Zeynep Hicret ile 'Çolak Hattat' Üzerine Konuştuk

İçinden geldiği gibi yazan bir öykücü Zeynep Hicret. Öykülerinde kullandığı farklı ve çok kullanılmayan sözcüklerle kelime dağarcığının ne kadar zengin olduğunu gösteriyor. Hatice Ebrar Akbulut, yazarla 'Çolak Hattat' kitabı ve öyküye bakışı üzerine konuştu.

Zeynep Hicret ile 'Çolak Hattat' Üzerine Konuştuk

Zeynep Hicret, sessiz ve derinden ilerleyen öykücülerimizden. İkinci kitabı henüz yayınlanan Zeynep Hicret, öykümüzün taze kanlarından. Şiir yazarak edebiyat serüvenine başlayan Hicret, öyküyle tanışır. İlk öykü kitabı Kırmızının Çağrısı’yla okurlarını selamlar.

İkinci öykü kitabı Çolak Hattat ise genel olarak uzun öykülerden oluşuyor. Öyküler, şiirsel ve dingin bir anlatımla örülmüş. Mekânlar ve karakterler, ayrıntılı olarak tasvir edilmiş. Öykü karakterinin ses tonu, konuşma tarzı, konuşurken seçtiği sözcükler, fizikî yapısı sözcüklerle canlandırılmış. Hayat içinde kendini konumlandıramayan, dışlanan, gözü ve gönlü dünya malına doymayan insanlar, kavuşamayan sevgililer, hata üzerine hata yapmaktan usanmayan, ders almayan tipler, hakkı yenenler, hakkının peşine düşenler Çolak Hattat’ta bir araya getirilmiş. Gelecek olan öykünün içeriğine dair çerçeve sözler bulunuyor öykülerin girişinde. Bu sözler, Zeynep Hicret’in kaleminden çıkmış ve öyküyü kapsayan, öyküye dair zihinde bir atmosfer oluşturan sözlerdir.

Kitabın son öyküsü hayal gücünün en etkin kullanıldığı öyküdür. Bu öyküde, Kuran’ı Kerim ayetlerine atıf yapılarak hesap günü anlatılmış. Anlatıcı, öykülerinin bir yerinde araya girerek mesaj vermeye çalışmış: “Bizler de ibret alıp adaleti, iyiliği yayalım, hakkın ve haklının yanında olalım ki onlar gibi ebedi saadete erelim.”

İçinden geldiği gibi yazan bir öykücü Zeynep Hicret. Öykülerinde kullandığı farklı ve çok kullanılmayan sözcüklerle kelime dağarcığının ne kadar zengin olduğunu gösteriyor. Çolak Hattat, hüzün eksenli öykülerden oluşsa da arada okuru tebessüm ettirmeyi başarıyor.

Zeynep Hicret ile Hece Yayınları’ndan çıkan ikinci öykü kitabı Çolak Hattat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimiz, özelde Çolak Hattat’ın öykülerine dair sorulardan oluşsa da bu sorulardan yola çıkarak öykücünün öyküye bakışına, öykü serüvenine dair genel bilgilere varmayı hedefledik.

Sevgili Zeynep, ikinci öykü kitabınız hayırlı olsun. Şiirle başladığınız edebiyat serüveninizin öyküye nasıl evrildiğini anlatır mısınız? İlk çarpışmanız, ilk karşılaşmanız nasıl oldu öyküyle?

Öncelikle teşekkür ederim. İnşallah okuyucuda karşılığını bulan bir kitap olur. Edebiyat sevdam şiirle başladı dediğiniz gibi. Ama öyküye evrilişi daha çok zorunluluktan doğdu diyebilirim. Bu ülkede iki tane öykü kitabını altı yedi yıl gibi bir süre zarfında çıkarabilirsiniz ama bir şiir kitabı çıkarmanız için epey bir çaba sarf etmeniz gerekir. Bunun zorluğunu yaşadım açıkçası. Şiirle o kadar iç içeydim ki, öteki türler ilgimi çekmiyordu. Bir öykü kitabıyla karşılaşmam ise “Aziz Bey Hadisesi”yle oldu. Arkadaşımdan bir bakmak için ödünç almıştım. Kitabı okuduğumda, aslında içten içe bir hikâye anlatıcısı olduğumu fark ettim. Sadece yazmak için biraz sabra ve yoğunlaşmaya ihtiyacım vardı.

Tabii şiirlerimin edebiyat çevresinde yer edinememesinin de bunda büyük payı var; köşeleri tutmuş olanlardan bir türlü alamadığım o onay, benim, başka türleri de denemelisin ısrarlarına kulak vermemi sağladı. Öncesinde, epey direndim tabii, şiirden kopuşumu yeni bir oluşla öyküde tutturmaya çalıştım fakat ne yazarsam içinde şiirimsi bir hava oluyor, artık o ritim dilime, kalemime, ruhuma sinmiş. Öyküye tutunuşum biraz da onun şiire olan akrabalığı diyebilirim.

Çolak Hattat, içindeki birkaç öyküyü saymazsak uzun öykülerden oluşuyor. Cemal Şakar, öyküyü uzun uzun yazmak istemediğini, mümkün olsa, bir şairin birkaç dizeye sığdırdığı şekilde öykü yazmak istediğini ifade etmişti bir söyleşisinde. Uzun öykülerinizin olması, öyküyü uzun uzun anlatmayı sevdiğinizden midir?

Kırmızının Çağrısı’ndaki öyküler, bir oturuşta okunacak öykülerdi. Çolak Hattat’da ise, dönemsel bir etkinin yanı sıra, daha çok öykülerin karakterleri buna sebep oldu ve konular, sesler uzadı. Öykülerimi yaşayan, nefes alan, soluklarının süresi olan, nerede biteceklerini, nereye kadar uzayacaklarını kendilerinin tayin ettiği canlılar olarak görürüm. Bu yüzden ömürlerine müdahale etmeye ar ederim. Eğer yazılmak istiyorlarsa, burada noktayı koymalıyım, şurada devam ettirmeliyim diyemiyorum.

Bence asıl sorun şu olmalı; uzunluğun oluşturabileceği muhtemel dikkat dağınıklığı biçemi sekteye uğratmış mı? Ben bunu önemserim. Bence uzun yazmak ya da kısa yazmak o kadar da önemli değil. Elbette öykü kısa bir türdür. Sayfalar dolusu öykü yazacağına, git roman yaz derler adama. Ama öykülerin de kaderi olduğuna inanıyorum. Geçenlerde “Çolak Hattat” öyküsünü bir grup üniversiteliye okudum, bildiğiniz gibi hem uzun hem de anlam açısından çok yoğun bir öykü; yine de sonuna kadar hepsinin gözleri açıktı ve pürdikkat dinliyorlardı. Ama bundan, öyküleri uzun uzun anlatmayı sevdiğim çıkarılmasın yine de.

Okur açısından da biraz riskli bir durum uzun öykü yazmak. Birçok okurdan duyduğumdur, “Öyküyü ve şiiri kısa olduğu için okuyoruz.” Bu konuda tereddütleriniz oldu mu?

Çağımız insanının pek bir acelesi var. Kitap okumayı sevmediği için, daha doğrusu gözü korktuğu için, uzunluğu ve zamanının darlığını bahane edebilir. Şiir birkaç mısradan ibaret gibi gelebilir bu tür okuyuculara, öykü de onlar için bir buçuk sayfayla kendini idare edebilen bir türdür ama bu kısalıklarının altında her iki tür de derin manaları ve yoğun hissedişleri barındırır. Benimse, altını çizdiğim bu fiziki uzunluk konusunda fazla tereddütlerim olmadı. Belki bunun neticesinde oluşacak birtakım aksaklıklar; akışkanlığın bozulması, konunun savrulması ve bu etkenlerin bir arada olmasıyla okuyucunun hevesinin kaçabilme düşüncesi bir tereddüt sebebi doğurabilirdi. Lakin öykü dilim bu tereddütleri yaşatacak bir dil değil. Savruk, ağdalı, yorucu bir dilim olsaydı, bahsettiğimiz uzunluk o zaman riskli olabilirdi.

Görselin yoğun baskısı altındayız. Görselin bir bombardıman gibi üzerimize boca edildiği apaçık. Böyle olunca herhangi bir nesnenin/eşyanın ya da öznenin uzun uzun tasvirini yapamıyoruz. Yalnızca fizikî açıdan değil, duygusal açıdan da ayrıntılı/uzun tasvirler yapamıyoruz. Aynı çağda yaşadığımıza göre karakterleri, mekânları ayrıntılı bir şekilde tasvir etmeyi nasıl beceriyorsunuz? Salt bakış ve hissedişle mi alakalı bu?

Tabii bakıştaki detaycılığımın ve hissedişimdeki derinliğin/yoğunluğun yanı sıra, biraz da karakterimle alakalı diye düşünüyorum. Eğer ben bir yazar olmasaydım, yine olaylara/insanlara bu şekilde bakardım. Bir yüz gördüğümde önce o yüzü zihnimde fotoğraflardım. Sonra o yüze bir takım olaylar, renkler, sesler giydirirdim ve bu yüzün benim nazarımda bir acısı, bir hayali ve bir beklentisi olurdu. Bunu arkadaşlarıma anlattığımda yine tasvirlerle, imgelerle, mizahi ve kıvrak bir dille anlatırdım. Bu anlatımım, yazar olmasam da değişmezdi.

Her yazarın kendine ait bir anlatma tarzı vardır. Bu anlatım tarzının, yazarın karakterinden doğduğuna/geliştiğine inanıyorum. Yazdıklarımız içerik bağlamında büsbütün bizden olmayabilir, ama yazım karakterimiz /üslubumuz bizdendir.

Uzun yazmanızın zaman zaman roman yazma fikrine götürdüğü oluyor mu sizi?

Klasik tarzda bir roman zaten yazamam. Fakat şöyle bir şey söyleyeyim; Çolak Hattat’ta “Cennetin Sesi” adlı bir öyküm var. Bu öykü aslında hazır bir dosyadan alınan parçalardan oluşuyor. Yıllardır üzerinde çalıştığım bir kitap; şiirsel bir dille yazıldı ve içinde yer yer kısa öyküleri haizdir. Daha çok marazî bir zihnin monologlarından oluşuyor. Ona beklemenin kitabı diyorum. Türü içinse anı/öykü denebilir. Yine de hangi türe ait olduğu konusunda kesin bir yargım yok. Açıkçası bunu çok da önemsemiyorum. “Cennetin Sesi”ni bu kitaba almamdaki gayem, onu bir nevi görücüye çıkarmaktı ve fark edilmesini sağlamaktı. Üçüncü kitabım umarım “Cennetin Sesi” olur ve ustalık eserim olduğu iddiamda yanılmam.

İnsan her şeyi noksansız olsun ister. Eksikliğe, azlığa tahammül edemez. “Çolak Hattat” öyküsündeki karakter şaşırtıyor bizi. Eksikliğiyle var oluyor. İnsanı insan yapan eksiklikleri değil midir sizce de?

İnsan her ne kadar mükemmeliyetçi bir varlık olsa da, onu insan yapan şey eksiklikleridir. “Çolak Hattat”da bu eksikliğin, bir sanatkârı nasıl mükemmelleştirdiğine tanık oluyoruz. Hat sanatı gibi ilahi diyebileceğimiz bir sanatta yani icra edilen şeyin kusursuzluğu karşısında, onu icra eden insanın kusuru, acziyeti, noksan oluşu hat sanatı ve harfler üzerinden anlatılıyor. Elif harfi mükemmelliğin, doğruluğun, birliğin, tamlığın simgesiyken, onu icra eden elin sahibinin halk nezdinde bir kusuru olması hayatın dengesini sağlıyor. İnsana insan olduğunu hatırlatan, onu şükre ve mütevazılığa götüren itkinin bu eksiklik olduğu kanaatindeyim.

Kırmızının Çağrısı ve Çolak Hattat’a baktığımızda özgünlüğünü yakalamış bir öykücü görüyoruz. Okur, sevdiği kalemler arasında benzeşim kurmak ister. Bu kalemlerin birbirleri arasındaki çağrışımları yakalamak ister. Zeynep Hicret’i okurken aklıma Nazan Bekiroğlu geldi. Neler söylersiniz bu konuda?

Okurlar bunu sıklıkla yapıyorlar ama her defasında farklı bir isim geliyor. İlginç tabii. Bir de nedense takip etmediğim yazarlar arasından çıkıyor bu isimler. Benim görüşümce, okuyucularıyla arasında derin bağları olan bir yazar Nazan Bekiroğlu. Ne diyeyim, umarım bu yönüm benzer kendisine.

“Kırılan Dallar” öyküsünde, Kahramanmaraş’ta yaşanmış trajik bir olayı, kendi dünyanızdaki yankısıyla kurgulamışsınız. Bu öykünün sizi çok uğraştırdığını söylemiştiniz. “Canıma yetti, artık yazıyorum seni” dediğiniz anda tüm birikenler kâğıda dizilmiş gibi. İşte o can yetmesine takat getirmek, öykücüye neler kazandırıyor? Kaybettirdikleri de oluyor mu?

Beni yazma aşamasından çok, demlenme aşamasında uğraştıran, rahat yüzü göstermeyen bir hikâyeydi “Kırılan Dallar”. Olayın ilk gerçekleştiğini duyduğum anda çok sarsılmıştım, o genç insanların acısını iliklerimde hissetmiştim. Ne zaman bir öykü yazmaya otursam zihnimi meşgul ediyordu, artık kavgalı olmuştuk kendisiyle; hem yazılmak istiyorsun hem de kendini yazdırmıyorsun diye azarlıyordum onu. Üç buçuk yıl boyunca sürdü bu kavga ve ben iki kat daha fazla acı çekmiş oldum.

Beni yoran şuydu; sırlı olduğu kadar, tanık olmadığım bir yaşam tarzı vardı ortada, üstelik ketum mu ketum tam beş karakter. İşin içinden nasıl çıkacağımı bilemedim.  Sonunda beş karakterin psikolojileri üzerinden başlamaya karar verdim. Sonuçta Türkiye’yi sarsan bir olaydı. Olayın vahametini bir kenara bıraktım, dramatize etmeyecektim, Maraş’ın atmosferini de bir kenara bıraktım. Suçlu arama, sebep arama ilişkilerine girmedim. Yalnızca psikolojileri üzerinden yürüdüm. Canıma yetti deyip kaleme sarıldığım anlar çok olmuştu, kaç kere başladım, kaç kere notlar aldım hatırlamıyorum bile. Bana kazandırdığı birkaç şey var ama ilk söyleyeceğim şey, beş farklı karakteri bir öyküde anlatmaya çalıştım, bu benim için bir ilkti.

“Arınma Meydanı” öyküsü, hayal gücünün en etkin olduğu öykü bence. Hayale hudut çizilmez; ama bazen hayallerin sınırlarını zorlamak da anlatacağımız şeyin kalitesini düşürüyor. Bu bakımdan, hayaller öyküyü nasıl beslemeli? Çerçeve sözlerinizden birinde de “İşi hayal kurmak olan birinin ateşi sönmez.” diyorsunuz. Hayal kurmak, o hayalin öyküsünü yazmak kadar zor olmalı, ne dersiniz?

Toplum olarak hayalsiz kaldığımızdan başımıza gelmeyen kalmadı. Hayal kuramayan bir nesil yetiştirdik. Buna çok üzülüyorum. Önceki sorunuza dönersek, görsel bir bombardımanın baskısı altındayız. Anneler, babalar çalışıyor. Çocuklar bakıcıların ya da asabi büyüklerin yayında ilgisiz/hikâyesiz büyüyorlar. Bilgisayar oyunlarıyla ve zihinlerini körelten abuk sabuk çizgi filmlerle hayal dünyalarını daraltıyorlar. Her akşam yataklarımızda uyumayı beklerken, babamın anlattığı hikâyelerle büyüdük biz. Hayal dünyamız genişti. Kendi aramızda çeşitli oyunlar icat ederdik. Şimdiki çocuklar bırakın oyun kurmayı, ne oynayacaklarını bile bilmiyorlar. Bütün bunları hayalsizliğe bağlıyorum. Elbette hayallere dalıp gitmelerinden, hayallerle gerçekleri ayırt edemeyecek denli sayrıl bir dünyalarının olmasından söz etmiyorum. Çocuklar bence bunun dozunu iyi ayarlayabiliyorlar.

Çok fazla hayal kuran bir çocuk olarak şunu söyleyebilirim ki; hayal kurmanın bana hiçbir zararı olmadı. Bilakis hayal kurmak hayata katlanmamı sağladı. Çocuklarımıza hayal kurmayı öğretmeliyiz. Çünkü hayal kuran birinin yaşam enerjisi sönmez. Bedenimizin bulunduğu dünya çoğu kez acımasız olabiliyor. Oysa ruh dünyamızın daha renkli bir atmosfere ihtiyacı var. Beslenmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.

“Arınma Meydanı”na gelirsek, masal diliyle yazılmış bir öykü “Arınma Meydanı”. Bir kısmını yeğenime anlatmıştım, onun heyecanı karşısında kitaba almak istedim. Yayınlandıktan sonra ithaf kısmında adını görünce çok şaşırdı ve oturup baştan sona öyküyü okudu. Hikâye anlatmaktan usanmayan bir teyzesi var, yaşıtlarından bu bağlamda çok şanslı.  

İstanbul’da doğmuş, büyümüş, ruhu sanatla bezenmiş biri Zeynep Hicret. “Overlok Makinesi” öyküsünde de alabildiğine sokak ağzı, alabildiğine sıradan insanların yaşamları, tavırları, hayat karşısındaki duruşları anlatılmış. Öykücü, yabancısı olduğu, solumadığı, kuşbakışı baktığı hayatları yaşamışçasına öyküleştirebilir mi?

Sanırım Rilke’nin bir saptaması vardı. “Şair önce yaşamalı, sonra yazmalı” diyordu. Yaşamadığı bir şeyi nasıl yazabilir, samimi olur mu yazdıkları? Bir çiçeğin kokusunu almamış biri, o çiçeğin kokusunu tarif edebilir mi ya da tarifinde ne kadar isabetli olur? Her defasında tartışılan bir konudur bu.  Ben yoğun bir duyumsamayla yazılabileceğini düşünüyorum. Samimiyete/gerçekçiliğine gelince o da yazarın hünerine kalmış bir şey. Yazar, yazdıklarını sanki içinde bulunmuş gibi, gösterir gibi yazabilendir. Diğer yazar arkadaşlar nasıl hissediyor bilmiyorum ama ben kendimi hayatın içindeki oyuncu gibi görüyorum. Öyle bir oyuncu ki bu, her kılığı taşıyabilen, her rengi barındırabilen, her duyguyu hissedebilen; gözlem gücü, teşhis gücü yüksek bir oyuncu. Empati de var işin içinde tabii.

Mesela bir örnek vereyim; Kırmızının Çağrısı’nda “Patlıcan Oturtma” adlı bir öyküm var, gerçekçiliğini ve samimiyetini okuyucuya birebir geçirdiğine emin olduğum için bu öyküyü örnek veriyorum. Bu hikâyeyi bana bir komşum anlatmıştı. Ben o an’a tanık olmadım, üstelik hikâye anlatıldığı gibi de yazılmadı. Olayı zihnimde yeniden canlandırdım. Kendi kişilerimle, kendi renklerimle onu yeni bir fotoğrafın içine aktardım. O tür sokaklara ve kadınlara olan aşinalığımı avantaj olarak kullandım. Yazarlar, yaşam tecrübeleriyle, birikimleriyle içinde olmadıkları, kuşbakışı baktıkları hayatları görür gibi sergileyebilirler, bu çok zor değil bence.

Çolak Hattat’ta çerçeve sözler var. Bunların mahiyeti, öyküyle bağlantısı nedir?

Öykülerimi yazı diline aktarmadan önce zihnimde yaşattığımı belirtmiştim, bu evrede öykülerin bende bir fotoğraf olarak, bir koku olarak ya da Çolak Hattat kitabında olduğu gibi birkaç satırlık bir cümle olarak karşılığı oluyor. Zihnimde birçok öyküyü barındırdığımdan onları bu şekilde kodluyorum. Not alıyorum. Aslında bunlar o notlardan örnekler.

Mesela “Rızık Dağıtıcısı”yla “Overlok Makinesi”ni aynı dönemde, benzer ruh hâliyle yazdım. Overlok makinesi o meşhur anonsuyla zihnime kodlandı ve konu diyaloglarla ilerledi. Bu şekilde birbirlerinden, yazım biçimi olarak ayrışmış oldular ama iki öykünün benzeşmeye müsait yönleri vardı. Yakın zaman diliminde yazılmış olmaları bu yönlerden biriydi, belki “Rızık Dağıtıcısı”nı da diyalog ağırlıklı yazabilirdim. Burada bakış açım devreye girdi ve Müdire Hanımı kibirli ve azgın bir figür olarak, sizin tabirinizle o çerçeve sözle mimledim. Çerçeve sözler bu açıdan öyküyle bağlantısı olan, öyküyü kapsayan sözler olarak kitapta yerlerini aldı. Belki ilerde o sözlerin yerine fotoğraflarım olur, kim bilir.

Gözlerden uzak bir öykücüsünüz. Bir tırtıl misali, kozanızı örmekle meşgulsünüz. Bu kozadan günümüz öykü dünyasına/ ortamına nasıl bakıyor ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz öykü dünyasında iyi kalemlerin izi devam ediyor. Çok sıklıkla olmasa da arada kendi tarzını yakalamış kalemlere rastlamak sevindirici bir gelişme. Kendimi geri planda tutmamı ise, bu deveyi güdememe ve bu diyardan gidememe acziyetime bağlıyorum ve bazı hoş olmayan şeyleri kozamdan çıkmayarak görmemiş oluyorum. Bu bir tercih meselesi ya da savunma güdüsü olabilir ama beni bu tercihlere zorlayan amillerin de varlığı göz ardı edilmemeli. Gözlerden uzak olan hatırdan da uzak oluyor fakat hatırlarında olduğumu bildiğim birkaç güzel dostum var, onlar yetiyor bana.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

Konuşan: Hatice Ebrar Akbulut

Yayın Tarihi: 20 Mayıs 2016 Cuma 16:23 Güncelleme Tarihi: 21 Mayıs 2016, 13:03
banner25
YORUM EKLE

banner26