banner17

Zihinsel Rönesans tiyatroyla gerçekleşecek

Tiyatro Greyfurt'un kurucusu, oyun yazarı ve yönetmen Mehmet Emin İnci ile söyleştik.

Zihinsel Rönesans tiyatroyla gerçekleşecek

 

 

Tiyatro Greyfurt, 2002'den beri sahnelerde var. Tiyatroya hiç gitmeyenleri de, tiyatroseverleri de kendisine çeken, farklı bir tiyatro anlayışına sahip olan bu grubun ve 2010'da kurulan Lili Entertainment'in kurucusu Mehmet Emin İnci ile konuştuk. Söyleşide tiyatro anlayışımız üzerine hayli iddialı sorular sorduk, çok güzel cevaplarla karşılaştık.

Tiyatro Greyfurt hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Yazar-oyuncu dansçı-psikolog’dan oluşan bir grup arkadaşın, 2002 yazına denk gelen bir günün, yüksek bilinç düzeyine ulaştıkları bir vaktinde izledikleri tüm tiyatro oyunlarının içinde bizim değerlerimize ait şeylerin “kasıtlı eksikliğini” hissetmesiyle başladı her şey. Son dönem Türk tiyatrosu eser vermiyordu. Çeviri oyunlar oynuyordu. Yazılanlar ise topluma çok uzak şeylerdi.

En komiği ise yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede oyunların alt veyahut üst metinlerde dinsel bir referans kesinlikle yoktu. Olanlarda aşırı derecede “stereotype”  dedikleri, klişe eleştiriler barındırıyordu. Dini bilmeyen insanlar oyunlarında sürekli olarak eleştiren alt veya üst metinler kullanıyorlardı. Kimileri Genco Erkal gibi direkt seyirci kaygısı içinde yapıyor, kimileri daha aklı başında kendince göndermeler yapıyordu. Sonuç olarak, sürekli eleştiriye tabi tutulan devasa büyük kitle, tiyatroya küstü. Sorunu seyircisizlik olan Türk Tiyatrosu anlamsız bir şekilde gerçek sorunu görmeyerek, bir nevi gerçeği bastırarak, gerçek dışı birçok sorun ürettiler: “Avam, tiyatrodan zevk almıyor.” “Tiyatro, yüksek sanattır” gibi. Ve gittikçe “Tiyatro” kavramının üstü tozlandı. Ve gerçek anlamda manadan uzaklaşıldı. Her zaman kendi kendime, iyi ki Shakspeare, halk beni anlamıyor diyip gereksiz arayışlar içine girmemiş derim. İzledikleri her oyundan sıkılan ve ısrarla izlemeye devam eden arkadaşlar, O gün, farkındalık katında, serüveni başlatacak “merkezi dramatik soruyu” sordular:

“Bizim anne ve babamız nasıl bir oyun izlemek ister?” Sonrası: Perde. 10. yıl. 4. oyundan sonra kapalı gişe oynamaya başladılar. Katakulli, Menan Cinleri, Çanakkale Mahşerinde Kardeşlik Destanı ve Güneşe Uçan Kanatlar: Mevlana oyunları ile çok önemli sayıda seyirciye ulaştılar. Sadece Menan Cinleri 800'ü aşkın kez sahnelendi. Yaklaşık 15 kişilik bir ekiple grup varlığını sürdürdü. 2008 yaz aylarında, tüm ekip, yeni oyunlarda kendilerini tekrar etmemek için yılda 250 civarında oyun oynarken perdeyi kapatıp, New York’a yerleştiler. Burada aldıkları eğitimin ardından Türkiye'ye döndüklerinde ise Lili Entertainment kuruldu. Şu an Tiyatro Greyfurt bu yapıya bağlı. Bunun dışında bir çok alanda güzel çabaları var.

Tiyatro Greyfurt'un oyunlarında Mahmut Tahsin imzası var..

Evet. Şu ana kadar oynanan oyunları ben yazıp yönettim. Mahmut Tahsin benim bu alandaMehmet Emin İnci kullandığım bir isim.

Sizce din tiyatroya karşı mıdır? (İlahiyat bilgisi olarak değil, bir tiyatrocu gözüyle sınırlamalardan bahsediyorum)

Din değil, dini bilmeyen dindarlar karşıydılar. Onlar da zannedersem, artık değiller. Ama normal, anlayabiliyorum, benim bile kendi hayatımda 5 yıl önce şiddetle karşı olduğum şeyler şimdi çok normal geliyor. Bir baba bile oğlunun hemşire olmasını hemen kabullenemez, oğlu doktor olmalıdır. Çokluk teklikten çıkmış; haliyle çokluk tekliğin resmi. Hayatınıza bakıp kendi değişimsel sürecinize anlamaya çalışırsanız, dinsel değişim sürecini anlarsınız. Dinsel değişim sürecine bakın, hayatınızdaki değişim sürecini anlarsınız. Bence bunu anlamak için kalbi bir durum da söz konusu değil. Sadece, ön yargılarından arınmış, Descartes veya Nietzsche gibi gerçeği aramanın sancılarını çeken saf akıl yeter.

Herhangi bir dine inanan insanın hayatına bazı kısıtlamalar koyduğu muhakkak. Tiyatro ise neredeyse sınırsız bir özgürlük istiyor. Oyuncunun sınırları olmaması gerektiği düşünülür. Sahnede her rolü canlandırabilmelidir oyuncu. Din, bu anlamda tiyatroyu kısıtlamaz mı? Ya da tiyatro bu anlamda hiçbir dini kabul edemez mi?

Kadrolu bir yazarsanız, dizinin veya oyunun bir yetişme tarihi var; yetiştirmek zorundasınız. Bir tiyatroda oynuyorsanız akşamları kafanıza göre yaşayamazsınız, çünkü oyunun başlama saati var. Bir sinema filmi çekiyorsanız, istediğiniz zaman çekip, istediğiniz zaman yatamazsınız; set kuruluyor, büyük para yatırılıyor. Bunların hepsi uyulması gereken zorunlu kurallar. Bu kurallar bu sanat dalındaki eserleri başarısız mı kılıyor? Hayır. Çünkü belli kurallar içinde sınırsız özgürsün. Bence yaratıcılığı zorlayan şey, belli sınırlar ve kurallar. Onlar olunca insan inanılmaz yaratıcı oluyor. Çünkü öfkeleniyor. Öfke, itici güç! İnsanın her yemeği yeme durumu olmadığı gibi oyuncunun de her rolü oynama gereği yok. Hayat kadınını oynamak zorunda değilsiniz. Annesini veya arkadaşını oynarsınız. Hayat kadınını oynayacak başkası bulunur. Kendi felsefenizle çatışmayan bir rol oynar, iç huzuruyla yaşarsınız.Menan Cinleri

“Ama hayat kadını başrol!” Bingo! İşte burada sorun din değil, insanın doymak bilmeyen hırsıdır. Çünkü hayatta herkes başrol oynamak istiyor. İstiyoruz ki hep “seçilmiş kişi” olalım. İyi de zaten hayata binlerce ruh arasından seçilmiş olarak başlıyoruz. Dakka bir, gol bir. Büyüdükçe kirlendiğimiz için, ne manaya geldiğimizin üstü kirleniyor. Ve bir zaman sonra gerçek değerimizi unutuyoruz. Şunu fark ediyorum, insanlar din mevzuna obsesif derecede taktığı için, gerçek olamayacak derecede aptal sorunlar yaratıyorlar. Bir zaman sonra hayat o kadar sahte olmaya başlıyor ki! Kimi zaman, hayatlarımızın artık Çehov oyunları kadar bile sahici olmadığını düşünüyorum. Dinin oyuncuyu kısıtlamayacağının şiddetle altını çiziyorum. Kısıtlama olursa da bunun, tam olarak dini yaşayamayan ama dindar bir ailede büyümüş, çok köşeli insanlarda meydana geldiğini söyleyebilirim.

Kendinizi dine çok uzak görmediğinizi varsayarak soruyorum; oyun yazarken ve oynarken hiç kısıtlandığınızı hissettiğiniz olur mu? Sorunun ikinci aşamasında da şu var; dini inançları yüzünden* başörtüsü takan biri olarak tiyatrocu olmaya karar veren biri, üstelik oyunculukta gözü olsa, kısıtlanır mı? (GYY sopası: Değerli habercimiz Sümeyye Hanım, "yüzünden", dini inançları yüzünden demek ne demek? Bu kelimenin altında neler yatıyor. Dini inançları vesilesi ile demek değil mi doğrusu? Başını örtmek suç mu, istenmeyen bir şey mi? "yüzden" kelimesi ile yüzünden kelimesi arasında fark var. Bü yüzden bunu yapmıyorum diyen sebep bildirir, suçlama taşımaz yüzden, ama "yüzünden" taşır! Senin yüzünden kazandım demeyiz, senin yüzünden kaybettim deriz. Dinin yüzünden kaybettik mi yani şimdi? Bu Tanzimatçı, dinden dolayı özür dileyen mantığın devamı değil mi?) Fıkıh, evet bu yüzden örtünüyorum demek ile fıkıh yüzünden örtünüyorum demek arasında fark var! Ve yenilgi de burada başlar!)
Bu önemli bir problem olabilir mi?

Olur. Çünkü hayat felsefesi olan herkeste böyle bir sorun meydana gelir. Mesela küfürlü bir metin yazmak hoşlanmadığım bir şey. ‘Normal hayatınızda ediyor musunuz’ diye soracak olursanız, edebilirim. Ama asla sevgilime edemem. Çünkü hayat felsefem, asla aşkı küfürle kirletip, aşağılamamam gerektiğini söylüyor. Aynı felsefe, yazıya da saygısızlık yapmamam gerektiğini ve yeteri kadar kirli şeylerle dolu olan bilinçdışı havuzuna gereksiz bir pislik de benim atmamam gerektiğini söylüyor. Bu kısıtlama mı? Yoksa yaratıcılığa bir davet mi? Bu, meseleye nerden baktığımızla alakalı. Bilinçdışımız dinle ilgili o kadar kirli ve sahicilikten uzak bilgilerle dolu ve kasıtlı olarak o kadar çok doldurulmuş ki, “Dünyaya en büyük felaket savaşlardan değil, bilinçsiz insanın kirle dolmuş bilinçdışından gelecektir” diyen Jung’un ünlü teoremi sanki ilk olarak sanat alanında zuhur etmeye başladı gibi.

Bir de nesneyle kurduğunuz ilişki de çok önemli. Eğer siz ilişkinizi daha en baştan “bu beni kısıtlayacak” diye kurarsanız,  yüzde yüz sizi kısıtlar. Beni zenginleştirecek diye bakarsanız sizi yüzde yüz zenginleştirir. Yazarlığımın ilk aşamasında bu sorunun cevabını, kısıtlayıcı olarak veriyordum. Bu sebeple çok değişik buhranlar yaşadım. Binlerce kez kendimi sorguladım, psikolojik tedavi gördüm. Uzun bir arayış yoluna çıktım. Bir gün fark ettim ki, Yaratıcı hiçbir şeyi direkt olarak söylememiş; alt metin olarak gizlemiş. (Bu cümleye katılamıyor eli sopalı GYY, lafzın kastı aştığını düşünüyor) İstese güneşin üstüne kendi adını yazabilirmiş. Onun yerine güneşi o kadar kusursuz yaratmış ki, güneşin alt metnini metodolojik olarak inceleyince insan, karşısına güneşten daha parlak olan “gerçek” çıkmış. Belki de problem, alt-üst metin dengesini kuracak kabiliyetimiz olmadığı için her şeyi direk söyleme çaresizliğimizin bizde yarattığı basitlik duygusudur.  Ortada bir sorun yok. Var olmasını istediğim için gerçeğe boyayıp ondan yalanlar türetiyoruz.

Başörtüsü ile oynama sorunu zannedersem bir üst soruda geçtik. Problem örtü değil, örtü ile uygunsuz rolü oynama sevdasındaki oyuncu kızın örtülü bilinçsizliği.

Tiyatronun, özellikle Türk tiyatrosunun, dine karşı sert bir duruşu var. Sinemada da böyle, sakallı hoca tipleri genelde "işine geldiğinde para karşılığı fetva satan" kişiler olarak gösterilir. Bildiğiniz gibi, Batılı anlamda ilk oyun olarak kabul edilen Şair Evlenmesi de bu konuyu işler. Bu yönü dikkate aldığımızda, Türk tiyatrosu, doğumu "dine rağmen" yapmış bir tiyatro mudur? Bu tutumun arkasında, tiyatroyu ve hatta alkışı bile caiz görmeyen eski din adamlarının ve sert geleneklerin suçu olabilir mi?Mehmet Emin İnci

Başörtülü kızların okula girmesini engelleyen çağdaş zihniyetin bu cinayette payı neyse, zamanında tiyatroyu kafir işi gören din adamlarının da, tiyatroya dinsel referansların girememesinin payı odur. Kızlar okula girmeyecek mi? Elbette girecek! Dinsel referanslar tiyatroya girmeyecek mi? Elbette girecek! Çünkü gerçek olamayacak kadar aptalca olan bu tip sorunlara, saf akla sahip tüm bireyler isyan edecektir. Hiç unutmam, Yılmaz Erdoğan’ın güzel bir sözü vardı: “Günde beş vakit ezan okunan bu memlekette, filmlerde ezan sesinin hiç duyulmaması ne garip!” Yüzyıllardır Müslüman olan bu ülkenin sinema ve tiyatrosunda kendi dini ile ilgili dişe dokunur bir alt metnin olmaması ne garip değil mi? Etki-tepki meselesi: Siz eserlerinizde ısrarla dini kötülerseniz, biri de çıkar ısrarla sizi kötüler. Ama niyeyse tepki bir türlü gerçekleşememiş. Çok ama çok gecikmiş. Burada sorun din adamlarının mı, bilemem! Bildiğim, suç ebeveynlerin. Çocuklarının tiyatrocu olma talebine daha en baştan oğlu geneleve düşmüşçesine kötü yaklaşan anne ve babalardaki zalimlik, bilgiyi gaz odalarında sabun yapmakla eşdeğer. Etki yüzyıl öncesinden başladığından haliyle tepki de gelecektir; hatta gelmeye başladı da. Temennim, tepki: “biz kötü değiliz, siz kötüsünüz” yerine “Kötü ne sizsiniz ne de biz! Kötü, birbirimizi görmemizi engelleyen duvarlar ve onları ören bilinçsiz duvarcılar.” şeklinde olur.

Bazı kişiler için "dinî tiyatrocu" deniyor. Bu kavrama nasıl bakıyorsunuz?

Dinî tiyatrocu kavramı aşırı sevimsiz bir kavram. Hatta aşağılama amaçlı bir kavram. Asla utanılacak bir kavram değil. Ama bir taraf bunu aşağılamak amaçlı kullandığı için rahatsız ediyor. Gaylerin hayatını oynayan veya yazan bir tiyatro adamı nasıl ki, “gayci tiyatro adamı” diye geçmeyip,  “tiyatrocu” olarak geçiyorsa,  metinlerinde veya oyunculuk üslubunda dinsel referanslar kullanan veyahut tamamen dinî bir konuyu işleyen biri içinde “dinci tiyatrocu” demek tamamen tuhaf, garip, itici ve tamamen kutupsal negatiflik barındıran bir kavram. Mesela, belki de yıllık oyun ve seyirci bazında Türkiye’nin özel tiyatrosu içinde ilk 5’in içinde sayılırız. Ama bir kesimin bizden asla haberi yok! Çünkü onların medyası için, bizim yaptığımız iş onların medyasında yer alacak türden değil. Medyanın desteği olmadan belki bir sinema filmin işi zor ama bir tiyatronun asla değil. Hele bizim gibi bağımsız bir tiyatronun hiç değil.

Bence kavramların üstü kirlenmiş. Hepsinin yıkanıp, temizlenmesi lazım. Tabi öncesinde, yıkanıp temizlenen kavramları koyabilmek için temiz bir zihin rafı lazım. Zihinsel Rönesans’ın tiyatroyla gerçekleşeceğine inancım, Allah’a olan inancım kadar net ve açık. Ama zihninde köşeler olan tiyatrocuların gerçekleştiremeyeceği bir şey bu.

Konumuz tiyatro ama son dönemde üzerinde çalıştığımız için ve yazan kişinin de Oxford üniversitesinde edebiyat profesörü olmasının ardına sığınarak çok taze bir örnek vermek isterim: Eğer alt metin çözümlemesi dikkatli yapılırsa, bence en dini eser “Yüzüklerin Efendisi” ve en dinî yazar da J.R.R. Tolkien’dir. Mitsel öğeler barındıran tüm eserlerde büyülü iksir veyahut kutsal hazine aranırken, ki bir oyun oynayıp herhangi bir Hollywood filminde kutsal hazine ismini değiştirip yerine “Allah” yazın- çok şaşıracaksınız eser bir anda insanın dünyadaki yaşayış amacını anlatan dinsel bir metne dönüşecek, Yüzüklerin Efendisinde ise görev yedi yüzüğün birleştiği -yani çokluktan birliğe geçmek- yüzüğü ateşe atıp yok etmektir. Ne kadar da tasavvufun son mertebesine varan dervişin huzuru bulmak için maddeyle olan bağını kesip, kendi kişiliğini yok ederek sonsuzlaşıp ışık insan olma olgusuna benziyor değil mi?

Edebiyat ve sanat dine (belki tasavvuf demek daha güzel olacak) sırtını döndüğü vakit, kendine bir gölge yaratmış olacaktır; aynı Türkiye’nin siyasi hayatı gibi. Bu gölge ile yüzleşip, onu gücü alınmadığı sürece aynı Türkiye gibi,  Türk tiyatrosu da inanılmaz ağır gelişecektir. Sanatçı dediğin duvarları yıkmak içindir; bizde ise sanatçılar duvar örüyorlar. Duvar ören bir sanat anlayışını Shakspeare, İbsen veya Brecht yerine ancak Genco Erkal çıkarabilir. Kesinlikle Genco Erkal’ı küçümsediğim düşünülmesin, hâşâ -oyunculuk anlamında onun çırağı bile olamam, dediğim duvarların ötesinde bir şey. Çin Seddi aşıldıysa, Berlin duvarı yıkıldıysa elbet bir gün bilinç ile bilinçdışımızdaki duvar da yıkılacak ve biz gerçek anlamda kendimizle yüzleşip, evrensel sanat yapmaya başlayabileceğiz diye umuyorum. Yıllardır kendi duvarını yıkmaya çalışan biri olarak söyleyebilirim ki, o duvarı yıkabilmek babil kulesini tamamlamakla eş.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

 

Sümeyye Karaarslan, tiyatro bizim, dedi

GYY tiyatro bizim değil dedi!

GYY notu: Din adamı, Amerika'da eğitim almak, eski din adamlarının karşı çıkmasını eleştiri biçimi Mehmet Emin İnci'nin ve Sümeyye Karaarslan'ın yaklaşımlarının oturmadığı kanaatini bizde uyandırdı. Batının ilmini ali ahlakını alma mantığını sanata uyarlayıp batının sanatını al, ahlakını alma tarikinden gitmeyi tercih ettiğini hissettiğimiz ama kötü niyetli de olmadığını sezdiğimiz Mehmet Emin İnci Beyin sınırlar ve özgürleşme konusunu bir daha düşünmesini, Rasim Özdenören'in Düşünsel Duruş isimli eserini titizlikle okumalarını salık verme edebsizliğinde bulunmaktan kendimizi alamıyoruz.

Bu konuda daha konuya vakıf bir eser bilen okur varsa lütfen buradan bildirsin. Arkadaşlar onları da okusun!

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2012, 15:12
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20