Şubat 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Kültür ve edebiyat mahfilleri

Nihayet, Şubat 2020 ile 62. sayısına girdi. Derginin her sayfasında bir estetik ve işçilik göze çarpıyor. Özellikle dosya konuları derginin en gözde bölümü. Ben dergide ilk olarak dosya bölümünü okuyorum. 62. sayının dosya konusu “Dünü ve Bugünüyle Kültür ve Edebiyat Mahfilleri”

Ahmet Murat’ın giriş yazısından: “Kapağa taşıdığımız ‘mahfil’ ile kültür ve edebiyatın merkezde olduğu düzenli buluşmaları kastediyoruz. Bazen bir evde, bazen bir pastanede ya da kıraathanede gerçekleşen bu buluşmaların özelliği, takvimli olsa da olmasa da sürekli olmasıdır. Bir grup kültür ve edebiyat insanı, birkaç farklı kuşağın katıldığı bu buluşmalarda, bilgi tecrübe ve haber alışverişini sağlamıştır. Yeni yazılan bir şiir önce burada okunmuş, sahafta tesadüf edilen yeni bir kitap önce burada meraklılara takdim edilmiş, yeni yapılan bir bestenin ilk dinleyicileri buradaki katılımcılar olmuştur.”

Dosyada yer alan yazılardan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Şehir tarihi denince akla ilk gelen isimlerden Dursun Gürlek ile Merve Akbaş bir söyleşi gerçekleştirmiş. Elbette konu İstanbul’un kültür ve edebiyat mahfilleri. Gürlek’in en hakim olduğu konulardan başında geliyor İstanbul.

“Cemil Meriç Bey’in benim üzerimde hakikaten büyük bir etkisi oldu. Ben Cemil Meriç’i İstanbul’a gelmeden önce yazılarıyla tanıdım. Tokat İmam Hatip Okulu’ndayken Ankara’da çıkan Hisar Mecmuası’nı her ay alıp okurdum. Cemil Meriç’in yazılarıyla da bu dergide tanıştım... 1978 yılında beş kişilik bir üniversiteli grubuyla Göztepe Tütüncü Mehmet Efendi Sokak’taki evinde kendisini ziyaret ettik. Arkadaşlarım da tarihe ve edebiyata meraklıydı. Hoca’yı tanıyınca ezberimde olan o makalesinden biraz okudum. Hoca’nın hoşuna gitti, hanımına seslenerek, “Fevziye bak, şakirtlerim yetişmiş” dedi. Ayrılacağımız zaman kulağıma eğilip, “Evladım, boş zamanlarında buraya gelebilir misin? Burada kitap okuyup bir bakıma bana sekreterlik yaparsın.” diyerek beni çok memnun eden bir teklifte bulundu. Cemil Meriç’e uzun zaman devam ettim.”

“Ben çocukluğumdan beri büyük insanları dinlemekten zevk alırdım. Daha ilkokul talebesiyken köyümüzün yaşlılarından I. Dünya Savaşı hatıralarını dinlerdim. Yaptıkları sohbete hep kulak verirdim. İlkokulda da iyi öğretmenlere düştüm. Benim güzel sözlere olan merakımı fark etmiş olmalılar ki dersim dışında da ilgimi çekecek konular anlatırlardı. Kısaca söylemek gerekirse önemli şahsiyetlerin, üstatların, yazarların, şairlerin sohbetlerini dinlemekten, yazdıklarını okumaktan zevk alırdım ve buna erken bir yaşta başladım. Benim bu hevesim hiç eksilmedi, daha da çoğaldı.”

Şemsettin Şeker, 19. asır konak ve yalılarında ilim ve sanat hayatı üzerine kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor Nihayet’te.

“Her konağın kendine mahsus bir kütüphanesi ve kitapçı efendisi (hâfız-ı kütüb) bulunur. Hafız-ı kütübler konakların daimi görevlilerindendir. Önemli eserleri satın alır veya intinsah ettirir, araştırma yaparlar. Bir yerde konaktaki ilim ve sanat hayatının belirleyicisi onlardır.”

“Konak ve yalı sahiplerinin oluşturdukları hususi kütüphanelerin ilim ve edebiyat tarihimizde müstesna bir yeri vardır. Bu mekânlar müelliflerin karşılaştıkları müşkilleri çözmek için müracaat ettikleri yerler arasındadır.”  

Konaklar, ikbal ve idbar arasındaki yerlerdir. Vükela ve ulemanın kudemasının haneleri, bir diğer deyişle daireleri, devletin istikametini belirleyecek derecede etkili yerler arasındadır. Üst kademe memuriyetlere getirilenler, genellikle aynı daire mensuplarıdır. Ayrıca rical-i devletin husumetlerinden doğan politik dedikodular hep buralarda neşet eder.”

“Konakların bir diğer hususiyeti de camiler, medrese ve mektepler haricinde eğitim hayatının feyizli bir devresini ihtiva etmesidir. Geniş bir nüfusu da ihtiva eden konak ve yalılarda verilen eğitim şahısların ilmî, fikrî, edebî şahsiyetlerinin oluşmasına yardımcı olmuştur. Lisan, edebiyat, musiki, hat, tezhip gibi konularda hususi muallimlik yapan hocalar konak sahiplerinin çocukları ile sair mensuplarına ilim ve hüner öğretip, sanat meşk ettirmişlerdir.”

Bir Edebi Muhit Olarak Ankara kitabının yazarı Necati Tonga, Nihayet’te Ankara’nın çok önemli bir edebi mahfili olan İstanbul Pastanesi hakkında yazmış.

“Başkent’in önemli bir edebiyat mahfili olarak karşımıza çıkan İstanbul Pastanesi, Ulus’ta, Karaoğlan Caddesi üzerinde, Zincirli Camii ve Taşhan’ın karşısında 1923 yılında açılmıştır.”

“İstanbul Pastanesi, Ankara’nın ilk pastanesidir ve açıldığı günden itibaren yıllarca şehrin en rağbet gören mekânlarından biri olur. Mekânın gedikli müşterilerinden Enver Behnan Şapolyo, İstanbul Pastanesi’ni “münevverler kulübü” olarak nitelendirir ve bu pastanede öğretmen, memur gazeteci, ressam ve mebusların ayrı masallarda gruplar halinde oturduklarını yazar.”

“İki katlı bir mekân olan İstanbul Pastanesi, 1955 yılına kadar pek çok şair, yazar, tarihçi, ressam, musikişinas ve üniversite hocasının toplandığı, edebiyat sohbetlerinin yapıldığı, Mehmet Çınarlı’nın tabiri ile ‘cümle ehl-i dilin buluştuğu’ bir mekân olmuştur.”

“Hatıralarında İstanbul Pastanesi’ni anlatan ediplerden biri de Necip Fazıl’dır. 1930’ların başında İş Bankası’nın Ankara şubesinde memur olarak çalışmaya başlayan Necip Fazıl, başkentte gün geçtikçe halka halka genişleyen yeni bir edebiyat çevresi ile karşılaşmıştır. Necip Fazıl’ın Ankara’da bulunduğu süre zarfında devam ettiği en önemli edebiyat mahfili İstanbul Pastanesi’dir.”

Mevlana İdris ile Eren Yeşilyurt’un keyifli söyleşisi çay ve kahve kıvamında okuyucularını bekliyor.  Marmara Kıraathanesi, İlesam, Kızlarağası Medresesi ve daha birçok mekânın kulağı çınlatılıyor  söyleşide.

“Bir Türk her yerde çay arar. Eskiden at da arardık o başka. Erenler’de iyi çay yapılıyordu. İlgilisi için nargile (tömbeki) ve çay ciddiye alınıyordu. Ayaküstü, merkezî bir yerdi. Klasik mimarinin sağlamlığı, kubbelerin, revakların sahiciliği, girişte sağlı sollu birkaç mezar ve demir parmaklıkların önünde hep hazır duran közler, ehl-i sohbetin halkalanması, genç edebiyatçı dostların buluşup yeni şiirlerini teati ve tefsir etmeleri, hemen dışarıda köşedeki mütebessim çehreli büfeci Cahit’in leziz sandviçi tost ve hamburgeri…

Velhasıl Erenler birçok yapının bir arada olduğu eklektik bir mekândı. Eski tüfekler, genç şairler, öykücüler, dergiciler, gazeteciler, akademisyenler, esnaftan, halktan nargileciler… Hepsi bir aradaydı.”

“Bazen yirmi kadar kişinin katıldığı ateşli tartışmalar bazen de iki üç kişinin mırıl mırıl sohbetçikleri… Sohbetin her nevi vardı medresede. Hadi bir fikir imal edelim, yarın da hayata geçirelim nevinden projeler geçidi yoktu elbet. Ama orada düşünülüp kotarılmış ve yayına başlamış çok sayıda dergi, kitap, yıllık çalışması olduğunu biliyorum.”

Safahat boykotu

Safahat ve boykot kelimelerinin yan yana geliyor olması ne kadar acı veriyor insana. Adına Milli Şair dediğimiz bir şairin daha yaşadığı dönemde uğradığı zulme aşağı yukarı -kulaktan dolma bile olsa- toplumun bir aşinalığı var.

Cihan Aktaş, Nihayet’te Ahmet Özalp’in “Aklı Kamaştıran Belagat Kasırgası- Safahat’ın Yankıları” isimli kitabı üzerinden 1911-1924 yılları arasında Safahat’a ve elbette Mehmet Âkif’e karşı yürütülen düşmanca tavrı anlatıyor. Yazarların Safahat üzerine yazdığı yazılardan da örnekler almış yazısına Aktaş. Akif’e ve Safahat’a saldırı olduğu kadar Akif’i savunanlar da yok değil. Altını çizdiğim bir bölümü paylaşacağım.

“1919’dan 1922’ye kadar süren bir suskunluğun ardından Yakup Kadri “Akif Ümmetçi ve Şeriatçı Bir Şairdir” başlığıyla bir yazı kaleme alıyor. Besbelli dindarlığı farklı yorumlayıp bağnazlıkla bir tutan Yakup Kadri, Akif’in ümmetçiliği ve şeriatçılığını ise övgüye değer buluyor. Özalp’e göre böyle bir yazı kendine haslığını yazarın henüz bir angajmanlık evresine girmemesine borçludur. Yakup Kadri’nin yazısını takip eden suskunluk yıllarının ardından 1924’te Cenap Şahabettin ‘Ondan bahse kalkışmak benim için bir cürettir” diye şerh koyarak Akif üzerine yazılmış en güzel yazıyı kaleme alıyor. Bu yazıyı herkes okusa keşke! Cenap Şahabettin’in ‘Safahat Mübdii! Başlıklı bu yazıyla hiç kimseye göndermede bulunmadan bütün eleştirileri en ‘susturucu’ şekilde cevaplandırdığı söylenebilir.”

Ve Cihan Aktaş her harfine gönülde katılacağımız çok yerinde bir yakınma ile bitiriyor yazısını; “Safahat’ın uğradığı boykottan bu yana geçen bir yüzyılda daha insaflı ve yapıcı bir kültürel ortama sahip olabildiğimizi söyleyebilsek keşke! Sahi, benzeri siyasal mevzilere sahip olmadığı halde kim kimin eserine layıkıyla kıymet veriyor. Sessizliğin yerini sesi ve sözü boğmaya dönük kuru gürültü zincirleri aldı geçen zaman içinde.”

Çadırda 24 saat

Nihayetten yapacağım son paylaşım Aynur Karabulut’a ait.  İdlip’te bir çadırda geçirilen 24 saati yazmış Karabulut. Çaresizlik, soğuk, korku ve birçok acı var bir çadıra sığan. Karabulut’un izlenimlerini okurken yaşamak denen kaygı gelip boğazımıza düğümleniyor.

“İnsani, küçük ama onları hayata bağlayan pek çok şeyden mahrumdular. Beni en fazla etkileyen de şu cümle oldu: ‘ Aynaya bakmayı çok özledim.’ Ben ise burada bir gün geçirmişken, sabunla doya doya elimi yıkamayı özlediğimi fark ettim.”

Ve dönüş… Suriye’deki bir çadır kentte sadece 24 saat geçirdim. Bir anlamda ben de onlarla ‘bir çadıra düşmüştüm.’ Elimi buz gibi sularla yıkadım, ne kadar yorulsam da sırtımı yaslayacak bir duvar bulamadım. Aynaya bakmayı özleyen, kadınlarla tanıştım.”

M. Akif İnan üzerine

Ay Vakti dergisi 2020’ye 184. sayısı ile girdi. Hayırlı, huzurlu, bereketli nice sayılar diliyorum. İçeriği zenginleşerek yoluna devam ediyor dergi. Bu önemli. Deneme, araştırma, şiir, öykü, masal derken ürün çeşitliliği ile de göz dolduruyor Ay Vakti. Emeği geçen tüm isimlere kolaylıklar diliyorum.  

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Necmettin Evci’nin “Estetik, Zerafet, Cesaret ve Hareket Adamı M.Âkif İNAN” isimli yazısından olacak. Elbette İnan hakkında ne söylense az. Sadece bir alanda değil birçok alanda söz sahibi olan, bir gönül ve eylem insanını sürekli anlatmakta fayda var. Özellikle günümüz gençlerinin rol model alacak kişileri seçmedeki yanlışlarına şahit oluyoruz. M. Akif İnan, her yönüyle örnek alınabilecek bir ömür sürmüştü. Rahmet dileklerimle Evci’nin uzun soluklu yazısından birkaç paylaşım yapacağım.  

“İslâm’a tüm benliği ile İnan’mış, bütün hayatını millî-manevî değerlere adamış, sanata, estetiğe, şiire sevdalı, fikir ve hareket adamı, şair, yazar olarak yedi güzel adamdan biri, beyefendi, cömert, müşfik, sıcak, nezih, kibar kişiliğiyle yaşadığı dönemde çevresindeki insanların dostu, arkadaşı, ağabeyi veya hocası, asla vazgeçmeyerek bir ömür mücadelesini verdiği idealleri, bilgisi, kültürü, hatipliği, heyecanı, öfkesi, örgütçülüğü, eylemciliği ile tam bir dava adamı, bütün bu özelliklerini kattığı sendikacılığa, bilgiye, çözüme, nezakete dayalı bir yeni üslup kazandıran müstesna insan Mehmet Akif İnan’ı, vefatının 20. doğumunun 80. yılında rahmet, hürmet ve özlemle anıyoruz.”

“Genel anlamda gelenek dışı olmayan şiiri benimsemekle beraber sanatta yeni anlayış ve arayışlarla bu dönemde tanış olacaktır. Orhan Veli ile başlayan yeni akıma içeriksizliği ve biçimi itibariyle karşıdır. Sezai Karakoç’un yazı ve şiirleri şiirde yeni anlayışının netleşmesine ve oturmasına sebep olacaktır. Yaşadığı dönem, ikinci yeni akımının şiire ters düşmeyen kapalı söyleyişinin benimsendiği yıllardır. Başta Cahit Zarifoğlu olmak üzere yakın sanatçı dostları, bu akımın deyiş ve tarzını benimsemiş olmalarına rağmen, Âkif İnan geleneksel forma bağlı, serbest şiire mesafelidir. ‘Hicret’ ve ‘Tenha Sözler’ adıyla yayınladığı iki şiir kitabına da almadığı gençlik yıllarından beri şiirlerini geleneksel form ve hece ölçüsünü kullanarak yazmayı sürdürür.”

“Her şiirinde derin bir bakışın, köklü medeniyet tasavvurunun izleri çok net görülür. Esasen tâ başından beri onun temel kaygısı budur. Özünde iman olan, maneviyat olan bir dava, bir kurtuluş kavgası, bir varoluş ve onur mücadelesi onu şiire, yazıya sadece sürüklememiş, mecbur etmiştir. Bu öncül değerlendirmelerle bakılmazsa onun şiirleri kendi duygu ve anlam dizgesi içinde anlaşılamaz. Kaldı ki, şiirin niteliğini anlama düzeyine göre tanımlamak, doğasıyla tutarlı bir yaklaşım görülmemektedir.”

“Her eylem yeniden diriltir beni” diyen Âkif inan ve arkadaşları, küstahça ‘bin yıl’ süreceği söylenen tehdit ve tahditler karşısında susmayarak, kenara çekilmeyerek bütün yurtta, tüm kamu kurumlarında örgütlendiler, başa baş, dişe diş mücadele verdiler. Eğitim-Bir Sen, Memur Sen ve bağlı tüm sendikaların faaliyetiyle Anadolu’da yeni bir ses, yeni bir duruş, bakış, yürüyüş, örgütlenme başlamıştı. Bu baskıcı, rüzgârları beş yıl sonra dağılan toplum mühendisliklerine karşı, gerçekten bin yıldır süren bir hareketin yenilenen, aktif, diri bilinciydi.”

Abdullah Harmancı’dan Cengiz Dağcı yazısı

Yazısına bir sitem ile başlıyor Abdullah Harmancı; “Cengiz Dağcı’yı unuttuk. Oysa o bizi unutmamıştı.”

2019’da doğumunun 100. yılı olan Dağcı’nın Türkiye’de hakkıyla anılmadığını üzülerek dile getiriyor Dağcı. Ne yazık ki o kadar önemli değerler var ki unutulup giden.  Dağcı’yı rahmetle anarken ben de “Yurdunu Kaybeden Adam” kitabını mutlaka okunacaklar listesini almak gerek diyorum. Çünkü Dağcı’nın hayatında ve bu kitabında hepimize çıkarılacak önemli paylar var. 

İçli ve ince dokunuşları olan bir biyografi diyebiliriz Harmancı’nın yazısına.

“Kırım Türklerinin 1928’den itibaren yaşadıkları zulümleri bir bir kitaplaştırmaya başladı.

Sadık Turan’ın şahsında Kırım Türklerini ve Kırım Türklerinin şahsında bütün dünya mazlumlarını romanlaştırdı.

Oysa edebiyata girdiğinde pastoral ve romantik şiirler yazmış ve hatta bu şiirlerinden dolayı (Sovyet insanını toplumsal idealleriyle yansıtmadığı için) eleştirilmişti.”

“Dağcı, ırkçılık yapmadı. Rus nefreti aşılamadı. Kalemini gel geç kin ifadeleri üretmek için kullanmadı. Yazdıkları edebilik ölçüsünü hiç aşmadı.

Yurdunu kaybetmişti ama buna rağmen metinlerini bugün var yarın yok bir nefret söylemine dönüştürmedi.

Böylelikle hem tarihin hem de edebiyatın konusu veya nesnesi veyahut öznesi olmayı başardı.

Tüm dünya mazlumlarının sesi oldu.

2019 yılı Dağcı’nın 100. doğum yıldönümü idi.

Türkiye’de hak ettiği coşkuyla anılmadı.

Bazı yayınlar yapıldı elbette veya bazı anma programları.

Ama gerçek anlamda Dağcı’yı Türk çocuklarına okutacak bir heyecan dalgası yaratılamadı.

Sempozyumlar, özel sayılar, paneller… yapılmadı.

Bunda, bu satırlarının yazarı da suçludur, bu satırlarının okuru da.

Cengiz Dağcı’yı unuttuk. Oysa o bizi unutmamıştı.”

Kardan, kıştan, soğuktan…

Ay Vakti, giriş yazısından başlayarak kışı selamlıyor. Kar ve kış yazıları var ocak sayısına yakışacak güzellikte. Her ne kadar “kar” deyince Van- Bahçesaray aklımıza geliyor ve buz kesiyor içimiz… Hayat böyle. Bazı güzellikler felakete de dönüşebiliyor.

Adem Turan’ın Kış Hâlleri yazısından bir paylaşım yapacağım. Bir şairden deneme okumanın mutluluğunu yaşatıyor bize Adem Turan şiir tadındaki denemesi ile.

“Bazen düş görsek de bir evin kış kapısına gelip dayandığımızda, ya düşün devam etmesini isteriz ya da dört bir yanını dolaşmak evin; bağçe duvarını bir çırpıda aşıp, dikkatlice ve incitmeden hiçbir şeyi; ardımıza dönüp bakmadan, serçeleri ürkütmeden. Oluklardan akan yağmur sularına uzanıp tıpkı çocukluğumuzda yaptığımız gibi birkaç yudum içip çeşme suyundan nasıl da farklı olduğunu duyumsamak. Ah, şimdi bunu hatırlamak ne güzel! Havada hafiften ısıran bir soğuk olmalı ki biz döndükçe evin etrafında ev biraz daha eskisin ve biz gençleşelim; gelip düşlere durduğumuz kapıysa esrarlı bir hâl almalı ki düşümüz devam etsin.”

Masalsız büyümesin çocuklar

Son yıllarda masala karşı artan bir ilgi var. Bu mutluluk verici bir gelişme. Masal demek hayal kurmak demek. Geçmişle bağın sımsıkı olması anlamına geliyor masallar.

Yitik Düşler dergimizde her sayı bir masal yayımlardık. Çünkü masal demek çocuk kalbine dokunmak demektir.

Ay Vakti sayfalarında da bir masalla karşılaşınca ziyadesiyle murtlu oldum.

Naz’ın Masal Masal İçinde isimli masalı gayet keyifli bir masal.

“Üç arkadaş temkinli bir şekilde yürümeye devam etmişler ve birden, daha ne olduğunu anlayamadan kendilerini bir yamaçtan aşağıya doğru yuvarlanırken bulmuşlar. Tünelin duvarlarına çarpa çarpa, döne döne metrelerce kaymışlar da kaymışlar. Feri düşerken çıkardıkları kulak tırmalayan ciyaklamalar arasında, “sanki bu bir kaydırak” diye bağırmış. Ara ara da, “yuppii!” kahkahaları atıyormuş. Karınca hemen Feri’nin cebine girip kendini güvenceye almış tabiî. Belki beş dakika, belki de on... kim bilir ne kadar! bir süre böyle paldır küldür ben diyeyim kaymaya, siz deyin yuvarlanmaya devam etmişler. Sonunda düz bir zeminde iflahları sökülmüş bir şekilde durabildiklerinde, Feri baştan ayağa çamura bulandığını fark etmiş. Raza, “tüylerim çamur içinde kaldı” diye mızıldanmış. Kendilerine gelir gibi olunca da nerede olduklarını anlamaya çalışmışlar…” 

Devamı Ayvakti 184’te. Alıp okumakta fayda var.

Acılardan yansımalar

Şeref Akbaba,  

Mazlum coğrafyaların acılarına şahit tutuyor bizi. Kış, soğuk ve zulüm devam ediyor dünyanın birçok yerinde.

“Halep, sonrası İdlib.

Ve toplama kamplarında zulüm gören Uygurlar.

Orta Doğu’dan Afrika’ya, Uzak Doğu’dan Orta Asya’ya, aynı haksızlığa uğramış halklar

ve ülkeler.

Mağrurlar mağdurların ve mazlumların çaresizliğini hesaba katmıyorlar.

Mazlumun duası ile yaratan arasında perde olmadığını.

Allah’ın hesabını da.

Akıbetlerinin geçmiş kavimlerin akıbetiyle aynı olacağını da.

Bu noktada insana sorumluluklar düşüyor.

Kime karşı ve hangi gerekçeyle olursa olsun, zulme karşı ortak bilinç ve direnç

oluşturmalı, yeryüzünde adaletin timsali olmalıdır.

Adı olan ve kendisi olmayan adaletin değil.

Adalet ve emniyetin.

Hakikatin.”

Ay Vakti’nden şiirler

önce bir ıslık sesi insan değil üfleyen
basılmış düğmeye kimbilir nerden bu bir füze

domates patlıcan biber geçti günler
deprem gelmez harp patlamaz oy farfara farfara

alkıştan alkıştan mest olanlar ah diyor şimdi
nerde yanlış yaptık biz nerde diyor gözleri

Kamil Eşfak Berki

Bu yara iyi yaradır
acısıyla gülümsersin her defa
Kanayınca korkuların kaybolur

Bu adam iyi adamdır
Niyetinde akzambaklar yeşerir
Goncalar ve hayal palmiyeleri

Nurullah Genç

Yani işte zaman bu zaman
Yaşıyor ve görüyoruz
Etrafı çevreleyen çember
Bizi de alıyor içine; kalbi ağrıyor zamanın.

Nurettin Durman

desem ki bir avuç ağlamak getirdim ruhumun kirpikleriyle
ihtiyarlar en çok köstekli saat taşır hırkasının cebinde
parmakuçları da tesbih çeke çeke kehribar olmuştur öyle

hayallerin döşeği pamuktan olur biliyorum yastığı rüya
kandaki sevdayı süzen attarların şişelerindeki kokuyu
kâbenin taşına sürülen tevbeleri dervişler taşır heybelerinde

Selami Şimşek

sabit bakışla vahşet doğuranlar ki
canlıyı merdiven gören canı deviren
acının üstünü açan alçak devingen…
parçalanacakmış kalbin kökleri
ve tüm imgelemi, ona ne
bir hançer bir kurşun özge cerene

Semra Saraç

Hece Öykü yeni yüzüyle

Hece Öykü’nün 100. sayısında bir yenilik beklerken 2020’ye yeni yüzüyle girdi dergi. “Ah bu dergilerin hali, ne olacak?” denen bir ortamda, yeni dergilerin çıkması, dergilerin yeniliklerle buluşması bu serzenişi yapanlara iyi cevap oluyorduk herhalde.

Hece Öykü’den yapacağım ilk paylaşım 2019’da Öykü soruşturmasından.

 Necati Mert

“Dergiler açısından çok keskin konuşamam. Nihayet beş altıdır izleyebildiğim dergi sayısı. Öykü dergileri, seçtikleri ürünler hem de öykü üzerine yazı, eleştiri ve incelemeler bakımından sanırım hayli başarılılar. Gerçi zayıf ürünlere rastlanmıyor değil ama yenilere yer açmak, imkân tanımak zorunda oldukları hatırlanırsa mazur görülebilirler.”

Necip Tosun

“2019 yılı, öykü kitapları, dergileri ve öykücülüğümüz açısından verimli bir yıl oldu. Gerçi kitap yayıncılığı, roman yanında en azından sayısal anlamda oldukça yetersiz bir alanı kapladı ama yine de umut verici çıkışlar vardı. Büyük yayınevleri öykü kitaplarına ilgi gösterdi, kitaplar azımsanmayacak satış rakamlarına ulaştı.”  

Abdullah Harmancı

“Türk öyküsünün, ülkemizin ve dünyamızın çalkalanmalarını birebir yansıtma konusunda çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Toplum nereye yönelmişse öykü de oraya yönelmekte. Hayatın değişimini, dönüşümünü yansıtma konusunda çok başarılı. Biraz da öykü türü buna müsait, yaşadığımız çağ, değişimleri sıcağı sıcağına hissetmemizi sağlıyor ayrıca.”

Ali Ayçil

“İşim gereği dergiye gelen hikâye metinlerini okuyorum. Farklı dergilerde yayımlanan hikâyeleri ve kitapların bir kısmını da okumaya çalışıyorum. Uğur Nazlıcan’ın Bir Dükkanı Beklemek kitabı benim için sürpriz oldu. İyi bir kitaptı.”

Mehmet Kahraman

“Öykü şu an edebiyat dünyasının lokomotifi gibi görünüyor. Bu bir iddia değil ama neden diyecek olursanız, şöyle cevap verebilirim. Öykü dergilerinin sayıca çok olması, öykü kitaplarının daha fazla yayımlanması, öykü etkinliklerinin, okumalarının yapılması öykünün gündemde olmasını sağlıyor. Bunda dergilerin ve öykü atölyelerinin katkısı yadsınamaz. Artık hemen her şehirde edebiyat atölyeleri var…”

Yunus Nadir Eraslan

“2019 yılı da dahil olmak üzere diyebilirim ki geçtiğimiz on yılın ana eğilimi; kurama göre öykü yazmak gibi garip bir uğraşın peşine düştü genç yazarlar. Bu etkinin artan atölye çalışmalarından, dergilerde yer alan kuramsal yazılardan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu durumu şimdilerde sıklıkla yaşanan hastanın daha hekime gitmeden evvel kendine koyduğu teşhise benzetiyorum…”

Alpay Doğan Yıldız ile Mustafa Kutlu hikâyeciliği üzerine    

Alpay Doğan Yıldız, özellikle hikâye ve hikâyeciler üzerine yoğunlaşan bir isim. Yeni kitabı Mustafa Kutlu Hikâyeciliği Hikmet ve Ahenk üzerine Hece Öykü’de Dinçer Eşitgin’in gerçekleştirdiği bir söyleşi ve Ahmet Cüneyt Issı’nın bir değerlendirme yazısı yer alıyor.

Önce söyleşiden paylaşım yapacağım.

“Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’den sonra daha geniş bir okur kitlesiyle buluştuğu doğrudur. Çünkü Uzun hikâye’den önceki hikâye dönemi (ilk beş hikâye) daha yoğun metinlerdi. Uzun Hikâye ile birlikte daha rahat, daha kolay okunan ve daha uzun hikâyeleri içeren hikâyeler dönemi başladı. Okur, rahat okunan ve uzun hikâyeleri daha çok tercih eder.”

“Mustafa Kutlu, sanat anlayışını ‘hikmet ve ahenk’ üzerine inşa ettiğini söylüyor. Hikmet; muhatabına, okura bir şey söylemek, ona hayata dair bir teklifle gelmek. Ahenk ise söyleyeceğini güzel, etkili söylemek.”

“Öncelikle Kutlu kısa hikâyeleriyle modern Türk hikâyesinin usta/ klâsik kısa hikâyecilerinin; (Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik, Tarık Buğra) yanında duruyor, onlardan biri. Yani bir defa klâsik kısa hikâyede usta. Klâsik kısa hikâyeyi bugün yazabilmesiyle usta.”

“Mustafa Kutlu, tabiatı iyi biliyor ve anlatıyor. İyi bildiği için anlatıyor, bu işin bir tarafı. Diğer tarafı ise onun hayatı anlamlandırmasında.”

Ahmet Cüneyt Issı’nın yazısından da bir bölüm paylaşacağım.

“Mustafa Kutlu hikâyeciliğini mercek altına almış, dikkatine hayran olduğum bir akademisyen, hepsinden önemlisi benim dostum Alpay Doğan Yıldız, çok inanıyorum ki Türk hikâyesinde yeni sayfa olarak gördüğü Mustafa Kutlu hikâyeciliğini bundan sonraki çalışmalarında daha da boyutlandıracak, hepimizi bu tespitine ikna edecektir. Hikmet ve ahenk kavramlarını da ayrıca çok merak ediyorum. Ayrı iki şey mi yoksa iç içe mi?”

Kahramanlarıma Mektuplar üzerine

Hatice Bildirici, Tuba Dere ile Kahramanlarıma Mektuplar kitabı merkezinde bir söyleşi gerçekleştirmiş. Konuya hakim olan kişilerle yapılan söyleşileri okumak da çok keyifli oluyor. Bildirici’nin soruları kitabın şifrelerini ortaya koyan, yazara konuşma fırsatı veren yetkin sorulardan oluşuyor.

“Hece Öykü’de yayımlandıktan sonra mektupları, yazarlara ulaştırmaya çalıştım. Hatta imza gününde Orhan Pamuk’a verip ‘Mevlut’a bir mektubum var, bunu kendisine iletir misiniz?” demiştim. Ahmet Ümit ve Faruk Duman’a mektupları yazmadan sormuştum. Tüm yazarlara dostluk ettiğim bu kahramanları yarattıkları için şükran borçluyum.”

“Kitap yayımlanmadan önce türüne ne diyeceğimiz konusunda konuştuk. Mektup / öykü demeye karar verdik. Mektupları yazarken mektubun edebiyattaki yeriyle ilgili de araştırmalar yapmıştım. Hem bizim edebiyatımızda hem de dünya edebiyatında birçok mektup öykü mektup roman var elbette. Edebiyatta türlerle ilgili keskin / kesin sınırlar çizilemeyeceği gibi melez türler yazılabileceğini de düşünenlerdenim.”

“Benim okuma deneyimim bu şekilde, kitapların kahramanlarıyla konuşa söyleşe oluyor, günlerce yıllarca zihnimde gezdiriyorum onları. Mektuplar yazıp böyle yayımlamasam da onları dost biliyor, onlara seslenerek notlar tutuyor, yazılar yazıyorum.”

Hece Öykü’den iki öykü

İsminin hakkını veriyor Hece Öykü. Öykü severlere bir öykü şöleni yaşatıyor desem yeridir. 97. Sayıdan iki öyküye değineceğim.

Emin Gürdamur’un Makas Payı isimli öyküsünü severek okudum. Acı, hüzün, yoksulluk ve yaşam denen kaygıyı taşıyan bir öykü bu. Uzun soluklu Makas Payı’nda bir yazarın içinde kopan fırtınayı da izleme şansı buluyoruz bütün bu olup bitenin yanında.

“ Kalemler, yazarın sırtına saplanırken her biri vaktiyle pencereden atılmadan hemen önce yazdıkları son cümleyi tekrar ediyordu. Ne zaman, hangi duygular eşliğinde, hangi cümlenin ardından pencereden fırlatıldıklarını, hiçbir sözcük kullanmadan, tıpkı ölüm döşeğindeki şairin yaptığı gibi sessizce, yazarın etinde açılan oyuklar boyunca anlatılıyordu. Sırtında sayısını bilmediği kalemle doğruldu yazar, yüzünde bir generalin ölmek üzereyken takındığı  o epik maske vardı…”

İkinci öykü; Meral Afacan Bayrak’a ait Rüzgâr ve Kamikaze isimli öykü. Öykülerine aşina olduğum bir isim Bayrak. İlk kitabından bu yana kendi öykü dilini inşa eden bir disiplinle öyküler yazıyor. Hayatın sesi var öykülerinde.

“İyi ki yurt vardı. Yurtta makine olmasa, çamaşırhane olmasa ne olacaktı hali? Artık yurt değil yuvaydı onun için. Belki… O kadar da incelikli düşünmüyordu gülerek anlatıyordu ya, ona öyle gelmişti. Yanındaki yaşlıca köylü kadın ise şehirde anlaştığı dükkâna satılsın diye peynir, süt getirmişti. Geri dönüş yolunda ise, kızı iyice sorguya çekmişti maşallah. Röntgen çeker gibi, tanı koyar gibi. Aman kusur kalmasın…”

   

YORUM EKLE

banner26