbeti ise meçhul. Bu konuda Abdulkadir Ozulu öğretmenime uzun yıllar önce bir başvuru yapılmış o da gerekli bilgileri vermiş ama sonucun ne olduğu bilinmiyor. Eğer bulunabilirse ya da aynı modeli yeniden yaptırılarak uygun bir yere konumlandırılırsa en azından o yıllarda yapılan fedakârlığa saygı olarak mutlaka yerine getirilmesi gereken bir görev olur diye düşünüyorum.”

Kur’an Ve Edebiyat

Metin Demirci, Kuran ve edebiyat konulu bir yazı ile Şehir Defteri’nde. Kuran’ı edebiyat yönüyle ele alıyor Demirci. Makale türü, kafiye, şiirsellik ve daha birçok yönden örneklerle tespitler var yazıda.

“Kur’an’da edebi türlerin esası ile ilgili çok özel örnekler vardır. Bunların içinde en göze çarpan anlatım türü makale olarak bilinen türdür ki bu türün örnekleri Kur’an’da çok özeldir. İkinci anlatım türü ise söyleşi türüdür ve Kur’an’da makale tarzından sonra gelir. Öykü diyebileceğimiz anlatım türü ise kıssalarda görülür. Bir de darbımeseller vardır ki bu da Kur’an’da önemli bir edebi anlatım türüdür. Kur’an’da kullanılmayan özellikle iki edebi tür vardır ve bunlardan birisi şiir diğeri deneme adıyla bilinen anlatım tarzıdır.”

“Kur’an olumlu bir durumu ifade ettikten sonra “öyle ama” şeklinde bir ifadeyle şüpheye kapı aralamaz ve tam aksine olumsuz ifadeyle biten cümle olumlu bir ifadeyle noktalanır. Mesela İslam’ın giriş cümlesi “La ilahe illallah “ sözünde önce olumsuzluk ifade edilir ve hemen sonra olay olumlanır. “Yok ilah; ancak var Allah”. Bu ifadeyi deneme türüne uygun söylemek gerekirse “Allah var; ama…” şeklinde devam edilmelidir ki bu durum hakikatin şüpheye tahvilinden başka bir şey değildir.”

“Kur’an’da kullanılan bir edebi tür daha vardır ki o da “söyleşidir” yani bir diğer adıyla konuşmadır. Bilinen özellikleriyle söyleşi türü anlatım tarzında soru cevap esastır ancak bu soru cevap röportajdakinden farklıdır. Anlatıcı soruyu kendi sorar cevabını da kendi verir. Hatta bazen de hiç sorusuz sadece cevaplarla bir anlatım gerçekleştirilir. Bazen de anlatıcı birden fazla kişiyi cevaplarla birbiriyle konuşturur. Ya da anlatıcı bir olay anlatır ve bu olay içinde hiç soru olmadığı halde bu olayın bir soruya cevap olduğunu hissettirir. Dahası bu anlatım tarzındaki anlatıcının konuşmayı farklı şekillerde çoğaltması esastır.”

Ruhun Bahçıvanı Olabilmek

Mehtap Altan, yaşadığımız salgın günlerinden hareketle bir yazı kaleme almış. Yaşanan bu sessizliği ve tenhalığı hayra çevirme üzerine notlar var yazıda.

“Dikenidir gülü var eden! Ne bülbüledir kastı, ne de gülünedir. Bahçıvanın avuçlarındaki ölüme, “gülyazı” olmak içindir yazgısı. O, ölümün asıl doğuşa selâm vermek olduğunu bilenlerdendir çünkü. Bu yüzdendir ki dikenin nazı, niyazı; var ettiği gülün gölgesinde ve bahçıvanın mezar taşındadır! Bahçıvanı olmayan bir gül bahçesi, kompozisyonu olmayan hikâyeler zincirini bağlar dikenlerin gülü boğacak olan gölgesine. İşte bu yüzden değil midir, önce kendinden başlar insan ölmeye ya da doğmaya!?”

“Covit-19 virüsü kendisine oldukça sadık bir salgın ile kapımızı çaldı. “Evrensel Şükür Molası” başlığını açmamıza sanırım gerek yok. Keşke, evren; mola hakkını böyle kullanmasaydı. Keşke, kıymet bilmediğimiz her ayrıntı böyle anlamını göstermeseydi bize… Hayatın akışına sağlıklı bir şekilde eşlik etmek istiyorsak, “keşke” kelimesinin de dimağımızda çok yer etmemesi gerekiyor. “Keşkesi” çok olan her insan, her toplum, her çağ, arkasına bakmaktan ufkun hudutsuz ovasında yürüyemeyendir. Yürüyemeyen insan nasıl hakikate kavuşur ki!? Yürümeyi başarmışlara duyarsızlık, inançsızlık ya da paslı yalnızlığın kancası ile çelme takanlara ne demeli?”

“Kendilerini gümbür gümbür gürültü kokan kafe/s/lere gönüllü salan gençlik, şimdi eğitimi bile evden almak zorunluluğunda. İmtihanın bu defa sakıncalı olmayan ağır şıkkına geldi… Seçenekler irademizin çetrefilli yoludur. Yolumuzu irademizin gücüne bırakan hakikati sonradan sorgulamaksa, ruhu çıplak olan insanın acı gerçeğini önümüze seriyor.”

Saatler Saatler…

Osman Şimşek, zamana ve saate dair bir yazı ile dergide. Saatleri Ayarlama Endüstrisi(!) diyerek güzel bir gönderme yapmış Tanpınar’a Şimşek.

“Zamanı ölçmek için keşfedilen şeyin adı saat. Güneş saati, kum saati, masa saati, çalar saat ve taşınabilen saatler. Malcolm X ‘Saati olmayanlara kızarım, çünkü onlarda zaman kavramı yoktur.’ diyor. Ne demeli, haklı. Saati olsun olmasın insanda zaman kavramı olmalı. Saat taşımasa bile, kâinatın saati diyebileceğimiz güneşe bakarak zamanı anlamalı. Fabrikada, plazada, alışveriş merkezlerinde bu nasıl olacak? Sahi, alışveriş merkezlerinde neden dışarıya açılan pencere ve saat yoktur?”

“Saatle birlikte onun ayarının önemli olduğunu söylemiştik. Bugün küreyi kuşatan bu endüstriyel medeniyet saatleri de ayarlıyor mu? Bunun için bir enstitü kurmuş mu bilmem, ama endüstrinin kendisi bu işi görüyor zaten. Bunun adı, Saatleri Ayarlama Endüstrisi(!) Bir kere saatinizi ona ayarlarsanız artık saatlerinizi hep o ayarlıyor.

Sahi, saat kaç? Ezan okundu mu?”

Cızlavat

Bilen bilir cızlavatı; bilmeyen de Ethem Erdoğan’ın anılar eşliğinde kaleme aldığı yazısından öğrenecek. Seksenlere kadar gideceğiz. Bir anı, çocukluk ve sen, ben, o…

“1982. Yılgın insanların çılgın fikirleri olan çağda çocukluğa düşmüş zebunlardık. Belki de atılmıştık, Hz. Âdem’e ceza olan dünyaya. Atamıza ceza olanın bize ecza olması düşünülemezdi ama biz düşündük. Biz derken ben, o ve maalesef sen. İşte zamir kullanmak zorunda bıraktın beni yine. Oysa ben şırıltılı derelerle gökyüzüne hayrandım.”

“1984. Çılgın fikirlerin çağa yakalandığı zaman türlü darbelere göğüs gerdik. Asker kaçağı bir akrabamız kütüğü köyde olduğu için askerlerce arandı. Ne aramak ama. Bir onbaşı dedesi yaşındaki adamları tokatladı köy odasında misal. Hazreti Âdem’e ceza olan dünya, bize cehennemdi. Atamıza ceza olanın bize ecza olması düşünülemezdi. Hata idi. Biz düşündük. Biz derken ben, o ve maalesef sen. Oysa ben ağır aksak şarkılara, radyoya, trenlere ve gökyüzüne hayrandım.”

“1992. Çağa yakalandığımız zaman türlü garabetle yaşamayı belledik. Hazreti Âdem’e ceza olan dünya, bize cennet olacak değildi ya! İşte biz buna çalıştık. Olmayacak duaydı. Biz derken ben, o ve maalesef sen. Oysa ben şiirin ve öykünün peşinde şakak çatlatırken, üniversite diye tuttururken, sen O’nu da yanına çekmiştin. Oysa ben Fuzuli’ye hayrandım, O beyaz Broadway’a, sen üniformaya.”

Kağnı ve Köp

Burada da köp çıkıyor karşımıza. Aramızdan yitip giden kelimelerin bile içimizi nasıl acıttığına şahit oluyoruz. Her kelime bir yaşanmışlıktır. Geçmiş zamanın ruhunu sunar bizlere. İçimizin acıması da bundan. Can Yoksul’un yazısı Kağnı ve Köp.

“Kağnının okları mazı üzerine konunca köplerin yerleri de ayarlanır. Köpler, genellikle sağlam ve kalınca bir kalas parçası gibidir. Biri ön köp, öteki arka köp olmak üzere iki köp vardır. Kimi kağnılarda arka köp biraz daha uzunca olur. Ön köp ile hayvanın arka bacakları arasında çok az bir mesafe olur. Bu yüzden hayvan pislediği zaman bazen pislikleri ön köpe düşer.”

Kayış Atmak: Kimi hayvanlar kurnazdır. Kendilerini yana vererek yükün ağırlığını öteki hayvana yüklemeye çalışırlar. Başlarındaki kişi bu işi biliyorsa hemen boyunduruk kayışının bir bölümünü kaydırarak o hayvanın kurnazlığını önleyip yükü ona yıkar. Zelve kayışı yapabilmek, zelve kayışını usulüne uygun bağlayabilmek herkesin harcı değildir. Zelve kayışı yapabilmek usta saraçlık ister.

Urgan ve sicim: Hemen tüm kağnılarda ve arabalarda bulunması gereken en önemli gereçlerden biri de urgan ve sicimdir. Çünkü her an ansızın bir yükle, bir taşımayla baş başa kalmak mümkündür. Böylesi bir durumda urgan, sicim, çuval, heybe, torba gibi gereçlerin kağnıda bulunması önemlidir.

Şehir Defteri’nden Şiirler

Yüz çevirmekten gelir yüküm.

Bir çocuğun ayaklarındaki suya,

Yakmayan ateşe,

Sabrı öğreten yaraya,

Kurtuluşa yol olan denize,

Mağarada uyuyan zamana,

Yalnızlığın sırdaşı Hira›ya,

Yükselişine perde perde ruhun,

Ayın üzerime doğuşuna.

Sonra,

Ayrı düşüşüme

Gülün kokusundan,

Hasat vaktini unutuşuma.

Nihat Örs

Bi-çâreyim, derdest edildim, kurutunca ağyâr,

Avdet eyle, cesaretin beni etsin bahtiyâr.

Taşlara ruh veren sensin, emsalin yok âlemde,

Bârekallâh! Cehr olanlar ikrâr eder her demde.

Çöle döndüm, bâhirim ol, çemenzâr eyle beni,

Âraf’tayım, tut elimden, lâlezâr eyle beni.

Bî-pervâsın, gir gönlüme, beni kurtar firaktan!

Gurbetime boşalıver, kısmetimsin sen Hâkk’tan!

Dudağınla nefeslenem efsunlu kuyularda,

Serinliği ol kalbimin, Yûsufça kaldım darda.

Mehmet Yaşar Genç

Dünya kusursuz bir tuzak

Hem telli duvaklı bir tuzak

Serinliğiyle tavlıyor ham insanı

Kesilmeyeceğine yemin edilen süte benziyor dünya

Ben fi tarihinde

Aşkı şerh ederken olmadan çürümüştüm

Ayaklarımda kapan izleri kursağımda açık yara

Açık yaraya da düşermiş kurt gizlisi zaten yenilmiş başak

‘hırsı yüzüne ağan insana baktığınız zaman üç kez gözlerinizi yıkayın’

Ben

Gözlerimi

Kırk

Kez

Yıkadım bakmak için sana

Mehmet Okumuş

Hiç aklıma gelmezdi

Bir gün ölenlere imreneceğim

Çekip gidiyorsun ansızın

Peşinde çözdüğünü sandığın bir yumak sorun

Matruşka gibi iç içe / peş peşe

Bembeyaz bir sayfayla kapatıyorsun hayatı

Sana en öfke duyanın bile

Yüreğine sızı

Gözüne yaş düşürüyorsun

Ve bırakıyorsun geride

Seni anlamayanları anladıkları kadarıyla

Halit Yıldırım

Bir yıldırım gibi çarptığın ruhum
Sustu o ketum hayallerinde
Bu şiiri bir gün gökkuşağından
Mahzun ağaçlardan, kuşlardan dinle
Cellâdı olmayan bir evrendeyim
Benim bir mecram yok artık seninle

Nurullah Genç

Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı

Şiar Dergisi 2021’e 32. sayısı ile girdi. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Yusuf Tosun’un yazısından olacak. Yazının konusu İstiklâl Marşı. Bu yıl dergilerde sık sık bu tür yazıları görmek istiyoruz. Sözle geçiştirilen bir İstiklâl Marşı yılı olmamalı. İmkânlar ölçüsünde ve Âkif’in ruhuna hayır dualar göndererek çalışmalar yapılmalı. Şiar da bunun ilk adımını atmış oldu. Yusuf Tosun, Âkif üzerine düşünen, konuşan, çalışmalar ortaya koyan bir isim. Bu tür çalışmalar yapan isimlere çok iş düşüyor bu sene. Fırsatı değerlendirerek gençlerimize İstiklâl ruhunu anlatmak gerek.

“Bu yılın (2021) 12 Mart’ı İstiklal Marşı’nın Mecliste kabulünün tam 100. yılı… -Meclis de zaten 2021 yılını “İstiklal Marşı Yılı” ilan etti.- Merhum Akif’in Taceddin Dergâhı’nda adeta ciğerlerinden kan çekercesine duvara kazıyarak yazdığı bu tarihi destan, bize hem bir dönemin duygu, düşünce atmosferini; hem de gelecek tasavvuru ve umudunu hatırlatıyor.

Akif’in bu millete en büyük hizmetlerinden biri olan İstiklal Marşı, tarihten silinmek istenen bir milletin nasıl ve hangi değerlerle ayağa kalktığının, küllerinden yeniden nasıl doğduğunun da açık bir belgesidir. Yani tarihi bir belge…”

“İyi bilinmektedir ki; Mehmet Akif bu ülkenin İstiklal Marşı yazabilecek tek ruhudur. Böyle bir marşı ondan başkasının yazabilmesi mümkün değildir. O nedenledir ki; Milli Marş için açılan yarışmaya yedi yüzden fazla (724) eser müracaat etmiş olmasına rağmen, dereceye layık eser görülmemiştir.”

“İstiklal Marşı’nın o yüce ruhu hâlâ yaşıyor ve ebediyen de yaşayacaktır. Unutmamak gerekir ki; İstiklal Marşı’ndaki o ruh, Akif’in bütün hayatını vakfettiği yüce İslam’dır. Onun kavi imanının tezahürüdür. Zaten dün de bugün de Akif’e karşı duranların, onu karalamaya çalışanların bilinçaltında da bu durum vardır.

İstiklal Marşı’nın ruhu ebediyen yaşasın ve Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!..”

Mustafa Çiftci ile Hasbihal

Öykülerine aşina olduğumuz bir isim Mustafa Çiftci. “Gönül Dağı” dizisi ile daha geniş bir kitle tanımış oldu Çiftci’yi. Toprağının sesidir onun yazdıkları. Belki de sıcaklığı ve kabul görmesi buradan geliyor. Serap Kadıoğlu’nun sorularını cevaplamış Çiftci.

“Dergilerde yazayım diye bir gayretim yoktu. Belki de cesaretim yoktu. Bir de çevremde edebiyatla uğraşan kimse yoktu. Dergilerde ne yazarlar, o yazılanları kimler okur bilemiyordum. Aşkar dergisine de bir şair arkadaş götürdü yazımı. Ve onlar, “Hikâye yaz… Sen yaz biz yayımlarız.” dediler. Öylece başladık.

İnsan beslendiği kaynakları tam kestiremiyor. İçimizde nasıl bir mekanizma var bilmiyoruz. Ama okumayı severdim. Bir gün gelecek ben de yazacağım diyordum ama nasıl olacağını, nerden başlayacağım bilmiyordum. Nasip böyleymiş...”

“Profesyonel kaygı tam olarak nedir inanın bilmiyorum. Bende yok da demiyorum. Belki bende var ama fark edebilmiş değilim. Başarılı olmak değil de benim evde kendi başıma aynanın karşısına geçip anlattığım hikâyelere, okurların bu kadar ilgi göstermesine hayret ediyor ve mutlu oluyorum. Herhalde tılsım bende değil hikâyenin gücünde. Yani hikâye çok güçlü bir şey. Size azıcık dokunması yetiyor.”

“Belki biraz safça gelecek ama ben engeli aşmak, yol çizmek, merkeze doğru yol almak bu lafların altında eziliyorum. Ben sadece hikâye yazdım. Rekabete girecek bir yapım yok. Biri bana ters bir şey söylese üç gün uyuyamam. “Birilerine örnek olacaksın.” deseler titrer kalırım herhalde. Yani o sebepten genç arkadaşlara önereceğim bir şey olması zor. Sadece şunu söyleyebilirim. İşinizi iyi yaparsanız müşteri gelir sizi bulur. O kadar basittir aslında...”

“İnsanın annesine olan muhabbetinden aforizma çıkarması bazılarına garip gelebilir. Ama inanın ki öyle bir gayretin ürünü değil bu söz. Ben kararlarımı annemden ayrılmamak üzerine şekillendirdim demek bu. Ve tek taraflı değil. Annem de benden ayrılmamak dışında başka şey gözetmezdi, fakülte tercihi, sonra iş bulmak falan hepsinde annemin tek şartı beraber olabilmemiz beraberlik mümkün değilse yakın olmamızdı. Durum budur. Bu söylediklerimden mülhem annelere muhabbet bir gıdımcık bile artsa kâr sayarım kendi hesabıma…”

Tufandan Sonra: Ingeborg Bachmann

Orhan Tepebaş bizleri anılar eşliğinde Ingeborg Bachmann’ın dünyasına davet ediyor. Yıkımlar, savaşlar, kayboluşlar ve şiir var içimize gelip konan.

“Bazı şairlerle tanışmamızın da özel bir hikâyesi olabiliyor. 1995 yılıydı. Okuldan çıkmış eve gidiyordum. Belki evde ekmek yoktur düşüncesi ile fırından ekmek aldım. O zamanlar ekmekler gazete kağıtlarına sarılıyordu. Sıcak ekmeği elimde tutarken her zamanki alışkanlıkla gazetedeki yazıları okumaya başladım. Bir kitap tanıtım yazısındaki şiir dikkatimi çekti. Alıntılanan bölüm şöyleydi:

Ben günü bölen çan sesleri gibi
barışın ve mutluluğun yakasına yapışan
ve olgun tarladaki orakları andıran
o büyük dünya korkusunun çocuğuyum
Ben, hep ölümü düşünmek gibiyim.

Şiiri beğenmiştim. Evde gazetedeki yazıyı kesip günlüğümün arasına koyduğumu hatırlıyorum. Söz konusu kitap Ingeborg Bachmann’ın Yeryüzü Şairleri (Kavram Yayınları) kitabıydı. O kitaba taşrada ulaşamadım doğal olarak. Bir yıl sonra Konya’da bir kitapçıda buldum. ’96 sonbaharı. Öğretmenliğimin ilk yılında yanımda çok iyi bir şairin kitabı olması da ayrıca bir şanstı.”

“Bachmann’ın diğer kitaplarını da dikkatle okumaya çalıştım. Sadece doğduğu kentin Naziler tarafından işgali ile açıklanamayacak kadar derin bir acı tüm yazdıklarına sinmişti. Suskunluğa yakın ama derince kanayan bir iç yara. Tarihte yakın aralıklarla yaşanan iki büyük dünya savaşı; insanların arasındaki güveni, sevgiyi, saygıyı ortadan kaldırmış olsa gerek ki, “Yaşam korkunç bir incinmedir.” der şairimiz. “Faşizm önce iki insan arasındaki ilişkide başlar.” der ve bu çağda aşkın artık mümkün olmadığına hükmeder. Belki bir adım daha ileri gidip “Erkeklerin iyileştirilemez hastalar” olduğunu gülerek söyler.”

Edebiyatın Dili Bildiğimiz Dil İşte!

Ali Sali, dil üzerine yazılarına devam ediyor.  Şiar’da edebiyatın dilini konu edinmiş. Romanlar var yanı başımızda. Türk ve dünya edebiyatı eşlik ediyor bize. Dilin edebiyata dair olması üzerinde duruyor Sali.

“İşte bize ‘edebiyat budur’ denilen şey her ne ise onun şemsiyesi altında yer alan kitaplar, benim edebiyatla muhatap olduğum zaman “dilinin farklı olması” ile izah edilmişti! Edebiyatın dili farklı olduğu için biz de edebiyat eserlerini okurken “bu farklı dili çözmeye” gayret ederek okurduk! Bu farklı dilin nasıl çözülebileceğinin yolu yordamı da öğretilmediği için okuduğumuzu anlayıp anlayamadığımızı bir türlü fark edemezdik. Mesela Sartre Bulantı romanında acaba bizim anladığımızı mı anlatmıştı, yoksa farklı bir dilin içinden (Fransızcadan bahsetmiyorum, edebiyat dilidir kastettiğim) yazdığı için biz yanlış mı anlamıştık veya hiç mi anlamamıştık, bunu bir türlü ayırt edemezdik. Üstelik o kitapları okuyan gençler olarak bize farklı bir gözle bakıldığı, bizim neredeyse allame sayılabilecek bir seviyede olduğumuz kanaati kısa zamanda etrafımıza yayıldığı için kimseye de soramazdık. Öyle ya, bu kadar kitap okuyan birisi neredeyse her şeyi bilir olarak görülürdü veya biz kendi kendimize gelin güvey olduğumuz için bize öyle bakıldığını vehmederdik. Bu vehimler değil miydi zaten bizi etrafımıza karşı kapatan, neredeyse içe kapanık birer varlık olarak tecessüm etmemize sebep olan? Bunları tabii ki o dönemimizde ne düşünebiliyorduk ne de bu neviden düşünceler zihnimizi işgal ediyordu! Bunların farkına varıncaya kadar kimsenin bizi anlamadığı, kimsenin edebiyata değer vermediği, onun için de edebiyatçının “etrafının yalnızı” olduğu gibi garip düşüncelerin esiri olarak davranışlarımızı belirledik! Etrafımıza görünmez duvarlar örmüş, kendimizi alabildiğine yalnızlaştırmıştık. Fakat bu yalnızlaştırma tamamıyla yapay bir yalnızlaştırmaydı başlangıçta. Çünkü hesaplı kitaplı, tasavvur edilerek oluşturulmuş bir yalnızlıktı ve ortaya çıkan küçük sebepler bile yalnızlığımızdan kurtulmamıza vesile olabiliyordu!”

“Edebiyatın dilinin farklılığı falan yok. Türkçe için söyleyecek olursak bildiğimiz Türkçe ile yazılıyor işte. Şiirin, hikâyenin, romanın, hatta tenkidin bile kullandığı Türkçe bizim okuyup yazdığımız Türkçe. İşte bu Türkçe ile yazılan şey bir eser hâline geldikten sonra farklı telakki ediliyor; ‘şiirdeki Türkçe’, ‘hikâyedeki Türkçe’, ‘romandaki Türkçe’ oluyor, münekkit de bu eserler (Türkçeler) üzerine yazarken farklı dillerden bahsediyormuş gibi yapıyor ve biz buna edebiyatın dili diyoruz.”

Perşembe Deyip Geçmeyin!

Sibel Akın, konusu “Perşembe” olan bir yazısı ile Şiar’da. Günlerin hayatımızda önemli bir kesit olduğu muhakkak. Özellikle anlam yüklenen günlerin yeri de özel oluyor. Akın, bizi Perşembe gününün güzellikleriyle tanıştırıyor. Yazıyı okuduktan sonra Perşembe günlerine muhabbetinizin artma ihtimali yüksek.

“Hiçbir sav kendinden şüphe edenlerle iyi geçinme hususunda istekli değildir. Kendine karşı pimi çekilmiş el bombası gibi infilak için hazır bekleyen her cümleye cevap vermek zorunda da değildir. Savları savsaklayanlar ise koşturmacalar arasında kavramsallaştırma denilen ve yordam sahibi kılınmakla taçlanılan o bilgiden daima mahrumdur. Çünkü Perşembe’yi diğerlerinden daha özel kılmayı unutmuşlardır çoğu zaman. Perşembe’den bir öncesi veya üstü toz kaplayacak kadar ilerisinin de bizzat öz bir değeri yoktur. Henüz gelmemişe, hep bir sonraya ayarlanmış saatlerde bilfiil Perşembe, acaba seçilmiş ilk ve son bir şans değil midir?”

“Diğer günler belki bir Perşembe’nin, sadece Perşembe’nin zar sallamadan aradığımızı bulduğumuzla denk gelmesi için olamaz mı? Böyle bir Perşembe bütün mabedlerde barış günü ilan edilebilmeli. Yüce Yaradan’ın bu uzlaşmada kullarını zorlamak gibi bir hesabı olmayacaktır. Çünkü her bulunanda insanlığın dinmeyen tatminsizliğinin hep bulunamayanda kalacağını bilir ve el değdirmese de insan zaten zordadır. Görmemek değil görmezden gelmek bile mümkün değildir ki öylesi dokunaklı... Perşembe’nin güzelliğinin aşık olabilmekte değil, aşka aşina olmakta olduğunu ulvi göndermelerle anlatsa da duyar mıyız? Aşıklık geçici olsa da aşinalık aşk ikliminde yaşayabilmektir. Aşık bezebilse de Perşembe’nin cazibesinden, aşina diğer zamanlara ve mekanlara Perşembece, bir Perşembe’nin sığabildiği tüm sevgileri sığdırabilendir.”

“Bütün edebiyat tarihi çatışmayı, insanlığın bu kapanmaz yarasını sanatın ilk tohumu sayar. Doğanın bile savaşı vardır. Güçlü güçsüzü, çok olan az olanı, yeni eskiyi yutar. Ancak bizim çelişkimizin işte tam burası can evi dağlar ki doğaya rağmen, genel geçer yasalara rağmen, her zaman güçlü galip gelmez. Yeni eskiyle dönüşür. Doğaya karşı manifestodur bir Perşembe’yi anlamlandırmak. Doğanın gerekçelerinin somutluğu yanında insanın gerekçeleridir ki, ilahi mahkemece dikkate alınır ve soyuttur bu yüzden; yoğrulur, sanat açığa çıkar. Sanatı sevmek bu yüzden Perşembe’yi de sevebilmektir biraz.”

Şiar’dan Öyküler

Hakan Osman Çaldağ – Orta

“Çok yağmurlu bir gün. Yağmur, kusursuz plaza camından alaşağı gidiyor. Sonsuz bir nehir, sonlu bir boşluk, sonundaysa kaybolmuşluk… Yapılacak çok iş var ve ben burada aval aval dışarı bakıyorum. Ben yağmura bakmak istiyorum. Yağmur beni görene kadar ona bakayım istiyorum. Ama sabah ve öğleden sonra onar dakikalık iki aramız var sadece. Yetmiyor. Bir an yağmur beni görüyor sanıyorum. Beklenmedik bu olay karşısında başım dönüyor apansızın, geri gidiyorum birkaç adım. İş arkadaşıma çarpıyorum. Affedersin. Sen iyi misin? İyiyim, sadece biraz başım döndü.”

“Çok zor bir gün. Artık o yok. İplerinden çekip aldı Yaradan. Nasıl da gitti, tül gibi nazlıca kayıp. Hakkımı helâl edince artık tamamen gitmiş gibi. Hakkımı helâl etmemi beklediğine inanmak istiyormuşum gibi… Yıkarken görmek isteyip istemediğimi sordular. Son bir kez. Ondan ne kaldıysa onları da eşeleyip… Yıkarken. Ben onu son görüşümün onu son görüşüm olduğunu bilerek görsem… O zaman ipleri elime alırdım işte. Bırakamazdım onu. Sarılırdım ona. Yılanlar zaten soğukkanlıdır, ne var. Artık beni ısırmaz da, biliyorum. Ama onun iplerini tutan bir başkası, neye yarar?”

Merve Çakır – Bizim Köyün Laneti

“Genciken, derdi Hörü ebem, biz genciken yaşardı. Sabiliğimde gördümdü ilkin. Dedemin ölüsünün üstüne serdikleri çarşaf gibiydi yüzü. Koca burnunda baht karası beni vardı. Tam ucunda. Onun da şuncacık açığından teni. Zifiri bakışının gördüğü haftasına çıkmaz derler. Hep sakınırdı anam. Babam da söverdi boyuna. Gâvur dölüymüş. Ben bilmem. Günahı konuşanın boynuna. Pek güzelmiş genç kızlığında. İki dayım uğruna telef olmuş. Hem kardeşi kardeşe kırdırmış hem birbirine vurdurmuş. Tek onlar da değil. Nice delikan akmış gitmiş uğruna. Aman yavrum gitmeyesin öte tarafa, derdi anam. Babam da söverdi boyuna.”

“Kaç gece ağladı bilmem. Anam çok korktu yine yatak döşeklik olur da bu sefer ölüverir diye. Çok geçmedi, sustuğunun ikinci günü Koçburun’un Mehmet’e verdiler. Senesi dolmadan göçtü gitti o da. Ablam kırklı bebesiynen kalakaldı. Yılancık oldu yaşayamadı bebek. Ablam da dayanamadı. Boğdurdu kendini ipe. Ardından anam gitti acısına. Kırk birinde babam analığımı getirdi. İstemedi beni kadın. Satmalığı geldi bunun adam, kartalsın mı evde dura dura, dedi. Babam safcağız. Analık iyiliğimi ister sandı.”

“Ben kızken öldü gitti o da. Leşi kokunca anladılar. Cenazesi günü bir gümbürtü koptu ki köyde görmeyesin. Sanırsın toprak hiddetini çığırıyor. İstemem Allah istemem, bu kokmuşu istemem diyor. Öğle namazını müteakip kapkara oldu gök. Şimdiye kadar ne görülmüş ne duyulmuş. Kırk gece irin aktı dereye mezarlıktan. Toprağın gönlü bulandı ondan derler. Hayrına gömüverenler on beş gün hasta yattılar.”

Şiar’dan Şiirler

İyi tanıyorum bu kuru otlu yolları

Yirmi iki yıl dediğin ne ki

Geçmiş değil sanki daha dün gibi

Üç yaş ayaklarımla yürümüştüm üzgün

İçim kavruktu, gözlerim yaşlı

Bugün omuzlardayım, ağızları dualı

Şimdi sonsuz huzur içinde

Kevser’in müsekkin kenarında

Dolaşıyoruz akranlarımla

Dilimizde yine mübarek Kur’an

Gelmiyor aklımıza bir an bile dünya

Erol Yılmaz

gökyüzüne bakan yüzler daha temiz olur diye

adresimi soranları maviye çağırdım bir bir

sonra en çocuk yüzümle öptüm ıslak gözlerini

yağmurdan öğrenmiştim, buseyle iyileşen yaralar vardı

sonra, yağmurlar altında kendimle vedalaşırken buldum kendimi

bir gün seni bulurum diye

acısını duyduğum ağrıya kalbimi verdim

yurt olurum dedim belki bir gurbete

ellerim bir lekeyi kapatsın istedim mahcup tenlerde

sonra müzmin bir ağrıda buldum kendimi

Serap Kadıoğlu

ormanlar kaybolur

kaybolur takip etmekten geri döndüğünde

sert toprak saçlarını ister

saçlarını koyarsan toprağa

yatarsın

ve düşen yapraklara bastırırsın yüzünü

nasihat ederler yüzüne

masum olmayan

suskun yüreğine teselli verirler

oysa sessizce yatarsın toprakta

yüzünü yapraklara gömerek

tırnaklarına geçer çimenler yemyeşil

ırmaktır sanki çimenleri sulayan

kirpiklerinin altına bir su yolu inşa edilmiş sanki

nasihatçilerin ne verebilirdi ki başka

bir pınara dönüştüğün tahayyülü dışında

şimdi o ormanda pırnal dallarının altında

Ali Sali

kuşlar el versin kalabalık yalnızlığıma

boynumda kaderin kılıçtan keskin ipi

zembereği dağıldıkça oğlu olduğum vaktin

korkuyu ruhumda pahasız ziynet belledim

aşk oyununda hala çıraklık mesleğim

ihtimam gösterdim mutmain oldum

hiç bilinmeyenli acılar denklemine

rüya sıkışması gözümdeki uyku değil

bakıp bakıp inandım en karanlık anda

göğümdeki bakir yıldızına Allah’ın

Vahdettin Oktay Beyazlı

Kabul.

Müserret yağmurlarına şemsiye açtım.

Unuttum kuşların dökülen bütün tüylerini

Çocuklar parkeleri tekrar döşerken yerlere

Gözlerimi kapatamazdım o yağmurun bardaktan dökülüşüne

Daha ölecek çok günümüz var ver ordan bir orta dibek

Akdeniz iklimine dönüştürdüm yedek mermi denilen ceketi

Biliyorum kokum görebilir bir nükleer silah işlevi

Güzelim he’nin güzel oluşu kadar güzellik saçmak isterdim

Muhammed Münzevi

Bana düşen

Yenilmişler ordusunda bir akşam içtiması yorgunluğu

Ve sürgün kurak toprakların hicabına

Kuyular dergahımdır yusuftan beri

Bu isim kalabalığında yüzünü bulmak zor

Kabul et sunduğum geri çekilmeyi

Alışamadım infaz edildiğim bu meşgaleye

Durdurdum ruhumdaki kırgın hicreti

Gazi Balcı

Bir ağacın kovuğundan sesleniyorum yorgun bu şehre

Dünü serpiyorum iplere dağılıyor gün mor, mavi, beyaz aklanarak

Göğün resmini çizersem diyorum rüzgâra kırlangıçlar mesela çizersem eğer

Çıkar cebinden gözyaşını çocuk gülümse saklandığın yerden koşarak

Baharda kelebekler dokunup tenine, uç uç böcekleri ve yaz yaprağa düştüğünde

Sen bir buğday başağı boy atarken hem tırnaklarında çim lekesi o ilk zümrüt neşe

Dizlerinin bağından koparak nefeslensin alem niyazım o ki dönsün

Sazlıklar ve nehirlerce sürüklenmiş tek ayakkabılar nermin evlerine.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

öyle uzakta değil huzurun reçetesi
kentlerin şakağında biriken terleri sil
dağların soluğunu üfle çeperlerine
kiraz çiçeklerini özleyen caddelerin
deden abdest alırken kuyudan suyu sen çek

çünkü şiir kalbimin en dağınık odası
harflerin kumaşından elbise dikilmiyor
mesafeler bir parça eğleniyor aklımla
o uzak bahçelerde ortancalar kol kola
yakın gözlüğü yazdı geçenlerde doktorum

Hümeyra Yargıcı

Yapay Et

Sebilürreşad Dergisi “Kapitalizm Gıda Devriminin Eşiğinde: Yapay Et!” kapağıyla çıktı Şubat 2021 sayısında. Hassas ve göz ardı edilen konular bunlar. Dikkat çekmekte fayda var. Yaşadığımız küresel saldırılara da ses vermeli dergilerimiz.

Lütfi Bergen, bulunduğu her mecraya derinliği ile anlam katıyor. Konulara bakış açısı sınırları olmayan bir ufka sahip. Aslında bu bakış açısını kuşanmak şart. Çünkü dünyada artık hiçbir şey göründüğü gibi değil. Bergen’in bu kuşatıcı bakış açısı daha da önem arz ediyor. Rastgele yaşamak gün gelir insanın silüetini bile silikleştirir. Lütfi Bergen, Sebilürreşad dergisinin İçerik Editörü görevini üstlenmiş. Çok isabetli bir karar. Hayırlara vesile olmasını diliyorum.

“İslâm Hayvan Hakları Manifestosu-Bir Girizgâh” yazısı da yine uyarıcı ve dikkat isteyen ayrıntılar içeren bir yazı. Haberlerden, kaynaklardan beslenen bir açılımla ele almış konuyu Bergen.

“Gary Francione, Hayvan Haklarına Giriş-Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi? kitabında René Descartes’ın (1596-1650) hayvanların bilinçsiz olduğunu, Tanrı’nın sadece insanlara bahşettiği ruhun hayvanlarda bulunmadığını savunduğunu ifade eder. Descartes hayvanların bilinçsiz oldukları fikrini desteklemek için, sözlü dili ya da işaret dilini kullanmadıklarını göstermeye çalışmıştır. Hayvanların maksatlı ve zekice davrandıklarını ve bilinçli gibi göründüklerini kabul eden Descartes, onların Tanrı’nın yarattığı makinelerden farklı olmadıklarını söyleyerek, hayvanlardan “otomatlar ya da hareket eden makineler” olarak söz etmiştir (Francione, 2008: 50). Gary Francione, Kant’ın da ussal varlıklar dışındaki varlıklara karşı ahlakî ödevlerimiz olamayacağını savunduğunu belirtir (Francione, 2008: 234). Kant hayvanların acı çekme yetisine sahip olduklarını ve acı çekebileceklerini kabul etmiş, ama bu varlıklar ussal olmadıkları ve kendi benliklerinin farkına varamadıkları için onlara karşı doğrudan bir ahlakî yükümlülüğümüz olabileceğini reddetmiştir. Kant’a göre, hayvanlar sadece insan amaçlarının araçlarıdır; “insanın aygıtları” olan hayvanlar, sadece bizim kullanımımız için vardır. Kant’a göre sadık ve itaatkâr bir köpeği, yaşlandığı ve artık bize hizmet edemeyeceği için vurup öldürürsek, bu eylemimiz köpeğe karşı hiçbir yükümlülüğümüzü ihlal etmiş olmaz. Hayvanlar söz konusu olduğunda, doğrudan ödevlerimiz yoktur. Çünkü hayvanların varoluş nedeni “sadece bir amacın aracı olmaktır. Bu amaç insandır.”

“TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu hazırladığı raporu 22 Ekim 2019’da Meclis’e sunmuştur. Meclis Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı rapor TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmüş; yapılan açıklamada bütün siyasi parti temsilcileriyle hayvan haklarının korunması ve düzenlenecek kanun ile ilgili ilk kez uyumlu bir çalışma gerçekleştirildiği, kanunu çıkarmak için yapılabilecek en geniş, sağlanabilecek en geniş konsensüsün oluştuğu belirtilmiştir.

Bilindiği üzere kapitalizm küresel ölçekte yeni bir gıda iktidarına hazırlanmakta ve “temiz et” adı altında laboratuvarda imal edilmiş “yapay et”leri piyasaya sürmek istemektedir. “Hayvan hakları” adı altında gelişen küresel ölçekte hak kataloglarının gıdaya doğrudan ulaşma yollarını yasal olarak kapatmaya ve yasa ihlalleri halinde faile hapis tedbiri başta olmak üzere cezalandırmaya yöneldiği öngörülebilir. Özellikle “yaratılmış varlık olarak hayvan” eti yemeye dair hükümler barındıran din (İslâm) ve inançların “hayvan hakları” ile tesis edilecek hak katalogları ile çatışma ihtimalini Sebîlürreşad Dergisi olarak öngörmekteyiz. “Laboratuvarda imal edilmiş et” çalışmaları, “gerçek bir et varlığı” olarak kabul edilemeyecektir.”

Karabağ zaferini Şeyh Şamil üzerinden okumak

Ruslarla mücadelenin sembol ismidir Şeyh Şamil. Onun verdiği mücadelenin adı bile Rusları ürkütmeye yeter. Mehmet Poyraz, Karabağ zaferine Şeyh Şamil üzerinden yaklaşarak bir yazı kaleme almış. Geçmişten alacağımız gücün nelere kâdir olabileceğinin bir cevabı bu yazı.

“1829’da Ruslara karşı mücadeleyi yeniden başlatan İmam Gazi Muhammed ile beraber Şeyh Şamil diğer adıyla İmam Şamil de bu yeniden diriliş hareketinin içerisindedir. 1832’de Şeyh Şamil’in ağır yaralı olarak kurtulduğu Gimri’deki Rus saldırısında İmam Gazi Muhammed şehit düşer. Şamil’in ağır yaralı olması, Gazi’nin şehit düşmesi Dağıstanlıları “imamsız” kalma endişesine sürükler. İnançlarında “imamsız” olmak “iman eksikliği” olarak kabul görmektedir. Bu endişeyle liyakâtlı birinin oy birliğiyle lider olarak seçilmesine karar verilir. Yeni İmam Hamzat Bek’tir. İmam Hamza olarak da bilinen Hamzat Bek, tıpkı öncülleri İmam Mansur ve Gazi Muhammed gibi İslam’ın izinde gidip şeriatın kurallarını davasında ilke edinmiştir. Rus hakimiyetine son vermek adına haleflerin yolundan giden Hamza dağ taş dolaşarak birlik olmak adına tebliğlerde bulunur. Esasında bu yaptığı cihada çağrıdır ve karşılığını da bulmaktadır. Hamza bölgede radikal kararlar alıp tıpkı İmam Mansur gibi tütünü ve içkiyi de yasak eder. Kendi milletinden ve Müslümanlar arasından Ruslara ilgi duyanları da kesinlikle affetmemektedir.”

“Gazavat’ın ve Şeyh Şamil’in günümüz bölgesine yansımalarına gelecek olursak, yıllardır toprakları Ermeniler tarafından işgal edilen Azerbaycan 30 yıl sonra yurdundan işgalcileri temizlemiştir. Azerbaycan’ın dirilişini ve arada geçen 30 yılı, Kuzey Kafkasya’daki İmam Mansur’dan sonraki, Şeyh Şamil’e kadar uzanan 30 yıla benzetebiliriz. Şeyh Şamil’in Ruslara karşı mücadelesinde Osmanlı Devleti hep yanındaydı ama bunu dönemin şartları gereği belli etmiyordu. Osmanlı manevi olarak desteklerken gizlice de Şeyh Şamil’in Osmanlı-Rus sınırındaki, Kars, Ardahan, Çıldır bölgelerindeki naiplerine, adamlarına bir şekilde maaş bağlayarak nakdi yardımda bulunmuştur. Öte yandan bu saydığımız bölgelerde ve Hakkari'de Kuzey Kafkasya mücadelesi adına yapılan tebliğlere de göz yumulmuştur. Şunu da belirtmek isteriz ki Anadolu’dan, Karabağ’dan, Tiflis’ten ve Bakü civarından birçok kişi de Gazavat’a dahil olmuştur.”

Müslümanları Cezalandıran

Hayata Mehmet Akif gibi bakmak. En çok ihtiyaç duyduğumuz haslet bu olsa gerek. Akifçe yaşamak. Hem de her şeye rağmen. Erdal Noyan, Âkif’i anlatıyor yazısında. Her sözü Âkif’e getirmek gerek. Buna şimdi daha çok ihtiyacımız var.

Mehmet Akif, yazılarında ve sözlerinde ezenlerle uğraşmakla yetinmez, ezilenlere de yüklenir. Çünkü kendi eksikleri, kendi yanlışlarıdır ezilmelerini kolaylaştıran. Hakkın Sesleri’nde, Âl-i İmran Suresi’ndeki “Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” tümcesiyle biten 26’ncı ayetle başlayan bir şiir var. Akif, “09 Ocak 1913” tarihli bu şiirinde, yaşananların hak edildiğini şu dizelerle dillendirmişti:

“Sus ey divâne! Durmaz kâinatın seyr-i mutâdı.
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?”

İnsanlar, “Biz inandık!” diyerek yan gelip yatacaklar, çabalamayacaklar, uğraşmayacaklar ama her şey keyiflerince gerçekleşecek mi sanıyorlar? Akif’in önerdiği çözümü yine Gölgeler’deki “30 Ekim 1919” tarihli şiirde görüyoruz. Hicr Suresi’nin umut zorunluluğunu vurgulayan 56’ncı ayetinin altında yer alan Yeis Yok başlıklı şiirinin son iki dizesini okuyalım:

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” Evet, karşımıza yine çalışmak çıktı, bilgi çıktı.

Hasan Sağındık ve Âkif

Hasan Sağındık isminin geçtiği her yer benim için çok kıymetli. Sanatçı kavramını tam anlamıyla ifade eden bir aksiyon insanıdır Sağındık. 90’lı yılların başından beri sıkı bir takipçisi olduğum sanatçının her eseri çok değerlidir çünkü onun her sözünün özünde memleket vardır. Ziya Uğur; Sağındık’tan ve çalışmalarından bahsettikten sonra onun Âkif için yaptığı çalışmadan bahsediyor yazısında. Ben de şöyle diyorum; Hasan ağabey bizi yeni çalışmalarından mahrum bırakmasın. Merakla ve heyecanla bekliyor olacağız. Elbette bu satırları; “Gülmekten Utan” isimli eseri dinleyerek yazıyorum.

“Sizlere yeni bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Malumunuz 2021 İstiklal Marşımızın kabulünün 100. Yılı. Bu vesileyle 2021’in Mehmet Akif ile ilgili çalışmaların da artacağı bir yıl olması bekleniyor. Müzik alanında daha önce yapılan ve yapılabilecek çalışmalarla ilgili Sebîlürreşad Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Bayhan Bey ile istişareler gerçekleştirmiştik. Daha sonra konudan Hasan Sağındık Bey’e bahsettim. Kendisi Mehmet Akif’in bir mücadele adamı olduğunu ve bu yönünün şiirlerde çok belirgin bir şekilde hissedildiğini, rap müzik ile bu şiirlerin etkili bir biçimde ifade edebileceğinden bahsetti ve çok geçmeden bizi yapmış olduğu çalışmayla karşıladı. Eser şu anda Hasan Sağındık’ın YouTube kanalından dinlemeye açık durumda. Kendisine yapmış olduğu bu örnek ve öncü çalışmadan dolayı teşekkür ediyoruz. Hayırlara vesile olmasını diliyoruz.”

Türk Edebiyatı’ndan Kamal Abdulla Özel Sayısı

Türk Edebiyatı Dergisi’nin özel sayıları çok yoğun oluyor. Özellikle bir isim üzerinde hazırlanan özel sayılar ele alınan kişiyi tüm ayrıntıları ile işliyor. Kamal Abdulla özel sayısı da aynı yoğunluğa sahip. Şiirleri, eserleri hakkında yazılanlar, makaleler ve söyleşi ile dopdolu bir sayı okuyucuları bekliyor.

Kamal Abdulla ismini Türk Edebiyatı’nın bu özel sayısı ile tanışacak çok kişi vardır diyebilirim. Durum böyle olunca özel sayı da yerini bulmuş oluyor.

Özel sayıdan paylaşımlar yapacağım.

Azerbaycan Edebiyatında Postmodernizmin Kurucusu ve Halk Yazarı: Kamal Abdulla

İsa Habebeyli

“Diğer meselelerde olduğu gibi Dede Korkut Hikayeleri’ni yeniden yorumlamada Kamal Abdulla tekrara düşmemiş, mevcut ilmini farklı ve yaratıcı şekilde konuşturmuştur. Ve hatta Kamal Abdulla, Sırların Sergüzeşti romanında kendisinin Dede Korkut Hikâyeleri hakkındaki görüşlerine eklemeler de yapmıştır. Öyle ki o ilmî eserlerinde dikkati celp etmeyen Oğuz boylarından olmayan kahramanların, mesela Kan Turalı’nın Rum Tekfurunun kızı Selcen Hatunla veya Dedem Korkut’un yabancı Tepegözle hangi dilde konuştuğu sorunsalını ilk defa Sırların Sergüzeşti eserinde sırlar bölümünde dile getirmiştir. Bilimsel eserlerinde tez üslubuyla kaleme aldığı konuları romana yansıtan Kamal Abdulla, edebî eserlerinde ortaya çıkardığı sorunsalı yeni ilmî çalışmalarıyla açıklığa kavuşturacaktır. İlmî bakış açısıyla sanatın yoğrulduğu diğer eserleri gibi Sırların Sergüzeşti romanı da tam manasıyla Kamal Abdulla’nın edebî kişiliğinin yanı sıra akademik kişiliğini de tamamlıyor. İlk olarak romandaki sırların sergüzeştinin habercisi Hacı Mir Hasan Ağa Seyyah kişiliğinin Kamal Abdulla’nın prototipi olmasının, yazar tarafından sezdirilmesi, yazar Kamal Abdulla ile akademisyen Kamal Abdulla’nın ne denli iç içe olduğunu anlamamıza imkân veriyor. Hacı Mir Hasan Ağa Seyyah’ın da bir edebî eserin kahramanı olarak halk yazarı ve akademisyen Kamal Abdulla ile ortak yönleri bulunmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında Hacı Mir Hasan Ağa Seyyah, coğrafyacı ve bibliyomandır ve mükemmel bir şekilde işlenmiş ve toplumsallaştırılmış bir imgedir. Kamal Abdulla, Sırların Sergüzeşti romanında Hacı Mir Hasan Ağa Seyyah’ın kendisi olduğunu bildirmekle bu zamana kadar kaleme aldığı eserlerinde, özellikle, Sihirbazlar Deresi romanında tasvir ettiği Seyyah’ın maskesini düşürmüştür. Zannımca Kamal Abdulla araştırmacılarının onun sanatını tetkik ederken meselenin bu yönüne dikkat çekerek yeniden değerlendirmeleri gerekir.”

Kılbaş’ın Semantik Boşluğu

Ali Duymaz

“Azerbaycanlı dil ve edebiyat bilgini Kamal Abdulla’nın, özellikle Dede Korkut Kitabı üzerindeki araştırmalara farklı ve yeni bir yaklaşım tarzı getirdiği kuşkusuzdur. O, Dede Korkut Kitabı’nı sözden yazıya, mitten edebiyata, eskiden yeniye geçiş aşamasında bir eser olarak görürken özgün metnin görünmeyen, yüzeyde olmayan, gizli bir katmanının olduğunu iddia etmiş ve araştırmalarını bu alt metnin okunup yorumlanmasına yöneltmiştir. Yani bir başka ifadeyle Dede Korkut Kitabı’nın iki yazmasında söze dökülenlerden çok söylenmeyenleri, “alt metin” ögelerini anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır. Dilbilimci oluşunun önemli bir payı olduğunu düşündüğümüz bu yaklaşım tarzı, sadece Gizli Dede Korkut serisinde değil son kitabı Dede Korkut Kitabının Poetikasına Giriş-Şafak Varyantı adını verdiği kapsamlı ve yoğun çalışmasında da dikkati çekmektedir. Fakat daha da önemlisi -belki bilimin sınırlarını zorlamak yerine yorumlarını daha serbest ve açık biçimde dile getirmeye edebî eserlerin daha uygun oluşundan dolayı- bazı görüşlerini roman tarzında kaleme aldığı Eksik El Yazması’nda ortaya koymuştur.”

Kamal Abdulla’nın 70 Yaşına

Ahmet B. Ercilasun

“Bana öyle geliyor ki Dede Korkut kültürünün kodları, Kamal Abdulla’nın beyin hücrelerinde gezinmektedir. Öyle bilirim ki o, Dede Korkut’un torunudur. Kamal Abdulla’nın karlı bir kış gününde Moskova’da müdafaa ettiği namzetlik tezinin “Sintaktik Paralelizm (Kitabi-Dede Qorqud destanlarının dili üzre)” adını taşıması bence tesadüfi değildir. O daha namzetlik tezini hazırlarken, mağara cemiyetini hayatın korkulu ve keşmekeşli ortamına alıştıran Muallim Dede Korkut’un fonksiyonunu üstlenmiş gibidir. Toplumların ve milletlerin hayatında öyle devirler olur, öyle şartlar meydana gelir ki insanların ruhlarını bir ürküntü, bir vehim, bir endişe kaplar. Millet fertleri âdeta mağara devrinin insanları hâline gelir. Dışarıdaki korkulu şartlara nasıl uyacaklarını bilemezler. 1970’li, 1980’li yıllarda Azerbaycan’da ve umumiyetle SSCB’de yaşayan milletlerde sanki böyle bir hâl vardı. Bir nice yıl sonra insanlar o kapalı mekândan çıkacaklar ve dış dünyaya ayak uyduracaklardı. Böyle bir geçit devrinde toplumlara Muallim ve hatta Müellif Dede Korkutlar lazımdı. Kamal Abdulla bu rolü ruhunun derinliklerinde hissetti ve ömrünü, içinde bulunduğu cemiyeti aydınlatmaya hasretti. Bu “sintaktik” sözü de “Dede Qorqud” adı da onun ilim ve sanat hayatında hiç terk etmediği ve onu hiç terk etmeyen iki ana çizgidir.”

Dede Korkut’un Çağdaş Yüzü: Kamal Abdulla

Ramazan Korkmaz

“Kamal Abdulla, yazdığı romanlar, yaptığı bilimsel çalışmalar, düzenlediği kültürel organizasyonlar ve yürüttüğü görevler itibariyle “time binder” niteliğine sahip aydınlardan/sanatkârlardan birisidir. Kamal Abdulla’nın özellikle Dede Korkut üzerine yaptığı; Gizli Dede Korkut, Dede Korkut Poetikasına Giriş gibi homo-semiotic okumaları ve yine aynı millî romantik duyuş ile kaleme aldığı Yarımçıq Elyazma, Unutmağa Kimse Yox, Sehrbazlar Deresi adlı romanları; insanın zamana ve mekâna tutunarak var olması, kimlik kazanması ve geleceğe akmasını içeren çok önemli eserlerdir.”

Dede Korkut, Oğuz Dünyasının Prensibidir

Kamal Abdulla, Bahtiyar Aslan’ın sorularını yanıtlamış. Özellikle yazmak ve Dede Korkut üzerine dile getirdikleri dikkat çeken açıklamalar.

“Ben çok çabuk yazıyorum. Beynimde çok çalışıyorum. Benim bir özelliğim var –bilmiyorum bu önemli bir özellik midir- sesli bir ortamda, bir köyde, nerede olursa artık, yanımda birilerinin olup olmamasına bakmadan çalışıyorum. Benim için son derece sakin bir yer olsun, kimse olmasın filan gibi şeyler geçerli değil. Yazma zamanım gelmişse bu şartlar altında da yazarım. Dolayısıyla bazen işte de yazıyorum, gece yatamıyorum, beynimde yazıyorum romanın parçalarını, sahnelerini. Ben kendi laboratuvarını bilmeyen adamlardanım. Niçin böyle olduğunu bilmiyorum.”

“Ben Dede Korkut’u kaostan kozmosa giden bir yolda gördüğümü iddia ederken bunu göz önünde tuttum. Bütün cümleler böyle değil ama böyleleri de var. Sadece Dede Korkut’ta değil, genellikle sanatta, şiirde bu var. Kafiye nedir? Kafiye, sentaktik paralelizmin mantıkla ve duyumla bağlı sonucudur. Yunan şiiri, Homeros şiiri kafiyeyi tanımıyordu. Yani şiirin anlamının harmonisiz bir devri oldu. Konuşur gibi şiir yazdılar. Sadece ölçülü olmasına dikkat ettiler. Daha sonra kafiyeyle harmoniye bir adım daha yaklaştılar. Üslupçulukla bu şekilde buluştular. Bu tür şeyler Dede Korkut’un her döneminde görülüyor; kaotik döneminde de, kozmik döneminde de. Beni başta çok anlamdılar ama son zamanlarda gitgide beni anlayanların sayısı artıyor. Bana göre Dede Korkut, bir şahsiyet, bin insan değil. Eğer insan olsaydı o zaman şöyle bir sorum olurdu; Nasıl olur ki milattan önceki zamanlar mesela Basat boyu, Tepegözler, polifemler devrinde Dede Korkut geliyor ve kendini gösteriyor? Sonra nasıl olur da Hz. Muhammed Peygambere yakın zamanda doğduğu iddia edilir? “Resul Aleyhisselam devrine yakın, Bayat boyundan Korkut Ata derler bir er koptu. Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi. Gaipten türlü haberler söylerdi.” Bunların hepsi sintaktik paralelizmdir. Sonra 13-14. asırda, Beyrek, Bayburt Kalesinde esir kalır. Bir tarafta Beyrek kâfirin kalesinde 16 yıl esir kalır, diğer taraftan Basat’la bir devirde yaşar. Çünkü Beyrek ölürken Salur Kazan’a haber salar ve der ki; “Salur Kazan özünü bana yetiştirsin, yetiştirmese Aruz oğlu Basat gelip evimi, yurdumu çalıp talan edecek, gelinimi, avradımı esir alacaktır”. Bunların arasında bir münakaşa da söz konusu. Dede Korkut nasıl olur da bu farklı yüz yıllar, bin yıllar arasında hep aynı şekilde gelip çıkıyor? Bu nasıl olur? Bu bakımdan Dede Korkut, Türk dünyasının, Oğuz dünyasının prensibidir. O bir prensiptir, şahsiyet değil. Mesela meşhur Alman filozofu Schelling, Homer’e böyle bakmıştır. Meşhur İtalyan kültüroloğu Giambattista Vico da Homer’e böyle bakmıştır. Homer bir şahsiyet değildi, Yunan prensibiydi; dünyaya, hayata bakışın prensibiydi. Dede Korkut da böyle bir şeydir.”

“Gizli Dede Korkut’tan sonra Mitten Yazıya eseri yazıldı. Yeni yeni fikirler beliriyor, onlar biraz daha olgunlaşıyor, biraz daha çoğalıyor. Dede Korkut’ta hukukî yasaklar, etik ve manevi yasaklar… Bunlar çok ilginç konular. Genç Uruz babasına karşıdan gelenin ne olduğunu sorar, yağı (düşman) gelmektedir. Babası; “O yağıdır oğlum” der. Uruz; “Yağı neye derler baba?” diye sorar. Salur Kazan ona şöyle izah eder; “Yağı ona derler ki biz onlara yetişsek öldürürüz, o da bize yetişse öldürür. Eğer biz onu öldürsek bize sorgu sual eden olur mu!” Bunu Salur Kazan, Aruz’a mı diyor, yoksa Dede Korkut bütün Oğuz cemiyetine mi diyor? Dede Korkut ders veren bir insandır. Kadim zamanda bir mağarada oturup karşısında oturan gençlere ders veriyor; hayat nedir, dost nedir, düşman nedir? Dede Korkut’ta son derece ilginç safça sualler var. Bunlara verilen cevaplar Oğuz cemiyetinin terbiyesiyle ilgilidir.”

Kamal Abdulla Şiirlerinden

Bir dünya ömrü var hatıramızda,

“Unutmak çok zor unutulacak…

Unutmak çok zor unutulacak,

Yol baştan başa yıldız olacak.

Yıldız gökte tuz-buz olacak,

Ya ben nerdeyim, uçarım hara?

Ya ben nerdeyim, uçarım hara?

Ya ben göğsümü açarım hara?

Karanlıklara, karanlıklara!”

“O gün çok çok uzaklardan sıyrılıp

En sonunda gelip bize kavuştu,

Geçmişimiz yine bizden ayrılıp

Dağ başında dumanlara karıştı.

O gün ile bir “an” da gelecekti,

O bir anın aşkı ile yaşadık.

Bin dünyalık azabı, meşakkati

O anı yaşamak için taşıdık.”

“İzin ver sorayım:

Neden soğuksun?!

Bak, ellerin soğuktur,

Gözlerin soğuk.

Bir kelime konuşmadın

Sözlerin soğuk.

Birden bana bakarak

Gözünü yumdun.

Sonra tekrar açtın

Göz yerin oyuk.

Başını sallayarak

Güya “he” dedin?!

Güya beni gördün

Deme, görmedim.

Öyle yavaş gülüyorsun

Gülüşün soğuk.

Bekle, niye gidiyorsun

Gidişin soğuk…

Gönderdiğin o uzak

Öpüşün soğuk…

İzin ver sorayım:

Niye soğuksun?..

…Bu ocak daha yanmıyor,

Sokakta yağmur.

Odaya sıcaklık doluyor

Sen yine yoksun.”

YORUM EKLE

banner26