Sözler O’nu anlatabildiği ölçüde kıymet bulacaktır

                                                          

İnsanlığın medâr-ı iftiharı, peygamberlerin serdarı sevgili peygamberim; sizi anlatmaya kelimelerin kifayet edemeyeceğini bile bile, sizden güç alarak bu zor işe baş koyuyorum. Benim bu kırık dökük sözlerim sizi anlatabildiği ölçüde kıymet bulacaktır. Siz peygamberlerin başbuğu, Allah’ın habibi ve bu dünyanın yaratılış sebebisiniz. Siz, karanlıklar üzerine doğan bir sabah güneşsiniz; insanlığa gönderilen sonsuz nursunuz. Sizin ziyanız hem önümüzü aydınlattı hem de içimizi ısıttı. Sizin yokluğunuzda çölleşen gönüllerimizi, kutlu gelişinizle, rahmet yüklü yağmurlarınızla yeşerttiniz. Bir zamanlar Mekke’yi kasıp kavuran cehalet rüzgârı, sizin gelişinizle çok şükür dindi. Zulüm adalete, kin ve nefret, sevgiye dönüştü. Çiçeği burnunda müminler kardeşlik zincirine birer halka oldular.

Ey peygamber burcunun kutlu sancaktarı!... Siz ihtişamlı gelişinizle köhnemiş zamanı tazelediniz. İnsanların kaba yanlarını sevgi keseriyle, incitmeden, adeta tereyağından kıl çekercesine yonttunuz. Çölün ortasında zengin bir İslam medeniyeti kurdunuz. Sizi öldürmek için gelenler bile, sizin gibi bir tevazu abidesini karşılarında görünce yumuşadılar, nefretlerini yutarak sizin kutlu yolunuza revan oldular. Getirdiğiniz kutlu dini kabul etmeyenler bile, sizin yalan söylemeyen, doğru ve dürüst bir insan olduğunuza kanaat getirdiler. Fakat onların basiret nazarları köreldiği için atalarının dininden dönmeyi bir aşağılık olarak gördüler; hidayet ağacının köklerini kuruttular. Mübarek İslam sancağının altına girmek istemediler. Fakat neticede senin, güneşi bile gölgede bırakan ilahî nurunu söndüremediler, şüphesiz ki kaybedenlerden oldular. İslam’ın güçlü rüzgârına karşı duramadılar, çil yavrusu gibi dağıldılar. Senin şerefli adın yüreklere kazındı; lakin onların esamisi bile okunmuyor bugün…

Uçurumların eşiğindeki ümmete uzanan el oldunuz ey Resul!...

Uçurumların eşiğindeki ümmete uzanan el oldunuz ey Resul!... Kutlu gelişinizle insanların hayata bakış açısını değiştirdiniz; hayata hayat kattınız; cahiliye döneminin çürümüş yanlarını attınız. Onlar ki kız çocuklarını utanç sebebi olarak görür ve diri diri toprağa gömerlerdi. Bir ayıp unsuru olarak görülen ve diri diri toprağa gömülen kızlarımız sizin İslam ışığını kalplere taşımanızla gerçek kıymetine erişti. “Cennet anaların ayağı altındadır” diyerek annelik müessesesini yücelttiniz; kadınlarımızı hak ettiği yere getirdiniz.

Senin o pak, mübarek ve muazzez yüzün gül bahçesini andırırdı. Yanağındaki o al rengi, gonca güle düşürdün ey Resul!... Karanlık göklerimizi yıldızlarınla donattın. O yıldızlar ki ‘Hangisine uyarsanız doğru yola ulaşırsınız’ demiştiniz. Ahir zaman ümmetin, derin kuyulara düşmekten, uçurumlardan yuvarlanmaktan o yıldızların ışığı sayesinde kurtuldular.

Senin yüzündeki nur, karanlık yüzlüleri bile aydınlatırdı. Senin kapına gelip de boş dönen görülmemiştir. Himmetinle, hikmetinle ve nimetinle donattın kutlu hanene gelenleri…

‘Seçilmiş’ anlamına gelen Mustafa’ydı adın... Varlığın özünde, ümmetin basiretli gözünde sen vardın. Bütün bu üstünlüklerine rağmen hiçbir zaman kendini bulutların üstünde görmedin. ‘Ben kuru et yiyen kadının oğluyum’ diyerek engin tevazu gösterdin. Manevî hazinelerin hazinedarı olduğun halde hiçbir zaman kibirlenmedin. İslam Devletinin başkanı olduğun halde, kendi imkânlarınla kıt kanaat geçindin. Hiçbir zaman tok kalkmadın sofradan. Nimet varken de yokken de şükreyledin Rabbine... Varlık seni azdırmadı, yokluk seni kızdırmadı. Hep istikamet üzere oldun. Varını paylaştın, yoklarından kimse haberdar olmadı. Oysa bugünkü insanlar nimetler içinde yüzdükleri halde şükretmekten ne kadar da acizler…

Veda Hutbesi’ni okuyunca kızgın gözyaşlarımız yer çekimine teslim olur.

Yüz binlere hitaben verdiğin, bir anlamda ayrılık sinyallerini de içinde barındıran, altına her Müslümanın rahatlıkla imza atabileceği son hutbe olan Veda Hutbesi’ni okuyunca kızgın gözyaşlarımız yer çekimine teslim olur. O hutbede cihanşümul bir insanlık dersi veriyordun seni dinleyen bahtiyar müminlere. Hayatta mutlu olmanın, kayıtsız şartsız adil olmaktan geçtiğini söylüyordun. Kutlu sözlerin çağları aşarak bugüne ulaşmaya namzetti; ulaştı da… Kim ne derse desin kardeşlik ekseninde irat ettiğin bu hutben ilk ve en mükemmel bir insan hakları bildirisidir. Bugünün insan hakları havarileri, senin evrensel düşüncelerine ne kadar da muhtaçtır. Çünkü sen insanı öncelikle eşref-i mahlûkat olduğu için kıymetli gördün.

Yüz binleri topladın son sözlerini irat etmek için… İlk ve son haccındı bu… ‘Veda Hutbesi’ dendi bu nutkuna… Bundan sonra çok kalmadın dünyada; ölümün kollarına atıldın. Veda Hutbesi deyip geçmeyin; o, çağları aşıp bugüne ulaşan bir insanlık bildirisidir. Bu hutbedeki hükümler dün geçerliydi, bugün de, yarın da geçerliliğini muhafaza edecektir. Çünkü o sözleri söyleyen son Peygamber, Kur’an’dan almıştı ilhamını. “O evrensel hutbede mealen “Can, mal ve ırz kutsaldır. Faiz haramdır. Kan davası gütmek haramdır. Emanetler yerlerine verilmelidir. Emanete hıyanet edilmemelidir. Hem kadın hem de erkekler zinadan şiddetle kaçınacaklardır. Köle ve hizmetçilere iyi davranılacaktır. Bütün Müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir. Zulümden sakınmak gerekir, halkın malı haksız yere yenemez, birine ait bir şey sahibinin izni olmadıkça başkası için helâl olmaz. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan sakınacaklardır. Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır. Kadınlara nezaketle davranılacaktır.” diyordun. Bugün bu dediklerine hakkıyla riayet etmediğimiz için zelil ve rezil durumdayız. Eğer bu sözlerini yabana atmasaydık, böyle acınacak bir halde olmazdık.

Sen gidince zaman durdu sanki; duman çöktü dağlarımıza.

Sen gidince hayat sekteye uğradı; zaman durdu sanki; dağlarımıza duman çöktü; bütün baharlar kışa döndü. Ağız tadımız, sofra bereketimiz, yüzlerdeki tebessümümüz kaçtı. Sevinç ve coşkularımızın mumu söndü. Bir zamanlar çağlayanlar misali akan duru pınarlarımız Kerbela misali kurudu, bulandırıldı. İki yakamızı bir araya getiremedik bir türlü… Dindiremedik gözlerimizden akan kanlı yaşlarımızı. Dünyevî pazarlarda haraç mezat satıldı uhrevî aşklarımız... Gül yüzlü umutlarımız dinamitlendi dağ başlarında… Mahviyet, tevazu, vakar ve zarafet gönül lügatlerinden silindi. Masiyet tohumları ekildi yürek tarlalarına…

Gel ey gönül bahçelerimizin iri gülü, suskunluklar diyarının şen sesli bülbülü! Gel ki dağılsın gönül göğümüzü saran o kapkara bulutlar… Güllerimiz küle döndü gönül bahçelerinde... Sen gelmezsen kim tutar elimizden; sen gülmezsen talihimiz de gülmez bize…

Gel ki arınalım bu manevî kirlerden… Hafiflesin sırtımızdaki kurşundan daha ağır yük… Sönsün içimizi yakıp kavuran hasret ateşi; kurusun çağlayanlara rahmet okutan göz pınarlarımız… Bu fırtınalı denizlerde elimizden tutarak bizi selamet sahiline çıkar, ne olur?... Bulanık düşüncelerimizin durulması için, saatlerimizin vuslata kurulması için, Hakk’ın gösterdiği nihai hedefe varılması için, kanayan gönül yaralarımızın sarılması için gel ey Nebi!... Gel ki kaybolsun yalancı ışıklar… Varlığında, esamisi okunmasın yapma güllerin…

“Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallâh!..."

Biz sana doyamadık ya Resulullah!... Gül cemalini dünya gözüyle temaşa edemedik. Gel ki bu hasret tükensin. Müştakın olan bizler, pervaneler misali nübüvvet ateşinde yanmaya hazırız. Yolunuza kan kırmızı güller dökelim. Seni anlatma iddiasındaki kalemlere mürekkep yerine gözyaşı dolduralım. Senin himmetine ve dostluğuna muhtaç bîçare gönüllerimiz…

Dünya denen bu gölgelikte hoş bir seda bırakarak sonsuzluk diyarına göç eyledin sen. Ümmetini üzdün gidişinle. Gidişin hüzün çeşmesinin musluklarını açtı. Göklerimizi hazan bulutları sardı çepeçevre… Sen yaşarken yaşamayı, sen ölünce ölümü sever olduk. Sen öldün ya ölüm güzel demektir. Üstad’ın dediği gibi “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

Seni dünya gözüyle görme ihtimalimiz kalmadı artık... Düşlerimizi teşrifinle bahtiyar oluruz gayri... Sana kavuşacağımız o kutlu günü iple çekiyoruz şimdi… Sırf bu yüzden kıyameti özlüyoruz, sancağının altında tek ses olup Hakk’ın yüce adını zikredebilmek için…

Şimdi senin yokluğunda hasta ve yastadır gönüllerimiz; gül suyudur dertlerimizin dermanı, kanayan yaralarımızın merhemi… O gül yüzünün gölgesi gönüllerimize düşünce, sağalır bütün hastalıklarımız… Sen mahir bir tabipsin hasret menşeli gönül hastalıklarımıza… Esselatü Vesselamü Aleyke ya Resûlullah! Esselatü Vesselam Aleyke ya Habiballah!.. Gül’e sevdalı Yaman Dede’nin iman nuruna banılmış mısralarıyla bu mektubuma son veriyorum:

            “Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallâh

   Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallâh
  Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallâh
  Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh”

                                                                              

YORUM EKLE

banner26