Şubat 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Karabatak’ta Edebiyat ve Kış

Karabatak dergisi 48. sayısında mevsime yakışan bir özel sayı hazırlamış; “Edebiyat ve Kış.” A. Ali Ural’ın giriş yazısından bir paylaşım ile başlıyorum Karabatak okumalarına.

“Biz İstanbul’da yaşayan edebiyatçılar yıllardır kar yağmasını bekliyoruz çocuk safiyetiyle. Kar yağmadıkça kendimizle buluşamayacağız çünkü. Şiirlerimizden, öykülerimizden, romanlarımızdan ve denemelerimizden meçhul bir lezzet eksilecek. Tuzsuz çorbalarımızı kaşıklayacağız kuru soğukta. Karsız şiirler yazacağız. Kar duasına toplu halde çıkamadığımızdan –gülerler diye- geceleri ıssız odalarımıza çekildiğimizde fısıltıyla kar diye yalvaracağız Yaratıcı’ya.” A. Ali Ural

“Cengiz Aytmatov’un romanlarında kış mevsimi ya da kar, oldukça hacimli bir çalışmanın konusu olabilir. Hatta bu konu hakkında küçük bir tez bile hazırlanabilir. Çünkü doğa ve doğaya ait olan unsurların, kır hayatının fazlasıyla yer tuttuğu romanlarındaki mekân, uzun ve ağır kış mevsimlerine ev sahipliği yapan kuzey doğu bölgelerdeki bozkır topraklarıdır.”

“Aytmatov hemen bütün romanlarında maceranın geçtiği mekandaki mevsim şartlarını detaylı bir şekilde tasvir eder. Engin, çıplak ve ıssız Kazak bozkırlarında yaz günlerinde cehennem sıcağı ortalığı yakıp kavururken kış günlerinde kar, tipi, bora ve kasırga eksik olmaz (Elveda Gülsarı s.5). kış mevsiminde bütün bölge bembeyaz olur. Sıradağlar kalın kar yığınları altında kaybolur.” Mehmet Ali Gündoğdu 

“Yetim bir çocukluk, göçebe bir gençlik ve savaş tesiri altında geçen bir ömre rağmen Cenap Şahabettin, içine doğduğu şiir geleneğini kısmen tecrübe etmiş fakat Tanzimat’la birlikte birçok yeniliğin temsilcisi olmuş bir şairdir. Henüz öğrenci olduğu yıllarda şiire merak sarmış, eğitiminin devamı Paris’e gittiği yıllarda edebiyata olan ilgisi artarak okumalarına devam etmiştir.”

Yurda döndükten sonraki şiirleri adeta kendi üslubunu aradığı bir devre olan şair için şiir, kelimelerle resmetmek ve daha evvel kullanılmamış yeni imajları kurmak çabası olmuştur. Kendi şiirini bulması ile birlikte şiirde yeni bir devir başlatmış ve böylece duyulmamış olan, alışılmamış olanı söyleme önem kazanmıştır.

Bu şiir anlayışının ürünü olan Elhan-ı Şitâ, tasvirin ve ahengin Servet’i Fünûn şiirindeki yerinin altını çizen bir eser olmuştur.” Dila Akçay

Huzursuz dünyada şairin yazgısı

Mustafa Könecoğlu, iki önemli kavramı harmanlamış yazısında. “Huzursuz” ve “şair”. Şiiri ve elbette şairi besler huzursuzluk. Dünyanın hızla yuvarlandığı huzursuzluk çukurunu da düşünecek olursak, şairlerin işi oldukça yoğun ve çetrefilli.

“Modern tasarımlar duyulan dünyanın mümkün en hızlı/hazlı biçimlendirilmesini de yeniden talep eder takipçilerinden. Hep yeni olana doğrudur bu talep. Prefabrik bir hız talepkârlığıdır bu. Ve bu hız talepkârlığı aynı zamanda içgüdüsel tüm hazlar konusunda da ısrarcıdır. Oysa şiir hem hız talepkârlığına ve hem de hazza tenezzül etmeyi zül kabul eder. O yavaşça, gözden ırak, mütevazı, derme çatma bir kulübe yapmanın derdindedir. Yani kendi olma derdindedir şair. Bu yönüyle, coşkulu yığınların sebep olduğu şamataya verilmiş sahih bir cevaptır şiir. Yeni dizaynlar karşısında uyanık olmanın ve gözlerimizi dört açmanın en iyi örneklerinden birini ise Sezai Karakoç’ta buluruz.” Mustafa Könecoğlu

Kuş uçar kervan göçer

F. Hande Topbaş’ın nefese nefese süren yolculuğu devam ediyor. Topbaş’ı takip etmek, mesafesi belli olmayan bir hayal yolculuğuna çıkmak gibi. Kayıp Zaman isimli yazısından bir bölümü paylaşacağım.  

“Kar düştü. Bütün yumuşaklığıyla bembeyaz değdi toprağa ama göründüğü kadar masum değildi. Kardan adamların tebessümü, çocukların neşeli şarkıları kadar soğuktan titreyen bebelerin, donan evsizlerin kaderiyle düştü toprağa. Camdan yorganın altında kıpırtısız ışıldıyorsa dünya. Bir rehavet çöktü ağaca, toprağın altına saklandı köstebek ve yumuşak tüylü pençesine başını koymadan önce sivri dişlerini göstererek esnedi ayı, gözleri kapandı kapanacak.”

Bir de söyleşi yapılmış Topbaş ile. Bir gezi eşliğinde okunacak bir söyleşi olmuş. Değişmez bir sonu Topbaş da yaşamış. O bölümü alıyorum.

“ Uçağın tekerlekleri yere değdiğinde annesini özleyen çocuk gibi kucaklıyorum İstanbul’u. Her dönüşümde daha güzel, daha narin ve vazgeçilmez oluyor. Köprüyü geçerken yaz kış demeden camımı sonuna kadar açıp boğazın kokusunu içime çekiyorum.”

Bir öykü

Çok güzel öyküler var Karabatak’ta. Günümüz öyküsünün yüzünü ağartacak metinler bunlar. Ben Ayşenur Kara’nın Mezarlık Meyvesi öyküsünü buraya almak istiyorum. Kurgusu, anlatım tekniği çok sağlam bir öykü. Gerçekle fantastik dünya arasındaki çizgide gidip gelen keyifli bir öykü bu.

“Mezarlığın tam ortasında kollarını havaya kaldırıp dönmeye başladı kadın. Bir yandan da yüksek sesle hiç bilmediğim dualar okuyordu. Duadır herhalde, hiç bilmiyorum. Onun gibi yapmak geldi içimden. Kollarımı havaya kaldırıp yüksek sesle dualar okumak. Bunu yapmayı o kadar istiyordum ki ona ne kadar benzediğimi söylememiş olsa kendimi tutamazdım. Ama hayır, ben onun gibi değildim. Karanlıkta mezarlığa girecek kadar cesur değildim. Gece pencereden dışarı bile bakamazdım ben.”

Karabatak’tan şiirler

size kalan söndüremeyecek ateşinizi
suyu çekildi dünyanın yılanlar doğuracak
çıngıraklar çalarken rüzgârıyla çölün
işe bak bir de su içmek istiyor develer
failâtün fâilâtün fâilâtün fâilün

Ali Ural

inciler saçıyorum sonsuza uzasın neslim
sedef kaplayalım günden güne perdah atıp

büyüyor inci sararak sedef kumu katbekat
bankalar neden beyaz duvarlıdır bilmek isterim

ve neden cam bölmeli, ekranların sırtı dönük
ısıtıp geçerken tenini mavi ışıltısı üstüne düşen

Şafak Çelik

Sakın ha bir çarşıdan geçtik sanmayın
Bir sürü yangın çokça sorudur içim
Çarşı dedimse de siz şarkı anlayın
Şiir bir şairi nasıl yazar, işte bu
Ne var ne yok hep tutanağa geçmişim

Hüseyin Akın

vaktim olsa söylerdim ben de
nasıl büyütürken meyveleri ağaçlar
kanayan kabuklardır birikerek sapsarı
nasıl çizgilerle hatırlanır yaş aldıkça bir yüz
nasıl unutulacak

dedim, incelsin dilim
söz başlayınca bir duman tüter

Sevgi Yerlioğlu

Ne gürz ne kan ne erlik
Aklım durmadan mezarlara gidiyor
Tayıyla gömülen çocuk,
Mırıldanıyor türküsünü Orta Asya’nın

Betül Aksakal

Ketebe Piyan’da Ahmet Uluçay dosyası

Ketebe Piyan dergisi 18. sayısında çok özel bir dosya ile okuyucularının karşına çıktı. Ahmet Uluçay dosyası zengin bir içerik ile hazırlanmış. Elbette önemli bir değerimizdi Uluçay. Hayatımızda derin bir iz bırakarak ayrıldı aramızdan. Onun unutulmaması için ne yapsak azdır.

Abdurrahman Ali Öncel’in giriş yazısından dosya ile ilgili bölümü paylaşıyorum.

“Ahmet Uluçay, imkânsızlıklar içinde doğan ve tutkuya dönüşen bir aşkın hikâyesi. Samimi ve bir o kadar da temiz bir hikâye. Öyle ki bu hikâyede koltuk değneklerinden kanatlar da var, karpuz kabuğundan gemiler de. Nasip olsaydı bozkırda deniz kabuğunu da görecektik bu hikâyede. Bu hikâye sizi bir kuytu gecede yakalarsa vay halinize. Bu hikâye sizde de aşka dönüşür; büyür, büyür…

Bir kış gecesinde tanıdım Uluçay’ı. Tanıdığım ilk anda ısıttı yüreğimi. Karpuz kabuğundan değil gemiler Titanik bile yapılabileceğine inandırdı beni Uluçay. Kendimden en vazgeçtiğim anda tuttu elimden Uluçay.

Uluçay’ı kuyudan çıkarıp sinema aşkıyla buluşturan ve anlamlandıran Metin Erksan’ın Kuyu filmi gibidir benim için Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmi ile olan bağım. Beni ayakta tutar. Beni tutkuyla hayata bağlar.

Herkes gibi, Ahmet Uluçay’ın “gımıldayan resimlerine” Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle merhaba dedim. Samimi, sıcacık, iyi kalpli bir filmdi hepimiz için. Belki de bizden bir filmdi.”

“Son olarak ahırı sinema yapan, her şeyi sinemasına dahil etmeye çabalayan, şeytanı da meleği de ona sığdırmak isteyen Ahmet Uluçay yaşasaydı da onun korku filmlerini izleseydik demeden edemeyeceğim. En azından Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmindeki annenin filmleri yakması sahnesindeki muazzamlığı birkaç uzun film serisi olarak izlemeyi çok isterdim.

Bu sayı da bizlere destek olan Ahmet Uluçay’a dair destek olan Furkan Çalışkan’a, Güven Adıgüzel’e, Abdullah Kasay’a, Ömer Dişbudak’a çok teşekkür ederim.

Hüznümüz bakidir, sevincimiz kursağımızda kalır.

Ahmet Uluçay’ın da dediği gibi söyleyecek derdiniz olsun.

Hoşça ve çocukça kalın. Çocuk gözüyle bakın dünyaya…”

Dosyada yer alan yazılardan…

“Optik Düşler’ in başarısının ardından tamamen sine- ma yapmaya yönelen usta 1994 yılında ‘Koltuk Değ- neklerinden Kanat Yapmak’, 1995’de ‘Minyatür Kosmos’ da Rüya’, 1996’da ‘İnci Deniz Dibinde’, 1998’de ‘Epilectic Film’, 1999’da ‘Uzun Metrajın Resmi’, 2000’de ‘Exorcise’ adlı kısa filmlerini yönetmiş ve 1995 yılında ‘Bizim Kö- yün Orta Yeri Sinema’ adlı bir belgesel çekmiştir. 2002 yılında ise hep yapmak istediği ilk uzun metraj filmi ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ı çekmiştir.

Ahmet Uluçay’ın belki de bütün yaşamını özetleyen bu film, bir yaz ayında köyden kasabaya çıraklık için giden iki kafadar Recep ve Mehmet’in boş zamanlarında terk edilmiş bir ahırda film projeksiyon makinesi yapmaya çalışmalarını, aşklarını, dertlerini anlatır. Çeşitli imkânsızlıklar, ustanın sağlık durumunun kötüleşmesi ve tümör ameliyatı olması nedeniyle filmin gösterimi ancak 2004 yılında yapılabildi. “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmi, İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü, San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, Sinema Yazarları Derneği Türk Sineması Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo Ödülü, 7. Ankara Ulus- lararası Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Kurgu Ödülü ile Karadeniz Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve En İyi İlk Film Ödülü gibi çok sayıda ödül alır.” Bedirhan Öner

“2004 yılında Ahmet Uluçay uzun metrajın resmini yaptı ve böylelikle karpuz kabuğundan gemiler yapılabileceğini herkese göstermiş oldu. Film Uluslararası ve Ulusal film festivallerinde 40’ı aşkın ödül alır. Uluçay inandığı hayaline ulaştığı ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ filmi isimli filmde, 1960’lı yıllarda Anadolu’da geçen bir köyde iki çocuğun evlerinin ahırında sinema makinesi yapmaya çalışırken yönetmenlik hayali kurmaları konu ediliyor. Bu hikâye Ahmet Uluçay’ın yaşamının sinemaya yansımasıdır. Edebiyatla da ilgiliydi. Süreklilik oluşturmasa da Radikal ve Antrakt Sinema dergisine sinema yazıları yazdı. Uluçay’ın yaşamında öyküler ve şiirler hiç eksik olmadı. Dostoyevski’ye hayranlığını “Onun yeri ebediyen boş kalacaktır. Doldurulamaz.” Şeklinde açıklayacaktır. Hareket eden resimler onu hep şaşırttı. Çiğ bir gözle bakıyorum dediği sinema onun için büyümeyen bir çocuk olarak kalacaktı. Sait Faik’in “Yazmasam çıldıracaktım” sözüne “çekmesem delirirdim” naziresi yapacak kadar ışıkla, gölgeyle oynadığı gibi kavramlarla da oynamayı bilecek kadar değerli bir kişidir. Ahmet Uluçay: “ Sağlığım el verdiği sürece sinemadan dönmem.” dediği anlarda iki kez beyin ameliyatı geçirir ve 30 Kasım 2009 yılında yaşama veda eder. Ahmet Uluçay, seyircisini, okuyucusunu, Alaaddin misali lambasını, kamerasını sırlayarak çıktığı büyülü bir yolculuğa, “bildiğim her şeyi unutarak sinema yapıyorum” düsturuyla yüklerinden arındırıp berraklaştırdığı kendi dünyasına davet etmekte. Rahmetle anıyoruz.” Onur Uzer

“Uluçay’ın içinde yanan yangın, tüm maddi imkânsızlıkları ve teknik yetersizlikleri bir kenara itti ve bahane üretme mekanizmalarını alev alev sararak yok etti. Gücünü tamamen bu topraklardan alan bir sinema dili ile hikâyesi bol bir maziden, gelecek kuşaklara uzanan özgün bir köprü inşa etti. Ömrü vefa etseydi kim bilir ne kadar özgün filmler ortaya çıkartacak, ne kadar çok sayıda insanı sinema mutfağına kazandıracaktı. Ekseri, var olduğu zaman diliminden ilerleyen yıllara uzanma imkânı bulamayan filmlerden oluşan günümüz yerli sinemasında böyle bir tutkunun, bir görev bilinci ile ortaya koyacağı ürünleri düşünüp de hüzne kapılmamak mümkün olmuyor ne yazık ki.” Ahmet Deydin

“Dağlara bakıyorum çenemi avuçlarıma alıp, kar görünüyor biraz yükseklerde daha şehre yağmamış, yağar belki, belki de daha hak etmedik. Kar lafzı kahvemi biraz soğutmuş belli, olsun şekersiz ve soğumaya yüz tutmuş kahvemi tek hamlede bitiriyorum. Türkü bitti, ben daha ayaktayım. Neydi beni bu filme bağlayan? Aynı filmi iki kere izlediğim sayılıdır oysa, peki niye sürekli izlerken buluyorum kendimi bu filmi? Bir arınma ritüeli olarak film izlemek mi? İmkânsızlıklar içinde imkanın keşfine şahitlik mi? Özgün sinema diline hasret bir neslin vuslatı mıydı yoksa? Çok şey söylenir ama “duru bir samimiyet” görüyorum ben Ahmet Uluçay’ın filmlerinde ve de kitaplarında. Evet, kitaplarında da... (Sinema İçin Bunca Acıya Değer Mi? , Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Küller ve Kemikler)” Mehmet Akif Bıyıklı

Bazı insanlar erken veda ediyor Ahmet ağabey bu dünyaya. Ve nasıl desem? Erken ölen insanlara imreniyorum. Erken ölmek çok büyük ve ulaşılmaz bir durummuş gibi geliyor bana. Erken ölenler çok şanslı gibi. Bu düşüncemin bir dayanağı ya da sebebi yok. Varsa da ben bilmiyorum. O kısacık ömründe yaşadıkların geliyor aklıma. Sahi ağabey. Sinema için bunca acıya değer mi? Sorumu mukabele etmeye muktedir olsan “yüz kere, bin kere değer hem de” diyecekmişsin gibi bir his var içimde. Bir zincir var ağabey. Enteresan bir zincir. O zincirin halkasındaki her bir birey yaşadıkları hayat imtihanı itibariyle birbirlerine benziyorlar. İçlerindeki yangın öyle büyük ki vazgeçebiliyorlar en sevdiklerinden bile. Misâl Yunus Emre anasından, eşinden evladından geçip Yunus olmadı mı? Peki ya Şeyh Galip? Ve yine Akif. Ve elbette sen. Şimdi yaşıyor olsaydın ve babanla sinema arasında ikilemde kalsaydın sen yine sinemayı seçerdin. Büyük adamlar büyük bedeller ödüyor ağabey. Rabbim babana da sana da rahmet eylesin. İkinizi cennet-i âlâda buluştursun. Biz seni çok sevdik ağabey. Çok. Mekânın cennet, makamın âlî olsun. İlahi bir yönlendirme, sırf seni tanıyabileyim diye beni sinemaya dahil etti gibi bir his var içimde. Sanki seni tanımakla tamam olacaktım sinema yolunda. Sinema elbette bir vasıta ağabey. Seni bana sinema vasıtasıyla tanıtana, sinemayı da var eden Var’a, hamdolsun. Ve son söz niyetine; söz diyorum ağabey söz, özden çıkarsa öze ulaşıyor. Dilden çıkan söz kulaktan öteye gidemiyor. Özden çıkan sözler ulaşıyor yalnızca öze, özümüze. Öz’ünden söyleyenlere, anlatanlara, çekenlere selam olsun. Ömer Dişbudak

“Ahmet Uluçay’ın öyküsü, köylerine gelen gezici bir film gösterimi ekibiyle başlamıştı. Arkadaşı İsmail Mutlu ile daha 12 yaşındayken bir sinema makinesi yapmaya karar verdiler. Sonra bu yolu tek yürüdü Ahmet Uluçay, ödüllü kısa filmler çekti. Uzun metraj filmi “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” hepimiz için en büyük hatırası olarak kaldı. Onun hikâyesi sinemanın renkli, ışıltılı dünyasının çok aksine oldukça güçlüklerle, acılarla doluydu. İstanbul’da yazdığı senaryosunu okutabilmek adına çalınmadık kapı bırakmamıştı. Yıllarca bu uğurda bir sürü dert ve sıkıntı ile karşılaştı. Yine de vazgeçmemenin, yılmamanın adıydı Ahmet Uluçay. Çünkü “Bir kişiye bile kendimi kanıtlamak için sinema yapardım. Değer…” diyordu.

Bütün samimiyetiyle, bütün gayreti ile zihinlerimizde yer edinmiş janjanlı, gösterişli imajları ve şablonları yıkan isimdi Ahmet Uluçay. Günümüzde popüler kültürün de beslediği hâkim kültürde, sanatın da kendine “dokunulmazlık” alanları çizdiği bir egemenliğe gösterilen dirençti onunki. Kendine özgü bir dil ile kurduğu dünya, hepimizin bu dünyadaki öksüzlüğüne bir nebze de olsa el uzatmıştı. Dünyanın gelip geçiciliğinde, bir hoşluk bir serinlik olarak yer etti hepimizin zihninde. Son filmi “Bozkırda Deniz Kabuğu” nu bitirmeye ömrü vefa etmedi.” Abdullah Kasay

“Küller ve Kemikler, yazarın “Bozkırda Deniz Kabuğu” isimli filminin hazırlık aşamalarını kaydettiği; öykü halinde yazılmış şiirsel bir güncesi. Filmin kahramanı olarak tasarladığı Yakup, düşlerle yaşayan,-gerçekleri çıplak görmeye tahammülü olmadığı için- hayalinin peşinden gitmekten vazgeçmeyen, tutkulu ve bozkırda yaşayan bir karakterdir. Eser, yazarın, hem umudunu diri tutabilmek adına Yakup ile dertleştiği; hem de umudu tükeniveriyor gibi olsa sarıldığı çocuk anılarını yüzeye çıkarıveriyor. Yazar sık sık bunalıyor; bir akşam hüznü çöküyor, bir sahne için, birkaç cümle kurduktan sonra nefessiz kalıyor günlerce bir kelime bile yazamıyor.” Eda Tülüce

Mektuplu günlere özlemle

Mehmet Ali Öner içimizdeki bütün duyguları ilmek ilmek dokuyup da bir zarfın içinde göğe saldığımız mektuplu günlerin kulağını çınlatıyor ve bir mektup ile sesleniyor annesine.

Anne yalan söyleyeni Allah yakar değil mi?

Hani sen bana kızınca “ Her şeyi zebil etmişin oğlum” derdin ya, sanki bu sözün bedduaymış gibi yapıştı yakama, bırakmıyor. Bir tek sağlam kalbim kaldı, o da nereye kadar be anne!

Anne sen benim “ delilimdin” ve ben delilimi kaybettim!

Bazen çok yalnız kalıyorum bunca kalabalığın ortasında ve yalnız olduğumu söyleyebileceğim bir “dost” dahi bulamamanın yalnızlığı ile eriyorum. Oysa sen ne tek başına kaldın ne de yalnız. Mektup yazıyorum misal bir dostuma, o da ya okumuyor veya fena halde susuyor. Susmaları öldürüyor beni anne! Belki ben konuşabilsem onu da duyarım... Bilemiyorum.

Şöyle bitirsek mi bu mektubu? :

“Anne ben Afrika’ya hiç gitmedim.”

Şiir tadında öykü

Sinan Terzi Piyan’da şiir tadında bir öykü ile yer alıyor; Uzun Şiir. Terzi’nin öykülerini okurken insan rahatlıyor, öykü okumanın keyfine varıyor çünkü onun öyküsünde hayatın sesi var.

“- Hiçte bile! Hem o şiir yazmıyor okuyordu!

- Daha ne istiyorsun? Kocan yazıyor. Sana da yazar ama biraz ilham vermen lazım! Önce git Güzin’e de kaşına bıyığına çeki düzen ver! Cemil İpekçi gibi gezip durma oğlanın yanında! O bile senden şuh!

- Ama teyzem günah dedi o işlere!

- Kızım senin teyzen benim çocukluk arkadaşım! Uzun iç donu giymezsen namazın kabul olmaz dedi diye onbeş senedir küsüz biliyorsun değil mi? Sanki kabul makamı karı! Saydırtma sülaleni bana şimdi! Dinden imandan çıkarma adamı!

- Ya abla sana dert anlatmaya geldik. Azarlayıp duruyorsun! Güzel güzel akıl versene! Ne yapayım ben şimdi?

- Bak güzel kızım. Aklını başına devşir. Adam vakti saatinde eve geliyor ne güzel. Meşgale de bulmuş evde kendine. Madem okuyor yazıyor. Açıp baktın mı hiç? Ne tür şiirler yazıyordu çocuk?

- Valla didaktik, pastoral şeyler! Şöyle bir göz attım da!

- O ne be? - Ya işte doğal yaşam, köy, koyun kuzu, öğütler falan!

- Gördün mü bak! Evde kadın yerine asker arkadaşını göre göre Dede Korkut’a bağlamış oğlan! Yazık yazııık! Bahtsız kuzum benim!”

Ketebe Piyan’dan şiirler

Ümitler çiçek çiçek süslemiştir her yanı
Bulutlar gürlemenin çiğlerine gebedir

Bir gün artık son bulur ayrılığın cinneti
Sevgilinin şafağı bizi beklemektedir

Gözlemek mevsimleri şaşılası bir oyun
Geçen zaman treni geri gelmemektedir

Nuri Kahraman

ben bu açlıktan kırılan köhne Ortaçağ’ın
unutkan ve ilkel bir kiracısıyım
sığamıyorum omurgasına
iki dirhemlik ciğerimle ben

bu çağın tavanına
dumanımla şiirler üfleyenim
yıldızlara değenim

R. Ulaş Karakuş

Yeni kavgalar, yeni çıkarlar için sırtlanıyor kâinatı Âdemoğlu
Her sabah penceresinden bakıp yine gökyüzünü mavi görmek için,
Yağmur en çok kendi toprağını ıslatsın diye sırtlanıyor kâinatı...
Keşmekeşlerini bir yana bırakabileceğini,
Kâinat için var olabileceğini öğreniyor Âdemoğlu
Ne yazık ki geç kalınmış bir öğrenme!
Tufan kopmak üzere,
Rüzgâr hiç esmediği kadar şiddetli esiyor
ve kumdan oluşan saniyeleri savuruyor
Dakikaların, saatlerle buluştuğu tepenin ardına...

İbrahim Hakkı Kaymak

Osman Gazi Turaç’tan haberler

Açıkkara dergisi 24. sayısı ile okuyucularını selamladı. Derginde bol mizahlı, ince dokundurmalı haberleri Osman Gazi Turaç’tan alıyoruz. Edebiyat dünyasına selamlar, göndermeler var bu haberlerde.

Hayriye Ünal: İşlerinin yoğunluğunu öne sürerek Hece’den ayrıldı. Hece Taşları’na geçeceği söyleniyor ama bu sadece söylentiden ibaret. Fısıltı Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ile yapmış olduğumuz uzun muhabbet neticesinde Hayriye Hanım’ın Hayriye vapuru ile Paris’e gideceğini, geceleri şiir yazacağını yazarken de serbest şiirden heceye geçiş yapmayacağını bildirdiğini öğrendikse de bu haberleri muteber haber kabul etmeyip suların durulmasını bekledik. Uzun süre sessizliğini koruyan Ünal’ın HRT’ye cansız yayında yapacağı açıklamanın el altından sızdırdığı eskizinin hülasası şöyle: “Hüseyin Su’dan aldığım Hece sancağını Ankara Kalesi’nde sallayarak ülkemizin en ücra köşelerinde yaşayan taşralı şair ve yazarlarımızın gönüllerinde dalgalandırmanın onurunu yaşadım. Hani modern şiirimizin ustalarından Yunus Emre: “Mal da yalan mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan” demiş ya, ha işte öyle! Bizde oyalandık sayın bayım. Biraz da başkaları oyalansın, şiirimiz mayalansın, öykümüz boyalansın, boyumuz boylansın, soyumuz soylansın demekten kıvanç duya duya ayrılacağım buradan. Hakkımı helal edip etmemek konusunda henüz bir karar veremedim. Benim hakkıma şimdilik kimse müdehale etmesin lakin kalbini kırdığım, yüzümü ekşittiğim, şiirini elimin tersiyle ittiğim şairler vardır mutlaka, asıl onlardan helallik diliyorum” dediğini de ister gerçek ister rivayet sanalım.

Ali Rıza Kaşıkçı: “Filinta Erkek Kuaförü” Otobüsle işe giderken devamlı gözüme batan bir berber dükkanının adıydı. İçimden defalarca ah çekerek “Kırkından sonra azanı teneşik paklar.” düşüncesini aklımın bir yerine koyduğum senenin üzerinden on yedi sene daha geçti. Artık bu yaştan sonra Filinta gibi (güzel ve yakışıklı erkek güzeli) olamayacağımı bile bile her seferinde gayriihtiyari berber dükkanına bakıp kendimi teselli etmeye çalışırken bir de baktım bir sabah masamın üstünde bir Filinta, dergi olarak vaktimize konuk olmasın mı? Derginin alt jeneriğinde de “Gamsız Girilmez” yazısını okuyunca biz de belimize “tüfekten daha kısa, elde taşınabilir, kısa ve yivsiz namlulu, ateşli bir silah”mızı takıp mekândan içeriye daldık. Mekanın sahibi tanıdık çıktı. Öğretmenlikten arta kalan zamanlarını şimşirden kaşık yapan Kaşıkçızadelerden Ali Rıza Efendi ile karşılaştık. Eline bir Zagor baltası almış etrafındakilere şöyle bir tirat okuyordu: “İbrahim devrinin putları bir yerde toplanmış, öyle hareketsizce bekliyorlardı. Yeri belliydi hepsinin. Bir İbrahim çıktığında gidip putları nerede hazır bulacağını biliyordu. Kırılacaklar listesi sabitti. Hem sayısı da azdı. Dört büyükler, yardımcı putlar, yardımcıların yardımcıları...” Sözlerine burada üç nokta ile ara verir vermez (bu dört büyük dediği muhtemelen dört büyük edebiyat dergisi olmalı) Kübra Kaşıkçı, Mehlikâ Tuğba Türküm ablalarımız, Âdem Gümüş, Ali Kocabıyık, Mürsel Kızıltaş ve Osman Aytekin abilerimiz hep bir ağızdan Sezai ağabeyin şu şiirini okumaya başladılar:

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini
nasıl sileceğimi öğretmediniz..”

Derginin içinden de Rahmetli Âsaf Hâlet Çelebi, Abdurrahim Karakoç yattıkları yerden, Yavuz Bülent Bakiler, Bestami Yazgan, Bülent Akyürek, Sinan Terzi, M. Nihat Malkoç, İzzet Irmak, Mahmut Topbaşlı, Bekir Pekel, İbrahim Şaşma, Reşit Güngör Kalkan, Nurullah Genç, Tayyib Atmaca, İzzet Koçak, Mustafa Uçurum, Murat Koçak, Mehmet Baş, Ali Bal ağızlarını ballandırarak “şiirde şiir olmuş ha” dediler. Biz de böyle duyduk böyle haberdar eyledik.

Açıkkara’dan şiirler

Dün gece,
Lezizdi et,
Zengindi masa,
Hindiler semiz,
Ve kadehler lebrîzdi;
Doyduk tıka basa,
Şiire yer kalmadı.

Evet,
Tekmildi heyet,
Derindi muhabbet,
Genç Türkologlar,
Ve heybetli müderrisler,
Çok ciddî şeylerden bahsettiler,
Elbirliğiyle kurtuldu memleket,
Şiire yer kalmadı.

Çay, kahve, tütün…
Derken bastı rehâvet,
Belki de şişkebap şişirdi bizi,
Gazlı sular içildi sindirmek için.
Uykumuz kaçsın diye,
Sulu fıkralar anlatııldı,
Şiire yer kalmadı.

Ali Akbaş

Erkek var ki sureta bakar ‘insan’ sanırsın
Erkek var ki kördüğüm, yaşadıkça tanırsın

Erkek var ki sorumlu, sadıktır yuvasına
Erkek var ki haylazdır, gitmeli havasına

Erkek var ki evinin, yuvasının gülüdür
Erkek var ki ruhsuzdur, hakikatte ölüdür

Erkek var ki merhamet, yağmur yüklü buluttur
Erkek var ki huzurdur, yarınlara umuttur

M. Nihat Malkoç

Kalbini kalbime yasla göreyim
Atmıyorsa bari dalak çıkmasın
Yer göster gönlümü nere sereyim
Kestiğin kavunlar kelek çıkmasın

Tayyib Atmaca

Öyle sakatatlı bir şiir yaz ki
İçinden böbrekle dalak da çıksın
Manav dükkânından şiir çıkmaz ki
Elma armut karpuz çilek de çıksın

Tacettin Şimşek

Ne alırsın ne satarsın ne diye
Sakın kârı yükleme ha kediye
İlham perisinden umup hediye
Gözün yâr gözlerken ulak çıkmasın

Tayyib Atmaca

Ruhuma bir serin rüzgâr estirsin
Gönül toprağımda gonca bitirsin
Yeter ki dostumdan selam getirsin
Razıyım bahtıma ulak da çıksın

Tacettin Şimşek

Dilekçem arz ettim hakimim sana
Başka ne yapayım bilemem inan
Sakın ha davamı atma yabana
Müşkilimi yazdım kurulsun divan

Kağıt kalem şahit mağdurum işte
Diyorlar hakkını alırsın düşte
Mevzuatı şekli birazcık aş da
Davalıya kızdım kurulsun divan

Sezai Çiçek

Düşünen Şehir’de şehir ve zaman

Düşünen Şehir dergisi 11. sayısında şehir ve zaman konusunu ele almış. Zamanla harmanlanmış yazılar eşliğinde şiir gibi bir sayı bekliyor okuyucuları. Dursun Çiçek’in giriş yazısından;

“Aydınlanma öncesi başlayan ancak Aydınlanma ile birlikte daha belirgin olan zamanın ve mekânın mekanik tasarımı ve tasarrufu ciddi bir gerçeklik sorununu ortaya çıkarmıştır. Modern zaman ve mekân algısı, fizik ve matematik eksenli bir düzlemi zorunlu kıldığı için, tabiatın kontrol edilmesi, tanımlanması, biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesi tartışmaları gittikçe sorgulanır ve tartışılır hâle gelmiştir. Bugün önemli ölçüde camlaşan, aydınlanan, şeffaflaşan, müzeleşen, maketleşen, görüntüleşen şehirlerimiz bir mekân sorunu olmakla birlikte, bir zaman sorununu da yaşamaktadır. 17. yüzyıldan bu tarafa süren tabiatın kutsalından arındırılarak (vahşiliğinden ve ilkelliğinden de arındırılarak) rasyonelleştirilmesi çabası, mekanik bir dünya, tanrı ve insan tasavvuru, hafızası olan şehirler açısından da ciddi travmalara yol açmıştır. Tarihî mahiyeti olan bütün şehirler tıpkı geleneksel kodları hâlâ diri olan insanlar gibi ikili bir karaktere sahip olmaya başlarken, bunun zaman ve mekâna yansıması daha da çözümsüz bir hâle doğru evrilmiştir. Söz konusu kırılma yeni zaman üzerinden yeni mekânların üretilmesini, yeni mekânlarla beraber de eski mekân ve zamanların ortadan kaldırılmasını gerekli kılmıştır.”

“Saatin icadı ile zaman artık insan “yaratımı” hâline geldi. Zaman miras alınan, geçmişten veya tarihten gelen bir süreklilik içinde değil, insan tarafından yaratılan bir “şey” durumuna indirgendi. Aydınlanma ile birlikte insan nasıl her şeyi yaratıyorsa, zamanı ve mekânı da yaratmak zorundaydı. İnsan zamanı ve mekânı yaratarak ilkel, barbar, kötü olan geçmişten de kurtulabilir. İnsanın kendi denetimini ele geçirmesinin yolu onu geçmişten kurtarmaktır. Dolayısıyla zamanı tanımlayan mekânı, mekânı tanımlayan da zamanı tanımlayabilir. Burada geçmişten kurtulmanın içine pek çok şeyi katabiliriz. Modern insanın zihin dünyasının arka planında cennetten kovulma, bu dünyaya atılma olgusu önemli derecede belirleyicidir. İnsanın geçmişten kurtulması aynı zamanda kovulduğu cennetten kurtulması, kendisini kovan tanrıdan da kurtulmasıdır. O hâlde bu dünyayı yeniden tanımlamak, bir anlamda yaratmak, zamanı ve mekânı üretmek, bu dünyanın “tanrısı” olarak, dünyada bir “cennet” yaratmak, yeni insanın idealidir de. Öyleyse yeni şehirleri, mekân ve zaman tasarımını bu anlamda düşünmek zorundayız.”

“Modern dünya böyleyken modernleşmekten başka seçeneği! bırakılmayan dünyanın şehirleri daha da derinden yaşıyor bu kimliksizliği ve yersizliği. Hatta konuyla ilgili Batı’daki kadar bir sorgulama bile söz konusu değil. Hâlâ modern metafizik tek ve tartışılmaz paradigma olarak kabul edildiği için, paradigmaya uyum sağlayamamanın sonuçlarını kendilerini tüketerek ve bitirerek tartışmaya devam ediyorlar. Batı düşüncesinin kendi içindeki “iç-eleştirileri” mihenk alarak modern metafiziği eleştirmek de başka bir çıkmaza ve paradoksa sebep oluyor. İslam dünyası başta olmak üzere Batı düşüncesinin iç eleştirilerini bağlamından kopararak alan Batı dışı toplumların aydınları, bu eleştirilerden yola çıkarak karşı çıkışlarını gerçekleştirdikleri için yine modern metafiziğe eklemlenme sorunu ile baş başa kalıyorlar. Eleştirilerini öncelikle kendi tarihî tecrübelerinden tahkik yolu ile çıkaracaklarının farkında değiller. O hâlde öncelikle bu travmayı daha derinden yaşayanlar olarak bizlerin, şehirlerin de insan olduğu bilinciyle şehirleri kimliği, yeri, yurdu, zamanı ve mekânı olan varlıklar hâline getirmemiz gerekiyor. Bunun için de şehrin ve insanın hafızası, ortak dili, hayat nizamı ve dünya görüşünün olması gerekiyor. Modern tecrübeyi de yok saymadan kendi geçmişimizi tarih yapmak için mevcut olan iz ve göstergelerimizi fark edebilmekle başlayacak belki de her şey... Yoksa tarihin, zamanın ve şehirlerin değil, insanın sonunu konuşacağımız günler uzakta değil.”

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Köksal Alver’den olacak. Şehir ve saat kulesi kavramlarını işlemiş yazısında Alver.

“Saat kulesi, gündelik hayatın ana yörüngelerini kendi bedeninde toplar. Güçlü bir imge ve etkili bir hafıza olan saat kulesi, merkezine saat kavramını alarak, insan hayatının var oluş koordinatlarına dair ince göstergelere sahiptir. Zaman, mekân, yapı, mimari, estetik, tasarım, nesne/eşya, siyaset, iktidar, ideoloji, otorite, güç, ritüel, sembol, anıt gibi insanın var olma mecralarına atıf yapar. Atıf yaptığı her bir olgunun hatırlanmasına, tartışılmasına ve mekânsal birim ölçeğinde yeniden yorumlanmasına yol açar.”

“Saat ‘ayarlı’ bir zaman telakkisidir. Yekpare zamanı saat saat, dakika dakika parçalayan, işlevsel anlara ayıran, düzen, intizam ve sistemin işlerliğini temsil eden saat, modernleşme süreciyle birlikte mekanikleşir ve yeni anlamlar kazanır. Daha evvelinde farklı saat birimleri kullanan insanlık, mekanik saatlerle birlikte yekpare zamanı, anı, günü, mevsimleri belli bir nesneye sıkıştırmayı tercih eder. Öyle ki saat modernleşme siyasetinin toplumu tasarlamada kullandığı bir enstrümana dönüşür. Saat gibi işlemek, saatin tik takları gibi çalışmak, saat kadar dakik olmak yüceltilir; asalet, tembellik, avarelik, züppelik, başıboşluk, serserilik ciddi bir biçimde olumsuzlanır.”

Kudüs’te zaman

Zaman ve Kudüs. Dünya ve Kudüs. Geçmiş ve gelecek ve şimdiki zaman Kudüs. Bütün zamanlara sığan bir şehirdir Kudüs. Alper Asım, Kudüs’te zamanı anlatmış yazısında.

“Bazı şehirlerde zaman mefhumu farklılaşır, bazı şehirler zamanı aşar derdi Akif Emre. Bunu kimi zaman İstanbul’da, kimi zaman Bursa’da, kimi zaman Viyana’da, kimi zaman Mekke’de, Medine’de, Mostar’da hissettim. Ama bu sadece kimi zamandı. Bir an gelip geçiyordu ve kalmıyordu. Mekke ve Medine’yi 1980’lerin ortasında gezerken şok olmuştum. Bir şehir, hem de kutsal bir şehir, zaman ve mekân üzerinden nasıl yok edilebilirdi böylesine. Kâbe görüntülerin ve betonların ortasına hapsedilmiş (adeta etrafına beton atılmış), Nur Dağı, Hira Mağarası yolu pet şişelerden ve kâğıt parçalarından kirletilmiş, Şehitler Tepesi bile dozerle neredeyse dümdüz edilerek ait olduğu zaman ve mekân diliminden, tarihî anlamından yalıtılmıştı. Şüphesiz bir mekânı değiştirmek, zamanı değiştirmekti. Şehirlerin hafızası, zamanın durması ya da zamanın derinleşmesi ile ilgiliydi. İstanbul’u, Bursa’yı, Edirne’yi, Konya’yı, Kayseri’yi, Amasya’yı, Tokat’ı gezerken de yer yer bu hisler galebe çalıyordu. Zamanın mekândaki sürekliliğini çoğu yerde yakalamak neredeyse imkânsızdı.”

“Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve benzeri şehirlerin son dönemlerde gittikçe mekânsal olarak aşırı sekülerleşmesine karşılık, bu iz ve göstergelerin en mücessem biçimde göründüğü şehrin Kudüs olduğunu rahmetli Akif Emre’den dinlerdim. Bir sohbetimizde “Kudüs’ü gördükten sonra şehirle, zaman ve mekânla ilgili tüm fikirlerin değişecek” demişti. Zamanın hem durduğunu ama hem de aktığını, mekânın hem direndiğini hem değiştiğini, yeryüzü ve gökyüzünün çoğu zaman yer değiştirdiğini, zaman ve mekân duygusunun aşıldığını ancak Kudüs’te hissedebilirsin diye de ilave etmişti. Kudüs’e yola çıktığımda bir şehre değil, bir tarihe, bir zamana, bir mekâna, bir geçmişe ve geleceğe gittiğimin farkındaydım. İnsan Kudüs’e gitmeden ne İsra’yı, ne Miraç’ı anlayamazdı. Necip Fazıl İsra ve Miraç’ı anlatırken “zamanın kesintiye uğraması”ndan söz ederdi. Mekke ile Kudüs zamanın kesintiye uğradığı, bir bakıma aşıldığı ve sonsuzlaştığı mekândı. Öyleyse içinde yaşadığım modern zaman ve mekân tasavvuruna karşı, bir mekânın ve zamanın nasıl metafizik anlamda sonsuzlaşarak direndiğini şehir ekseninde Kudüs’te görecektim. Metafizik sonsuzlukla matematik sonsuzluğun çatışmasıydı belki de bu.”

“Daha önce Kudüs’e gelmiş ve burayı bilen birisi karşıdaki Zeytin Dağı’nı göstererek, “Harem bölgesi en iyi oradan görünür.” diyor. Bense Kudüs’ün en güzel Harem bölgesinden görüldüğünü hissediyorum. Belki sureti görmek bakımından Zeytin Dağı daha güzel olabilir, ancak anlamı görmek için Harem’in içinde olup öyle bakmak gerekiyor etrafa. O zaman yekpareliği hissedebiliyor insan, yekpare olduğunu hissedebiliyor. Birliği görmek muradım, çokluğu değil…”

İsmet Özel’in şiirlerinde şehir

Ali Yıldız, yazısında İsmet Özel şiirlerinde şehir konusunu işlemiş.

“Şiir ve şehir arasındaki münasebet, Avrupai niteliklerinin artmasına paralel olarak artar; şehir, şiirde daha fazla ehemmiyet kazanır. Bu yüzden 1950’li yılların Türk şiirinde şehir, daha önceki yıllara göre hem daha önemli hem de daha farklı bir nitelikle yer alır. Bu öncelikle İkinci Yeni şairlerinin şiirlerinde böyle olmakla birlikte onlarla sınırlı değildir. İkinci Yeni’ye muhalif olan Attila İlhan’ın şiirinde şehrin, Turgut Uyar’ınkinden daha az önemli olduğu söylenemez. Diyebiliriz ki 1950’li yılların Türk şiirinde şehir bir bütün olarak önemli bir unsur, önemli bir imge hâline gelmiştir. Fakat bir imge olarak şehir, şiirde umumiyetle menfi bir mahiyet taşır ve menfi çağrışımlara açıktır. Aslında söz konusu olan Batı’da modern şiirle şehir arasındaki zıtlığın ve çatışmanın Türk şiirindeki izdüşümüdür. Bu izdüşümün varlığı 1950’li yıllara kadar kısmîdir, 1950’li yıllarda ise bütüne sirayet eder.

Söz konusu izdüşümü, İsmet Özel’in, İkinci Yeni şiirinin şiirde meydana getirdiği imkânlardan etkilenmekle birlikte onunla sınırlı kalmayan, kendine mahsus özellikleriyle eşsiz olan şiirinde bütün yönleriyle görmek mümkündür. Bunun böyle olması, İsmet Özel’in şiirinin sarsıcı gücü ile alakalıdır. Bu elbette sadece şehir imgesi ile sınırlı bir sarsıcılık değildir. İsmet Özel’in şiirinde var olan her şey, aynı sarsıcılıkla, derinden gelen ve derine nüfuz eden bir güçle vardır. Şiirinin gücü de bir bakımdan değil, her bakımdan aynı üstün güce sahip olmasından kaynaklanmaktadır.”

“Bir Ağrı Yakıldıkça Sevilmeli’de şehir yine şairin kendi iç dünyasındaki kargaşaya delâlet eden olumsuz bir imgedir. Şiirin merkezinde şairin kendi benliği etrafında gece ve çocuk imgeleri yer alır. Üç bölüme ayrılan şiirin ilk bölümünde şair kendini çağdaş serüvenler adına bütün fotoğraflarını yakan ve bekleyen olarak tanımlar. İkinci bölümde şair, çağının ellerini yaktığını geniş zaman kipiyle anlatır ve kendini yine bekleyen olarak tanımlar. Şiirde gece ile ilgili anlatım; gecenin kumu, gecenin kıyısı şeklindeki ifadelerin varlığı, gece ile denizin birleştirildiğini, gecenin denizi çağrıştıracak şekilde tasavvur edildiğini gösterir. Şairin mor ağzını gecenin kumuna batırması ve bütün fotoğraflarını yakması çağdaş serüvenler adına girişilmiş eylemlerdir. Anlaşılacağı üzere çağdaş serüvenler ile gece arasında bir zıtlık vardır. Şairin eylemi ise geceye karşı girişilmiş bir eylemdir. İkinci bölümde ortaya çıkan çocuk imgesi, gecenin zıddı olan bir içeriğe sahiptir ve bu yüzden şairin varlığı ile birleşir. Bir çocuğun yüzünün mezarlara çarpması, soyunan bir kadın ve şairin ayartılmaya uygun yerleri geceyi ağartamamak bakımından aynı konumdadır. Bu durumda beklenen şeyin ne olduğu belirgin hâle gelir: Gecenin ağartılması. Şairin, kadının ve çocuğun geceyi ağartamamasının sebebi şiirde çocukların yağız bir öpüşle korunması ve şairin çağının ellerini yakmasıdır.”

“Partizan’da şair, bir partizan, bir savaşçı olarak hissettiği coşkuyu, cesareti, acıyı, savaşma azmini, okuyanda aynı hisleri uyandıracak, aynı iç yaşantıyı yaşatacak bir üslupla anlatır. Şiirdeki anlatımın merkezi birbirine zıt iki unsurdan meydan gelir: Partizan, yani savaşçı ile onun içinde bulunduğu, fakat karşı çıktığı, meydan okuduğu, savaştığı şehir! Şiir üç bölümden müteşekkildir. Bu üç bölümün ilk ikisinde dayanmak, üçüncüsünde ise dayanamamak fiili anlatımın istikametini belirler. Şairin ilk iki bölümde dayanacağım ve dayanmalıyım diye kararlılıkla belirttiği şeyler ve son bölümde dayanamam dediği şeyler, şairin bir partizan olarak var oluşuyla ilgilidir. Her bölüm bunlarla başlar ve bir bakıma bunlarla son bulur. Bunların arasında ise şehir ve şehre ait şeylerin sözü edilir.”

Şehir, zaman ve yorgunluk

Celalettin Çelik, Şehirlerin zamanla olan yarışından bahsediyor yazısında. Şehrin bir ritmi olduğuna ve bunun da bir yorgunluk olarak insanlara yansıdığına şahit oluyoruz.

“Bugün gündelik hayat dünyası kültürel ve geleneksel olanı gittikçe etkisizleştiren yeni küresel dinamiklerle kuşatılmıştır. Ekonomik argümanlar dışında siyasi, kültürel, çevresel ve hatta dilsel bir ortak yaşam küresine doğru evrilen dünyada artık kentin de bittiğine ilişkin nidaları duymak şaşırtıcı gelmiyor. Mekânsal benzeşme kenti bitiriyor, bitirirken eşzamanlılık ise denetimci bir zamanın içine topluyor hepimizi. Bugünün bireyi artık daha çok neoliberal tüketim kültürüne özgü bir zaman-mekân deneyiminde varolmaktadır. Kültürün bu yeni evresinde zaman da artık kurumsal, bürokratik, evrensel bir çalışma ve disiplin düzeni için hayatı hizaya çekerek hızlandırmaktadır.”

“Modern kent hayatının dinamiklerinden birini oluşturan zamansallık her şeyden önce zaman-mekân uzaklaşması denilen olguyla ilişkilidir. Bugün fiziksel mekândaki değişimin zamana bağımlılığı zayıflamıştır. Giddens değişimin bu kadar hızlandığı modernlikle birlikte hayat üzerinde birçok şeyi kontrol etme ve belirleme kabiliyetimizin de zayıfladığını vurgular. Bir başka deyişle yaşamı ve toplumu yönetmede birtakım kolaylıklar getiren modernite, diğer yandan insanın mekâna ve zamana müdahil olma becerisini de kırmıştır. Bu durum bireylerin modern kurumlara ve sistemlere daha fazla güven duymalarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanları mekanik bir uyum içerisinde yaşamaya alıştıran şey mekânın zamansal planlama ve organizasyonla düzenlenmesidir; sosyal sistemler ancak bu sayede düzenli çalışabilmektedir. Modern dünyada zaman, artık mekândan bağımsız değiştirilebilir bir ölçekleme birimidir (Ritzer-Stepnisky 2013, 111). Zaman mekândan uzaklaşır ve coğrafyayla sınırlı kalmazken daha kısa zamanda daha çok şeye ulaşmak ve daha çok şey elde etmek için araçsallaşmaktadır. Geçmişte haftalarca süren Hac ibadeti bugün uçakla bir kaç saate inmiş, yolculuk meşakkat ve çilesi azalmış, ancak birçok yerin ziyaretini de içeren Hac yolculuğuna ilişkin kadim tecrübe de bu arada kaybolmuştur. Sürekli gelişen teknoloji fiziksel mesafeyi kısaltırken, temaşa, tefekkür ve talim içeren bir seyahatin imkânını da kaldırmıştır.”

“Küçük adımlarla yürümek gerekirse; her ne kadar pratik hayatımızda ve sosyolojik gerçekliğimizde karşılığı olmasa da kolektif hafızamız daha çok ait olduğumuz medeniyetin varlık, âlem ve insan tasavvurunu içeriyor. Bugün yaşadığımız ve içinde olduğumuz modernite ise toplumsal dünyamızda zaman ve mekân anlayışımızı belirliyor. Ruhumuzun derinlerinde İslami varlık ve zaman anlayışının tınıları dolaşırken, bedenimiz modern saat zamanının tik taklarına kalpten ritimlerle uymaya çalışıyor. Bu anlamda bizim sorunumuz da zamanda hızlanma değil, daha ziyade yaşadığımız zamanın dayanağını ve istikametini kaybetmesidir. Hülasa biz, söylemde insanı yabancılaştıran, çürüten ve varlığı kirleten bir medeniyeti reddetmenin konforuyla, pratikte neoliberal sahnenin küresel tüketim oyununda rol almanın acımasız gerçekliği arasında bir gelgit zamanı yaşıyoruz. Ve biz, kendi zamanımızdan gurbete düştüğümüz için yorgunuz daha çok.”

Işık kuyuları

Düşünen Şehir’de Hasibe Çerko’yu görmek mutluluk verici. Bir öykücüden deneme okumanın keyfini yaşamış olduk. Hem de bir şehir denemesi. Sarajevo gezisi izlenimlerini okuyoruz Çerko’nun. Öykülerinden çok iyi bildiğim tasvir ve ayrıntılı anlatım özelliklerini bu yazıda da görüyoruz. Akıcı ve kuşatıcı bir anlatımı var Çerko’nun.

“Sarajevo. Göğün, alçaktan saran duru ve mavi salıntıları katışıksız bir yansımayla akıyor tarihî çarşıda: dükkânların önünü altın uyum ezgilere boğuyor; madeni tınılarla eğiliyor küçücük pencerelerin ışıkları. Pınarlar tütüyor imparatorluk zamanından kalma parke taşların üzerinde; çalkalanan çiylerin ince ışığı, taşların aralarındaki kumları en dipteki sınırından kavramış, vahşi bir aydınlık sergiliyor; fakat aslında bu parıltılar, bütün çeşitliliği ölçüye vurulamaz sınırsızlığıyla yoğunlaştıran kaderin hüzünlü boşluğu. Hüzünlü şekil -kendi alevlerinin soğuk zincirleriyle örülü, uçsuz bucaksız açılmış duyarlıklı göz, nabzı atan çıplaklık- giriyor araya. Hüzün, o taşlaşmış boşluk, kelimelere ve dile dönüşmek uğruna sert ışık zincirleriyle sarmaş dolaş, alttan alta geceyi çağrıştıran saydam duvarlarının kupkuru hışırtıları içinde beklerken öyle acıklı bir sessizliğe gömülüyor ki, gecenin ta derinlerinde saklı deniz, soluğunun gümüş buğusuyla bezenmiş damlalarını büyüklüğün uçsuz bucaksız genişliğiyle ve ilk sabahın saflığı ile mekâna yayıyor ve taşlaşanı yavaşça ıslatarak yumuşatıyor, sonra kendine çekiyor ona doğru kayması için daha bir dokunan yavaşlıkla. Mekân daha bir güzelleşiyor, tatlılaşıyor; heyhat, ruhu, hem gecenin hem de ışığın özüne damlalar halinde indiren huzur yumuşaklığı yüzümün, ellerimin üzerinden akıp gidiyor da doğallık içindeki sonsuz akışa karışamıyorum ben.”

“Göğün maviliği içimde kesit kesit açılıp enginleşene kadar eziliyor Ben’im; soyuluyor, soyuluyor artık varolmayışının korkunç çıplaklığına, varlığının en ilkel noktasına, biçimsizliğe doğru; ağır ağır, uzun süren zahmetsiz bir dalgınlığın ardından sanki yüreğin ürpertilerine dönüşüyor ve bu gökyüzü zamanının her yöne açılmış sınırlarının uçurumunda, yolculuğunun ışıklarla titreyen noktasında güvercin, eriyor.

Kendini her türlü varolandan çözerek aşıp giderken yazıya dökülemez çokluktaki resimleri, çehreleri kristalleri… Dünyevilik dışı kanatlarının hafif dokunuşuyla uyandırıyor tüm bürünenleri ışığına.. yakıcı tutkuyla.

Köpüklerle serpiliyor tomurcuklar gülümser gibi, yanı yöresi sonsuz bir kubbeye doğru.”

“Yüreğin derinindeki gökyüzüyle yeryüzü arasında o mezarlar, yitip gitmiş varlığımda yoğunlaşan billur bir sesle itildi yıldızların önüne, akıp gidenle birleşsin, zamanın bu acı kesitinden özgürleşsinler diye. Fakat ilkin yüz yüze geldiğim alacakaranlık darboğazı aşıp taşlaşmayı geçersiz kılmak son derece yaralayıcıydı. Oysa ey kader! Sen değil miydin, bu duyulmamış sesi ve ateşlerin kuyularını beklememi isteyen, hazırlayıp beni çıkışa, doğmamış çocukluğumla birlikte ondan da öteye yönelten bakışlarımı…”

“Açık çarşıyı dolaşıyorum. Zaman, ah, sonsuz zaman! Doygunluğum, renk renk ay ışığım! Hep yeni dünyalardaki olgunluk meyvelerini devşirmek isteyen, bunun için acılarla yakınan ruhumun zorunluluğusun sen. İşte, görünmez parıltıların bedenimi havaya kaldırır gibiydi, bu yüzden uçta bir ihtiyaçla oturduğum hanın kahvesinden çıkıp dışarıyı dolaştım biraz. Gözlerim buğuyla doluyordu, bakışlarıma sinmiş bakışlarının kutsallığı içimi sarmıştı oy! Derin zaman, yüreğim, tertemiz yuvam olan giz. Güneşin taşlarında öğütülecek buğdayların senin uçsuz bucaksız tarlalarından alınıp o ürkünç mağara ağzına dökülmesini hissederek bilmediğim yabancı yollarda, iki yandan görkemli yapıların çizdiği geniş caddelerde yürüdüm, anlatılmaz korkularla.

Enli taş köprülere, nehirlere, mabetlere, tren yolunun bu tarafından ulaşabilirmişim gibi geliyor. Korkuyorum öbür tarafından. Öbür tarafta tedirgin, yalnız tek kez yürüyebildim yolun sonuna kadar.”

YORUM EKLE