Zeliha Koçak Tufan: “Doğru sadece hissiyatla olmaz. Bilgi ile de desteklenmesi gerekir.”

"Elinize dolma malzemesi verilmişse pasta yapamazsınız. Önce hayat bana ne tür fırsatlar vermiş, onları nasıl değerlendirebilirim diye durup bir düşünün, sonra olmadı diye hayıflanmayın, başka nasıl olur, elde neler var ona bakın." Kübra Nur Kayır'ın söyleşisi.

Zeliha Koçak Tufan: “Doğru sadece hissiyatla olmaz. Bilgi ile de desteklenmesi gerekir.”

Akademik alanda çalışma ve başarılarıyla bildiğimiz Zeliha Koçak Tufan kimdir, nasıl bir hayat içinden gelmiştir?

Önce kimdir sorusunu cevaplayayım, kul, iki çocuk annesi, eş, tıp doktoru… Nasıl bir hayatın içinden geldim?  Gezmeyi, yaşamayı ve herkese yardım etmeyi seven gurbetçi bir ailenin çocuğuyum. Kendimi bildim bileli evimize gelen giden çoktu, annem de babam da sürekli birilerine bir şekilde yardım ederdi. Kitap okumamız çok desteklenirdi. Ankara’dan kitaplar gelirdi. Hatırladığım ilkokul 3. sınıfta 18 ciltlik Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi’ni bitirmiştim. İlkokulda kütüphanedeki tüm kitaplar bitince gözüm bozulacağı gerekçesiyle bir ara kitap okumamı yasakladılar, kaçak okudum. Düşünmeyi ve insanları izlemeyi severdim, hâlâ da öyle sanırım.

Hepimizin hayatlarında kendine has bir mücadelesi var şüphesiz. Kimi zaman ailemiz, kimi zaman inançlarımız, kimi zaman arkadaşlarımız, kimi zaman da kendimizle imtihan oluyor, mücadele içine giriyoruz. Sizin hayatınızda bu mücadeleleri yoğun hissettiğiniz zamanlar oldu mu, nasıl üstesinden geldiniz?

Ne olursa olsun sıkıntıların üstesinden gelmek için o konudaki doğruyu ayrıca usulü ve metodu bilmeniz gerekir. Teraziniz, kantarınız cebinizde ise post-truth süreçlerden ya da o anki algı yönetiminden etkilenmiyorsunuz. Yıllar da sizi haklı çıkarıyor, eninde sonunda. Doğru sadece hissiyatla olmaz. Bilgi ile de desteklenmesi gerekir.  Genç birinin içimden geldiği gibi davrandım diyebilmesi için önce içini doğru bilgiyle donatması gerek.  Benim içimden de doğruyu yapmak geldi. 90’lı yıllar mücadele ile geçti. Başka bir günün konusu olsun, o kısım bende kalsın. O yıllar ekonomik sıkıntılar da vardı. İmtihan soruları farklı konulardan geldi. Çok şey öğrendik. Mücadele gurbetle devam etti, önce yurt içi, sonra yurt dışı. Hem lisansüstü dönemde hem de uzmanlığımda hoşgörü ortamında çalışmak üzere farklı ülkelere gittim, kendimi geliştirmek için küçük, büyük pek çok kurs aldım, toplantılara, eğitimlere katıldım. Almanya, Macaristan, Hollanda, İngiltere, İtalya derken çevremiz de genişledi. Seyahatler yeni dostluklar getirdi ve tabi ki hoşgörü… Yurt içinde ve yurt dışında pek çok farklı yapıda insanla karşılaştım. Yeni diller öğrendim. Geçmişe takılıp kalmadım. İnsan kendi kapasitesinin sınırlarını denedikçe yeni şeyler keşfediyor, mutlu oluyor.

Tıp fakültesinden mezunsunuz, şu anda da fakülte, hastane ve klinikte mesleğinizi sürdürmektesiniz. Sağlık Bakanlığı Coronavirüs Bilim Danışma Kurulu, Doctors Worldwide ve Avrupa Enfeksiyon Hastalıkları Derneği ve aynı zamanda YÖK Yürütme Kurulu üyesisiniz. Tüm bunların yanında eşlik ve annelik rollerini de üstlenmiş birisiniz. Uzmanlık gerektiren pek çok alanda başarılı çalışmalara imza atmış olan biri olarak tüm bu çalışmalarınızı nasıl bir düzende ilerletiyorsunuz? Gençlere bu konuda ne gibi tavsiyeleriniz olur?

Şu an YÖK’te tam zamanlı çalışıyorum. Dolayısıyla hastaneye devam etmiyorum. Ancak bir doktor her zaman doktordur. Mutlaka yönlendirdiğimiz, ilgilendiğimiz hastalar oluyor. Sağ olsunlar hastanedeki kliniğimde hastalarıma bakıyorlar. Uzaktan takip ediyorum ben de. Alanımla ilgili ulusal ve uluslararası ilişkilerimi kongre ve toplantılara katılarak korumaya çalışıyorum. Güncel bilgileri takip etmek çok zor. Yükseköğretimde de yapılacak çok iş var. Artık güncel okumalarım yükseköğretim alanında ki o da derya deniz. Öğrencilerimle ilgilenmeye devam ediyorum, onları kolay kolay bırakmam. Arada sırada toplantılara, konuşmalara katılıyorum. Başka üniversitelerden de öğrenci kulüplerini reddetmemeye çalışıyorum. Zamanı yönetmek için de metodlar var. Sade yaşam, beklentiyi düşürmek, öncelikleri belirlemek ve anlık değiştirmek...

Gelelim gençlere önerilerime: Multitask person denen çok işi olan kişiler belli usulleri kullanmazlarsa bir süre sonra patlarlar. Bir yerde her şeyi bırakabilirler. Büyük aile mefhumunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aile desteği olmadan çok zor. Genç arkadaşlara hem kendi anneleri hem eşlerinin anneleriyle, babalarıyla yakın olmalarını öneririm, onların yaptığı çorbayı hiçbir bakıcı yapamaz, dedeler gibi kimse ilgilenemez. Hem çocuk da sizin akşam bir saatte vereceğiniz terbiyeyi büyük ailede görerek öğrenir. Sevgiyi sonsuz alır. Zorunluluk varsa o başka tabi, o zaman da arkadaş çevresini büyük tutmak ve çocukları iş hayatının programına hapsetmemek gerek.

Doctors Worldwide ile kıtlık, savaş ve yoksulluk gibi zor şartlar altındaki farklı coğrafyalara insanî yardım ve sağlık hizmetlerinin ulaşmasına vesile oluyorsunuz. Peki, bu gibi faaliyetlerde yer almak için sadece gönlün istemesi yeter mi?  Bu meyanda olmak istediğimiz mecrada belli bir donanım hatta ahlaki sürecin işlemesi gerekmiyor mu? Belirli bir kesimin hobi faaliyeti olarak gördüğü ve bir meşgale olması adına dahil olduğu bu gönüllü faaliyetlerini hobi kurslarından ayıran nedir?

Ben DWW’de aktif çalışmıyorum. DWW’ye üye olarak katkı sağlamaya çalışıyorum. Burada da Yeryüzü Doktorları Kulübünün danışmanlığını yürütüyorum. Afrika’ya gitme sürecim üniversitenin İslâm Kalkınma Bankası ile yaptığı bir proje ile başladı. Gerçekten yapacak çok iş var oralarda. Türkiye’den beklenti de büyük. İleride daha da çok çalışmayı istiyorum nasipse. Bu tür faaliyetler asla hobi değil. Sistemli, bilinçli olunması ve belli eğitimler gerekiyor. Dil bilmelisiniz, insan ilişkilerini, seyahat sağlığını, karşı tarafın kültürünü… Lütfediyorum tarzıyla gidemezsiniz, işleri yapma tarzınız da profesyonellik ister.

Gençliği son yıllarda sosyal projelerde daha sık görmeye başladık. Hatta doğrudan gençlerin kurduğu ve yönettiği dernekler var. Süreci nasıl okuyorsunuz? Bu konuda olması gereken yerde miyiz; yoksa hâlâ gözden kaçırdığımız bir şeyler var mı?

Arayış içinde olan çok. Sosyal projelerin bir kısmı sadece vakit geçirmek amaçlı maalesef. Gençlerin birbirini tanıması, deneyim elde etmesi önemli ancak daha fazla çıktı alabilmek için hedef odaklı olması, belli bir sistematik dâhilinde yönetilmesi daha güzel olur. Sosyal projeler arasında gönüllülük faaliyetleri ön planda olmalı. Başkasına iyilik yapmak insanın doğal ihtiyacıdır. Gönüllülük karşı taraftan ziyade kişinin kendisine de fayda verir. Kişisel gelişime çok katkısı var. Ben de sosyal projelerde yer alan öğrencilerimin akademik hayatta da daha başarılı olduğunu görüyorum.

Uzmanlık alanlarınızdan biri de Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji. Günümüzde malum dünya ve Türkiye salgın hastalıklarla mücadele ediyor. Bunların temelinde yatan asıl neden nedir? Salgın hastalıklardaki bu artışın sebebi nedir?

Çeşitli teoriler var. İklim değişiklikleri, yeni alanların tarıma açılması gibi... Uluslararası seyahatlerin ve ticaretin artması, küreselleşme, bir yerde çıkan salgının diğer yerlerde de hızlıca görülmesine neden olabiliyor. Eskiden malzeme temini ve tanı koymada sorun yaşardık. Sağlıkta dönüşüm ile birlikte hem doktor dağılımımız, hem hastane kapasitelerimiz, hem de sistemli hasta nakillerimiz çok iyi bir seviyeye geldi. Kırım Kongo Kanamalı ateşiyle çok iyi bir mücadele verdik. H1N1, H3 N2 gibi influenza salgınları yaşadık. Türkiye şu an her türlü salgınla mücadele verebilecek bir seviyede. Leiden Üniversitesi’nde parazitoloji çalışırken dünyanın pek çok yerinden parazitlerin yanı sıra virüs örnekleri de geliyordu; tanı koymada zorlanıldığı olurdu. Hızla ar-ge laboratuvarları çalışırdı. Yeni antijenleri keşfeden yeni tanı kitleri oluşturuldukça tanı koyma da artıyor. Günümüzde artık pek çok tipte virüs tanımlanabiliyor. Eskiden grip dediğimiz kliniğe hangi virüsler neden oluyor, günlük rutinde bakamazken artık alt tiplere kadar bakabiliyoruz. Tanı koyma da arttı. Dolayısıyla insanlar da daha çok virüs ismi duyuyor, toplumda ilgi çekiyor, sağlık okur yazarlığı artıyor. 

Gençler olarak “Başarı” kavramının altında oradan oraya sürükleniyormuşuz gibi hissediyoruz. Bir diploma peşinde koşup, ömrünü bu diplomaya adayıp, ardından elde ettikleri mesleklerinde mutsuz kimselere dönüşüyoruz. Acaba akademik anlamda elde edilmiş başarının tüm hayatımızı tatmin etmesini bekleyerek yanlış mı yapıyoruz? Yahut bizler en başta başarının tanımını mı yanlış yaptık?

Başarıya odaklanılmasını yanlış buluyorum. Bir keresinde bir sunum yapıyordum, sunumlarını profesyonel birine mi hazırlatıyor diye sormuşlar. Beni tanıyan bir arkadaş da kendi hazırlıyor ve eğlenmediği hiçbir sunumu yapmıyor, demiş. Gerçekten de öyle. Bunu niye anlattım, çünkü başarıya ve sonuca odaklanmak sizi strese sokar. Bu yüzden anahtar sonuca değil sürece odaklanmaktır. Siz üzerinize düşen işe odaklanın ve hakkını verin, sonuç zaten Allah’ın takdiri. Bize koşturmak, çalışmak görevi verilmiş. Biraz önce sıkıntılarla nasıl başa çıktınız demiştiniz; esasa odaklanmak, sürece odaklanmak sonucun nasıl bitip bitmeyeceği sıkıntısından ve başarı endişesinden sizi korur. İnsan elinden geleni yapmalı. Her yeni günde bugün bana ne verildi, nasıl değerlendirebilirim demeli. Ertesi gün de o günü değerlendirmeli. Başarı bazen istediğiniz alanda gelmez de başka alanda gelir. Elinize dolma malzemesi verilmişse pasta yapamazsınız. Önce hayat size ne tür fırsatlar vermiş, onları nasıl değerlendirebilirim diye durup bir düşünün, sonra olmadı diye hayıflanmayın. Başka nasıl olur, elde neler var ona bakın. Ne dedik sonuca değil sürece odaklanmalı.

2017 yılında ilk kez “Engelsiz Üniversite Ödülleri” vermiştiniz. Birçok üniversitenin farklı fakültelerinde ödül kazananlar oldu. Bunlar gibi engelli kardeşlerimizin sosyal faaliyetlere erişebilmelerine yönelik çalışmalarınız devam edecek mi?

Engelli konusuna sadece okuduğum kitaplarda rastladığım, merak ettiğim kısımları araştırırken odaklanmıştım. YÖK’de Engelli Öğrenci Çalışma Grubu’nda görevlendirilmeden önce de herhangi aktif bir çalışmam yoktu. Ödül konusu, Sayın YÖK Başkanımızın projesi, biz de geliştirdik. Engelli konusuna kendisi çok önem veriyor. Biz de bir usul dâhilinde geçmiş çalışmaları inceledik, neler yapılabilir, sistem nerelerde tıkanıyor baktık ve mevzuat çalışmaları yaptık. Maalesef pek çok engelli öğrencimiz yükseköğretime hazır gelmiyor. Yine de özel yetenek sınavlarında ayrı sınava alınmaları, puanlarını bir sonraki yıl da kullanabilmeleri, engelli kontenjanlarının ayrılması çok olumlu oldu. Ödüller onlarca maddede hedef gösteriyor üniversitelere. Üniversiteler de çok ilgili. Ödüller için ekipler kuruyorlar, engelli birimleriyle birlikte çalışıp maddeleri karşılamaya çalışıyorlar. Sistemde görme engelli ve bedensel engelli öğrencimiz az da olsa var ama işitme engelli öğrencimiz ve diğer engel grupları düşük. Onları sisteme dâhil etmek üzere çalışmalarımız inşallah devam edecek. 

Herkese emanet edilmiş tek bir bedeni mevcut. Kaybedilmiş sağlık kolay kolay geri dönmüyor. Hep bir yerlere yetişme telaşı içindeki gençler olarak bedenen ve ruhen sağlımıza çok ehemmiyet veremiyoruz. Bu noktada dikkat etmemiz gereken şeyler nelerdir?

Hayatı yönetmek bir proje yönetmek gibidir. Zaman hedefi, kapsam hedefi, maliyet hedefi bulunmalı. Çok uzun sürelerden bahsetmiyorum. Hem hayat hedefi hem de bizzat içinde yaşanılan güne, ana ait hedefler… Gerçekçi hedefler, paydaşların belirlenmesi ve göz önünde bulundurulması… Önem derecesine göre sıralama da önemli. Mesela, whatsapp mesajlarının tamamını okuyayım, facebook veya instagram da herkese bakayım derseniz zaman yetmez, koşturmaca bitmez. İnsanın mail kutusunu boşaltması bile stres oluşturuyor. Bunların yanı sıra önce ruh sağlığı! Sağlıklı beslenme ile de ilgilenmek ve bedene yük olmamak lazım. Bazen sağlıklı beslenmeyi de sürekli beslenmeye çevirenler var. Hâlbuki aralıklı oruç ile vücudu rahatlatmayı öneren pek çok yayın var artık. Sağlıklı yaşam, egzersiz, sağlıklı beslenme, aralıklı oruç. Bizim kültürümüzde güzel ipuçları var aslında.

Son vakitlerde “Zaman” kavramı oldukça konuşuluyor. Zamanın çok hızlı aktığından, yetmediğinden yakınıp duruyoruz. Sizin de en son “Zaman yönetilir mi,  planlanır mı?” konferansında bu kavram üzerine konuştuğunuzu biliyoruz. Peki, biz gençler zamanla olan derdimizi ne yapmalı, nasıl halletmeliyiz? Zaman yönetilir mi, planlanır mı?

Açıkçası zamana dikkat çeken en önemli şeyin namaz olduğunu düşünüyorum. Tüm işlerinizin koşturmacasına ara ara dur diyorsunuz, tamamen farklı bir yere odaklanıyorsunuz. Abdest almak da ayrı bir olay, stresiniz soğuk suyla nötralize oluyor. Bir dakika diyorsunuz!

Acil serviste nöbet bitmeyecek gibi gelir, ölen, kalan, kavga çıkaran… Koşturmaca hiç bitmeyecekmiş gibi. Sabah Güneş doğduğunda ise gece telaşı hiç yaşanmamış gibi insanlar tıkır tıkır günlük işlerine gelirler. Siz ise allak bullak olmuşsunuzdur. Zamanı yönetmek maharettir, zordur. Olanı kabullenmek, adapte olmak, gerçekçi hedefler koymak ve profesyonel usulleri tekrar ede ede kendinizi alıştırmanız gerekir.

Son olarak sizden aşağıda yer alan her soruya birer kelimelik cevaplar vermenizi rica ediyoruz

-Kullanmaktan en çok hoşlandığınız deyim nedir?

Deyim değil de ayet diyelim, Furkan Suresi 63. Ayet: “Rahman’ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, cahiller onlara laf attığı zaman, ‘Selam’ deyip geçen kullardır.” gibi ben de “Cahil görürsen selam de geç.” diyorum.

-En son bitirdiğiniz kitap nedir?

 “Bilinmeyen Türkler”, Heath W. Lowry.

-Sizi kendine hayran bırakan bir sanat eseri var mı?

İnsan

-Hissetmeyi en sevdiğiniz duygu hangisi?

Annelik

-En sık kullandığınız kelime?

Rasyonel

-Ruhunuzu yansıtan renk nedir?

Mavi

-Çocukluktan tadı hala damağımda dediğiniz lezzet nedir?

Mısır Çorbası

-Size mutlu ve huzurlu anları hatırlatan koku nedir?

Kahve

-Hangi tıp hekimi ile arkadaş olmak isterdiniz?

Abdurrahman Tufan

-Yaşamayı en sevdiğiniz şehir hangisi?

 Ankara

-Okumayı en sevdiğiniz sure hangisidir?

 İnşirah. 

                

Söyleşi: Kübra Nur Kayır

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 23:53 Güncelleme Tarihi: 04 Ocak 2021, 23:56
banner25
YORUM EKLE

banner26