Şubat 2020 dergilerine genel bir bakış-4

Bir okul dergisinden çok ilerde Çetrefil

Çetrefil Kültür ve Edebiyat dergisi. Dergiyi görünce onlarca yıl geriye gittim. Ufuk Aktaşlı ile bir masanın üzerine yığdığımız çıktılar geldi gözümün önüne. Derginin adı Çetrefil olacak. Mizanpaj nasıl olsun? “Çetre” yazalım, sonuna kocaman bir fil konduralım. Ya da Çetrefil yazalım. Filin “i”si fil olsun diyerek birçok alternatifi konuşmuştuk. Derginin adının Çetrefil olacağını duyan birçok kişi böyle isim mi olur bile demişti. O yıllarda dergi isimleri edebiyata yakışan (!) isimlerdi. Bizim Çertefil için böyle isim mi olur diyenler bugünlerde çıkan Vapur, Masa, Kafa, Tuhaf gibi dergileri görünce ne düşündüler acaba?

Çetrefil şimdi yıl:1 sayı:1 diyerek çıkageldi. Derginin kaptan koltuğunda Hasan Ufuk Aktaşlı var. Mizanpaji ile, içeriği ile tam da olması gereken bir dergi haliyle çıkmış Çetrefil. Tokat Atatürk Anadolu Lisesi yayını olarak buluştu okuyucular ile dergi. Bir okul dergisinden çok ötede Çetrefil. Çünkü dergi nedir ne değildir bunu çok iyi bilenlerin elinde şekillenmiş. Yayın Kurulu’nda Cemil Arslan ve Mustafa Sevim var.

Okul dergileri çok önemli. Gençler için bir mektep işlevi var bu dergilerin. Okuyup yazan gençler bu dergiler sayesinde kendilerini geliştirebilirler. Bu bağlamda Çetrefil’e destek veren başta okul müdürü Mustafa Dizman olmak üzere emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Başlarken’de H. Ufuk Aktaşlı şöyle diyor: “Dergimize yalnızca okulumuzdaki mevcut öğrencilerin değil, mezun öğrencilerimizin de katkıda bulunmasını istedik. Okulumuzdan mezun olup bugün edebiyat dünyasında kendine yer bulabilmiş öğrencilerimiz var. Eski ve yeni öğrencilerimizi bir dergide buluşturarak eski öğrencilerimizin yenilerine örneklik oluşturmasını amaçladık.”

Pedagoji ve eğitimin işlevselliği

Mustafa Sevim Hocanın düşünce dünyasının uç noktalarda gezen bir ruh hali olduğuna inanıyorum. Uzun yıllara dayanan dostluğumuza dayanarak söylüyorum bunu. Konuşurken, felsefenin ve sosyolojinin karanlık sokaklarında gezerken içsel bir betimleme gücüyle bir anda onu siyasetin kıyısında gezerken görebilirsiniz hem de en özgün yorumlarla.

Çetrefil’de yer alan Pedagoji ve Eğitimin İşlevselliği yazısından bir bölümü paylaşacağım.

“Eğitimin temel işlevi erdemli birey ve erdemli toplum oluşturmak olmalıdır. Yoksa sadece üretim aracı olan, eldeki mevcut olanla yetinen, kendi realitesine gömülmüş, hedonizmi insani yaşam biçimi olarak kabul etmiş bireyler yetiştirmek değildir. Aynı şekilde üretmek ve tüketmek sarmalında, toplumsal sınıfların birbirinin kurdu olduğu, çıkar organizasyonu haline gelmiş bir toplum oluşturmak da olmamalıdır. Doğal felaketler karşısında dünyanın ve insanlığın geleceğini düşünen, insanlığı olası bir yok oluştan kurtarmayı amaçlayan her düşünce bunları dikkate almalıdır.”

Öğrencilerin kaleminden

Dergideki öğrenci yazılarına bakınca yüz ağartacak bir seviye hemen göze çarpıyor. Denemelerdeki içtenlik hissediliyor. Özenli bir seçim yapılmış. Kitap eleştiri yazıları da oldukça derinlikli. Sıradan kitap tanıtım yazıları değil bunlar. Şura Canal’ın Ruhi Mücerret ve Murat Menteş romancılığı hakkında yazdığı yazı özgün ifadeler içeriyor.. “Murat Menteş’in en beğendiğim yanı romanlarındaki yoğun  mizah oldu. Nasıl verdiği bilgileri romanın kurgusuna başarıyla yedirebilmişse, mizah ögesini de o kadar başarıyla yedirebilmiş.”

Esra Kaba’nın denemesi de oldukça başarılı. Vicdan kavramına toplumsal bir bakış açısı ile yaklaşmış ve insan ve vicdan ikilemini taşımış yazısına.

Beyza Sarıtaşlı ile söyleşi

Atatürk Anadolu Lisesi mezunu Beyza Sarıtaşlı ile drama yazarlığı merkezli bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Söyleşiden bir paylaşım yapacağım.

“Benim yazarlık anlayışım daima beni rahatsız eden sorunları dile getirmek üzerine oldu. Sanıyorum bundan sonra da öyle olur. Absürt metinler yazan bir yazarım. Dilimin anlaşılmamasına veya ağır olmasına dair çok fazla eleştiriler aldım fakat bu benim yazarlık anlayışımı değiştirmedi. Kendi tarzımla en iyi ifade edebileceğime inandığım konuları seçiyorum ama genelde psikoloji ağırlıklı olduğunu söyleyebilirim.”

Çetrefil’den şiirler

Hayretteyim, haziranın son akşamı
bir şey yapılabilir mi bu şaşkınlığa,
sesimi boğar, dilimi boğar
kuzgunların, hint bülbüllerinin uçtuğu gökyüzünde
bu ikisinin yan yana gelişine şaşırıyorum işte:
adın ve adım…

Adını kendime söyledikçe…

M. Utku Yeşilöz

Sen ki savaşlar ısıttın ocaklarda
Bilirdin merdivenler düşerdi üstümüze
Radyo dinleyen kuruyemişçiler de bilirdi
Sen lostra salonlarının itirazıydın

Seni tutuşundan bilirdik ıslak odunları
Yeşertirdin sevincinle otağları güneş
Senden sonra doğardı sen yoksan
İşçiler işçi kalırdı ocaklarda.

Muhammed Yıldırım

Bir yağmur damlası
Akar gider kalbimden
Aşkının bende kalması
Eksiltmedi sevginden

Hamdi Efe Yılmaz

Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda
Herkesten kaçıp şiire sığındım
Bir kendime bir de rüzgâra duyurdum şiirin sesini

Sevilay Demirel

Ötüken diyarlarından Söğüt dergisi

İçimizdeki umutları yeşerten haberler ardı ardına geliyor. “Dergiler acaba önemini ve etkisini kaybediyor mu?” dendiği bir zamanda yeni dergiler konuk oluyor gönül dünyamıza. Ötüken Neşriyat bünyesinde yıl:1 sayı:1 diyerek yola çıkan Söğüt dergisi, iki aylık periyotlarla çıkacak.

Söğüt, yarım kalmış bir türkünün devamı olarak çıkageldi. Bunu Nevzat Köseoğlu’nun 1968 yılında çıkan Söğüt dergisinin ön sözündeki yazısından anlamak mümkün. Söğüt bu ön sözü de sayfalarına almış.

“TÜRK ve SÖĞÜT iç içe girmiş sarmaş-dolaş olmuştur. Onu bundan, bunu ondan ayırmak adeta imkânsızdır. Türkülerimize, hayatımıza, rüyalarımıza, ruhumuza işleyen, karışan SÖĞÜT… Söyleyin dostlar, biz mecmuamıza SÖĞÜT’ten başka ne isim koyabilirdik?”

Söğüt Yeniden Çıkarken… diyerek Ahmet İyioldu da yeni Söğüt ile ilgili bir yazı kaleme almış.

“Söğüt’ün yeni halini merak ediyoruz doğrusu! İsim babası merhum Nevzat Köseoğlu başta olmak üzere Ötükencilerin gayretlerinin boşa gitmeyip menziline ulaşmasının bahtiyarlığını yaşatan yüce Rabbimize hamd ediyoruz.”

Dosya konusu Dede Korkut

Söğüt dergisinin ilk sayısının dosya konusu Dede Korkut. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım. Prof. Dr. Metin Ekinci ile yapılan söyleşiden…

“Açılış töreni sonrası yapılan ilk bilimlik oturumda üçüncü konuşmacı olarak bildirimi sunacaktım. Yeni bildiri başlığımı sunu olarak ekrana yansıttığımda salonda tam bir sessizlik hakim oldu. Yeni yazmadan bazı sayfaları ekrana yansıttığımda ise herkes telefonlarıyla fotoğraf çekmeye başladı. Bildirim bittiğinde artık tüm dünya Dede Korkut Kitabı’nın 3. Yazma nüshasından ve özellikle  ’13. Dede Korkut Boyu: SALUR KAZAN’IN YEDİ BAŞLI EJDERHAYI ÖLDÜRMESİ’ adını verdiğim anlatmadan haberdar oldu.”

Cengizhan Orakçı, “Dede Korkut’u Camekândan Kurtarmak” başlıklı yazısı ile yer alıyor dosyada.

“Batı klasiklerine verdiğimiz değer ve önemi ne yazık ki kendi klasiklerimize vermiyoruz. Hatta onları basit görüyoruz, horluyoruz. Dede Korkut’umuza da böyle bakıyoruz. Türk aydınlarının ona olan ilgisizliği de ayrıca sorgulanmalı ve cevabı alınmalıdır. Dede Korkut Türk edebiyatçısının ve aydınlarının gündemine ciddi bir gündem maddesi olarak neden hiç girmez? Aynı şekilde Türk sanatçılarının ufkuna niçin düşmez? Sinemacılar, tiyatrocular, müzikçiler, ressamlar vb. neden ve niçin oradan ilhamlar almayı hiç akıl etmezler? Bu psikoloji de mutlaka değişmelidir.”

Süleyman Çobanoğlu Ejderhayı Öldürmek Üzerine isimli yazısında Dede Korkut’un 13. Boyu’ndan hareketle düşüncelerini ilgisizlik merkezinde paylaşıyor.

“Hiçbir tatlısı entelektüeli düşünce ve söyleme özgürlüğünün üstüne abanan boğucu havadan gerçekten rahatsız olmadı; hiçbir muhafazakar, ‘Türk Bayrağı’nın miadı doldu, artık Türkiye Bayrağı olabilir’ diyen kafayı lanetlenmedi. Türk olmadığı için şükredenlerin, hiçbir zaman Anglo-amerikan mandacılığıyla bir kavgası olmadı. Çünkü her iki kafa da ejderhanın kendisi olmaya dünden razı idi.”

Necati Demir, Yeni Gelişmeler Işığında Dede Korkut Kitabı isimli yazısı ile yer alıyor dosyada.

“… Dede Korkut’un Oğuz Kağan zamanından (M.Ö.) Salur Kazan zamanına kadar (7. Yüzyıl?) hatta 11. yüzyıla kadar çok uzun zaman yaşaması, kaynaklarda farklı boylardan olduğu bilgisinin verilmesi, farklı coğrafyalarda yaşaması, şimdiye kadar dört farklı yerde mezarının bulunması, farklı görevler yapması gibi unsurlar dikkate alındığında onun bir şahıs değil, verilen bir görevin adı ( Diyanet İşleri Başkanlığı gibi) olmalıdır. Dede Korkut Kitabı olarak adlandırılan metinler ise Oğuz Kağan’dan sonra gelişen yirmi dört Oğuz boyunun bozulmuş tarihi yani Oğuzname / Oğuz Bitiği olması kuvvetli bir ihtimaldir.”

Lisana hükmetmek mümkün mü?

Berna Güney, ana diline hakim olma üzerine yazdığı yazısında elimizden kayıp giden dilimize ne kadar hükmedebildiğimize dair notlar paylaşıyor yazısında. Dilin keşfedilen bir zenginlik olduğuna dikkat çekiyor. Yeter ki bu zenginliği kaybetmeyelim.

“Ben, her bir yeni keşfettiğim sözcükte, cehaletime şaşıyorum. Nasıl yaşadım, nasıl eksik aktardım bir çok yanımı… Üzücü, acınası bir hâl alıyorum. İnanın… Ama her yeni öğrendiğim kelimeyle mensubu olduğum milletin ve onun o kulağa hoş gelen melodisiyle emsali olmayan lisanından hakkım olan payı almayı ve servetimi çoğaltmayı da çok seviyorum.”

Belki…

Necdet Subaşı okumak uzun bir yolculuğa çıkmak gibidir. İçtenlikli, huzurlu bir yolculuk hem de. Kelimeler sizi alır götürür bir huzur ülkesine. Belki de kalbinizin tam hizasına.

Belki isimli yazısı ile yer alıyor dergide Subaşı.

“İnsan gidecek bir yer arar. Her taraf işgal edilmiş, hepsine bir mim konulmuştur. Durduğumuz yer, yaşadığımız yer, yaşadığımız zemin bize zindan olmaya başlamış, yanı başınızda açılacak bir küçücük pencereye bile neredeyse tav olacak kadar zayıf bir duruma düşmüşüzdür. Bir ışık gelsin, şu etrafınızı aydınlatan ışıktan başka bir ışık, bir hava girsin içeri şu dışarıdan içerilere doluşan havadan başka bir hava… Oysa ne bir zindanda mahkûmsunuz gün sayıyorsunuzdur, ne de artık iyice geciktiğine kani olduğunuz ölüm meleğinin bir an önce kapınızı çalmasını bekleyecek kadar döşeğe çakılmış bir hasta.”

Tarihöncesi aklın köklerle birlikteliği

Söğüt’e en çok da tarih ve dil üzerine yazılar yakışmış. Bu tür yazıların her sayıda yer bulacağı muhakkak. Edebiyat dünyamızın da bu tür yazılara çok ihtiyacı var. Dil ve tarih iki önemli kavram. Hem de ihmale gelmeyecek kadar önemli.

Metin Savaş’ın Tarihöncesi Aklın Köklerle Birlikteliği yazısı da dil ve tarih bilinciyle ilgili. Dilin kökeni ve oluşumu hakkında önemli tespitler var yazıda.

“Sözcükleri nesnelerden ayırmamak olgusu bizleri her taraftan kuşatmış durumdadır. Türkler kendilerine salt mecazen bozkurt demiyorlar. Türkler doğrudan doğruya kendilerinde bozkurtluk buluyorlar. Kimileri buna kuruntu diyerek gülüp geçebilir fakat Türkler bunu efsanevi bir gerçeklik olarak özümser.”

“Zaman geçtikçe, sözcüklerle kökleri arasındaki irtibat zayıflayınca Ergenekon yurdunun nerede olduğu unutuluyor ve böylelikle de efsaneleşiyor. Demek ki köklerden uzaklaşınca efsaneleşme başlıyor. Şöyle de diyebiliriz: Ergenekon sözcüğünün kökü sayesinde çok eski atalarımız Ergenekon yurdunun konumunu ve işlevini biliyorlardı. Bu konum ve işlev metaforik de olsa, mitik de olsa, bir gerçeğin anlatımı da olsa bir şey değişmeyecektir. Tarih öncesi akıl indinde Ergenekon bir muamma değildir.”

Hicaz’a giden kimdi?

Sinan Terzi bir öyküsü ile yer alıyor dergide. Terzi, Söğüt’ün Genel Yayın Yönetmenliği görevini üstlenmiş. Dergiler hakkındaki düşüncelerini yakından bildiğim böyle değerli bir ismin dergide yer alıyor olması dergi adına umut verici.

Sinan Terzi’nin “Hicaz’a giden kimdi?” isimli öyküsü yer alıyor dergide. Yine keyifle okunacak, sorgulayıcı bir Sinan Terzi öyküsü bu.

“Ah rahmetli anacığın… Ne elleri öpülesi hanımefendiydi. Arnavut hanımları sert olur derler. Yalan! Sert değil onun adı. Net diyelim, inat diyelim, aksi diyelim, ters diyelim ama sert demeyelim. Mülayimdi rahmetli mülayim, damarına basılmadığı sürece. Babana bir güne bir gün zıt gittiğini görmedim. Bir kadın bir adama nasıl bakabilirse, nasıl sarıp sarmalayabilir, çekip çevirebilirse öylece pervaneydi Necati Bey’e. O Habbab çıkıp gelmese babanın kim bilir hangi hizmetini yaparken ruhunu teslim edecekti. Takdiriilahi akıbeti beyin kanamasıymış! Küt diye devrildi yanına, an içinde gitti. Yattığı yer nur olsun, çok net kadındı rahmetli. Hatırlıyor musun son cümlesi neydi Sündüs’üm?  Benimki de laf! Bir onu unutmadın:

‘Hicaz’a giden kimdi Necati Bey?’

Söğüt’ten üç şiir

Dedem Korkut Kitabı
Getirir bize
Uçan atlara binmiş
Kaf Dağı’nı

Seslenir bize
Her yerde
Dedem Korkut
Her zaman
Allah’ın dediği olur

Mustafa Ruhi Şirin

 muhteşem sarmalda imler sarsılır, deprem kıraç
mevsimin irsindedir. bungun serencâmlar doğar
güllerin yapraklarından. ince yağmurlar yağar
eski camlardan sızan akşamla. Birden canhıraş-

-tır hüzün âfakta, imsiz âhenînler son bulur.
sarsılır ten. buzlu bardaklarda donmuştur melâl.
(belleğin kırçıl ve murdar, güz çiçeklenmiş bir ur…)

Ali Günvar

Avuntuyla hazırladım kendimi ama tedirgin
Tırnaklarım kesilmiş saçlarım böyle taranmış
İhtimalsizim akşama kalmamı beklemeyin
Gömleğimin rengi beyaz lekesi adanmış

Mehmet S. Fidancı

Yolcu 99: “Allah’tan Başka Galip Yoktur”

Yolcu dergisi yüzüncü sayıya bir adım kala 99. sayısı ile karşımızda. İz bırakarak, adından söz ettirerek yoluna devam ediyor dergi.

“Selamünaleyküm

Ne güneşe sırtını dön ne de gölgene ihanet et. Sabahın er vaktinde arınmaya: Ve’l asr! Zaman öğleye yaklaştığında, zorluklar anında, zor anında arı duru bir yürekle: İnşirah! Ayet ayet akan dualardan kendine bir menzil edin. Gözyaşın yanaklarına dokunduğunda bakışlarının pası silinmiş olsun. İyi görmelisin. Başkasının göstermek istediklerini değil sen görmelisin. Gittikçe harlanan yangın hesap gününü yakınlaştırıyor çünkü. Aklını başından alan “yalan” zihnini bulandıran “zehir” nutkunun tutulmasına yol açan “ihanet” kalbini ele geçirmemeli; asla! Çünkü senin yüreğin bu kadim topraklarda, bu İbrahim’i topraklarda, bu Hüseynî topraklarda dem tuttu. Allah için, özgürlük için adalet için ve bütün insanlık için bu namussuzlara “insanlığın son adası”nı parçalamak isteyen küresel alçaklara karşı yükseltilecek yeryüzünün onuru sende kaim.” diyor Meseleye Notlar’da Ömer İdris Akdin.

Değişimi aramak

Furkan Demir, eski ile yeni arasındaki çizgide değişim üzerine yazmış Yolcu’da.

“Edebi metinler, var olmalarını sağlayan şartları barındıran bir toplumda doğarlar. Bu karşılıklı bir ilişkidir. Toplum nasıl ki bir edebi metnin üretilmesi için gerekli koşulları sunarsa edebi metinler de yazıldıkları andan itibaren toplumun gidişatının farklı veçhelerine yön verme imkânına sahiptir. Bu ikili arasındaki ilişkiyi meydana getirense edebi metnin yaratıcısı olan yazar/şairdir. Yazar içinde bulunduğu toplumun bir öznesi olarak edilgen bir konumda iken ürettiği eserlerle hem toplumu oluşturan fertlerin yaşamını hem de bir bütün olarak toplumsal hayatı yansıtan bir gözlemci mesabesindedir. Bu anlamda değişimi fark eden, her yönüyle eski ile yeni arasındaki irtibatı kavrayan, kimi zaman belirli değer yargılarını vurgulayarak gidişata yön vermek isteyen kimi zamansa saf gerçeği ortaya koyacağını iddia eden bir yazar portresi vardır karşımızda. Bu yazar portresinin üç önemli örneği Antik Yunan'ın komedi piri Aristophanes, İngiliz edebiyatının üç devinden biri olan Chaucer (Ağıl, 2018, s. 11)ve kimilerine göre modern dünyanın en etkili edebi türü olan romanın ilk örneğini veren Cervantes’tir. Bu yazı, Aristophanes’in Lysistrata’sı, Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri ve Cervantes'in Don Quijote’si üzerinden yazarların kendi zamanlarındaki toplumsal değişimi nasıl ele aldıkları, eski ile yeni arasındaki çatışmanın edebiyatlarına nasıl yansıdığı ve onların eski olana yönelik bakış açılarını inceleyecektir.”

Medine’nin inşası

Lütfi Bergen, Medine’nin inşası üzerine yazmış. Hz. Peygamber’in ( sav) inşa ettiği Medine sadece bir şehrin inşası anlamına gelmiyordu. Bergen yazısında birçok kaynaktan hareketle bir şehrin ve medeniyetin inşasını anlatıyor bizlere.

“Hz. Peygamber (asv) “Medine=şehir” tasavvurunda imar faaliyetlerini öncelemediği gibi “Muhacir ve Ensar’ın ekonomik anlamda güçlenmesi” zihniyetiyle de hareket etmemekteydi. Ahmed Reysuni’nin İbn İshak’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber Huneyn Savaşı’ndan sonra ganimeti yeni Müslüman olan Arap topluluklarına ve Mekkelilere dağıtmış, Ensar’a bir pay vermemişti. Sa’d b. Ubade yapılan taksimden rahatsız halde Hz. Peygamber’in yanına gider. Bunun üzerine Allah Resulü ona “Ey Ensar topluluğu, sırf Müslümanlıklarına vesile olması amacıyla onlara verilen dünya malını dert edindiniz. Oysa ben size ganimet olarak Müslüman olmanızı bırakmıştım. İnsanlar koyun ve deve kervanlarıyla giderken sizin kervanınızda Allah’ın Resul’ünün olmasına razı değil misiniz? Allah’a yemin olsun ki, hicret olmasaydı bile ben Ensar’dan bir kişi olmayı isterdim” cevabını verir. Bunun üzerine Ensar “Allah’ın elçisinin taksimine razı olduk” der (Reysuni, 2019: 13-14). Bu hadise şehir teorisi bakımından da oldukça anlamlı bir ölçü (orta) koymaktadır.

Hz. Peygamber (asv) savaşta elde edilen ganimetlerle Medine’nin imparatorluk başkenti olmasına yaraşır imar faaliyetini gerçekleştirseydi nüfusu cezbedecek, kentsel rantı büyütecek, şehirde zengin bir sınıfın doğmasına yol açacaktı. Nitekim Sa’d b. Ubade’ye “onları koyun ve deve kervanlarıyla gönderdim, sizin kervanınızda ise Allah Resulü var” diyerek ganimeti dağıtma siyasetiyle Medine’nin “metropol” hayatına geçişini engellemekteydi. Ganimetin çevreye (başkentin periferisine) dağıtılması, taşradaki zekât mükelleflerinin denetlenmesini sağlamaktaydı. Ganimetten pay alırken İslâm’ın hükümlerine dayanan topluluklar, ertesi yıl Medine’den gönderilen zekât memurlarına “ondalık” vermek zorunda kalmaktaydı.”

“Medine şehri toplumu oluşturan farklı kesimler arasında iktisadî dengeleri koruyarak inşa edildi. Hicret sonrasında Medine’de oluşan Muhacir-Ensar toplumunun iktisadî çıkarları esas alınmış değildi. Müslüman fertler ahlâk değerlerini esas alan bir toplumu inşa etmek üzere hareket ettiler. Uhud Savaşı’nda ganimete heves etmenin acı neticesi de görüldüğünden şehir maddi hırslarla hareket edilen bir mekân-toplumsallık olarak düşünülmedi.”

Eros’un Istırabı’ndan Fuzuli’nin ıstırabına

Eros ve Fuzuli aynı yazıda nasıl yan yana gelir?  Mehmet Özger, ıstırap kavramından yola çıkarak Eros ve Fuzuli’yi ele alıyor yazısında. Yazının merkezinde Chul Han’ın Eros’un Istırabı kitabı var.

“Son dönem düşünürlerinden Chul Han’ın yaşadığımız çağ ile ilgili fikirlerinden Fuzuli’ye geldiğimizde şunları söyleyebiliriz. Bizim köklü bir medeniyetimiz var. Bu medeniyetin önemli ayaklarından birini edebiyat ve özelde şiir oluşturur. Bu şiir, kendiliğinden oluşmamış, bir medeniyet birikiminin tezahürü olarak oluşmuştur. Örnek olarak Fuzuli’yi almamızın nedeni şairle ilgili yazılmış bazı metinlerde şairin sevgiliye ulaşma gayreti için mazoşist ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Chul Han Eros’un Istırabı’nda bilerek veya bilmeyerek baştan sona Fuzuli’nin ıstırabını anlatmakta aslında. Varlığını sevgilinin varlığına bağlayan, o yolda kendivarlığını terk eden bir şairdir Fuzuli. “Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever” beytinde benliğinden vaz geçerek sevgilide var olmayı önerir Fuzuli.”

“Sonuç olarak modern zamanların bireyi; hiçbir şey vermeden, hiçbir bedel ödemeden konfor içinde yaşamayı istiyor. Bu, bireyin olgunlaşmadan sadece tüketim nesnesi olmasına hizmet eden bir yaklaşımdır. Chul Han’ın eserlerinde vurguladığı da tüketim kültürünün pasif bir parçası olan kişinin, etkin bir özne olamayışı ve kapitalist sistemin önüne sürdüğü zokayı yutarak nesneleşmesidir.”

Fransız devrimi üzerine

İlyas Sucu, Fransız devrimini dört kavram üzerinden ele alıyor. “Olay mı Süreç mi? Kopuş mu Süreklilik mi?”

“İdeolojik bir devrim olarak Fransız Devrimi, Avrupa dışında da hızlıca karşılık bulacaktır. Özellikle İslam dünyası ile ilk sıcak temasın sağlandığı Napolyon’un 1798 Mısır işgali, burada önemli bir yerde durmaktadır. Devrimden kısa bir süre sonra gerçekleşen bu olayla birlikte İslam dünyası, Haçlı Seferleri ve Moğol İstilası sonrası üçüncü ama kalıcı ve etkili bir hareketle karşı karşıya kalmıştır. Kendisine yönelik ilk iki hareketi savuşturan Müslümanlar, bu üçüncü hareket karşısında “modernleşme” diye adlandırılacak bir sürece dâhil olarak cevap üretmeye çabalamışlardır. Bernard Lewis, Fransız Devrimi’ni “Batı Hıristiyanlığının kendisini İslâm’a dayatan ilk büyük düşünce hareketi” olarak tanıtması tam da bu üçüncü hareketin diğer iki hareketten farklılığını göstermesi açısından önemlidir. Artık İslam dünyasını sarsan ilk iki hareketteki gibi fiziki bir saldırı değil –ki bu da vardır– zihniyet düzeyinde bir işgal söz konudur. Batı’nın Haçlı seferleri sonrası bu ikinci gelişindeki farklılık aslında çok erken sezinlenmiştir. Örneğin Reisü’l-Küttap Ahmed Atıf Efendi, 1798 baharında, Mısır’ın Fransızlar tarafından işgalinden birkaç ay önce III. Selim’e sunduğu layihada Fransız Devrimi’ni Voltaire ve Rousseau gibi devrimin ideolojisini ören Fransız aydınlanmacılarına atıflarda bulunarak, devrimle birlikte modernliğin tehlikeli gelişini sezmiş ve devrimi yeni bir dünya görüşü etrafında değerlendirerek, mevcut anlayışların dışında yeni bir takım önerilerde bulunmuştur.”

“Peki, Fransız Devrimi’nin ortaya çıkardığı sonuçlar nelerdir? Her biri için üzerine derinlikli incelemeler yapılmış olan birçok sonuçtan bahsedilebilir. Fakat bu sonuçları bizzat Fransız Devrimi’yle başlatmak yerine devrimden çok önce başlamış bulunan fakat devrimin belirgin kıldığı, devrimle birlikte tecessüm eden sonuçlar olarak ele almak gerekir. Zira “eşitlikçilik” bir tarafa bırakılırsa (vatandaşlık sisteminin kurucu ön şartları olan temel hakların eşitliği [kadın-erkek eşitliği] ile dinsel eşitlik [laiklik]) devrimin tek başına ortaya çıkardığı bir sonuçtan bahsetmek pek de mümkün görünmemektedir. Belki devrim sürecinin ortaya çıkardığı jakobenizm (halk için halka rağmencilik) ile Marx’ın kavramsallaştırdığı bonapartizmden (siyasal gücün askeri/sivil bürokrasiye devri, Türkiye’de kemalizm gibi) dem vurulabilir. Bir de Fransa’nın epistemolojik yönelimiyle birlikte düşünüldüğünde bir bilim olarak sosyolojinin burada, bu kontekste hayat bulmuş olması (Saint-Simon, Auguste Comte, Frederic Le Play ve Emile Durkheim gibi sosyolojinin ilk kurucuların Fransız olması), devrimin olası bir çıktısı olarak görülebilir. Tabiîki bunlar bile tek başlarına çok önemli sonuçlardır. Fakat anlatmaya çalıştığımız devrime atfedilen birçok olgunun (merkezileşme, milliyetçi kolektivizm, ulus-devlet, sekülerizm, bürokrasi süreçleri ya da meclis, meşruti yönetim vb.) aslında devrim öncesi Avrupa’sında varlık kazanmış olmasıdır. Fakat devrimin ilk ürünü olan kışkırtıcı İnsan Hakları Beyannamesi ve bu beyanname öncülüğünde on yıl içerisinde Fransa sosyal yapısının hemen her alanına anayasal müdahale, asıl devrime “devrimci”ve “mesihçi” karakterini veren şeydir. Zira bu, tüm toplumun ve toplumun değerler sisteminin yeniden inşasıdır. Bununla birlikte devrimin aile, mülkiyet, eğitim ve din sistemlerinde meydana getirdiği sarsıntı inanılmazdır. Bu kurumlar siyaset eliyle ve yetkeci/üstenci bir tarzda dönüşüme uğratılmıştır. Bir de tüm bu olan bitenin Fransa dışına ihracı süreci vardır ki, belki de bu, devrimin dinsel karakterini bize veren ya da dini devrimlerle kurulan analojinin sebebidir. Zira aydınlanmanın öğretileriyle ve kapitalist endüstrinin çıkarlarıyla donanmış devrim ideolojisi, tutkulu temsilcileri ve havarilerinin elinde hem Avrupa’ya (Napolyon’la birlikte devrim enerjisinin savaşa dönüştürülmesi) hem de Avrupa dışına (Hıristiyanlaştırma misyonuna eşdeğer bir medenileştirme misyonuyla) ihraç edilmiştir.”

Yolcu’dan şiirler

“Evreni içine alacak kadar
Büyüsün bari!” demiş,
“Büyüsün ki,
Her yerde,
Ve her gökte,

Her yüzde ve her ruhta
Ondan bir renk,
Bir çizgi ve bir ışık
Bulabileyim.”
Diye ekleyivermiş,

Sonra da göğün atındaki her yeri
Bütün bir yeryüzünü
Ev olarak
Tapulayıp gönlüne,
Evsiz olmayı seçmiş

Cahit Koytak

O halde bütün kamuslar neden açık hala
Söylence hep ıssızlığı imgeliyor dizelerde
Susmak için iyi bir sebep bu düşünce
Önce sus işareti sonra ardı sıra gelen kalabalık
Dolu paketler bir hamlede açılıyor
İçinden çıkan okus pokus bir doğum gününde
Sevince katılan o uzaklık korkusu
Hiç gitmeyecek evin içinden
Çünkü bekleme süresi insanın sabrıyla ölçülüyor
Konuşan kalabalık
Ve iade edilmemiş mektuplardan haber var
Gelmeyecek o süslü gevezelikler
Oldum olası su kantarına kendine adayış
İçilecek bir nesne değil her yerde bulduğun şişeler

Aykağan Yüce

izle beni günahım benzerini sevemem
ya dön gelme arkamdan günlüğüme dokunma
bu kızıl dansı bırak çıban başı romantizmi
seni kaldıran sema elbet düştüğün yerden
çılgınca çığlıklardan aldığın aşklar nerde
ben dahi günahların gökçekimli imgesiyim
sana çilelerden hüsnü talil biçmişim
ben ki imgeleri öpmüşüm en anlamlı yerinden

İsmail Aykanat

terli terli su içmezdim ben nasıl âşık oldum
anne ezan okunuyor uyandır beni aşka
abdest alıp geleyim kuruyan pınarımdan
kokulu silgimi yemeseydim acaba
silebilir miydim ki pişmanlığı alnımdan

Mehmet Şamil

Akşam olur Nasır-ı Hüsrev okuruz
Dostlar sofrası bütün yeryüzü
En mahrem duyguları emanet ederiz birbirimize
Sen beni bilirsin ben seni

Bülent Sönmez

Ve uyandık yeni bir güne taşınarak evvelsi günümüzden
Kalbimizle direndik, kalbimizde direndik, hep direndik.
Dirseklerimizle direndik kollarımıza güller değdi
Diren diye başlamış masalları öğütlemişlerdi çünkü bize
Tarabalarını kuşanmış ve pirketlerini giyinmiş evlerde
Geceyi kuşandık, sabahı kuşandık bir de kardeşlerimizi
Uyduk ezanların saflarda bizi düzeltmesine
Köprülerde heyecanlı bir çocuk olduk kabullenmedik olan ve biteni
Gözlerimizle direndik saklambaç oyunları gibi.

Fatih Tezce

güne yürüyen insan

zamanı kuşanırken bir yandan

insanı da tanımlar havsalasında.

her tanım bir yüklemedir aslına

her yükleme bir yabancıl dokunuş

her yabancıl dokunuş, uzaklık

her uzaklık, düşmanlığa bir adım daha.

güne yürüyen insan

düşmandır güneşin gördüğüne

bu yüzden

iki kat, üç kat örtüyü

duyguyu, hıncı, öfkeyi

aşkı, hırsı, nefreti

yüklenip de yürürken günün üstüne

delici, kesici, ateşli

kırıcı, ezici, parçalayıcı

silahlarını da kuşanır diğer yandan.

hiçbir silah masum değildir

hiçbir savaş da zafer

her zafer, içinde hezimet taşır

her bedel ters yüz gerçekliktir yalnız

insan var / insan hiç

Allah’tan başka galip yoktur!

Ali Fırat

Şehir ve Kültür 67

Şehir ve Kültür  dergisinin 67. sayısından yapacağım ilk paylaşım Ersin Nazif Gürdoğan’ın yazısından olacak. Batının Çözümü, Doğuya Sorundur isimli yazıdan;

“Tarihleri boyunca Doğudan Batıya giden Türkler, iki yüzyıldan beri Doğudaki Batıyı, Batıdaki Doğuyu arıyorlar. Ancak Türkiye, Doğu ve Batı ağacının köklerinden daha çok, dallarına odaklandığı için, beklediği meyvaları elde edememektedir. Türkiye’nin ağacı, Doğudaki ve Batıdaki ağaçlarla aynıdır, aralarında bir fark yoktur. Ancak Paris’te meyva veren ağaç, Ankara’da meyva vermemiştir. Ağaçlar topraklarına göre meyva verirler. Ankara’nın ağacı toprağından uzaklaşmıştır.Doğu ve Batı ağacını, toprağında hem Mevlana’yı, hem Goethe’yi buluşturan, kutsal kültürün değerleridir. Öncü bilgeler Kudüs gibi, hem Doğulu hem de Batılıdır. Onların bütün insanlığı kucaklayan, düşünce ve eylem dünyalarında, ya Doğu ya da Batı yoktur, hem Doğu hem de Batı vardır. Nasıl akıl gönülden, gönül akıldan ayrılmazsa, Batı Doğudan, Doğu Batıdan ayrılmaz. Doğu çember üzerindeki bir nokta gibi hem en baştadır, hem de en sondadır.”

“Dersaadette Bir Payitaht”

Mehmet Kamil Berse, Dersaadette Bir Payitaht yazılarına devam ediyor.

“İstanbul’a Dersaadet dendiği zamanlarda, ve de payitaht iken, şehrin fizikî sorumlulukları başkaydı tabiiki..Meydanları vardı, merkezlerinde cami olan meydanlar: Yeni Caminin etrafındaki meydan, Sultanahmet camii önündeki meydan vb. Camili meydanlar… Bu meydanlar ve merkezlerindeki camileri örnek alan batı şehirleri vardır.. Onlarda da kilise veya şapeller vardır.. İstanbul örnekti..

İstanbul’un 50 li ve 60 lı veya 70 li yıllarında içtimai hayat içinde farklı figürler vardı sokaklarda caddelerde: İri yarı hayvanların burnuna halka takılıp tef çalarak oynatıldığı dönemler vardı, Garibim o koca ayı burnuna halka takıldığı için çektikçe canı yanarak istenileni yapardı.. izleyenlerde ayı’nın beceri sergilediğini zannederlerdi; Hamamda kocakarılar nasıl bayılır numarası final hareketiydi.. ve sonra para toplanmaya başlanırdı.. Bu ayı oynatanlar şehrin esmer vatandaşlarıydı.. Şehrin dış mahallelerinde otururlar, garaj gibi yerlerde veya bahçelerde bu hayvanları barındırırlardı.. Esmer vatandaşlar tabirini kullandım ama çingeneler esmer vatandaş tabirine iltifat etmezlerdi, çingene denmesi de rahatsızlık vermezdi..”

Mehmet Kurtoğlu’ndan Edirne yazısı

Mehmet Kurtoğlu’nun şehir yazılarını severek okuyorum. Yazdığı şehri adeta yaşıyor Kurtoğlu. Şehir ve Kültür’de Edirne yazısı ile yer alıyor.

“Selimiye tek başına yüzlerce şehre bedel. Edirne başkentlik yaptığı için önemli ama Koca Sinan'ın ustalık eseri Selimiye'ye ev sahipliği yaptığı için daha da önemli. Bana göre Edirne başkent olduğu için değil, Selimiye olduğu için önemli ve özeldir. Edirne Fatih'in doğduğu şehir olarak önemli ve özel olabilir ama Koca Sinan'ın sanatının büyüsünü taşıdığı Selimiye ile daha da önemli ve özel değil midir? Edirne Balkan göçmenlerinin yaşadığı bir şehir. Yunanistan ve Bulgaristan'a komşu. Tıpkı o ülkeler gibi nehirlerin içinden geçtiği, yeşilin ve suyun bol olduğu bir şehir. Serhat şehri. Suyu ve toprağıyla Balkan şehirlerine benziyor. Kültürüyle de çok farklı değil. Bugün için dili ve diniyle balkanlardan ayrılıyor. Örneğin İstanbul'dan önce Türk ve İslam. İstanbul'dan önce bir Türk başkenti. Edirne Fatih'e beşiklik etmiş, çocukluğunun şehri. İstanbul ise gençlik ve olgunluğunun şehri. Edirne onun ilk şehri İstanbul son şehridir. Edirne Bosna'ya giden yoldur. Edirne İstanbul'u düşüren şehirdir. Edirne şan, şöhret ve gücünü İstanbul fethedilene kadar sürdürmüş. Sonra başkentlik unvanını ona devretmiş. Ama İstanbul da bunun altında kalmamış, devrin en büyük mimarını bu şehre göndermiş, kendi şaheseriyle (Ayasofya) yarışacak, hatta onu da geçecek bir yeni şaheser yaratılmasına vesile olacaktır. Türk İslam mührü bu eserle şehre vurulmuştur. Şehrin hafızasında Fatih, Koca Sinan ve Selimiye silinmez bir iz bırakmış, ruh üflemiştir. Bir şehrin büyüklüğünü görmek için bir isim yeter ama Edirne bir değil bu üç büyük isimle ölümsüzleşmiştir…”

“Şair Rıdvan Canım ile Muradiye Camii’ne gittiğimizde, caminin haziresinde durup bize bir zamanlar buradaki Mevlevihane’yi anlattığında aklıma hemen Şevket Süreyya geldi. Rıdvan canım anlatırken ben Suyu Arayan adam hatıratını yeniden okuyurmuş gibi oldum. Şevket Süreyya birçok Edirneli gibi bir göçmen çocuğu. Çocukluğu Edirne’de geçmiş. Özellikle hatıralarını anlattığı “Suyu Arayan Adam” kitabındaki çocukluk yıllarını anlattığı Edirne’yi okumadan bugünkü Edirne’yi anlamak mümkün değildir. Şevket Süreyya; “beni, benden yetişkin ve küçük yaşlarında mahalleden ayrılıp yatılı asker mektebine giden ağabeylerim gibi okutmak istiyorlardı. Önce bize yakın bir mahalle mektebine verdiler. Bu taş bina, bizim mahalleye bakan Muradiye Camii’nin çevre binalarından bir parçaydı. Belki de bu camiyle beraber, yüzlerce yıl önce yapılmıştı. Büyük pencereleri kalın demir parmaklıklarla örülmüştü.”

Kaya Doruğu Ülkesi: Beypazarı

Ankara’nın bir incisidir Beypazarı. Tarihten  süzülüp gelen bir havası var hâlâ ayakta duran. Mehmet Mazak, ,Beypazarı’nı anlatıyor yazısında. Mazak’ın şehir yazıları bir kültür şöleni gibi. Şiir, türkü, tarih, kültür gibi kavramların harmanlandığı yazılar bunlar.

Bu şehir Selçuklulardan bu yana bir Türkmen şehridir. Göçün, katarın, kervanın, ticaretin, yolcunun ve yolun, yaylanın ve ovanın hülasa insanın harman olduğunu, kültürün billurlaştığı bir merkez olmuştur her daim. Oğuz elinin Kayı Obasının yaylak ve kışlağı olmuş, düz ovalarında tarımsal ürünler yetiştirilmiş, ipek yolunun çok önemli ticari duraklarından biri olmayı her daim başarmış bir şehirdir Beypazarı. Türk örf, adet, gelenek ve görenekleri asırlarca göç katarının heybesinden süzülerek ince bir medeniyet olarak ilmek ilmek işlenmiş bir şehirdir Beypazarı. Türk konut estetiği ve şehir hayatının Anadolu ve Balkan şehirlerine örnek olmuş beldesidir Beypazarı. Beypazarı günümüzde yemeklerden sonra sofralarımızın vazgeçilmezi "maden suyu" veya "soda" ile ünlü bir yer olsa da, soda’dan çok fazlasını ifade eden bir kültürel birikim ve medeniyet zenginliğine sahiptir bir şehirdir. Bu şehir her zaman Safranbolu ile karşılaştırılmış ve kıyaslanmıştır. Bana göre Beypazarı Hüseyin Doğan’ın şiirinde ki gibi;

“Sen essah bir Oğuz kentisin.
Tılsımı boynunda,
Sırtında bindallısı,
Oğlunu asker eden
Elleri kınalı Türk anasıdır Beypazarı”

“Beypazarı’nı Rumlardan, Kütahya Beylerinden Germiyanoğlu Yakup Şah’ın Veziri Dinar Hezar alarak Osmanlı topraklarına katmıştır. Adı fethedenin hatırasını yaşatmak amacıyla “Beyhezarı” olmuştur. Bey buraya panayır şeklinde büyük alışveriş yerleri kurarak büyük bir pazar yeri haline gelmesini sağlamıştır. Sonradan bu pazar oldukça meşhur olarak “Beğpazarı” olmuş sonradan bugünkü bilinen “Beypazarı” şeklini almıştır. Geleneksel kent dokusu Tarihi ticaret merkezini çevreleyen ve yoğun olarak 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında inşa edilen geleneksel konutların meydana getirdiği mahallelerden oluşan tarihi bir şehirdir Beypazarı. Bu tarihi dokunun içerisindeki dini, sosyal ve ticari yapılarıyla Beypazarı, Osmanlı imar sisteminin bir taşra kentindeki uygulamaların en belirgin örneklerinden birini oluşturmaktadır.”

Bir kedi ile yaşamak

Ezgi Elçin Oynak’ın kedisi meşhurdur. Onun kedisini anlattığı bir yazısı yer alıyor dergide. Bir sevgi dilinin cümlelere dökülmüş hali var onun her cümlesinde.

“Küçücük bir yavruyu büyütürken, hiç büyümeyecek bir çocuk olmasına kadar geçen zamanda; sabır, merhamet ve anlayışımız bize yardım eder. Katlanmak için sevmek gerekir. Bu her durumda geçerlidir aslında. Çok küçükken anneme bir mektup yazmıştım “ ben kedi istiyorum” diye… Şimdi 29 yaşındayım ve “kalbim” dediğim bir kedimle geceleri ne güzel uyuyoruz.

Ama bir gün Mavi, ikinci kattaki evimizin balkonundan aşağıdaki merdivenlere düştü. O an, hiçbir şeyim kalmamış gibiydi. Balkondan gelen sese içeriden koşarak gidip baktığımda aşağıda göremedim. Balkonda da yoktu. Şuan yazmak istemediğim başına gelebilecek kötü durumların hepsi bir anda zihnimden geçti. Saniyeleri fazla geçirmeden Mavi’yi bulup eve getirdik. Aman Ya Rabbi! Nasıl korkmuş. Kalbi küt küt atıyor. Göz bebekleri kocaman açılmış göz rengini kaplamış. Bir yeri kanamamış. Ben ağlıyorum…Veterinere götürdük. Hiçbir şey olmamış kızıma. Bu sefer de tatlı tatlı gülüşmeler başladı. Nasıl sevindik, görmeliydiniz. Bazı sabahlar, karyolamın başlığına çıkıp pencereden dışarı bakar ve çoğunlukla uçuşan kuşlara bir şeyler söylemeye çalışır. Seslensem zor duyar ya da zorla bana iki saniye bakar işine devam eder. Kuşlara ne dediğini inanın çok merak ediyorum. Bir de benim kızım uyku konusunda hiç bana çekmemiş. Kedilerin çok uyuduğu genellemesi benimki için geçerli değil. Ben böyle uyumama görmedim. Uykusu olduğu halde, gözleri yarı açık kırpıştırarak saatlerce ayakta tutmaya çalışıyor kendini; büyük ihtimal evde olup bitenleri kaçırmamak için.”

Gönülden gönüllü: Mehmet Akif İnan

Erbay Kücet, Mehmet Akif İnan yazısı ile yer alıyor dergide. İnan’ın her yerde her zaman anlatılmasında fayda var. Dava adamı diyebileceğimiz kaç kişi var ki hayatımızdan gelip geçen.

“Sevmiştim Akif hocayı. Onun derslerine girebilmek için heyecanla giriyordum sınıfa. Bir de tavında ise üstad Necip Fazıl ile olan ilişkisinden söz açınca gecenin nasıl geçtiğini bilemezdik. ‘Bir insanı siz ne kadar seviyorsanız, o da sizi o kadar seviyordur’ demişti bir büyüğümüz. Akif İnan hocamı çok sevmiştim, onun da beni çok sevdiğini hissediyordum. Sınıf arkadaşlarım aramızdaki bu sevgiyi bildiklerinden dersi kaynatma görevini bana vermişlerdi. Onlar için ders kaynatma olan konuların benim için Akif İnan’ı daha yakından tanıma ve onu daha çok sevmek olacağını bilselerdi bu görevi vermezlerdi. Yeni Türk Edebiyatı dersimizde Necip Fazıl’ın ‘Sakarya Türküsü’nü hocamızın sesinden defalarca dinlemiş öz vatanımızda nasıl parya olduğumuz, yüz üstü çok süründüğümüzü ve muhakkak kıyama durulması gerektiği bilincine ulaşmaya başlamıştım. O’nun gazete yazıları da dikkatimi çektiğinden Yenidevir gazetesi okumaya başlamıştım. Hocam ile muhabbeti koyulaştırmamız ise ‘Mavera’ dergisi ofisinde olmuştur. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Hasan Seyithanoğlu, Alaattin Özdenören ağabeylerle tanışmamızda o günlerdedir. Öğretmenliğin sadece sınıf içerisine girmemesi gerektiğini bir kere daha anlamıştım. Öğretmenlik hayatım boyunca bu öğrendiğimi talebelerime uygulama gayretinde oldum. Kitap sayfalarından ve gazetelerden tanıdığım birçok aşina isimle birlikte olmak, onlarla sohbet edip, çay içmenin ne kadar farklılık olduğunu anlamışsınızdır. Dünyaya bakışımın bir anda değişmiş olması karşısında Akif hocam benimle ilgisini artırırken, ona karşı hörmetim belirgindi.”

“Akif İnan’ı okumaktan öte, dinleyenlerden birisi olduğumu burada itiraf etmeliyim. Ders notları dışında onun Tenha Sözler’deki şiirlerini sonraki yıllarda okudum. Zaten sendikal harekete girdikten sonra bambaşka bir hoca ile karşılaştım. Eğitim-Bir’de yönetim kadrosunda görev aldığımda Milli Gençlik Vakfı’nın aylık yayını olan Gençlik dergisinin yayın kurulunda ayda bir kere de olsa birlikteliğimiz söz konusuydu. Gecikmiş sohbetlere o toplantılar öncesi ve sonrasında devam ederek boşluğumuzu dolduruyorduk. Türkiye Yazarlar Birliği’nin yurtiçi ve yurtdışındaki birçok etkinliğinde de birlikte olduğum Akif Hocamın sendikada açtığımız iftar sofralarındaki çiğ köftesinden hiç tatmadan bizlere ikramını unutmadım. Hülasa Akif İnan fikren şekillenmeme sebep olan bir zat-ı muhteremdir. O’na hörmeten ve sevgimden dolayı en küçük oğlumun adını da ‘Akif’ koydum.”

Sivas’ın farkı

M. İlyas Subaşı Sivas’ı anlatıyor. Kayseri’nin komşusu Sivas’ı. Benim de hayatımda yer eden şehirlerdendir Sivas. Sivas’ın Farkı’nı anlatıyor Subaşı.

Selçuklunun kuruluş hamlesi Malazgirt’te, yıkılışa doğru çözülüşü de Sivas’ta başlar: Sivas’ın Suşehri sınırları içinde bulunan Kösedağ’da 1243 yılı Temmuzunda Moğollara yenilerek bir daha eski ihtişamına kavuşamayacak olan Selçuklu İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte düşünürüm Sivaslıyı. Çünkü Moğollar Anadolu’daki ilk tahribatını Erzurum’da, arkasından Sivas’ta yaptılar ve bu iki şehirde taş üstünde taş bırakmadılar. Bunun içindir ki, sadece Sivaslı değil, Erzurumlu da, Sivas’tan sonra ağır tahribata ve cinayetlere uğrayan Kayseri ve Konya da bütünüyle bir Selçuklu gözyaşıdır ve bu yüzden büyük hüzün duyarım. Gerçeğin yalın hali bazen kabullenmeseniz de sizi kendi çarpıcı etkisi altına alır. Öyle ya, 2018 nüfus sayımına göre Sivas´ın nüfusu 646 bin 608 iken, İstanbul’da yaşayan Sivaslıların nüfusu ise 752 bin 508 bindir. Yani bir Sivas da İstanbul’da var demek ki. Bu yoğunluk doğal olarak sıkıntıları da beraberinde getirir. Bu yüzdendir ki, İstanbul’un dar gelirli kesimini Sivaslı oluşturur. Beni hüzünlendiren bir yanı daha vardır Sivas’ın:

Sivas, Kayseri’nin il komşusudur. Bu iki şehrimiz aslında Konya ile birlikte Selçuklu döneminin en büyük ve en önemli yerleşim alanlarıdır. Ancak, nasıl olmuşsa, Konya ve Kayseri başını kurtarmış, ama Sivas bunu başaramamış. Ben Kayseri’de okudum, buraya yerleştim. Sivas’ı gözlemlemeyi de hiçbir zaman ihmal etmedim. Çünkü anam, babam ve kardeşlerim o topraklarda yatıyor. Fırsat buldukça dillendirdiğim bir aidiyet duygum vardır: “Şehrim Kayseri, aidiyetim ise Sivas’tır”, diye. Bunun için de Sivas şiirlerime de yansımıştır:

SİVASLI

Kızılırmak Sivas’ın yurda sunar terini,
Türküsünü gurbete bir umut gibi taşır.
Selçukludan gül alır, uzatır ellerini,
Atalarının tatlı rüyasına ulaşır.

Tarihi üzerine bir örtü gibi çeker,
Yurdun her karışına gücünü pul pul eker,
Bayrağını kanıyla yıkayıp ufka diker,
Ruhu sınırımızda nöbet için dolaşır!...

Sarılır toprağına, ana gibi, yâr gibi,
Dolunay gibi berrak, safçadır sular gibi,
Kuşatır insanları sıcak arzular gibi,
Sivaslı barış için acıyla kucaklaşır!..

Şehir ve Kültür’den bir öykü

Şehir ve Kültür dergisinde bir öykü ile karşılaşmak güzel. İsminde “kültür” olan dergide her tür edebi ürün de yer almalı. Özellikle şehir öyküleri dergiye çok yakışıyor.

Sıddıka Zeynep Bozkuş’un Az Satanlar isimli öyküsü büyük şehrin keşmekeşinde yaşanan bir kesiti sunuyor bizlere. Hayat koşuşturma ile geçerken bazen durmak ve yaşıyor olduğunun farkına varmak gerekiyor.

Haydarpaşa garında meydan saatine bakıyordunuz yine geç kalmıştı birçok yolcu. Önce boşalan vapur konuşurdu. Kontrolör, düdük sesleri vagonlardan sarkan sallanıp sallanıp sarhoş olan sonunda çaresizce iki yana salınıveren eller. Ardında kalan suretlerin evvela birer noktaya dönüşüp sonra kara delik gibi yutulu vermesi…

Ahhh… dediniz, iç çektiniz ya.

Şimdi ne garda saat ne koridorda uçuşan etek ne ellerde mendil…

Ben neler düşünüyorum siz ne yapıyorsunuz böyle Allah aşkınıza?

Boynunuzdaki fuları söktünüz, dizlerinize yatırdınız, bandana yapıp alnınıza sarıyorsunuz. Kime sordunuz, bana bile sormadınız bana, bana …Taaa tünelden beri takip ediyorum sizi. Ağzınıza attığınız o sakızı şakır şukur evire çevire çiğnerken bunun size yakışmadığını söylerdim sorsaydınız eğer. Hanımefendi, hey hanım efendi! Size söylüyorum. Tünelin başından beri takip ediyorum sizi. Neden böylesi değiştiniz aklım almıyor. Hah, işte valize eğildiniz. Eşyalarınızın mis kokusuna bulanıp öylece buram buram siz mi kokacak tren. Açtınız fermuarı kalem gibi parmaklarınızla, o elinizdeki bir roman mı aman Allahım ne hoş! Zarif bir hanımın ellerinde siyah fon üzerinde kırmızı güllerle bezeli bir şiir kitabı ve bir de roman.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Kurtoğlu
Mehmet Kurtoğlu - 1 yıl Önce

Mustafa Bey her ay dergileri değerlendirerek çok güzel bir iş yapıyorsunuz. Bu yazılarınızı keşke bir yıllıkta değerlendirseniz. Kimsenin kimseyi okumadığı bir dönemde bazı yazılara dikkat çekmeniz önemli. Tebrik ederim. Kaleminize yüreğinize sağlık.

banner26