Zulümler Uygurların direnme gücünü artırdı

Çin’de Uygur Türklerinin nasıl bir zulme uğradığını, zulmü bizzat yaşayan bir ağızdan, Alimcan Buğda'dan dinledik. Hatice Ebrar Akbulut konuştu.

Zulümler Uygurların direnme gücünü artırdı

Dünyanın her yerinde türlü türlü zulümler yapılıyor. İslâm’a mensup tüm insanlar terörist, gerici, yobaz gibi yaftalarla zulme uğruyor. Kendi öz topraklarında bağımsızlığı elinden alınıyor Müslümanların. İslâm ülkelerinin kimliğini oluşturan özge değerleri bir bir sömürü altına alındı. İnsan hakları kapsamı dışında tutuldu Müslümanların hakkı. Bunun karşılığında İslâmî kesim de bilincini, dirliğini yitirdi; dayanışmayı, koyması gereken tavrı unuttu.

Bu konuda Sezai Karakoç’un şu ifadesi bize netlik kazandıracaktır: “Müslümanlar birlik şuurunu unuttu yine. Çin’deki bir Müslümanı, Kuzey Afrika’daki bir Müslüman düşünmedikçe, onun durumunu takip etmedikçe, bir gün ikisinin de hürriyetini yitireceğinin muhakkak olduğunu idrak şuuru yine unutuldu.” İslâm ile müşerref olan toplumların zillet ile bir ilgisi, ilişkisi olamazdı. Onların bakması ve durması gereken yer zenit noktasıydı. Yapılan zulümler, teknolojinin araçlarıyla dünyaya duyurulmaya başladı. Davası olan yazarlar, yapılan zulümlerin durması yönünde çare arayıcı yazılar yazdı. Bunun sonucunda biraz daha bilinçlenildi, biraz daha yol kat edildi.

Tüm zulümlerin paydasında çeşitli nedenler yatmakla beraber, sivrilen en kuvvetli neden “Onun imanını sindirip, asimile edip; kendi imanını yüceltmek, kendi inancını hükümferma etmektir.” Başkasının hakkına, yasasına, yaşamına saygı duymayan zihniyetler, zorbalık ve hileyle yok etme girişimine girdiler. Bunu yaparken tüm güçlerini kullandılar; havadan, karadan, teçhizattan, medyadan yana… Baskının, acımasızlığın, işkencenin her türlüsünü Çin’in Uygur Türklerine yaptığı muamelede görebilmekteyiz. Bu konu etrafında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Alimcan Buğda ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisi de Uygur Türklerinden olan Alimcan Buğda, lisans eğitimini Sincan Enstitüsünde, yüksek lisans ve doktorasını da Marmara Üniversitesi’nde yapmış. ‘Tarihî Vesikalarda 1933 Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ve Anayasası’ isminde bir kitabı da olan Buğda, Uygur Türklerinin yaşadığı katliamı anlattı.

Çin’de yaşanan dramın sebebi

Çin'in Doğu Türkistanlılara yaptığı bu zulmün sebebi sadece din kaynaklı mı?” sorusuna Buğda, keskin bir ses tonuyla “Kesinlikle sadece din kaynaklı değil.” yanıtını verdi. Buğda, Çin’in uyguladığı işkencenin altında yatan en büyük nedenin “Doğu Türkistan bölgesini ele geçirmesi, buralar bizim mantığıyla hareket etmesi” olduğunu söyledi. Çinlilerin aşırı derecede baskıcı olduğunu söyleyen Buğda, onları saldırganlaştıran hissin korku olduğunu düşünüyor. Çinliler, “Buralar elimizden gider, bir gün Uygurlar güçlenir, bağımsızlık ister” korkusuyla Uygur Türklerini asimile etmek istiyor. Benliklerini, değerlerini unutmaları için her türlü dayatmayı uyguluyor.

Her gün binlerce Uygur Türküne acımasızca işkence edildiğini söyleyen Buğda, ansızın evlerin basılabildiğini, Uygur Türklerinin birbirlerine düşürüldüğünü, her türlü insanî hakkın ellerinden alındığını da ekliyor. Bunun yanında baskının sadece Uygur Türklerine olmadığını da söyleyen Buğda, Çin yönetiminin kendi vatandaşlarına da katı ve acımasız davrandığını söylüyor. Sadece insana değil, hayvanlara da işkence ettikleri, diri diri hayvan derisi soydukları, hayvanları diri diri yaktıkları da oluyormuş. “Çin’in kendi karakterinde şiddet ve azgınlık var. Çünkü inançları yok. Eskiden Budizm denilen inanca tapıyorlardı. Şimdi o da yok. Mal sevdası onları bitirdi. Çin’de yaşanan bu dramın bir sebebi de ateizmin ve komünizmin bıraktığı felakettir.”

Çin, Doğu Türkistan’da yaptığı zulmü nasıl kamufle ediyor? “Kesinlikle yayılmasını ve duyulmasını istemiyorlar. Gerekirse internet ve her türlü iletişim araçlarını yasaklıyorlar. Eğer dışarıya bir haber sızdıran olursa cezası ya idamdır ya da müebbettir. Bu sızıntıyı ister bir Uygur Türkü yapsın, ister bir Çinli farketmiyor.”

Zulümler Uygurları yıpratmakla beraber, direnç kapasitelerini de arttırdı

Çin’in yaptığı bu zulüm bitirilebilir mi? Sizin bu konuda çalışmalarınız ve önerileriniz var mı?” soruma şöyle cevap veriyor Buğda: “Çin ekonomik, askerî, siyasî yönden gücü olan bir devlet. Buna karşılık insanlık, karakter, manevî yönden seviyesi çok düşük olan bir devlet. Orada sadece diktatörlük var. Zulüm onlardan daha güçlü ve daha iradeli olmakla bitebilir. Benim çalışmalarım elimden geldiğince bu zulmü duyurmak, bu konuda okumalar ve yazmalar yapmak yönünde.”

Doğu Türkistan halkı direniyor mu?” diye sorduğumuzda ise bir örnekle cevap veriyor Alimcan Buğda: “Urumçi’de yaşayan halk Çinlilerle iç içeydi. Onlar Çin’i düşman olarak görmüyorlardı. Adeta Çinlileşmişlerdi. Onlar gibi yaşıyorlardı. Hatta Urumçi’deki Uygurlar, Doğu Türkistan’ın başka bölgelerinden gelen Uygurları sevmiyorlar, onları küçümsüyorlar, onları çok gerici ve cahil buluyorlardı. Fakat bir gün Çin Urumçi’de yaşayan Uygurlara müthiş bir işkence yaptı. Bu işkence sonucunda Urumçi’de yaşayan Uygurlar, onlardan tamamen ayrıldı. Bu öyle bir ayrılıştı ki, çocuklarını bile onların okullarına göndermiyorlardı. Bu katliam onların gözünü açtı ve asıl kimliklerinin farkına vardılar.”

Çinlilerin Uygurcayı tamamen yasakladığını, sakallı bir dede görseler çekip kenara ‘Sen teröristsin’ diye suçladıklarını, kızların başörtüsü takamadıklarını, Kur'an kurslarında eğitimin yapılmaması için kursları kapatmalarını, Uygurlardan birinin bölgede önemli bir yere gelmemesi için bile katliam yaptıklarını söyleyen Buğda, son zamanlarda iletişim olanaklarının artmasıyla Çin’in biraz çekimser davrandığını da ekledi.

Yaşanan katliamın genel profilini anlatmasını istediğimde şunları söyledi Buğda: “Çin, Uygurların kendi aralarında evlenmelerine bile ambargo koyuyor. Kızlar kürtaja zorlanıyor. Çinliler, Uygur birisinin Çinli birisiyle evlenmesine müsaade ediyor. İğrenç bir politika güderek, asimile etmeye çalışıyor böylelikle. Ayrıca bir Uygurun bir Çinliyle evlenmesi için teşvik edici adımlar da atıyorlar. Maaş bağlamak, düğün masraflarını karşılamak, çocuklarını ücretsiz okutmak gibi… Fakat buna rağmen hiçbir Uygur bir Çinliyle evlenmiş değil. Direnmeye çalışıyorlar çünkü. Öyle ki, Uygurlar Çinli bir Müslümanla bile evlenmiyor. Ramazan’da geceleyin sokakları kontrol ediyorlar. Işık yanan bir ev gördüler mi o eve baskın yapıyorlar. Sahur yaptıklarını anlıyorlarsa hemen işkence ediyorlar, öldürüyorlar. Odanın penceresine battaniye kapatıp, mum ışığında sahur yaptığımızı bilirim. Ramazanda gündüzün derse gelip, oruç tutan öğrenci var mı diye kontrol ediyorlar, zorla öğrencilere su içiriyorlar. Tüm bu zulümler Uygurları yıpratmakla beraber, direnç kapasitelerini de arttırdı. Normalde içki içen bir Uygur Türkü, Ramazan geldiğinde oruç tutup meydan okumaya çalışıyor. Kendince protesto ve eylem yapıyor Çin rejimine karşı. Çin biraz esnek davranmaya başladığı dönemde Doğu Türkistan’ın başkentinde Sincan İslâm Enstitüsünü kurdu. Ben de bu enstitünün ilk mezunlarındanım. Bu okul açılınca Uygurlar arasında ‘cahiliye hortladı’ gibi bir düşünce yaygınlaştı. Uygurlar, Çinlilerin bilerek böyle bir okul açtığını, Çinlilerin kendilerini gericiliğe ve hurafeye hapsetmek istediklerini düşünüyorlardı. O dönemde gençlerde ateist düşünce hakimdi. Ama şimdi tam tersi. Uygurlular dinîne, inancına sarılıp, sahip çıkmaya çalışıyor.

Benim dedem Kargalık bölgesinin idarecisiydi. Biraz önce Uygurların önemli yerlerde olmalarını istemediklerini ifade etmiştim. Dedemi de bu sebepten dolayı, diri diri kuma gömerek şehit ettiler. Amcam da aynı şekilde, kendisi Dar’ül Mualliminde okudu, bilgili bir insandı. Kendisine Doğu Türkistan’ın bir bakanlığı teklif edildi. Fakat amcam başına geleceği bildiği için reddetti. Çinliler amcamı Panislamcı olduğu düşüncesiyle hapse attılar, yirmi sene hapis yattı. Genel aftan çıktı. Fakat çıkarken kendisine haince bir iğne yapıldı. Bu iğneden dolayı aklî dengesini yitirdi ve bir buçuk sene sonra o da vefat etti. Ben Doğu Türkistan’da iken babam vefat etti. Türkiye’ye geldim, tam yirmi sene annemi hiç göremedim. Çünkü Türkiye’ye gelişim izinsizdi, Çin yasasına göre bu ölüm demekti. Bu sebeple geri dönemedim. Anneme ve sekiz kardeşime hasret kaldım. Annem vefat etti, kardeşlerim hâlâ orada. Benim gelmem için kardeşlerimle haber yolluyorlar. Ama bu bir tuzak. Türkiye’de kendi aleyhlerine bir duyuru yapabileceğim için kardeşlerime zarar veremiyorlar.”

Türkiye'nin yaşanan zulümlere sessiz kalmadığını, ama yetersiz olduğunu söyleyen Buğda, “ayakta kalabilmemiz için dinimize, milletimize, birliğimize sahip çıkmamız gerek, insan bunun için yaşamalı” diyor. Bir dönem Doğu Türkistan Maarif Hareketi'nin de genel sekreterliğini yapan Alimcan Buğda, Doğu Türkistan’da baba adının soy isim olarak alındığını, isminin aslında Alimcan Ataullah olduğunu söyledi. “Türkiye’ye gelince Buğda soy ismini aldım” demesiyle, “neden Buğda” diye sormadan edemedim. “Doğu Türkistan’da bulunan Tanrı dağının zirvesinde bir göl var. İsmi Buğda’dır bu gölün. Ben bu gölü çok severim, sevdiğim için onun adını soyadı olarak aldım.”

Bir gün yeryüzündeki tüm Müslümanların Buğda gölü gibi zirvede olması duasını gönlümüzden geçirerek söyleşimizi tamamladık.

 

Hatice Ebrâr Akbulut konuştu

Yayın Tarihi: 24 Eylül 2014 Çarşamba 16:18 Güncelleme Tarihi: 08 Kasım 2014, 10:15
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bican Koçkar
Bican Koçkar - 7 yıl Önce

Bu haberleri yayginlastirabilsek keske.Emeginize saglik.

banner26