Söyleyecek çok şey var; ama neyse…

Hepimizin abisi olan bir şairimizle telefonda konuşuyorum. Sanki sesine yazdığı şiirlerden hazin bir mısra düşmüş gibi. “Yorgunsun galiba ağabey” diyorum. Kabullenemez bir tavırla “İyi de yorulacak ne yaptık ki!” deyiveriyor. Bir şey yapmadan yorulmak gücüne gitmiş olmalı ki şair abimizin “yaşlılık” deyip konuyu kapatmak istiyor. “Konuşamadığım şeylerin yorgunuyum” demek istiyor aslında bu haliyle. Anlıyorum fakat anlamazdan geliyorum. “Herkesin morali bir tuhaf şu günlerde” cümlesi ağzımdan daha çıkar çıkmaz “sorma bilader” diyor başlıyor içini dökmeye. O anlattıkça daha çocuk yaşta okuduğum Şule Yüksel Şenler kitabı geliyor aklıma: “Bize Ne oldu?” Önceden ortadan ikiye ayrılıyorduk, hiç olmazsa yarı yarıya bölüşüyorduk yalnızlığı ve ayrılığı. Neresinden baksan orantılı bir durum vardı ortada. Ayrılan iki parça her ne kadar bir araya gelmiyorsa da kendi arasında vahdeti gerçekleştiriyordu. Şimdi durum değişti. Üçer beşer ayrılıyoruz. Kimse nerden koptuğunu, nerenin parçası olduğunu bilmiyor.

İnsanın konuşamadığı şeylerin yorgunu olması sadece dizlerinin bağını çözmez aynı zamanda diline bir düğüm daha atar. Sohbet tadı olmayan çaylar içersiniz. “Ona eğer bir gün rastlarsam bir çift lafım olacak” diye söyleyip o kişiye rastlar rastlamaz tükürüğünüzü nasıl yuttuğunuzu bir hatırlayın. Her şey arkadan konuşmanın lehine gelişiyor. Şartlar dedikodu ve gıybeti haklı gösterecek veriler biriktirip destekler geliştiriyor. Elli bir ya da okey oynarken bile masayı dörtlemeye yanaşmayan insanlar vardır. Mutluluklarını dördüncüsünün olmamasına borçludurlar.  Sorsan ümmetçidirler; lakin daha ilk sınavda kendilerini ele verirler. Ümmetçilik kavramına sımsıkı sarılarak bu dünyada sadece kendileri için yaşadıklarını saklamayı beceremezler. “O varsa ben yokum” diyerek gitmedikleri düğünler, katılmadıkları cenazeler ve iştirak etmedikleri etkinliklerle övünürler. Bu övünçten bile kendilerine pay çıkarırlar. Onun varlığı benim yokluğuma sebepse ne diye aynı cümlenin ucundan tutuyoruz birlikte.

Geçen bir yerde konuştum” yanımda birlikte çay içtiğimiz kişi küplere bindi, ağzından köpükler saçarcasına yerinden kalkıp hışımla ortamı terk etti. İçtiği bir sürü çayın hesabını da bize bırakarak” diye söylendi şair abimiz. Konu neydi ki bu kadar öfkelendi o şahıs? Diye sormadan edemedim; “evde kedi beslenmeli mi beslenmemeli mi mevzuu” diye cevapladı şair abimiz. “Gerçekten de herkesin morali bir tuhaf şu günlerde sözünü boşuna söylememişsin be abi” diye karşılık verdim. Evde kedi beslemeyi bile kendine hayati problem yapıp ciddi ciddi konuyu masaya yatıran bir de üstüne üstlük bu mevzudan kavga çıkarabilen kişinin muvazenesini mütehassıslara bırakıyorum. Egosunu perestiş vasıtası kılmış birinin ümmetçi şair olma iddiası daha ilk başta çökmüş demektir. Buradan böylesi zevata “sizin gibi düşünmeyen hatta düşünse bile sizin taşındığınız yere taşınmayan kişi de kardeşinizdir!” diye bağırsam acaba sesimin yankısı gelip beni bulur mu?

Üçer beşer parçalara bölünüp sonra kalkıp da büyük dünyaların rüyasını gördüğünü söyleyen kişiler ancak büyük yalanların senaryosunu yazabilirler. Dünyasında olmayanın rüyasında hiç olmaz. Biz gönüllerin üstündeki örtüyü kaldırıyoruz, siz iyi yere dükkân açıyorsunuz. Açtığınız dükkân hevesleriniz, ihtiraslarınız ve de sahip olma arzusu ile yanıp tutuştuklarınızla hıncahınç dolu. Yürüyeceğiniz yolun üzerine geçit vermez yığınaklar yaptığınızın farkında değilsiniz. Sözlerinizde de aynı yığınaklar hâkim. O kadar çok konuştunuz ki hakikate giden bütün yollar tıkandı. Bir de konuştuklarınızın adına siyaset dediniz. Gece gündüz komşunuzun elinde bulundurduklarına iç geçirdiniz, haset edip onu bir şekilde elde etme yoluna gittiniz. Bu yola da ticaret dediniz. Üzdünüz nerede kalbi nahif olan birisi varsa. Cümleyi tersten kuran hasbi insanları kırdınız; hiç pişmanlık hissetmediniz içinizde. Bu özgüven seccadesine yönelip kıldığınız namaza ibadet dediniz. Üstelik evde beslemek için yoktu bir kediniz.

Şu Haldun var ya Haldun” dedi şair. Kimden bahsettiğini anlayamadım şair abinin, “hangi Haldun?” diyebildim sadece. Sanki ben onu uzun yıllardan beri tanıyormuşum gibi “bizim Haldun” dedi Şair abi. Artık bu sözden sonra da “tanımıyorum” demek ayıp olur. “Anladım abi, ne olmuş Haldun’a?”Benim şiir kitabımı yolda gördü tanımadı.” Bu cümleden sonra iyice tanımıştım Haldun’u. “O kadar çok ki dedim Haldun’lar” Gülümsedi şair abi. Gülmemin içerisinde şaka var zannetti. Yine de sürdürdü konuşmasını: “Onun şiirleri benim kucağımda büyüdü!” Başka da bir şey demedi. Sözü aralama, meseleyi kapatma anahtarı olan “neyse” sözcüğüyle konuşmayı hitama erdirdi. Telefon kapandıktan sonra sanki bana bir hâl olmuştu. Hiç kimseyle hiçbir zaman konuşmamış gibiydim. Telefonun ucundaki ses çarşıdan dönüp de evi bulamama yorgunluğunun sesiydi. Neyse…